Emir Hüseyin Ebîverdî – Dört Başkent (2025)

Emir Hüseyin Ebîverdî’nin ‘Dört Başkent’ (‘Çâr Taht’) adlı eseri, yazarın 15. yüzyılın sonlarında dört önemli başkente, yani İstanbul (Osmanlı Devleti), Kahire (Memlükler), Tebriz (Akkoyunlular) ve Herat (Timurlular) yaptığı seyahatleri ve bu şehirlerdeki gözlemlerini anlatan değerli bir seyahatnamedir. Kitap, dönemin siyasi, kültürel, sosyal ve edebi yaşamına dair zengin bir kaynak niteliğinde. Ebîverdî, bu seyahatleri sırasında karşılaştığı yöneticiler, alimler, şairler ve sıradan insanlar hakkında detaylı bilgiler sunarak, imparatorluklar arası ilişkileri ve toplumsal yapıları gözler önüne serer. Eser, her bir başkentin kendine özgü atmosferini, mimari dokusunu, eğitim ve sanat anlayışını, ayrıca yöneticilerinin kişisel özelliklerini ve siyasi yaklaşımlarını canlı bir dille aktarır. Yazarın bir şair ve edip olmasından kaynaklanan gözlem yeteneği ve üslubu, metne edebi bir değer katar.

Kitapta, söz konusu dört medeniyetin kurucu şehirlerine yapılan bu yolculuklar aracılığıyla, o dönemin farklı güç merkezlerinin ekonomik durumları, askeri güçleri ve kültürel etkileşimleri hakkında önemli ipuçları bulunur. Ebîverdî, bir yandan bu büyük şehirlerin ihtişamını ve zenginliğini tasvir ederken, diğer yandan da dönemin siyasi çalkantılarını ve bölgesel rekabetleri de yansıtır. Her bir başkentin kendi içinde barındırdığı farklılıkları ve benzerlikleri karşılaştırmalı bir şekilde sunarak, okuyucuya geniş bir perspektif sunar. Özellikle sanatsal ve edebi faaliyetlere verdiği önem, dönemin entelektüel hayatına dair benzersiz detaylar içerir.

‘Dört Başkent’, sadece bir seyahatname olmanın ötesinde, 15. yüzyıl İslam dünyasının geniş bir panoramasını sunan, sosyal tarih, siyasi tarih, edebiyat tarihi ve kültürel tarih açısından önemli birincil bir kaynaktır. Ebîverdî’nin bu eseri, farklı medeniyetler ve kültürler arasındaki etkileşimleri, ortak değerleri ve farklılıkları anlamak için değerli bir belge olup, dönemin yaşam biçimi, düşünce yapısı ve insan ilişkileri hakkında derinlemesine bir bakış açısı sunar.

  • Künye: Emir Hüseyin Ebîverdî – Dört Başkent: Medeniyetin Kurucu Şehirlerine Seyahat: İstanbul, Kahire, Tebriz, Herat, çeviren: Turgay Şafak, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahat, 144 sayfa, 2025

Tzvetan Todorov – Ortak Hayat (2025)

Tzvetan Todorov’un bu kitabı, insan doğasının temel bir unsuru olarak başkalarıyla bir arada yaşama, yani “ortak yaşam” kavramını felsefi ve antropolojik bir perspektiften inceliyor. ‘Ortak Hayat’ (‘La vie commune: Essai d’anthropologie générale’), bireysel özgürlük ile toplumsal bağlılık arasındaki gerilimi merkeze alarak, insanı sadece özerk bir varlık olarak değil, aynı zamanda ilişkiler içinde var olan, başkalarına muhtaç bir varlık olarak ele alıyor. Kitap, “ben”in ancak “öteki” aracılığıyla tam anlamıyla var olabileceği düşüncesini vurguluyor ve insan kimliğinin oluşumunda diyalog, tanınma ve karşılıklı etkileşimin önemini açıklıyor. Yazar, modern Batı toplumlarının bireyciliğe aşırı vurgu yapmasının, ortak yaşamın zenginliğini ve değerini göz ardı etme riskini taşıdığına dikkat çekiyor.

Todorov, ortak yaşamın çeşitli boyutlarını ve biçimlerini analiz ediyor: aileden arkadaşlığa, siyasi topluluklardan küresel insanlığa kadar uzanan ilişkiler ağı. Kitap, bu ilişkilerin hem insanı tamamlayıcı hem de sınırlayıcı yönlerini tartışıyor. Başkalarıyla kurulan bağların, hem bireyin kendini gerçekleştirmesine olanak tanıdığını hem de sorumluluklar ve çatışmalar doğurduğunu gösteriyor. Yazar, ortak yaşamın zorluklarına rağmen, bunun insan varoluşunun kaçınılmaz ve zenginleştirici bir parçası olduğunu savunuyor. Toplumsal normların, geleneklerin ve kurumların, ortak yaşamı nasıl düzenlediğini ve bazen de nasıl kısıtladığını irdeliyor. Todorov, insan onurunu ve özgürlüğünü korurken, aynı zamanda ortak iyiliği ve dayanışmayı nasıl sağlayabileceğimiz üzerine düşünsel bir zemin sunuyor.

‘Ortak Hayat’, siyaset, etik ve felsefe arasında köprüler kurarak, insanın sadece bireysel bir varlık olmadığını, aynı zamanda toplumsal bir varlık olduğunu ve kimliğinin başkalarıyla kurduğu ilişkilerle şekillendiğini vurguluyor. Todorov, insan varoluşunun bu temel paradoksunu derinlemesine inceleyerek, modern dünyanın birey ve toplum arasındaki dengesizlikleri aşma yollarını aramaya davet ediyor. Bu eser, insan doğası, etik değerler ve toplumsal yaşamın anlamı üzerine düşünen herkes için ufuk açıcı bir kaynak.

  • Künye: Tzvetan Todorov – Ortak Hayat, çeviren: Mehmet Emin Özcan, Sel Yayıncılık, felsefe, 160 sayfa, 2025

Peter Fleming – Karanlık Akademi (2025)

Peter Fleming’in ‘Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür’ (‘Dark Academia: How Universities Die’) adlı kitabı, günümüz üniversite sistemindeki derin sorunları ve neo-liberal politikaların akademik dünyaya etkilerini eleştirel bir mercekten inceliyor. Fleming, modern üniversitelerin ticari işletmelere dönüşmesini, akademik özgürlüklerin kısıtlanmasını, araştırma ve eğitimin ticarileşmesini, öğretim üyelerinin ve öğrencilerin karşılaştığı baskıları detaylı bir şekilde analiz ediyor. Kitap, üniversitelerin bilgi üretme ve yayma misyonundan uzaklaşarak, daha çok piyasa odaklı bir modelde işleyen, rekabetçi ve giderek daha acımasız bir kuruma dönüştüğünü savunuyor. Yazar, akademik yaşamın “karanlık” yönlerini, yani artan iş güvencesizliğini, aşırı iş yükünü, tükenmişliği ve psikolojik sorunları gözler önüne seriyor.

Fleming, üniversitelerde yükselen yönetişim çılgınlığını ve sayılara, performans göstergelerine dayalı değerlendirme sistemlerini eleştiriyor. Bu sistemlerin, gerçek akademik değere odaklanmak yerine, niceliksel hedeflere ulaşma baskısı yarattığını ve bu durumun akademik kaliteden ödün verilmesine yol açtığını iddia ediyor. Kitap, “öğrenci müşteri” anlayışının eğitim kalitesini düşürdüğünü, öğrencilerin de bu sistem içinde birer tüketici gibi konumlandığını ve eğitimin derinliğini kaybettiğini vurguluyor. Ayrıca, üniversitelerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirmekte yetersiz kaldığını ve kapitalist sistemin bir uzantısı haline geldiğini öne sürüyor. Akademik personelin artan denetim, bürokrasi ve idari baskı altında ezildiğini, bunun da yaratıcılığı ve eleştirel düşünceyi körelttiğini belirtiyor.

‘Karanlık Akademi’, üniversitelerin karşı karşıya olduğu varoluşsal krizi radikal bir biçimde ortaya koyuyor. Fleming, akademik özgürlüğün, eleştirel düşüncenin ve etik değerlerin aşındığı bir ortamda, üniversitelerin aslında “ölmekte” olduğunu iddia ediyor. Kitap, bu durumun sadece akademisyenleri veya öğrencileri değil, tüm toplumu derinden etkileyecek sonuçları olacağını vurguluyor. Modern üniversiteye dair yaygın algıları sarsan ve geleceği üzerine düşündüren, ufuk açıcı bir eleştirel analiz sunuyor.

  • Künye: Peter Fleming – Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür, çeviren: Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Mehmet Ali Neyzi – Aşiret Mektebi (2025)

On dokuzuncu yüzyıl sonunda II. Abdülhamid, imparatorluktaki aşiretlerle bağları güçlendirmeyi hedefledi. 1892’de açılan Aşiret Mektebi, Arap, Kürt, Arnavut ve Türkmen aşiret çocuklarına saray himayesinde eğitim sunarak devlete bağlılıklarını artırmayı ve bölgelerine döndüklerinde sadık hizmet etmelerini amaçladı.

Mehmet Ali Neyzi’nin bu kapsamlı çalışması, Aşiret Mektebi’nin kuruluş sürecini, imparatorluğun dört bir yanından gelen öğrencilerin eğitim hayatlarını ve mezuniyet sonrası hikayelerini inceliyor. Türkçe, Fransızca, tarih, coğrafya, matematik ve ilahiyat gibi derslerin yanı sıra, okulun günlük yaşamı da tanıklıklar, belgeler ve fotoğraflarla aydınlatılıyor.

Bu eser, Tanzimat sonrası Osmanlı eğitim tarihinde az bilinen, ancak imparatorluğun son dönem siyasetini ve toplumsal yapısını anlamak için kritik bir döneme ışık tutuyor. Aşiret Mektebi, Osmanlı’nın merkezileşme çabaları ve farklı etnik/aşiret gruplarını imparatorluk çatısı altında birleştirme stratejilerinin önemli bir göstergesi olarak sunuluyor.

  • Künye: Mehmet Ali Neyzi – Aşiret Mektebi: Osmanlı Eğitim Tarihinde Bilinmeyen Bir Girişim, İş Kültür Yayınları, tarih, 176 sayfa, 2025

Hartwin Brandt – Antik Çağ’ın Sonu (2025)

‘Antik Çağ’ın Sonu: Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü’ (‘Das Ende der Antike: Geschichte des spätrömischen Reiches’)  Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü ve Antik Çağ’ın sonunu, tek bir felaketten ziyade, karmaşık ve çok yönlü bir dönüşüm süreci olarak ele alan bir çalışma. Hartwin Brandt, 3. yüzyılın sonlarından 6. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bu dönemi, sadece siyasi ve askeri olaylarla sınırlı kalmadan, aynı zamanda ekonomik, sosyal, kültürel ve dini değişimlerin etkileşimini de göz önünde bulundurarak inceliyor. Kitap, Roma İmparatorluğu’nun iç yapısındaki dönüşümleri, eyaletlerdeki yaşamı, Hristiyanlığın yükselişini ve imparatorluk üzerindeki etkisini, göçmen kavimlerin (Barbarlar olarak adlandırılanlar) rolünü ve Batı Roma İmparatorluğu’nun nihai dağılışını detaylı bir şekilde analiz ediyor. Yazar, bu dönemin, Orta Çağ’ın temellerinin atıldığı, yeni bir kültürel ve siyasi peyzajın ortaya çıktığı bir geçiş dönemi olduğunu vurguluyor.

Brandt, geleneksel düşüş teorilerini sorgulayarak, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün nedenlerinin karmaşıklığını ve çokluğunu ortaya koyuyor. İç siyasi istikrarsızlık, ekonomik zorluklar, artan vergi yükleri, ordu üzerindeki baskı, imparatorluk içinde ve dışında yaşanan salgın hastalıklar gibi faktörlerin yanı sıra, Hristiyanlığın toplumsal yapıdaki değişimi ve göçmen kavimlerle olan ilişkilerin de bu dönüşümde önemli rol oynadığını belirtiyor. Kitap, imparatorluğun parçalanmasıyla birlikte, Batı’da yeni krallıkların nasıl ortaya çıktığını ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) nasıl varlığını sürdürdüğünü de açıklıyor.

‘Antik Çağ’ın Sonu’, dönemin bir çöküşten çok bir evrim süreci olduğunu ve bu sürecin, hem yıkımı hem de yeni başlangıçları beraberinde getirdiğini savunuyor. Brandt, antikitenin mirasının tamamen yok olmadığını, aksine farklı biçimlerde Orta Çağ’a aktarıldığını ve yeni kültürel sentezlerin oluşumuna katkıda bulunduğunu gösteriyor. Eser, Geç Antik Çağ’ın, modern Avrupa’nın şekillenmesindeki merkezi rolünü vurgulayarak, bu döneme dair geniş kapsamlı ve dengeli bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Hartwin Brandt – Antik Çağ’ın Sonu: Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 112 sayfa, 2025

Ahmet İnsel – Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye (2025)

Ahmet İnsel’in bu kitabı, Türkiye’nin kalkınma sürecinde devletin oynadığı merkezi ve karmaşık rolü ekonomi-politik bir perspektiften inceliyor. ‘Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye: Kalkınma Sürecinde Devletin Rolü’ (‘La Turquie entre l’ordre et le développement. Eléments d’analyse sur le rôle de l’Etat dans le processus de développement’), Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar Türkiye’deki kalkınma stratejilerini, bu stratejilerin altında yatan ideolojileri ve devletin bu süreçlerdeki müdahaleci veya düzenleyici rolünü detaylı bir şekilde analiz ediyor. Kitap, Türkiye’nin hem siyasi istikrarı (düzen) sağlama çabasını hem de ekonomik kalkınmayı (gelişme) hızlandırma hedefini aynı anda nasıl sürdürdüğünü ve bu iki amacın çoğu zaman birbiriyle nasıl çeliştiğini gösteriyor. Yazar, bu gerilimin, Türkiye’nin kalkınma modelinin temelini oluşturduğunu ve devletin bu çelişkiyi nasıl yönettiğini veya yönetemediğini irdeliyor.

İnsel, Türkiye’nin kalkınma deneyimini farklı dönemlere ayırarak inceliyor: Erken Cumhuriyet’in devletçi sanayileşme politikaları, çok partili hayata geçişle birlikte artan liberalleşme eğilimleri, askeri darbelerin kalkınma üzerindeki etkileri ve 1980 sonrası neoliberal dönüşüm. Bu süreçlerde devletin ekonomik aktör olarak rolünün, piyasa ile ilişkisinin ve toplumsal sınıflar üzerindeki etkisinin nasıl değiştiğini ortaya koyuyor. Kitap, özellikle devletin ekonomiye müdahalesinin, bir yandan kalkınmayı desteklerken, diğer yandan rekabeti nasıl engellediğini, yolsuzluğa nasıl zemin hazırladığını ve belirli çıkar gruplarını nasıl desteklediğini de eleştirel bir gözle değerlendiriyor. Kalkınmanın sadece ekonomik göstergelerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda toplumsal adalet, demokratikleşme ve insan hakları gibi unsurları da içermesi gerektiğini vurguluyor.

‘Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye’, Türkiye’nin kalkınma serüveninin sadece ekonomik bir hikâye olmadığını, aynı zamanda derin siyasi, kültürel ve ideolojik boyutları olan bir süreç olduğunu gösteriyor. İnsel, devletin Türkiye’deki kalkınma paradigmalarını nasıl belirlediğini, uyguladığını ve bu süreçlerin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü akademik bir titizlikle analiz ediyor. Kitap, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik tarihini anlamak isteyenler için önemli bir referans niteliğinde.

  • Künye: Ahmet İnsel – Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye: Kalkınma Sürecinde Devletin Rolü, çeviren: Ayşegül Sönmezay, İletişim Yayınları, iktisat, 271 sayfa, 2025

Patrick J. Geary – Fransa ve Almanya’dan Önce (2025)

Patrick J. Geary’nin bu kitabı, günümüz Fransa ve Almanya’sının kökenlerini oluşturan Merovenj dünyasının karmaşık ve dinamik yapısını inceliyor. ‘Fransa ve Almanya’dan Önce: Merovenj Dünyasının Yaratılışı ve Dönüşümü’ (‘Before France and Germany: The Creation and Transformation of the Merovingian World’), 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar süren bu dönemi, basit bir “karanlık çağ” veya Roma İmparatorluğu’nun düşüşünün ardından gelen bir kaos dönemi olarak görmekten ziyade, kendi içinde tutarlı ve dönüştürücü güçlerin etkileşim içinde olduğu bir zaman dilimi olarak ele alıyor. Geary, Merovenj krallıklarının yalnızca bir Frank hanedanlığının yükselişiyle değil, aynı zamanda Roma mirası, Hıristiyanlık, Cermen göçleri ve yerel halkların etkileşimiyle şekillenen çok kültürlü bir yapıya sahip olduğunu vurguluyor. Yazar, bu dönemdeki siyasi, sosyal, kültürel ve dini değişimleri derinlemesine analiz ederek, modern ulus-devletlerin oluşumuna giden yolda atılan önemli adımları gözler önüne seriyor.

Kitap, Merovenj dönemi boyunca iktidar yapılarının nasıl kurulduğunu ve dönüştüğünü, kilisenin siyasi hayattaki rolünü, aristokrasinin gücünü ve toplumsal hiyerarşilerin nasıl işlediğini detaylandırıyor. Geary, dönemin yazılı kaynaklarını, arkeolojik bulguları ve nümizmatik verileri bir araya getirerek, okuyucuya Merovenj toplumunun zengin bir panoramasını sunuyor. Sadece kralların ve savaşçıların değil, aynı zamanda sıradan insanların yaşamlarına, ekonomik faaliyetlere ve günlük pratiklere de ışık tutuyor. Kitap, günümüz Fransa ve Almanya’sının kültürel ve siyasi kimliklerinin bu erken Orta Çağ döneminde nasıl şekillenmeye başladığını gösteriyor.

‘Fransa ve Almanya’dan Önce’, Merovenj dünyasının sanılandan çok daha dinamik ve karmaşık bir dönem olduğunu kanıtlayarak, Roma sonrası Batı Avrupa tarihine dair yaygın yanlış anlamaları düzeltmeyi amaçlıyor. Geary, bu dönemin, ilerideki büyük dönüşümlerin tohumlarının ekildiği, yeni bir Avrupa medeniyetinin temellerinin atıldığı bir “yaratım ve dönüşüm” süreci olduğunu savunuyor. Kitap, erken Orta Çağ’ın, modern Batı dünyasının şekillenmesindeki merkezi rolünü vurgulayan, tarihçiler ve bu döneme ilgi duyan herkes için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Patrick J. Geary – Fransa ve Almanya’dan Önce: Merovenj Dünyasının Yaratılışı ve Dönüşümü, çeviren: Serap Işık, Minotor Kitap, tarih, 288 sayfa, 2025

Joyce McDougall – Bedenin Tiyatroları (2025)

Joyce McDougall’ın bu kitabı, psikanalitik bir bakış açısıyla psikosomatik hastalıkları, yani zihinsel ve duygusal faktörlerin bedensel semptomlar aracılığıyla kendilerini gösterme biçimlerini derinlemesine inceliyor. ‘Bedenin Tiyatroları: Psikosomatik Hastalıklara Psikanalitik Yaklaşım’ (‘Theatres of the Body: A Psychoanalytic Approach to Psychosomatic Illness’), bedenin, ruhsal çatışmaların ve ifade edilemeyen duyguların sahnelendiği bir “tiyatro” olarak işlev gördüğü temel fikrini savunuyor. Kitap, geleneksel psikanalitik yaklaşımların ötesine geçerek, söze dökülemeyen, sembolize edilemeyen veya bastırılan ruhsal materyalin bedensel acıya, semptomlara ve hastalıklara nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Yazar, özellikle “normotik” olarak adlandırdığı bireylerin, duygusal deneyimlerini sembolik olarak ifade etmek yerine, doğrudan bedensel yollarla dışa vurma eğiliminde olduklarını belirtiyor. Bu tür bireylerin, iç dünyaları ile dış gerçeklik arasındaki köprüleri kurmakta zorlandıklarını ve bu durumun bedensel semptomların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını öne sürüyor.

McDougall, psikosomatik hastalıklarda bedenin, ruhsal acının bir “draması”nı sahnelediğini ve bu dramanın genellikle bilinçdışı süreçlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kitap, klinik vakalar ve vaka çalışmaları üzerinden, psikanalitik terapinin bu tür hastalıklarda nasıl bir rol oynayabileceğini detaylandırıyor. Terapinin amacı, bedensel semptomların ardındaki ruhsal anlamı keşfetmek, ifade edilemeyen duyguları söze dökmek ve böylece bedenin “tiyatrosundaki” dramayı dönüştürmektir. Yazar, erken çocukluk deneyimlerinin, bağlanma sorunlarının ve travmaların psikosomatik oluşumlarda nasıl bir etki yarattığını da inceliyor. Psikanalitik süreçte, hasta ile terapist arasındaki aktarım ilişkisinin, bedensel semptomların anlaşılması ve çözümlenmesinde kilit bir rol oynadığını vurguluyor.

‘Beden Tiyatroları’, sadece psikosomatik hastalıkları anlamakla kalmıyor, aynı zamanda psikanalitik teorinin sınırlarını genişleterek beden ve zihin arasındaki karmaşık ilişkiye dair yeni bir bakış açısı sunuyor. McDougall’ın eseri, ruhsal süreçlerin bedensel sağlık üzerindeki derin etkisini ve bu etkileşimin klinik uygulamadaki önemini vurgulayan, psikanaliz ve tıp alanları için ufuk açıcı bir çalışma.

  • Künye: Joyce McDougall – Bedenin Tiyatroları: Psikosomatik Hastalıklara Psikanalitik Yaklaşım, çeviren: Anjelika Şimşek, Sfenks Kitap, psikanaliz, 176 sayfa, 2025

Serge Latouche – Küçülme (2025)

Serge Latouche’un bu kitabı, günümüzdeki sürdürülemez ekonomik büyüme modelini eleştirerek “küçülme” (degrowth) kavramını savunuyor. ‘Küçülme’ (‘La Décroissance’), sürekli büyüme ideolojisinin gezegenin sınırlı kaynaklarını tükettiğini, çevresel felaketlere yol açtığını ve sosyal eşitsizlikleri derinleştirdiğini iddia ediyor. Kitap, sanayileşmiş ülkelerin ekonomik büyüme takıntısından vazgeçerek daha sürdürülebilir, adil ve insancıl bir toplum modeline geçiş yapması gerektiğini öne sürüyor. Yazar, küçülmenin sadece ekonomik bir durgunluk olmadığını, aksine bilinçli bir seçimle refahın farklı tanımlanması ve yaşam kalitesinin maddi tüketimden ayrıştırılması gerektiğini vurguluyor. Küçülmenin; tüketimi azaltma, yerel ekonomileri güçlendirme, dayanışmayı artırma, ekolojik ayak izini küçültme ve çalışma sürelerini kısaltma gibi bir dizi toplumsal dönüşümü içerdiğini belirtiyor.

Latouche, büyüme toplumunun dayandığı mitleri ve yanılsamaları sorguluyor. Özellikle, teknolojik ilerlemenin tüm sorunları çözeceği, sınırsız kaynakların var olduğu ve her zaman daha fazlasının daha iyi olduğu gibi yaygın inançları eleştiriyor. Kitap, “kutsal inek” olarak görülen ekonomik büyümenin aslında derin bir çıkmaz olduğunu ve bu çıkmazdan çıkışın radikal bir paradigma değişimini gerektirdiğini savunuyor. Latouche, küçülme düşüncesinin sadece çevreci bir kaygıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal adalet, kültürel çeşitlilik ve insan onuru gibi değerleri de içerdiğini gösteriyor.

‘Küçülme’, mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin radikal bir eleştirisini sunarken, okuyucuyu alternatif yaşam biçimleri ve toplumsal örgütlenme modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Latouche, küçülmenin bir tür geriye gidiş değil, aksine daha bilinçli, ölçülü ve anlamlı bir geleceğe doğru ilerleme olduğunu savunuyor. Kitap, büyüme odaklı ideolojilerin yarattığı yıkıcı etkileri gözler önüne sererken, geleceğe yönelik umut verici ve dönüştürücü bir vizyon sunuyor.

  • Künye: Serge Latouche – Küçülme, çeviren: Kağan Kahveci, İş Kültür Yayınları, iktisat, 128 sayfa, 2025

Sara Ahmed – Şikâyet! (2025)

Sara Ahmed’in bu kitabı, üniversite ortamlarında cinsel taciz, ayrımcılık ve mobbing şikayetlerinin karmaşık dinamiklerini feminist bir bakış açısıyla inceliyor. Ahmed, şikâyet etmenin sadece bireysel bir eylem olmadığını, aynı zamanda kurumsal yapılar, iktidar ilişkileri ve toplumsal normlarla derinden bağlantılı bir pratik olduğunu vurguluyor. Şikâyet edenlerin sıklıkla karşılaştığı zorlukları, engelleri ve ikincil travmaları analiz ediyor. Kitap, şikâyet sürecinin kendisinin mağdurları daha fazla zarar görmeye, izole edilmeye ve susturulmaya itebileceğini savunuyor. Ahmed, şikayetlerin genellikle “yük” olarak görüldüğünü, şikayetçilerin “sorunlu” olarak etiketlendiğini ve bunun şikayetlerin ciddiye alınmasını engellediğini belirtiyor.

Kitap, şikayetlerin kurumsal direnişle nasıl karşılaştığını ve üniversitelerin kendi itibarlarını korumak adına şikayetleri nasıl görmezden gelebildiğini veya manipüle edebildiğini ortaya koyuyor. Bürokratik süreçlerin ve “hassas denge” argümanlarının, aslında sistemi korumak ve değişimi engellemek için nasıl kullanıldığını eleştiriyor. Ahmed, şikâyet etmenin bir duygu ve performans meselesi olduğunu da vurguluyor. Şikâyet edenlerin hissettiği öfke, hayal kırıklığı ve umutsuzluk ile kurumların bu duyguları nasıl yönettiği arasındaki gerilimi inceliyor. Ahmed, şikâyet etmenin aslında bir tür “feminist hayatta kalma pratiği” olduğunu, adaletsizliğe karşı bir duruş sergileme ve değişimi talep etme biçimi olduğunu öne sürüyor.

‘Şikâyet!”, sadece sorunları tespit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şikâyet süreçlerinin nasıl daha adil, şeffaf ve destekleyici hale getirilebileceği konusunda da düşünsel zemin hazırlıyor. Ahmed, üniversitelerin ve diğer kurumların, şikayetleri bir fırsat olarak görmesi, öğrenme ve dönüşüm aracı olarak kullanması gerektiğini savunuyor. Kitap, şikâyet etme eyleminin politik bir potansiyeli olduğunu ve bu eylemin, mevcut iktidar yapılarını sorgulamak ve daha kapsayıcı, adil ortamlar yaratmak için nasıl kullanılabileceğini araştırıyor.

  • Künye: Sara Ahmed – Şikâyet!, çeviren: Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt, Sel Yayıncılık, feminizm, 416 sayfa, 2025