Kıvanç Eliaçık — Küresel Sendikalar Kılavuzu (2025)

Kıvanç Eliaçık, uluslararası sendikal hareketin tarihsel mücadeleleri ve somut örgütlenmeleri hakkında bir rehber kitapla karşımızda. ‘Küresel Sendikalar Kılavuzu’, emeğin sınırları aşan dayanışma arayışını tarihsel kökenleriyle birlikte açıklarken, günümüzde küresel sendikaların nasıl çalıştığını anlaşılır bir çerçeveye oturtuyor. Kitap, sendikal mücadelenin ulusal düzeyle sınırlı kalmadığını, küresel kapitalizm karşısında uluslararası örgütlenmenin zorunluluğunu görünür kılıyor.

İlk bölüm, 1. Enternasyonal’den başlayarak Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’na uzanan çizgide, uluslararası sendikal yapının nasıl şekillendiğini özetliyor. Meslek sekreterliklerinden küresel sendika federasyonlarına, küresel çerçeve sözleşmelerden çokuluslu şirketlerle yürütülen mücadelelere kadar uzanan bu tarih, sendikal hareketin değişen koşullara nasıl uyum sağladığını gösteriyor. Okur, sendikaların yalnızca ulusal pazarlık aktörleri değil, küresel emek siyasetinin öznesi haline gelişini izliyor.

İkinci bölümde günümüzde faaliyet gösteren tüm küresel sendika federasyonları ayrıntılı biçimde ele alınıyor. IndustriALL’dan PSI’ya, UNI’den ITF ve IUF’a kadar farklı sektörlerde örgütlenen federasyonların tarihçeleri, örgütlenme yapıları ve yürüttükleri kampanyalar tanıtılıyor. Türkiye ile ilişkiler, üyelik biçimleri ve iletişim bilgileriyle birlikte aktarılıyor. Bu bölüm, kitabı yalnızca teorik bir çalışma olmaktan çıkarıp pratik bir başvuru kaynağına dönüştürüyor.

Son bölümde ise ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ ve diğer uluslararası kurumlar değerlendirilerek, küresel emek rejiminin hukuki ve kurumsal çerçevesi tartışılıyor. “Üretimin, ticaretin ve hizmetlerin küreselleştiği dünyada çok uluslu şirketler, sermaye yanlısı hükümetler ve küresel baskı araçları karşısında uluslararası sendikalara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var” diyen Eliaçık, sendikal mücadelenin bu kurumlarla kurduğu gerilimli ilişkiyi eleştirel bir bakışla ele alıyor. Kitap, sendika eğitimlerinde kullanılabilecek bir kılavuz olmanın yanı sıra, küresel emek hareketini anlamak isteyen araştırmacılar ve öğrenciler için de temel bir kaynak.

Kıvanç Eliaçık — Küresel Sendikalar Kılavuzu: Uluslararası Sendikal Hareket ve Küresel Sendikalar
• Epos Yayınları
Siyaset • 88 sayfa • 2026

Alexander Berkman — Komünist Anarşizmin ABC’si (2026)

Alexander Berkman bu kitabında, anarşist komünizmi teorik bir doktrin olarak değil, gündelik hayatta karşılaşılan sorunlara verilen pratik ve anlaşılır yanıtlar bütünü olarak sunuyor. İlk kez 1929 yılında yayımlanan eser, soru–cevap biçimine yakın, sade bir anlatımla yazılıyor ve özellikle anarşizme mesafeli ya da kuşkulu okurları hedefliyor. Berkman, devlet, otorite ve kapitalizmin neden özgürlükle bağdaşmadığını adım adım açıklıyor.

Kitabın merkezinde, mevcut toplumsal düzenin bireyleri nasıl baskı altına aldığı yer alıyor. Berkman’a göre devlet, yasalar ve zor aygıtlarıyla eşitsizliği kalıcı hale getiriyor; kapitalist ekonomi ise emeği sömürerek yoksulluğu üretiyor. Suç, şiddet ve toplumsal düzensizlik gibi sorunların kaynağını “insan doğası”nda değil, bu baskıcı yapılarda arıyor. Dolayısıyla çözümün daha güçlü devlet ya da daha sert yasalar olmadığını savunuyor.

‘Komünist Anarşizmin ABC’si’ (‘The ABC of Communist Anarchism), anarşist komünizmin nasıl işleyeceğini somut örneklerle tartışıyor. Üretimin ve kaynakların ortaklaşa örgütlendiği, hiyerarşinin ve zorun ortadan kalktığı bir toplumda, insanların gönüllü işbirliğiyle yaşayabileceğini sürüyor. Çalışmanın zorunluluk değil, toplumsal katkı olarak anlam kazandığını; eğitimin, dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın merkezi bir rol oynadığını vurguluyor.

‘Komünist Anarşizmin ABC’si’, devrim meselesine de temkinli ama net bir çerçeve çiziyor. Berkman, şiddetin kaçınılmaz olarak yeni baskı biçimleri üretebileceğini söylerken, toplumsal dönüşümün bilinç, örgütlenme ve dayanışma yoluyla mümkün olduğunu söylüyor. Bu yönüyle kitap, anarşizmi yalnızca yıkıcı bir ideoloji olarak değil, özgür ve eşitlikçi bir toplum tasavvuru olarak tanıtıyor. Kitap, anarşist düşünceye giriş için hâlâ en erişilebilir ve etkili metinlerden biri sayılıyor.

Alexander Berkman — Komünist Anarşizmin ABC’si: Zamanımız ve Gelecek
Çeviren: Emre Öztürk • Epos Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Ben Feringa, Anouk Lubbe — Günlük Hayatta Moleküller (2026)

Ben Feringa ve Anouk Lubbe bu kitapta, kimyayı soyut formüller dünyasından çıkararak gündelik hayatın tam merkezine yerleştiriyor. Etrafımızı saran maddelerin, kullandığımız eşyaların ve hatta bedenimizin işleyişinin moleküler düzeyde nasıl kurulduğunu sade ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Moleküller, yalnızca laboratuvarlara ait unsurlar değil, gündelik yaşamın görünmez yapı taşlarıdır.

‘Günlük Hayatta Moleküller’ (‘Alledaagse moleculen’), su, plastik, ilaçlar, gıdalar ve enerji kaynakları gibi tanıdık örnekler üzerinden moleküllerin özelliklerini ve davranışlarını açıklıyor. Okuyucu, küçük ölçekli bu yapıların nasıl büyük etkiler yarattığını, maddelerin neden belirli şekillerde davrandığını ve kimyasal bağların dünyayı nasıl biçimlendirdiğini adım adım kavrıyor. Karmaşık kimya kavramları, teknik ayrıntıya boğulmadan somut deneyimlerle ilişkilendiriliyor.

Feringa ve Lubbe aynı zamanda modern kimyanın geleceğine de bakıyor. Akıllı malzemeler, sürdürülebilir enerji çözümleri ve moleküler makineler gibi alanlarda yapılan çalışmaların, günlük hayatı nasıl dönüştürebileceğini gösteriyor. Bilimsel ilerlemenin çevresel ve etik boyutları da ihmal edilmiyor; moleküler bilginin sorumlu kullanımının önemi vurgulanıyor.

Bu eser, kimyayı yalnızca uzmanlara hitap eden bir disiplin olmaktan çıkarıyor. Okuyucuya, dünyayı moleküller aracılığıyla yeniden görme becerisi kazandırıyor. Gündelik hayatın ardındaki bilimsel yapıyı merak edenler için kitap hem öğretici hem de merak uyandırıcı bir giriş niteliğinde.

Ben Feringa, Anouk Lubbe — Günlük Hayatta Moleküller: Dünyamızın Yapıtaşları
Çeviren: Murat Alev • Alfa Yayınları
Bilim • 246 sayfa • 2026

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (2026)

Bu eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ile Cumhuriyet’e giden yol arasındaki en kırılgan dönemi, iktidarı kaybetmiş bir bürokratın gözünden izleme imkânı sunuyor. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri olan Hüseyin Azmi Bey’in 1918–1921 yılları arasında tuttuğu günlükler, yenilginin hemen sonrasında yaşanan sürgün, belirsizlik ve arayış hâlini doğrudan tanıklıkla kayda geçiriyor. Metinler, siyasal bir kuşağın dağılma anını içeriden bir sesle belgeliyor.

Mondros Mütarekesi’nin ardından yurtdışına çıkan Azmi Bey, Rusya’dan Almanya’ya, İtalya’dan Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada hem kendi kaderini hem de İttihatçı liderlerin yön arayışlarını yazıya döküyor. Günlükler, Mütareke döneminde yurtdışındaki İttihatçı faaliyetlerine dair nadir ve birinci elden bilgiler içeriyor. Millî Mücadele ile kurulan temaslar, liderler arasındaki görüş ayrılıkları ve yeni siyasal ihtimaller, olayların sıcaklığı içinde aktarılıyor.

Ancak bu metinler yalnızca siyasal tarihe ışık tutmuyor. Azmi Bey’in satırlarında, sürgündeki bir Osmanlı aydınının ruh hâli, iç hesaplaşmaları ve hayal kırıklıkları da belirgin biçimde hissediliyor. Ailesinden uzak kalmış bir babanın kişisel acıları, vatan ve sorumluluk düşüncesiyle iç içe geçiyor. Günlükler, büyük ideallerin yanı sıra bireysel kırılganlığı da görünür kılıyor.

Aynı zamanda Azmi Bey’in bulunduğu ülkelerdeki savaş sonrası siyasal, toplumsal ve ekonomik sarsıntılara dair gözlemleri, dönemin küresel atmosferini anlamaya katkı sağlıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Türkiye tarihine değil, bir Osmanlı aydınının dünyayı kavrama biçimine dair de zengin bir perspektif sunuyor. Arşiv belgeleri ve sonradan kaleme alınmış hatıratlarla karşılaştırıldığında, günlüklerin anlık duygu ve düşünceleri yansıtma gücü, bu çalışmayı yakın dönem tarihinin en özgün ve güvenilir kaynaklarından biri haline getiriyor.

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (1918–1921)
Hazırlayan: Serkan Erdal, Asaf Özkan, Sebile Yıldız Aybak • Yapı Kredi Yayınları
Günlük • 264 sayfa • 2026

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi (2026)

Bilsay Kuruç bu çalışmasında, Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca siyasal bir kopuş olarak değil, sınıfsal ve iktisadi bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Yeni rejimin omurgasını oluşturan orta sınıfın, önce siyasal düzeni kurduğunu, ardından ekonomik alanı biçimlendirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi projenin, dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiğini ve bu dengelere karşı kendi yolunu aradığını vurguluyor.

1920’ler, Kuruç’a göre hukuki ve kurumsal inşanın öne çıktığı bir geçiş evresiydi. Anayasa, yasalar ve devlet aygıtı biçimlenirken ekonomi görece serbest bir alanda ilerliyordu. 1930’larda ise tablo değişti ve orta sınıfın bilinçli bir ekonomi politikası üretme iradesi belirginleşti. Sanayileşme hamleleri, devletçilik uygulamaları ve planlama arayışları bu dönemde rejimin altyapısını kalıcı hale getirdi.

Kitap, Türkiye’nin bu çabasını küresel sahnedeki büyük aktörlerle birlikte okuyor. İngiltere’nin gerileyen hegemonya iddiası, ABD’nin yükselen gücü, Avrupa’daki kırılgan dengeler ve Almanya’nın saldırgan tutumu, Türkiye’nin konumunu daha anlamlı kılıyor. Sovyetler Birliği ile kurulan mesafeli yakınlık ise iki “isyancı” ülkenin benzer arayışlarını yansıtıyor. Bu çerçevede genç Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu gerilimli ilişki somut örneklerle anlatılıyor.

Kuruç, tarihsel veriyi iktisatçı bakışıyla yorumluyor ve anlatıyı anekdotlarla zenginleştiriyor. Mustafa Kemal döneminin ekonomi politikalarını çözümlerken, yalnızca geçmişi açıklamıyor, kapitalizmin bugünkü sorunlarına da dolaylı bir ışık tutuyor. Kitap, Türkiye’nin bağımsızlık arayışının ekonomik boyutunu anlamak isteyenler için temel bir kaynak oluşturuyor.

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 624 sayfa • 2026

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi (2026)

Ludwik Fleck bu kitabında bilimsel bilginin nesnel ve zamandan bağımsız bir gerçeklik olmadığını, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluştuğunu savunuyor. Bir bilimsel “olgu”nun kendiliğinden keşfedilmediğini, belirli düşünme alışkanlıkları ve kavramsal çerçeveler içinde yavaş yavaş kurulduğunu gösteriyor. Bilim insanlarının dünyayı algılama biçimleri, ait oldukları entelektüel çevre tarafından şekilleniyor ve bu durum bilginin yönünü belirliyor.

Fleck bu çerçevede “düşünce stili” ve “düşünce kolektifi” kavramlarını geliştiriyor. Düşünce stili, bir grubun neyi sorun olarak gördüğünü, neyi geçerli bilgi saydığını ve hangi yöntemleri benimsediğini belirliyor. Düşünce kolektifi ise bu stili paylaşan bilim insanları topluluğunu ifade ediyor. Bir olgunun kabul görmesi, bu kolektif içinde dolaşan fikirlerin uyumlu hale gelmesine bağlı oluyor.

Kitapta frengi hastalığının tarihsel olarak nasıl tanımlandığı örneği üzerinden, tıbbi bilginin dönüşümü ayrıntılı biçimde inceleniyor. Aynı hastalık farklı dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılabiliyor ve bu değişim deneysel verilerden çok, hâkim düşünce stiline dayanıyor. Fleck bu süreçte yanlışların ve belirsizliklerin bile bilimin ilerlemesinde kurucu rol oynadığını vurguluyor.

‘Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi’ (‘Entstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache’), bilimi mutlak doğrular üreten bir alan olarak değil, toplumsal bir etkinlik olarak ele alıyor. Bilim sosyolojisi, bilgi kuramı ve tarihsel epistemoloji açısından öncü bir çalışma sayılıyor ve Thomas Kuhn gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakıyor. Fleck, bilimsel bilginin nasıl mümkün olduğunu anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir perspektif sunuyor.

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi: Düşünce Tarzı ve Düşünce Kolektifi Teorisine Bir Giriş
Çeviren: Elif Hilal Fertellioğlu • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler (2026)

Begüm Uzun, Cihan Erdal ve Özlem Avcı Aksoy imzalı bu kitap, 2020’ler Türkiye’sinde gençler arasında belirginleşen, çoğu zaman “seküler” olarak adlandırılan yeni bir milliyetçilik biçimini spekülasyonlardan arındırarak anlamaya çalışan kapsamlı bir saha çalışması sunuyor. Kitap, klasik milliyetçi örgütlenmelerle mesafeli duran, mevcut partilerde kendini temsil edilmiş hissetmeyen gençlerin siyasal duygulanımlarını, çelişkilerini ve arayışlarını merkeze alıyor.

‘Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik’, milliyetçiliği yalnızca bir ideoloji değil; tarihsel, söylemsel ve gündelik pratikler içinde sürekli dönüşen bir olgu olarak ele alıyor. İlk bölümlerde milliyetçilik kuramları, yeni sağ, popülizm ve göç tartışmaları üzerinden kavramsal bir çerçeve kurulurken, Türkiye’de milliyetçiliğin Turancılıktan Türk-İslam sentezine uzanan kısa ama yoğun bir tarihsel arka planı çiziliyor. Böylece “yeni nesil” milliyetçiliğin hangi miraslarla temas ettiği, hangilerinden bilinçli biçimde uzaklaştığı görünür hale geliyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, milliyetçiliğin dijital izlerini gündelik vakalar üzerinden sürmesi. Spor sahalarından konser tartışmalarına, sığınmacı karşıtlığından TeknoFest gibi teknoloji-milliyetçilik kesişimlerine uzanan örnekler, genç milliyetçi dilin nasıl kurulduğunu ve hangi duygularla beslendiğini gösteriyor. Bu vakalar, “seküler” vurgunun dine mesafeden çok, ümmetçi ya da muhafazakâr söylemlerden ayrışma ihtiyacına işaret ettiğini ortaya koyuyor.

Derinlemesine mülakatlar ve odak grup görüşmelerine dayanan son bölümde ise gençlerin devlet algısı, Atatürk’ü sahiplenme biçimleri, Türklük tanımları, Kürt meselesine yaklaşımları ve demokrasi–otoriterlik gerilimi ayrıntılı biçimde analiz ediliyor. Yazarlar, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda görülen belirsizliklerin, bu milliyetçiliğin henüz tamamlanmamış, akışkan bir kimlik formu olduğunu düşündürdüğünü vurguluyor.

‘Yeni Genç Türkler’, gençler arasındaki yükselen milliyetçiliği ne romantize ediyor ne de şeytanlaştırıyor. Aksine, bu eğilimi tarihsel bağlamı, dijital kültürü ve sahadan gelen seslerle birlikte düşünmeye davet eden eleştirel ve dikkatli bir okuma öneriyor.

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 206 sayfa • 2026

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i (2026)

Laurence H. Shoup’un bu çalışması, Amerikan Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) tarafsız bir düşünce kuruluşu olarak değil, ABD merkezli neoliberal küresel düzenin entelektüel ve kurumsal beyinlerinden biri olarak ele alan açıkça eleştirel bir çalışmadır.

Shoup’a göre CFR, dış politika üzerine “uzman görüş” üreten bağımsız bir forum olmaktan ziyade, finans sermayesi, büyük şirketler, askeri-endüstriyel kompleks ve devlet aygıtı arasında süreklilik sağlayan bir elit ağıdır. ‘Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk’ (‘Wall Street’s Think Tank: The Council on Foreign Relations and the Empire of Neoliberal Geopolitics’), CFR üyelerinin büyük bölümünün Wall Street bankaları, çokuluslu şirketler, enerji tekelleri ve savunma sanayiiyle iç içe geçmiş olmasına dikkat çeker. Bu bağ, ABD dış politikasının “ulusal çıkar” söylemi altında aslında sermayenin küresel çıkarlarını öncelediğini gösterir.

Shoup, CFR’ın özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde neoliberal küreselleşmenin ideolojik meşrulaştırıcısı rolünü üstlendiğini savunuyor. Serbest piyasa reformları, özelleştirme, finansal serbestleşme ve “liberal müdahalecilik”, CFR çevrelerinde hem kaçınılmaz hem de evrensel doğrular olarak sunulur. Bu çerçevede demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik müdahaleleri maskeleyen araçlara dönüşür.

Kitabın en güçlü yanı, CFR’ın doğrudan politika yapmaktan çok, ne düşünülebilir olduğunun sınırlarını çizdiğini göstermesidir. Shoup’a göre CFR, alternatif dünya tasavvurlarını dışlayarak, ABD dış politikasını dar bir elit uzlaşı alanına hapseder. Radikal eşitsizlik eleştirileri, emperyalizm tartışmaları veya küresel Güney perspektifleri bu çerçevenin dışında bırakılır.

Sonuç olarak bu kitap, CFR’ı modern ABD imparatorluğunun sessiz ama etkili mimarlarından biri olarak konumlandırıyor. Neoliberal jeopolitiğin nasıl üretildiğini, normalleştirildiğini ve kurumsallaştırıldığını anlamak isteyenler için rahatsız edici ama aydınlatıcı bir çerçeve sunuyor.

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk
Çeviren: Pelin Tuştaş • Kor Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık (2026)

Netta Weinstein, Heather Hansen ve Thuy-vy T. Nguyen’in bu kitabı, modern toplumda çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla anılan tek başınalığı, bilimsel araştırmalar ışığında yeniden düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, yalnızlık ile tek başınalık arasındaki kritik ayrımı merkeze alarak, başkalarıyla bağın yokluğu anlamına gelen yalnızlığın aksine, bilinçli ve gönüllü tek başınalığın psikolojik açıdan besleyici bir deneyim olabileceğini savunuyor.

‘Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü’ (‘Solitude: The Science and Power of Being Alone’), bir yetişkinin uyanık hayatının yaklaşık üçte birini tek başına geçirdiği gerçeğinden hareketle, bu zamanın neden çoğu zaman “boşa geçen” ya da kaçınılması gereken bir alan olarak damgalandığını sorguluyor. Mesele bu zamanı ortadan kaldırmak değil; onu dönüştürmek. Araştırmalar, tek başına geçirilen zamanın doğru koşullarda rahatlama, yeniden enerji toplama, duygu düzenleme ve problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor.

Weinstein, Hansen ve Nguyen, psikoloji literatüründeki temel bulguları gündelik hayata uygulanabilir bir çerçeveye taşıyor. Yaratıcılığın artması, içsel motivasyonun güçlenmesi ve kişinin kendi değerleriyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi, tek başınalığın sunduğu imkânlar arasında öne çıkıyor. Kitap, bu deneyimin sosyal ilişkilerle çelişmediğini; aksine, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği arttıkça başkalarıyla olan bağlarının da derinleşebileceğini ileri sürüyor.

Sonuç olarak kitap, tek başınalığı bir eksiklik ya da sorun olarak değil, iyi yaşamanın önemli bir bileşeni olarak ele alıyor. Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmenin hem bireysel iyilik hâline hem de daha dengeli ve anlamlı bir hayata açılan güçlü bir kapı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü
Çeviren: Zeynep Sultan Doğruer • Albaraka Yayınları
İnceleme • 376 sayfa • 2026