Ruşen Çakır – Ji Realîteya Kurd Ber Bi Realîteya Kurdistan ve (2015)

Ruşen Çakır’ın, Kürt sorunu ekseninde Türkiye ve bölgedeki gelişmeler üzerine kaleme aldığı makaleler ile yaptığı bazı mülakatların Kürtçe çevirileri, bu kitapta.

PKK ve IŞİD savaşının arka planı, çözüm sürecinin akıbeti ve AKP-Cemaat savaşının Kürt sorununa etkileri, kitabın konuları arasında.

  • Künye: Ruşen Çakır – Ji Realîteya Kurd Ber Bi Realîteya Kurdistan ve, çeviren: Mihemed Jiyan, Metis Yayınları

Joanna Moncrieff – İlaçla Tedavi Efsanesi (2018)

Daha önce delilik, çılgınlık ya da nevroz olarak bilinen sorunlar, 1960’lardan bu yana “akıl hastalıkları” olarak adlandırılıyor ve bu hastalıkların halen ilaçlarla tedavi edilebileceği fikrinin geçerli olduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Burada “tedavi” ile kast edilen, ilaçların hastalık belirtilerini ortaya çıkaran patolojik mekanizmaları düzelterek bu belirtileri ortadan kaldırdığı fikridir.

Asıl sorun ise şudur:

Son yıllarda bu fikir hızla psikiyatrinin dışına taşmış, insanlar, kendilerini yetersiz buldukları her türlü durumda ilaçları bir çare gibi görmeye başlamıştır.

Bu durumlar depresyon, distimik bozukluk, anksiyete, sosyal fobi, madde kullanımı, takıntılı alışveriş yapma, âdet dönemi keyifsizliği gibi tanıları içeriyor ve bu tanıların tedavisi için sık sık ilaç yazılıyor.

Özetle söyleyecek olursak, 1990’lardan başlayarak ilaçlar günümüz psikiyatrisinde son derece merkezi, daha doğru bir deyişle aşırı bir rol oynuyor.

Joanna Moncrieff bu harika kitabında, psikiyatrik ilaçların belli akıl hastalıklarına ve belli belirti gruplarına yönelik özgül tedaviler olarak algılanmasının tarihine odaklanıyor ve bu algılamanın ne kadar doğru olduğunu tartışıyor.

Moncrieff, geçmişte kullanılan psikiyatrik tedavi yöntemlerine temel oluşturan kuram ve fikirlerle, günümüzde kullanılanlara temel oluşturanlar arasında aslında gerçek bir ayrım olmadığını; insülin koma terapisi, elektroşok terapisi (ECT), radikal cerrahi, cinsiyet hormonu terapisi gibi pek çok garip müdahale biçiminin ortaya çıkmasında ve kabul görmesinde etkin olan bir gereksinimin, yani psikiyatrik durumların tedavi edilebileceği inancına duyulan gereksinimin, bugün psikiyatrik ilaçların ortaya çıkmasında ve kabul görmesinde en güçlü etken olduğunu savunuyor.

Daha da önemlisi Moncrieff, modern ilaç uygulamalarının özgül rahatsızlıklar için özgül tedaviler sağladığına inanmanın, insülin koma terapisinin şizofreni için etkin ve özgül bir tedavi yöntemi olduğuna inanmak kadar yanlış olduğunu belirtiyor.

Moncrieff, ilaç kullanımında gözlenen bu enflasyonun, öncelikle depresyon ve psikoz gibi iyi tanımlanmış hastalıkların sınırlarının genişletilmesiyle ortaya çıktığını ve ikincil olarak, panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi daha az bilinen tanılar yaygınlaştırıldığını ve üçüncü olarak ise, madde kullanımı ve kişilik bozuklukları gibi, ilaçların daha önceden işe yaramadığı düşünülen alanlara da girmeye başladığını gözler önüne seriyor.

Son olarak Moncrieff’in burada söyledikleri, psikiyatrik ilaçların hiçbir zaman işe yaramadığı anlamına gelmiyor.

Yazarın, aynı zamanda bu ilaçların ne zaman yararlı olabileceklerini belirlemeye yönelik bir çerçeve geliştirdiğini de özellikle belirtelim.

  • Künye: Joanna Moncrieff – İlaçla Tedavi Efsanesi: Psikiyatrik İlaç Kullanımına Eleştirel Bir Bakış, çeviren: Tevfik Alıcı, Metis Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2018

Ursula K. Le Guin – Lavinia (2009)

Vergilius ‘Aeneas’ta, kahraman savaşçı Aeneas’ın girdiği birçok savaşı kazanışını ve ardından Latium kralının kızı Lavinia’yla evlenişini anlatır.

Burada Lavinia, kendisi hakkında çok az bilgi verilen, genellikle arka planla bırakılan silik bir karakter olarak karşımıza çıkar.

İşte Ursula K. Le Guin bu romanında, olup bitenleri Lavinia’nın gözünden anlatıyor.

Le Guin bir kadının yaşadıklarından hareket ederek, Vergilius’un tasvir ettiği erkek dünyasını da tersine çeviriyor.

Dolayısıyla “Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım.” diyen Lavinia, kahramanlık öyküleri yerine, savaşın insanları yozlaştıran doğasını ve erkek egemen toplumu sorguluyor.

  • Künye: Ursula K. Le Guin – Lavinia, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, roman, 285 sayfa

Johann Hari – Kaybolan Bağlar (2019)

Britanyalı gazeteci ve yazar Johann Hari, uzun yıllar depresyonla boğuşmuş.

Depresyonun sebebinin büyük ölçüde etrafımızdaki dünyada ve o dünyada nasıl yaşadığımızda yattığıyla ilişkili olduğunu belirten Hari, bu kitabında, kendi deneyimlerinden de yola çıkarak depresyonun nedenleri ve çözümleri konusunda deneyim ve önerilerini bizimle paylaşıyor.

Hari kitabına, depresyonun gençlik yaşamından itibaren hayatına nasıl girdiğini ve hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlatarak başlıyor.

Yazar devamında ise, anlamlı çalışmadan kopuk olmak, diğer insanlardan kopuk olmak, genler ve beyindeki değişimler gibi, depresyon ve kaygının nedenlerini dokuz başlık altında açıklıyor.

Hari çalışmasının son bölümünde ise, hayatla hangi yollarla bağ kurularak depresyonun nasıl üstesinden gelinebileceğini anlatıyor.

Sosyalleşme, anlamlı bir işte çalışmak, anlamlı değerler inşa etmek, duygu paylaşımında bulunmak ve çocukluk travmalarını kabul etmek, yazarın önerdiği bu yollardan birkaçı.

  • Künye: Johann Hari – Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler, çeviren: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, psikoloji, 368 sayfa, 2019

Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer (2009)

Elimizdeki eser, Ludwig Wittgenstein’ın iki kitabını bir araya getiriyor.

‘Kesinlik Üstüne’, Wittgenstein’ın hayatının son iki yılında, ölümünden birkaç gün öncesine kadar tuttuğu notlardan derlenmiş.

Filozof burada, G. E. Moore’un bazı düşünceleri üzerinden, bilmek, inanmak, şüphe duymak, emin olmak gibi konuları irdeliyor.

‘Kültür ve Değer’ ise, Wittgenstein’ın geride bıraktığı elyazması notlardan derlenmiş.

Bu eser de, filozofun felsefe, sanat ve kültür konularındaki fikirlerini okurlara sunuyor.

Burada bir araya getirilen iki kitap da, bize, 20. yüzyılın bu en önemli filozoflardan birini daha yakından tanıma fırsatı veriyor.

  • Künye: Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer, çeviren: Doğan Şahiner, Metis Yayınları, felsefe, 258 sayfa

Cemal Kafadar – İki Dünya Âresinde (2019)

Dünya tarihindeki en uzun ömürlü hanedan devletlerinden biri olan Osmanlı’nın doğuşu ve yükselişi, bugün yeniden tarihçilerin gündemini meşgul eden önemli konulardandır.

Cemal Kafadar’ın bu yetkin eseri de, Osmanlı Devleti’nin doğuşunu anlatıyor ve daha da önemlisi, bu sürecin tarih çalışmalarında ele alınış şeklini enine boyuna tartışıyor.

Çalışmanın asıl özgünlüğünün, Osmanlı’yı bir uç beyliğinden 14. ve 21. yüzyıllar arasında Güneybatı Asya ve Güneydoğu Avrupa’nın kaderini belirleyecek devasa bir imparatorluğa götüren Ortaçağ Anadolusu’ndaki uç muhitini, kendine has sosyal ve kültürel dinamikleriyle birlikte yeniden yorumlamasıdır diyebiliriz.

Kafadar burada,

  • Milletlerin tarihinde kimlik olgusunu,
  • Paul Wittek’in, modern tarihçilikte Osmanlı Devleti’nin doğuşu meselesine yönelik tezini ve buna getirilen eleştirileri,
  • Ortaçağ Anadolusu’ndaki uç anlatılarında gaza ve gazileri,
  • Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu,
  • Beyliğin ilk zamanlarında ittifak ve ihtilafların nasıl sevk ve idare edildiğini,
  • İmparatorluğa ait siyasî teknoloji ve ideolojinin inşa sürecini,
  • Ve bunun gibi ilgi çekici konuları irdeliyor.

Kafadar’ın çalışması, ortaçağ ve modern tarih yazıcılığının kimi önkabullerini yeniden tartışmaya açmasıyla, bu konuda çalışan, okuyan ve düşünenler için kaçırılmaz bir eser.

  • Künye: Cemal Kafadar – İki Dünya Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, çeviren: A. Tunç Şen, Metis Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2019

John Berger – Manzaralar: Sanat Üzerine Yazılar (2019)

John Berger’in hayatı boyunca sanatçılar üzerine yazdığı metinler, ‘Portreler’ başlığıyla yaklaşık bir yıl önce yayımlanmıştı.

Bu kitabın devamı olarak okunabilecek elimizdeki eser ise, Berger’in sanat üzerine yazılarının derlenmesinden oluşuyor.

Berger, oldukça üretken bir yazardı ve hayatı boyunca kaleme aldığı sanat yazıları da ele aldığı konuyu daha geniş bir çerçevede yorumlamasıyla benzerlerinden ayrılıyordu.

Kitapta karşımıza çıkan yazıların her biri, Berger’in karakteristiği olarak sanatı canlandırıcı ve özgürleştirici bir deneyim olarak ele alıyor.

Başka bir deyişle Berger, bir manzaraya bakarken onu yaşayanlar için yalnızca bir dekor olarak değil, ardında mücadelelerin, başarıların ve kazalarının yansıdığı bir perde olarak yorumluyor.

Kitap iki bölümden oluşuyor:

‘Haritaları Yeniden Çizmek’ başlıklı ilk bölüm, Berger’ın düşüncesini şekillendiren bireylerden söz eden yazılarını bir araya getiriyor.

‘Arazi’ başlıklı ikinci bölüm ise, Berger’in muhtelif sanat üzerine geniş çerçevede odaklanan yazılarını sunuyor.

Antal’ten Raphael’e Brecht’ten Barthes’a ve Benjamin’e pek çok ismin karşımıza çıktığı bu yazılar, aynı zamanda Rönesans sanatının berraklığı, romantiklerin ikilemi, Viktorya dönemi vicdanı, Kübizm, Sovyet estetiği, günümüzde sanat ve mülkiyet, Bienal, müzenin tarihsel işlevi ve ideal eleştirmen gibi birçok ilgi çekici konuyu irdeliyor.

  • Künye: John Berger – Manzaralar: Sanat Üzerine Yazılar, çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, sanat, 264 sayfa, 2019

Max Weber – Sosyoloji Yazıları (2019)

Sosyoloji biliminin önderleri arasında zirvede olan Max Weber’in sosyoloji yazıları, bu alanda yazılmış metinler arasında bir mücevher gibi parıldamaya devam ediyor.

Kitap şimdi, gözden geçirilmiş yeni bir edisyonla raflardaki yerini aldı.

Taha Parla’nın usta işi çevirisiyle ayrıca önem arz eden kitapta,

  • Bilim ve siyaset,
  • İktidar yapıları,
  • Sınıf, statü, parti,
  • Bürokrasi,
  • Karizmatik otorite ve karizmanın genel niteliği,
  • Disiplinin önemi,
  • Büyük ölçekli ekonomik örgütlerde disiplin,
  • Dünya dinlerinin sosyal psikolojisi,
  • Dünyayı reddeden dinler ve bunların yönelişleri,
  • Toplumsal yapılar,
  • Hindistan’da Brahmanlar ve kastlar,
  • Konfüçyüs öğretisinin tipolojideki yeri,
  • Ve bunun gibi pek çok konu ele alınıyor.

Weber’in sosyoloji yazıları, bizi toplumsal kurumların işleyişi ve bunların fark ve benzerliklerini anlama konusunda eşsiz bir bakış açısı kazandırıyor.

Kitabın, Şerif Mardin’in, Weber’in çalışmaları hakkında aydınlatıcı bir önsözle açıldığını da belirtelim.

  • Künye: Max Weber – Sosyoloji Yazıları, hazırlayan: Hans H. Gerth ve C. Wright Mills, çeviren: Taha Parla, Metis Yayınları, sosyoloji, 424 sayfa, 2019

M. Nuri Durmaz – Marx’ın Yasaları (2019)

Nuri Durmaz’ın bu çalışması, bizdeki Marx okumalarına zengin bir katkı sunuyor.

Kitap, çok yönlü bir sorgulamayla ilerliyor.

Bir yandan Marx’ın pozitivist mi veya Aydınlanmacı mı olduğu tezlerine karşı, Marx’ın yapıtlarını derinlemesine izleyerek yanıt veriyor, diğer yandan da, Marx’ın yapıtındaki potansiyelleri yeniden öne çıkarıyor.

Bunu yaparken Marx’ın onto-epistemolojisinin yasa fikri üzerinden nasıl anlaşılması gerektiğini sorgulayan Durmaz, modern bilgi yapısının bilim ile felsefeyi ayrıştıran müdahalesiyle yüzleşiyor ve sosyal bilimi birbirinden ilişkisiz mikro iktidar alanlarına dönüştüren güncel katı disipliner ayrıştırma politikasına muhalefet ediyor.

Yazara göre, toplumsal gerçekliğe ilişkin entelektüel faaliyet bir mücadeledir ve dolayısıyla ne bilim ile felsefe ayrıştırılabilir, ne de sosyal bilim disipliner parçalanmışlığa kurban edilebilir.

Zira her iki sistemik müdahale de toplumsal gerçeklik üzerinde eyleyen sosyal bilimin cendereye alınması anlamına gelir.

Kitabın, pozitivist, indirgemeci, mekanizm ve ekonomizm karşısında radikalizmin teorik cephesine katkı sunduğunu söylemeliyiz.

Entelektüel üretimlerin modern bilgi yapısının boğucu kıskacı ile “sterilizasyona” zorlanarak içeriksizleştirildiği bugün, Durmaz’ın çalışması, bir yıkıcı teorik eleştiri olarak radikalizme başvurmasıyla önemli.

Kitap, bu Cuma (19 Nisan) raflardaki yerini alıyor.

  • Künye: M. Nuri Durmaz – Marx’ın Yasaları: Onto-Epistemolojik Bir Okuma, Metis Yayınları, felsefe, 344 sayfa, 2019

Louis-Auguste Blanqui – Yıldızlardan Ebediyete (2015)

37 yıl hapis yatmış devrimci düşünür Louis-Auguste Blanqui’nin 1872’de Taureau Kalesi zindanındayken yazdığı, 19. yüzyıldaki bilimsel faaliyetler içinde önemli yeri olan bir metin.

Blanqui evren, sonsuzluk, yıldızların fiziksel yapısı ve Laplace’ın evrenin oluşumu anlayışı üzerine derinlemesine düşünüyor.

Her ne kadar Blanqui, kimi sol teorisyenler tarafından “komplocu” ve ”neo-Jakoben” eski moda bir devrimci olarak yaftalanmışsa da, özellikle bu kitaptaki yazıları, kendisinin 19. yüzyılda bilimle yakından ilgilendiklerini bildiğimiz sosyalist ve anarşist düşünürlerin oluşturduğu geleneğin en şaşırtıcı halkalarından biri olduğunu gözler önüne seriyor.

Blanqui’nin 1872’de Taureau Kalesi hapishanesinde kaleme aldığı Yıldızlardan Eb

Jacques Rancière’in kitabın önsözünü kaleme aldığını da özellikle belirtelim.

  • Künye: Louis-Auguste Blanqui – Yıldızlardan Ebediyete: Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım, çeviren: Cemal Yardımcı, katkıda bulunan: Aykut Çelebi ve Berna Kılınç, Metis Yayınları, bilim, 192 sayfa, 2015