Dan Schiller — Hatlar Karıştı (2025)

Dan Schiller bu kitabında ABD telekomünikasyon tarihini teknik ilerleme öyküsü olarak değil, siyasal iktidar, sermaye ve kamusal çıkar arasındaki uzun bir mücadele olarak ele alıyor. Posta hizmetlerinden internete uzanan sürecin, tarafsız ve kaçınılmaz bir teknolojik evrim olmadığını; devlet politikaları, şirket çıkarları ve sınıfsal çatışmalar içinde biçimlendiğini savunuyor. İletişim altyapısının, Amerikan kapitalizminin genişlemesiyle birlikte şekillendiğini gösteriyor.

Schiller, erken dönemde posta sisteminin ulusal pazarın kurulmasında oynadığı merkezi role odaklanıyor. Devlet destekli iletişim ağlarının, ticari entegrasyonu hızlandırdığını ve ekonomik bütünleşmeyi mümkün kıldığını anlatıyor. Telgraf ve telefonun yayılmasıyla birlikte kamusal hizmet ile özel tekel arasındaki gerilim derinleşiyor. AT&T örneği üzerinden, düzenleme ve serbest piyasa arasındaki salınım ayrıntılı biçimde inceleniyor.

‘Hatlar Karıştı’ (‘Crossed Wires’), Soğuk Savaş döneminde telekomünikasyonun askeri, stratejik ve ideolojik önem kazandığını vurguluyor. Devletin güvenlik gerekçeleriyle iletişim altyapısına yaptığı yatırımların, özel şirketler için yeni kâr alanları açtığını gösteriyor. Bu dönemde kamusal kaynaklar ile özel sermaye arasındaki simbiyotik ilişki belirginleşiyor ve iletişim teknolojileri küresel güç projeksiyonunun parçası haline geliyor.

İnternetin ortaya çıkışı da Schiller’e göre özgürleştirici bir kopuş olmuyor. Dijital ağlar, neoliberal politikalarla birlikte hızla ticarileşiyor ve eşitsizlikleri yeniden üretiyor. Kitap, iletişimin demokratikleşmesi vaadi ile sermaye yoğunlaşması arasındaki çelişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, iletişim teknolojilerini anlamak isteyenler için tarihsel, eleştirel ve politik bir çerçeve sunuyor.

Dan Schiller — Hatlar Karıştı: Posta Teşkilatından İnternete ABD’de İletişim Sistemlerinin Çalkantılı Tarihi
Çeviren: Asuman Kutlu • Phoenix Yayınları
Tarih • 752 sayfa • 2025

Güney Çeğin – Mikro-Faşizm (2025)

Faşizmi yalnızca tarihsel rejimlere, üniformalara ve açık baskı biçimlerine indirgemek, günümüz iktidar ilişkilerini kavramayı zorlaştırıyor. Güney Çeğin ‘Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri’nde faşizmi, gündelik hayatın en sıradan anlarında üretilen, çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir güç ilişkileri ağı olarak ele alıyor. Mikro-faşizm, dışsal bir zor aygıtından çok, arzunun içe kapanması, duygulanımın tek bir yoğunlukta kilitlenmesi ve ilişkilenme kapasitesinin daralması olarak düşünülüyor. Böylece faşizm, olağanüstü dönemlerin değil, gündeliğin içinde süreklilik kazanan bir potansiyel olarak beliriyor.

Çeğin, Félix Guattari’nin mikro-faşizm kavramını Brian Massumi’nin duygulanım teorisiyle birlikte okuyarak, otoriterliğin moleküler düzeyde nasıl üretildiğini gösteriyor. Komşuluk ilişkilerinde, işyerindeki “şaka”larda, dijital linç pratiklerinde, kıskançlık ve denetimle maskelenmiş sevgide ya da ahlaki normların baskıcı dilinde ortaya çıkan küçük tahakküm biçimleri kitabın merkezine yerleşiyor. Bu pratikler, makro faşizmin önkoşulu olan duygulanımsal yatkınlıkları sürekli yeniden üretiyor.

Kitap, mikro-faşizmi yalnızca teşhir etmiyor; ona karşı üretici bir politika imkânını da tartışıyor. Arzunun çoğullaştırılması, bağlantıların artırılması ve duygulanımın tek tipleşmeye direnmesi bu politikanın temel eksenlerini oluşturuyor. ‘Mikro-Faşizm’, faşizmi ideoloji ya da rejim olarak değil, arzu, duygu ve ilişki düzeyinde düşünmeye çağıran, rahatsız edici olduğu kadar ufuk açıcı bir teorik yolculuk sunuyor. Faşizmin dışarıda değil, tam da içimizde nasıl çalıştığını sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Güney Çeğin – Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri, Phoenix Yayınları, siyaset, 201 sayfa, 2025

David Sherman – Sartre ve Adorno (2025)

David Sherman bu kitabında öznelliğin hem toplumsal tarih tarafından şekillendiğini hem de onu dönüştürme gücüne sahip olduğunu savunan diyalektik bir yaklaşım geliştiriyor. Ona göre kıta felsefesinde yaygınlaşan özne karşıtı eğilimler, bilinç deneyimini tümüyle dışlayan indirgemeci okumalara yol açıyor ve bu durum hem fenomenolojiyi hem eleştirel teoriyi eksik bırakıyor. Sherman, özneyi edilgen bir konumda sabitlemek yerine, birinci ve üçüncü şahıs bakış açılarının etkileşiminden doğan “dolayımlayan özne” kavramını merkeze alıyor ve etik ile siyaset arasındaki bağı bu çerçevede yeniden kuruyor.

Sartre’ın yönelimsel bilinç anlayışıyla Adorno’nun toplumsal-tarihsel eleştirisini buluşturan Sherman, iki düşünürde de öznenin yalnızca belirlenen değil, aynı zamanda belirleyen bir güç olarak kavrandığını gösteriyor. Sartre’ın bilinci dünyaya doğru açan fenomenolojisiyle Adorno’nun kurucu öznellik yanılsamasını eleştiren düşüncesi arasında kurduğu köprü, modern felsefede öznenin hâlâ vazgeçilmez bir kategori olduğunu hatırlatıyor. Her iki düşünürün de aşkın özne fikrini reddederken faillik kapasitesini ısrarla savunması, Sherman’ın temel argümanına yön veriyor.

‘Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği’ (‘Sartre and Adorno: The Dialectics of Subjectivity’), fenomenoloji ile eleştirel teori arasında kurulan bu yaratıcı karşılaştırmayla öznelliğin hem bireysel deneyimde hem de toplumsal yapılarda nasıl çalıştığını açıklığa kavuşturuyor. Böylece çalışma, özne tartışmalarının ya tümüyle reddedildiği ya da soyut yapılar içinde eridiği günümüzde, felsefi bir denge öneriyor ve çağdaş özne kuramı için önemli bir referans noktası oluşturuyor.

  • Künye: David Sherman – Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2025

Bruno Latour – Bilim İş Başında (2025)

Bruno Latour, bu kitabında bilimi, yalnızca sonuçları sabitlenmiş bir bilgi alanı olarak değil, devingen, tartışmalı ve toplumsal olarak inşa edilen bir pratik olarak ele alıyor. “Bilim işbaşındayken” ifadesiyle, tamamlanmış bilgilerden çok, hâlâ tartışma aşamasındaki süreçleri kast ediyor. Latour’a göre bilim, laboratuvarların dışında da sürüyor; deneyler, tartışmalar, kurumlar, belgeler ve ağlar arasında ilerleyen bir inşa süreci oluşturuyor. Bu nedenle bilim insanlarını sadece fikir üreticileri olarak değil, aynı zamanda aktörler, müzakereciler ve stratejistler olarak konumlandırıyor.

Kitap boyunca Latour, bir bilimsel gerçekliğin nasıl oluştuğunu adım adım takip etmeyi öneriyor. Her yeni buluş, önce itirazlarla karşılaşıyor; sonra deneylerle, verilerle ve belgelerle desteklenerek giderek sağlamlaştırılıyor. Bu süreçte bilim insanları yalnızca doğayı değil, diğer bilim insanlarını, yatırımcıları, mühendisleri ve kamuoyunu da ikna etmeye çalışıyor. Bilimsel bilgi, yalnızca doğanın diliyle değil, sosyal ve maddi ağlar üzerinden güçleniyor. Böylece bilim, doğrudan doğayı yansıtan değil, doğayı belirli düzenekler ve araçlarla temsil eden bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor.

Latour, mühendisleri ve teknisyenleri de sürecin merkezine alıyor. Çünkü bir bilginin kalıcı olabilmesi, onun yalnızca doğru olmasına değil, aynı zamanda çalışabilir, tekrar edilebilir ve başkaları tarafından kullanılabilir olmasına bağlı oluyor. Bu noktada teknolojiyle bilimin iç içe geçtiği gösteriliyor. ‘Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?’ (‘Science in Action: How to Follow Scientists and Engineers Through Society’), bilimi kutsamadan ama küçümsemeden, onun gerilimlerini ve gündelik mücadelelerini görünür kılıyor. Böylece bilim, yalnızca zihinlerde değil, belgelerde, aygıtlarda, deneylerde ve insan ilişkilerinde kurulan bir dünya olarak yeniden anlam kazanıyor.

  • Künye: Bruno Latour – Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?, çeviren: Ekrem Berkay Ersöz, Phoenix Yayınları, bilim, 396 sayfa, 2025

Asker Kartarı – İki Kalp Üç Kitap (2024)

İnsanlar dünyanın her yerinde çeşitli sosyal ortamlarda farklı yaşamlar sürdürürler.

Eşler, çocuklar, akrabalar ve mensup olunan cemiyet insan yaşamında vazgeçilemez bileşenler olarak yerini alır.

Aile ise her durumda, karmaşık gündelik yaşamın önemli bir kısmını doldurur.

Evlilik bu nedenle yaşamın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

Gelenek ve görenekler ya da geniş anlamıyla kültür, evlilik üzerinde yasal kurallardan daha büyük rol oynar.

Kültürce belirlenen çizgilerin ne kadar dışına çıkılırsa evlilik, taraflar için o kadar sancılı olur.

“Karma Evlilik” farklı kültür gruplarına mensup insanlar arasındaki evlilikleri ifade eden genel bir isim olmakla birlikte daha çok dinsel ve ırksal farklılıkları vurgular.

‘İki Kalp Üç Kitap’, İstanbul’da üç kitabi dine mensup Türk vatandaşları arasındaki, çoğunlukla hakkında konuşulmayan evliliklerle ilgili bir araştırmanın ürünü.

Kitap, bu alanda yapılmış ilk kapsamlı araştırma.

Çalışma, evliliklerde kültür farkının rolünü anlamak amacıyla gerçekleştirilen bir araştırma projesinin sonuçlarını akademik format dışına çıkan kurgusuyla okuyucularına ulaştırıyor.

  • Künye: Asker Kartarı – İki Kalp Üç Kitap: İstanbul’da Karma Evlilikler, Phoenix Yayınları, sosyoloji, 472 sayfa, 2024

Tamsin Shaw – Nietzsche’nin Politik Kuşkuculuğu (2023)

 

Mevcut değer sistemlerine dönük sistematik saldırıları, “değerlerin altüst edilip yeniden değerlendirilmesi” girişimi ve üst-insanın gelişi için elverişli bir zemin hazırlama derdindeki felsefi tasarısıyla Nietzsche’nin -kuşkuya yer bırakmayacak biçimde- politik bir düşünür olduğunu söylemek mümkün.

Ne var ki Nietzsche’nin, hayatı boyunca bütünlüklü ve tutarlı bir politik projeyi ortaya koymayışı, Tamsin Shaw’ın bu eserin girizgahında dile getirdiği gibi, siyaset kuramcıları açısından epeyce sıkıntı yarattı.

Proto-Nazilik ithamından tutun da anarşist ya da varoluşçu Nietzsche imgelerine değin, sayısız okuma tarzı, onun dağınık corpus’uyla cebelleşirken, Nietzsche külliyatı içinden pek çok Nietzsche türedi.

İşte felsefeci T. Shaw elinizdeki çalışmada Nietzsche’ye dair yorumları bir bir masaya yatırırken özellikle de “Nietzsche ve Politika” literatüründe noksan bırakılmış bir noktaya odaklanır: Politik meşruiyet olgusu ile normatif otoritenin talepleri arasındaki gerilimli ilişkiselliğin temellük ettiği siyasal uzama, politik kuşkuculuğun ilkeleriyle yaklaşmak.

Bu hat üzerinden kitap Nietzsche’nin devlet çözümlemesi, sekülerleşmiş dinsel yapıların kritiği, hakikat tekelciliği, ahlaki realizm ve ekseriyetle politikadaki liberal seçeneklerin eleştirisi gibi konular üzerinden bize farklı bir Nietzsche portresi sunuyor.

  • Künye: Tamsin Shaw – Nietzsche’nin Politik Kuşkuculuğu, editör: Güney Çeğin, çeviren: Volkan Ay, Phoenix Yayınları, felsefe, 248 sayfa, 2023

Bruno Latour ve Steve Woolgar – Laboratuvar Hayatı (2022)

Bilimin ‘sosyal inşası’ olarak adlandırılan şeyi laboratuvar biliminin gerçek ve geçerli örneklerini kullanarak gösteren harika bir çalışma.

Kitap, Fransız felsefeci Bruno Latour tarafından Salk Biyolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde gerçekleştirilen ve daha sonra İngiliz bir sosyologla birlikte yazıya dökülen iki yıllık bir araştırmanın ürünü.

Çalışma bu yönüyle, günlük ve yüz yüze bir ortamda gerçekleşen bilimsel çalışma süreçlerini izliyor, fakat aynı zamanda bir ‘içerden’ dış gözlemci olarak kalarak bilim insanlarının yaptıkları şeyleri ve nasıl ve ne düşündüklerini bütün detaylarıyla izliyor.

Laboratuvar bilimi dışından ve onun temellerini tam anlamıyla kavramak istemeyip aksine laboratuvar hayatının yüzeysel yanlarını daha kolay anlamak isteyen okurlar kaçırmasın.

  • Künye: Bruno Latour ve Steve Woolgar – Laboratuvar Hayatı: Bilimsel Olguların İnşası, çeviren: Ümit Tatlıcan, Phoenix Yayınevi, antropoloji, 368 sayfa, 2022

Michael Shanks ve Christopher Tilley – Arkeolojinin Yeniden-İnşası (2022)

‘Arkeolojinin Yeniden İnşası’, birkaç bakımdan çığır açıcıdır.

Bu nedenle, metnin alana arkeolojik kulağın aşina olmadığı kavramları sokması şaşırtıcı değildir.

Bu konudaki güçlük cesaretimizi kırmamalıdır.

O ayrıca yeni bir arkeoloji kuşağı –disiplinin felsefî olarak biçimlendirildiği ve eleştirel farkındalık içeren yeni bir çağ– içinde ortaya çıkan oldukça önemli bir kitaptır.

Bu kitabı okumanın büyük bir çaba gerektirmesinin bir nedeni arkeologlardan yeni gelişmeleri hemen yakalamalarının beklenmesidir.

Kitapta uzunca zamandır sınırlı bir teorik alanla yetinen, yapısalcılıkla ve Marksizm’in bazı yönleriyle sadece yakın zamanlarda ilgilenmeye başlayan arkeologdan yapısalcılıktan post-yapısalcılığa sıçraması ve eleştirel teoriyi, hermeneutiği, fenomenolojiyi, realist ve post-pozitivist felsefeyi göz önünde bulundurması isteniyor.

Arkeoloji öğretiminin ve literatürünün, elinizdeki kitapta tartışılan fikirlerin içerimlerinin farklı arkeolojik verilerle ilişki içinde eleştirilmesi ve değerlendirilmesinden önce özümsenmesi gereken çok şey vardır.

Bunlara rağmen kitabın başardığı şey cesur bir biçimde önümüze bir hedef koymasıdır.

Shanks ve Tilley çağdaş sosyal teoriler çeşitliliğini arkeolojik verilerle bütünleştirmeyi öneriyor.

  • Künye: Michael Shanks ve Christopher Tilley – Arkeolojinin Yeniden-İnşası: Teori ve Pratik, çeviren: Ümit Tatlıcan, Phoenix Yayınları, arkeoloji, 384 sayfa, 2022

Nancy Chodorow – Anneliğin Yeniden Üretimi (2021)

‘Anneliğin Yeniden Üretimi’, yirmi yılı aşkın süre önce yayınlanmasına rağmen toplumsal cinsiyetin sosyolojisi üzerine eskimeyen bir inceleme.

Tanınmış feminist sosyolog, psikanalist ve eğitimci Nancy Chodorow, içruhsal ve özneler arası bağlamda anneliğin yeniden üretimini irdeliyor.

Kitabın en önemli katkısı, dişil gelişimin önemli yönlerini ve dişil ruhun dinamiklerini çok yönlü bir şekilde gözler önüne sermesi.

Özellikle, anne-kız ilişkisi ve kadınların, bu ilişkiyi dâhilen yeniden ve nasıl ürettikleri bunlardan en başta geleni.

‘Anneliğin Yeniden Üretimi’, birçok kadın için annelik kimliğinin gücü ve gelişimsel anlamdaki merkeziliği, anne-kız ilişkisinin psikolojik önemi ve daha genel anlamda anne-çocuk dünyaları üzerine muazzam bir çalışma.

  • Künye: Nancy J. Chodorow – Anneliğin Yeniden Üretimi: Psikanaliz ve Toplumsal Cinsiyetin Sosyolojisi, çeviren: Damla Tanar Tatar, Phoenix Yayınları, psikanaliz, 440 sayfa, 2021

Daniel W. Conway – Nietzsche’nin Politik Tahayyülü (2021)

Nietzsche’nin politik görüşlerinin evrimi üzerine eşsiz bir inceleme.

Daniel W. Conway, Nietzsche’deki politik mükemmeliyetçilikten düşünürün politik mirasına, konuyu geniş bir pencereden izliyor.

Kitap, Nietzsche’nin ilk eserlerinden başlayıp ‘Zerdüşt’e ve sonrasına uzanan geniş bir düşünsel hat üzerinden Nietzsche’nin insanın kusursuzlaşmasına dönük inancı ile politik fikirleri arasındaki değişen ilişkiyi çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Nietzsche’nin gençlik eserlerindeki büyük politik beklentilerinin giderek öznel alana sıkıştığını ve kişisel düzeyde ancak çok az kimsenin erişebileceği bir çileci etiğe bağlanmayı gerektirdiğini ileri sürüyor Conway.

Ama bu etiğin Nietzsche’nin yazılarından hiçbir zaman silinmediğini de söylüyor.

Conway, Nietzsche’nin politik özlemlerinin tam merkezinde insanın mükemmelleştirilebilirliğine ilişkin büyük bir ideal olduğunu ileri sürüyor.

Bu ideal, modernitenin alacakaranlığa gömüldüğü bir çağda, cılız da olsa Nietzsche’nin düşüncesindeki yerini korur.

Üst-insan, sanatçı ve aziz gibi Nietzscheci figürler, hep bu idealin gerçekleşeceği somut koşulları tarif edebilmek amacıyla ileri sürülen figürlerdir.

Çağdaş felsefeye baktığımızda ise, Nietzsche’nin etkisinde kalan Foucault, Haraway, Habermas ve McIntyre gibi filozofların, ya Nietzscheci etikten yana ya da bu etiğin tam karşısında konumlandıklarını görüyoruz.

Conway’in kitabı Nietzscheci etiğin ve antropolojinin çağdaş bağlamda nasıl alımlandığına ilişkin dikkate değer içgörüler sunuyor.

Nietzsche’nin bütün yapıtlarını baştan sonra kat eden kitap, siyaset felsefesi ve etik tartışmaları bağlamında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Daniel W. Conway – Nietzsche’nin Politik Tahayyülü, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, siyaset, 280 sayfa, 2021