Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz (2025)

Bu kitap, Homeros’un dünyasını modern çağın karmaşıklıklarıyla bir araya getiren özgün bir düşünme alanı açıyor. Sylvain Tesson, ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’yı yalnızca antik destanlar olarak değil, hâlâ insan ruhunun temel sorularını aydınlatan canlı metinler olarak okuyor. Savaşın anlamsızlığı, öfkenin yıkıcılığı, yolculuğun dönüştürücü niteliği ve kaderin belirsizliği gibi temaları bugünün krizleriyle ilişkilendirerek Homeros’un sesinin neden hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Ona göre destanlar, modern dünyanın hızına karşı bir durup düşünme fırsatı sunuyor; insanı hem kendi geçmişiyle hem de ortak evrensel deneyimlerle buluşturuyor.

Tesson, kendi seyahatlerinden ve doğa karşısındaki gözlemlerinden yararlanarak Homeros’un metinlerine fiziksel bir canlılık katıyor. Rüzgârın yön değiştirmesi, denizin kabarması, güneşin batışı gibi imgeler, hem destanların ritmini hem de insanın doğayla ilişkisini yeniden düşünmemize yardımcı oluyor. Kahramanların tutkuları, zaafları, sadakatleri ve yalnızlıkları günümüz insanının duygusal çıkmazlarına ayna tutuyor; böylece antik karakterler yalnızca tarihsel figürler olmaktan çıkıp çağdaş birer muhatap hâline geliyor. Tesson’a göre Homeros, insan davranışlarının sürekliliğini anlamanın kapısını aralıyor ve destanları bir edebi miras olarak değil, bir yaşayış biçimi olarak okumayı mümkün kılıyor.

‘Homeros’la Bir Yaz’ (‘Un été avec Homère’), klasiklerin neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu hatırlatan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Tesson, Homeros’un kalıcılığını modern duyarlılıklarla ilişkilendirerek hem edebiyat hem felsefe açısından zengin bir yorum sunuyor. Böylece kitap, antik dünyanın mirasını bugünün düşünsel ihtiyaçlarıyla buluşturan önemli bir katkı hâline geliyor.

  • Künye: Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz, çeviren: İsmail Yerguz, Alfa Yayınları, deneme, 224 sayfa, 2025

Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik (2025)

Jared Rubin’in bu çalışması, iktisat tarihinin en tartışmalı sorularından birine yanıt arıyor: Modern ekonomik büyüme neden Avrupa’da ortaya çıktı ve Orta Doğu bu süreçte neden geri kaldı? Rubin, yaygın bir biçimde tekrar edilen “din engel oldu” düşüncesini reddederek tartışmayı daha derin bir kurumsal düzleme taşıyor. Ona göre belirleyici olan, dinin içeriğinden çok, dinî otoritelerin siyasal pazarlık masasında sahip oldukları güç ve bu gücün ekonomik yenilikleri nasıl şekillendirdiği.

‘Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?’ (‘Rulers, Religion, and Riches: Why the West Got Rich and the Middle East Did Not’), matbaanın geç benimsenmesi ve faizle borç vermenin sınırlandırılması gibi kritik ekonomik gelişmelerin, Orta Doğu’daki dinî otoritelerin ağırlığı nedeniyle geciktiğini savunuyor. Bu iddiasını tarihsel karşılaştırmalarla destekleyerek Osmanlı ve İspanyol imparatorluklarını, Reformasyon sonrasında meşruiyet kaynağı olarak dinin etkisinin zayıfladığı İngiltere ve Hollanda Cumhuriyeti ile karşılaştırıyor. Bu karşıtlık, siyasal iktidarın ekonomik elitlerle müzakere etme zorunluluğunun mülkiyet hakları, kamusal mal üretimi ve büyümeyi teşvik eden yasalar üzerinde nasıl belirleyici olduğunu gösteriyor.

Rubin’in çerçevesi, modern ekonomik gelişmenin gerçekte nasıl ortaya çıktığını anlamak için son derece önemli: Avrupa’nın yükselişini bir “kültürel üstünlük” ya da “din farkı” üzerinden değil, kurumların nasıl kurulduğu ve kimleri güçlendirdiği üzerinden açıklıyor. Bu yaklaşım, özellikle İslam dünyasında devlet-din ilişkilerinin ekonomi üzerindeki etkisini analiz eden literatüre güçlü ve tartışmaya açık bir katkı sağlıyor.

Kitap, iktisat tarihi, siyaset bilimi ve Orta Doğu ekonomi politiği açısından yalnızca karşılaştırmalı bir inceleme değil, aynı zamanda uzun vadeli büyümenin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını anlamak için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?, çeviren: Savaş Çevik, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 456 sayfa, 2025

Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu (2025)

Antik Yunan kuşkuculuğunu sistematik bir epistemoloji çerçevesinde inceleyen bu çalışma, ilk kez 1969 yılında yayımlandı ve kısa sürede bu alanda çalışan akademisyenler için temel bir başvuru kaynağı hâline geldi. Charlotte L. Stough, hem dogmatik hem de kuşkucu felsefe okullarının bilgi anlayışlarını tarihsel bağlamları içinde ele alıyor ve Antik Yunan kuşkuculuğun düşünsel yapısını, yöntemlerini ve hedeflerini dikkatli bir çözümlemeyle yeniden kuruyor.

Kitabın merkezinde, Pyrrhoncu geleneğin son büyük temsilcisi sayılan filozof ve hekim Sextus Empiricus yer alıyor. ‘Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma’ (‘Greek Skepticism: A Study in Epistemology’), Sextus’un epistemolojik metinlerini alışılagelmiş yorumların dışına çıkartarak onun düşüncesini özgün bir kuşkucu yöntem olarak temellendiriyor. Böylece Sextus’u yalnızca önceki öğretileri özetleyen bir figür değil, kuşkuculuğun amaç ve işlevini yeniden tanımlayan bir düşünür olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Batı felsefe tarihinde Sextus’a yönelik hâkim değerlendirmeleri dönüştürüyor ve onu kendi çağının entelektüel tartışmaları içinde daha yaratıcı bir pozisyona yerleştiriyor.

Stough’un çalışması, Antik kuşkuculuğun bilgi kuramı açısından neden önemli olduğunu açık biçimde gösteriyor: Kuşkuculuğun eleştirel yöntemi, kesinlik iddialarını çözümlerken aynı zamanda bilginin sınırlarını ve dayanaklarını yeniden düşünmeye zorluyor. Yazar, Pyrrhoncu yaklaşımın sadece yıkıcı bir eleştiri değil, aynı zamanda entelektüel özgürlüğü ve yargıyı askıya alma pratiğini temellendiren bir düşünme biçimi sunduğunu ortaya koyuyor.

Bu yönüyle kitap, hem Antik Yunan felsefesinin yorumlanmasına hem de modern epistemolojinin temel sorularına ışık tutuyor. Üniversitelerde yıllarca başvuru kaynağı olarak kullanılmasının nedeni de bu: Stough, kuşkuculuğu yalnızca tarihsel bir okul olarak değil, bilgi iddialarının sınırlarını sorgulamaya devam eden canlı bir felsefi miras olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma, çeviren: Mustafa Kaya Sütçüoğlu, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2025

Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi (2025)

Evrenin hikâyesi, akıl almaz bir sıkışıklığın içindeki kozmik bir kıvılcımla başlıyor; 13,8 milyar yıl önceki bu başlangıç, ışınımın maddeye dönüşmesiyle atomaltı parçacıkların, atomların, yıldızların ve galaksilerin sahneye çıktığı uzun soluklu bir dönüşüme kapı açıyor. Kerem Cankoçak, bu büyük serüveni yalnızca fizik yasalarının soğuk diliyle değil, maddenin kendi macerasını felsefi bir derinlikle kavrayan bir anlatımla iz sürerek aktarıyor. Evrenin sürekli değişen yapısından yola çıkarak Dünya’nın oluşumuna, canlılığın ortaya çıkışına ve sonunda Homo sapiens’in evreni gözleyen bir varlık hâline gelişine uzanan çizgiyi berrak bir dille yeniden kuruyor.

Cankoçak’ın çalışması, yalnızca kozmolojinin ve parçacık fiziğinin temel taşlarını sadeleştiren bir popüler bilim kitabı değil; aynı zamanda Türkiye’de bilim yazınının gelişmesine büyük katkı sunan bir yaklaşımın ürünü. CERN’deki deneysel fiziğin karmaşık ayrıntılarını herkesin anlayabileceği bir açıklıkla aktarması, onu Türkiye’de bilimsel düşüncenin kamusallaşmasında öne çıkan isimlerden biri hâline getiriyor. ‘Maddenin Kısa Tarihi’, evrenin başlangıcından bugünkü toplumsal tartışmalara uzanan çizgide bilimin nasıl düşünsel bir pusula olabileceğini gösteriyor.

Her bölüm sonunda yer alan ileri okuma önerileriyle kitabı yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir rehber hâline getiren Cankoçak, maddenin yolculuğunu hem bilimsel hem de kültürel bağlamlarda kavramamıza yardımcı oluyor. Bu kısa tarih, evrenin kendini bizler aracılığıyla anlamaya başlayan bir hikâye olduğunu hatırlatan, Türkiye’de bilime ilginin gelişimini de besleyen önemli bir çalışma.

  • Künye: Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan CERN Deneylerine Maddenin Yolculuğu, Alfa Yayınları, bilim, 304 sayfa, 2025

Harriet Martineau – Nasıl Gözlemlemeli? (2025)

Harriet Martineau, toplumu anlamanın ilk adımının onu yöntemli biçimde gözlemlemek olduğunu söyleyen ve bu kitapta sosyolojik bakışın temel ilkelerini kuruyor. Modern sosyoloji henüz adlandırılmamışken yazılmış bu çalışma, töreleri, davranış kalıplarını ve gündelik ilişkileri bilimsel bir merakla incelemenin önemini gösteriyor. Martineau, gözlemcinin kendi önyargılarını askıya alması gerektiğini vurguluyor ve görünür olana takılıp kalmadan görünmeyeni de anlamaya yönelmenin şart olduğunu belirtiyor. Böylece okur, yabancı bir kültürü bir turistin yüzeysel ilgisiyle değil, bir araştırmacının disiplinli dikkatiyle çözümlemeyi öğreniyor.

Yazar, toplumların ahlaki değerlerini ve görgü düzenlerini incelerken karşılaştırmalı bir yöntem kullanıyor ve sosyal yapıların yalnızca kurumsal düzeneklerden değil, bireylerin alışkanlıklarından ve ortak sembolik dünyalarından beslendiğini gösteriyor. Toplumsal davranışları betimlerken gözlemin etik boyutuna dikkat çekiyor ve araştırmacının hem mesafeli hem de duyarlı bir konum benimsemesi gerektiğini tartışıyor. Bu yaklaşım, sosyolojinin sonraki gelişiminde etkili olan deneysel gözlem, kültürel yorumlama ve eleştirel mesafe gibi kavramların erken bir ifadesi niteliğini taşıyor.

‘Nasıl Gözlemlemeli?: Töreleri ve Âdetleri İnceleme Sanatı’ (‘How to Observe Morals and Manners’), toplumları anlamanın yalnızca bilgi toplamakla değil, aynı zamanda bakmayı öğrenmekle mümkün olduğunu anlatıyor. Kitabın alanındaki önemi, sosyolojik gözlemi ilk kez sistemli bir biçimde tanımlamasından ve kültürler arası incelemeye metodolojik bir temel kazandırmasından kaynaklanıyor. Bu niteliğiyle çalışma, modern sosyolojinin kurucu metinleri arasında yer alıyor ve günümüzün küresel dünyasında farklı toplumları okuma biçimlerine hâlâ yön veriyor.

  • Künye: Harriet Martineau – Nasıl Gözlemlemeli?: Töreleri ve Âdetleri İnceleme Sanatı, çeviren: S. Erdem Türközü, Fol Kitap, sosyoloji, 208 sayfa, 2025

Carole Hooven – Testosteron (2025)

Testosteronun insan davranışındaki rolünü açıklığa kavuşturan bir kitap… Çalışma, biyolojiyi kültürden ayırmadan okuyan bütüncül bir çerçeve sunuyor. Carole Hooven, hormonun etkisini basit bir “erkeklik belirleyicisi” olarak değil, genetik özellikler, sosyal çevre ve öğrenme süreçleriyle etkileşim içinde çalışan dinamik bir unsur olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım hem bilimsel indirgemeciliği hem de kültürel dogmaları aşan bir düşünme biçimi geliştiriyor ve testosteron tartışmalarını ideolojik kutuplaşmadan çıkararak araştırmaya dayalı bir zemine taşıyor.

Hooven, tarih boyunca gözlenen davranış örüntülerinden modern biyolojik deneylere uzanan geniş bir kaynak kullanarak rekabet, saldırganlık, statü arayışı ve cinsellik gibi davranışların evrimsel kökenlerini inceliyor. Hayvan türlerinde yapılan araştırmaların insan davranışlarıyla nasıl kıyaslanabileceğini gösteriyor ve hormonal farklılıkların tek başına kader belirlemediğini, çevresel koşullar tarafından sürekli yeniden şekillendiğini vurguluyor. Böylece okuyucu, testosteronun hem güçlü hem sınırlı bir etkiye sahip olduğunu, biyolojik süreçlerle kültürel normların birbirini tamamladığını kavrıyor.

‘Testosteron: Bir Hormonun Anatomisi’ (‘T: The Story of Testosterone, the Hormone that Dominates and Divides Us’), toplumsal cinsiyet tartışmalarındaki sert karşıtlıkları yumuşatan bir perspektif sunuyor. Testosteronun varlığı ya da düzeyi, eşitsizliği meşrulaştırmak için bir gerekçe oluşturmuyor; aksine davranış çeşitliliğini anlamaya yardımcı oluyor ve daha kapsayıcı bir toplumsal düzen üzerine düşünmeyi mümkün kılıyor. Bu yönüyle çalışma, evrimsel biyoloji ile toplumsal cinsiyet araştırmaları arasında köprü kuruyor ve bilimsel tartışmalara açıklık kazandıran temel bir başvuru eseri olarak önem taşıyor.

  • Künye: Carole Hooven – Testosteron: Bir Hormonun Anatomisi, çeviren: Banu Tatari, Diplomat Yayınları, bilim, 432 sayfa, 2025

Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil (2025)

‘Somut Hukuk, Somut Tahlil’ son dönemde yapılan çeşitli hukuki düzenlemelere ilişkin değerlendirmeleri bir araya getiriyor. Sırasıyla madencilik, gıda ve beslenme, idare karşısında hak arama, iş uyuşmazlıkları ve arabuluculuk, toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesi, göçmen emek rejimi, konut hakkı ve barınma sorunu, planlı kalkınmanın dönüşümü ve son olarak kamu sağlığı ve şehir hastaneleri konularında yazılar içeren bu derlemenin temel amacı, hukuk iletişiminin sürdüğü her alanı bir sınıf sorunu olarak görmenin bir yolunu bulmak.

Derleme, bu yolu ararken hukuk sistemini, özerk değil, son tahlilde belirlenen bir sistem olarak ele alıyor. Ancak, hukukun üstyapı alanını bütünüyle kuşatan kalın bir kurumsal yapı ve ince bir ideolojik örtüye sahip olduğunu, bu nedenle de diğer sistemlerden farklı bir değerlendirmeyi gereksindiğini gösteriyor. Öte yandan, hukukçunun mesleki deformasyonunun bir ifadesi olan, hukuki sorunları birer hukuk sistemi sorunu olarak sınırlandırma, bir başka deyişle hukuku hukukla açıklama eğilimi, nihayetinde hukuk veya uygulamasının değişimiyle sorunların çözülebileceği yanılsamasını üretiyor.

Mücadele pratiğine, hukuktan hayata doğru bir katkı sunan derleme, sözü edilen eğilimin karşısına başka bir yaklaşım modeli koymayı da amaçlıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Gökçe Çataloluk, Ulaş Karadağ, A. Deniz Bilgehan, Duygu Hatıpoğlu Aydın, Evrim Durmaz, Furkan Yılmaz, Gönenç Hacaloğlu, Hande Heper, Irmak Kepenek, Tevfik Can Peker ve Zülfiye Yılmaz.

  • Künye: Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil: Güncel Hukuk Sorunlarına Eleştirel Bakışlar, editör: Ulaş Karabat, Gökçe Çataloluk, İmge Kitabevi ve Daimon Yayınları, hukuk, 290 sayfa, 2025

Vid Simoniti – Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar (2025)

Vid Simoniti’nin bu kitabı, güncel sanatın dünyayı yeniden düşünme kapasitesini merkeze alırken, kişisel deneyimlerden politik çözümlemelere uzanan geniş bir çerçeve kuruyor. Simoniti gençlik yıllarında karşılaştığı sarsıcı sanat deneyimlerinin, gündelik hayatın içinde saklı yeni gerçeklikleri açığa çıkarma gücüne sahip olduğunu hatırlıyor ve bu başlangıç noktasını, sanatın dünyayı dönüştürme iddiasını anlamak için kullanıyor. ‘Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu’ (‘Artists Remake The World: A Contemporary Art Manifesto’), sanatın yalnızca tuhaflık yaratma peşinde olmadığını; aksine topluma, krize ve politik statükoya alternatif bakışlar sunduğunu savunuyor.

Simoniti, güncel sanatın mülteci deneyimlerinden madencilik sömürüsüne, yapay zekâdaki ırksal yanlılıktan dijital kapitalizmin iktidar yapılarına kadar uzanan geniş bir gündemi yeniden çerçevelediğini gösteriyor. Bu yaklaşımda sanat, gazetecilik ya da akademinin alanına sıkışmadan, politik duyarlılığı estetik deneyimle birleştiren özgün bir düşünme biçimi olarak konumlanıyor. Bununla birlikte güncel sanatın hem politikleşmiş hem de erişimi zor, zaman zaman elitist görünen yapısı bir paradoks yaratıyor: Sanat politik süreçlere bu kadar bağlıyken, toplumsal müdahalelerinin sınırı nerede başlıyor?

Kitap bu soruyu kamusal tartışma, eylem ve toplulukla ilişkili sanat biçimleri üzerinden inceliyor. Hakikat üretimine odaklanan araştırma temelli işler, katılımcı projeler ve sanatsal aktivizm arasındaki geçişkenliği analiz ederek güncel sanatın politik alanlarda nasıl yeni imkânlar yarattığını ortaya koyuyor.

Okuru, iklim krizi, sosyal adalet gibi konuları ele alan sanat eserleri üzerinden Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Wangechi Mutu, Naomi Rincón-Gallardo ve Hito Steyerl’in aralarında olduğu sanatçıları keşfetmeye çağıran Simoniti’nin çalışması, sanatın dünyayı yalnızca temsil eden değil, düşünme ve eyleme biçimlerini dönüştüren bir güç taşıdığını savunduğu için güncel sanat kuramı alanında önemli bir yer edinmeye aday.

  • Künye: Vid Simoniti – Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu, çeviren: Akın Emre Pilgir, Yapı Kredi Yayınları, sanat, 216 sayfa, 2025

Michael Sonenscher – Kapitalizm (2025)

Michael Sonenscher bu çalışmasında, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığını ve bugünkü anlamına nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Yazar, kapitalizmin başlangıçta sanayi ya da piyasa düzeniyle değil, daha çok savaşların finansmanı, devlet borçları ve mali yönetimle ilgili bir terim olduğunu anlatıyor. Buna karşılık ticari toplum kavramı, insanların uzmanlaşarak çalıştığı ve iş bölümünün toplumu şekillendirdiği bir yapıyı ifade ediyor. Sonenscher, bu iki farklı düşünce çizgisinin zaman içinde birleşerek kapitalizm kavramını oluşturduğunu gösteriyor.

Yazar, Louis Blanc ve Bonald gibi düşünürlerin kapitalizm ve ticari toplum hakkındaki eleştirilerini Adam Smith, Karl Marx ve Ricardo gibi daha tanınmış isimlerle birlikte ele alıyor. Böylece kapitalizmin sadece ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda mülkiyet, eşitsizlik, kamu borcu, sanayi gelişimi ve küresel ticaret gibi birçok farklı alanı etkileyen geniş bir kavram olduğunu ortaya koyuyor. ‘Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi’ (‘Capitalism: The Story Behind the Word’), kapitalizmin neden hiçbir zaman tek bir tanıma tam olarak sığmadığını da açıklıyor.

Sonenscher’e göre kapitalizm, iş bölümünün toplumsal sonuçlarıyla devletin mali gücü arasındaki eski tartışmalardan doğuyor. Bu nedenle kavram, sadece ekonomik bir sistemi değil, siyasi yapıları ve toplumsal düzeni de içine alıyor. Kitap, kapitalizmin zamanla nasıl değiştiğini ve günümüz tartışmalarında neden bu kadar önemli olduğunu anlaşılır bir dille gösteriyor.

  • Künye: Michael Sonenscher – Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi, çeviren: M. Murtaza Özeren, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 176 sayfa, 2025

Mert Kaya – “Ben, Eski Ben Değilim” (2025(

Mert Kaya, büyük dedesinin izini sürerken sıradan bir aile geçmişinden çok daha fazlasını ortaya çıkarıyor; Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi’nin kuşaklara yayılan sessiz tarihini, kalanın ve gideni aynı anda etkileyen derin kırılmalarını gün ışığına çıkarıyor. “Ben, Eski Ben Değilim” bu sessizliğin ardındaki belleği, Müslümanlaş(tırıl)mış Rumların kimlik dönüşümlerini ve aktarılamayan hikâyelerin yarattığı kopuklukları sözlü tarih görüşmeleriyle bir araya getiriyor. Kaya’nın uzun yıllara yayılan akademik birikimi, arşiv belgeleriyle birleşerek hem kişisel hem toplumsal bir yüzleşme alanı açıyor.

Kitap, kimliğin bastırılmış katmanlarını görünür kılarken hafızanın nasıl şekillendiğini, sessizliğin hangi koşullarda kuşaklar boyunca sürdüğünü ve hatırlamanın neden çoğu zaman acı verici bir eyleme dönüştüğünü gösteriyor. Tanıkların geçmişleriyle kurdukları ilişki, saklanmış aidiyetlerin gölgesi ve yeniden adlandırılan hayatların gerilimi anlatının merkezine yerleşiyor. Kaya, yalnızca bireysel tanıklıkları değil, bir toplumun kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi de tartışmaya açarak okuru hem tarihsel hem etik bir sorgulamaya davet ediyor.

Bu çalışma, mübadelenin ardından sessizce değişen kimlik biçimlerini anlamak, bellek ile aidiyet arasındaki kırılgan sınırları yeniden düşünmek ve yakın tarihin gizli kalmış yönleriyle yüzleşmek için önemli bir kapı aralıyor.

  • Künye: Mert Kaya – “Ben, Eski Ben Değilim”: Müslümanlaş(tırıl)mış Rumlarda Bellek ve Kimlik, İstos Yayın, inceleme, 240 sayfa, 2025