Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor (2026)

Dorothy Dinnerstein’ın bu eseri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini bireysel psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkide arayan çarpıcı bir feminist analiz sunuyor. Kitap, kadın ve erkek arasındaki tarihsel güç dengesizliğinin yalnızca kültürel normlardan değil, çocukluk deneyimlerinden ve bakım ilişkilerinden beslendiğini söylüyor.

Dinnerstein’a göre modern toplumlarda çocuk bakımının neredeyse tamamen kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülmesi hem kadınların hem de erkeklerin psikolojik gelişimini derinden etkiliyor. Çocuk, ilk bağını çoğunlukla anneyle kuruyor ve bu durum, kadın figürünü hem bağımlılık hem de otoriteyle ilişkilendirilen karmaşık bir simgeye dönüştürüyor. Bu erken deneyim, yetişkinlikte kadınlara yönelik hem idealizasyonu hem de korku ve düşmanlığı besleyen çelişkili duyguların temelini oluşturuyor.

‘Denizkızı ve Minotor’ (‘The Mermaid and the Minotaur’), adını aldığı “denizkızı” ve “minotor” metaforları üzerinden bu durumu sembolleştiriyor. Denizkızı, besleyen ve koruyan ama aynı zamanda sınırları belirsiz bir figürü temsil ederken; minotor, kontrol, güç ve ayrışma arzusunu simgeliyor. Dinnerstein, bu iki uç arasında kurulan dengenin bozukluğunun, toplumsal cinsiyet rollerini katılaştırdığını ve eşitsizliği yeniden ürettiğini savunuyor.

Eserde, feminist kuram ile psikanalitik düşünce özellikle Kleinyen yaklaşım çerçevesinde birleştiriliyor. Bu sayede bireysel bilinçdışı süreçlerle toplumsal yapı arasındaki bağ görünür kılınıyor. Dinnerstein, çözüm olarak çocuk bakımının kadın ve erkek arasında daha eşit paylaşılmasını öneriyor. Ona göre bu değişim yalnızca aile yapısını değil, aynı zamanda güç ilişkilerini, duygusal dinamikleri ve toplumsal düzeni de dönüştürebilir.

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Marazı
Çeviren: İdem Erman • Minotor Kitap
Toplumsal cinsiyet çalışmaları • 400 sayfa • 2026

Zerrin İren Boynudelik — Kafamızı Karıştıran Resimler (2026)

Zerrin İren Boynudelik’in ‘Kafamızı Karıştıran Resimler’ adlı çalışması, Avrupa resim sanatının zengin ama çoğu zaman karmaşık görünen dünyasını anlaşılır kılan bir rehber niteliğinde. Yazar, özellikle Hıristiyan anlatılarından beslenen resimlerin neden ilk bakışta birbirine benzer göründüğünü ve bu benzerliğin izleyicide nasıl bir kafa karışıklığı yarattığını ele alıyor.

Kitap, yüzyıllar boyunca sanatçıların aynı metinlerden ve söylencelerden yola çıkarak ürettikleri eserlerde, özgünlüğün çoğu zaman büyük temalarda değil, küçük ayrıntılarda gizli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle resimleri anlamanın yolu, yüzeydeki benzerliklerden çok, sahne içindeki ince işaretleri ve sembolleri fark etmekten geçiyor. Yazar, bu yaklaşımıyla okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp dikkatli bir yorumcuya dönüştürmeyi hedefliyor.

Eserde Meryem, İsa, Vaftizci Yahya ve Goliat gibi figürlerin yaşam öykülerinin resimlere nasıl aktarıldığı inceleniyor. Doğum, karşılaşma, yemek sahneleri ya da ölüm gibi anlatı anlarının görselleştirilme biçimleri, yazılı kaynaklarla ilişki kurularak çözümleniyor. Böylece metni bilmeyen izleyicinin neden zorlandığı ve bu zorluğun nasıl aşılabileceği açıklık kazanıyor.

Sonuç olarak kitap, sanat tarihine akademik bir mesafeden bakmak yerine, izleyicinin deneyimini merkeze alan pratik bir okuma öneriyor. Amaç, Avrupa resim geleneğinin tekrar eden sahneleri içinde kaybolmak değil; o sahneleri oluşturan detayları çözerek görsel anlatının dilini öğrenmek. Bu yönüyle eser, sanatla kurulan ilişkiyi daha bilinçli ve keyifli hale getiren küçük ama etkili bir kılavuz işlevi görüyor.

Zerrin İren Boynudelik — Avrupa Resim Sanatında Kafamızı Karıştıran Resimler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Resim • 242 sayfa • 2026

Kevin P. Riehle — Rusya FSB Teşkilatı (2026)

Kevin P. Riehle’nin bu eseri, Rusya’nın en güçlü ve kapalı kurumlarından biri olan FSB’nin tarihsel kökenlerini ve günümüzdeki rolünü kapsamlı biçimde ele alıyor. Kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan bu yapının yalnızca bir güvenlik teşkilatı değil, aynı zamanda devletin işleyişinde merkezi bir aktör haline geldiğini ortaya koyuyor.

‘Rusya FSB Teşkilatı’ (‘The Russian FSB’), FSB’yi anlamak için onun tarihsel arka planına iniyor ve Çarlık dönemi Ohranka’sından Bolşeviklerin Çeka’sına, oradan KGB’ye uzanan sürekliliği inceliyor. Bu çizgi, modern Rus istihbarat kültürünün baskı, kontrol ve merkeziyetçilik ekseninde nasıl şekillendiğini gösteriyor. FSB, bu mirası devralarak post-Sovyet dönemde yeniden yapılandırılıyor.

Kitapta özellikle 1990’ların siyasi ve ekonomik kaos ortamı, kurumun yeniden doğuşu açısından kritik bir eşik olarak ele alınıyor. Bu süreçte FSB’nin yetkileri giderek genişliyor ve Vladimir Putin’in iktidara gelişiyle birlikte kurum, devlet mekanizmasının merkezine yerleşiyor. Riehle, Putin’in geçmişinin bu dönüşümde belirleyici olduğunu ve FSB’nin yalnızca güvenlik değil, siyasal güç üretimi açısından da kilit rol oynadığını vurguluyor.

Eser, FSB’nin faaliyet alanlarını da detaylandırıyor: karşı istihbarat, terörle mücadele, siber operasyonlar ve toplumsal gözetim. Kurumun yalnızca dış tehditlerle değil, iç toplumun denetlenmesiyle de yakından ilgilendiği gösteriliyor. Özellikle özel operasyon birlikleri ve sınır ötesi faaliyetler, Rusya’nın Kafkasya’dan Ukrayna’ya uzanan stratejik hamlelerinde önemli bir araç olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak kitap, FSB’yi yalnızca bir istihbarat kurumu olarak değil, modern Rusya’nın siyasi yapısını anlamanın anahtarı olarak konumlandırıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen güç dengeleri içinde, bu kurumun nasıl küresel ölçekte etkili bir aktöre dönüştüğünü analiz ederek, çağdaş uluslararası ilişkileri anlamak açısından önemli bir perspektif sunuyor.

Kevin P. Riehle — Rusya FSB Teşkilatı (1995-2025): Rusya Federal Güvenlik Servisi Tarihi
Çeviren: Ayşe Doğancı • Kronik Kitap
Tarih • 256 sayfa • 2026

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak (2026)

Judson Brewer’ın bu eseri, açlıkla değil alışkanlıklarla yönlendirilen yeme davranışlarını çözümlemeye odaklanıyor. Brewer, insanların çoğu zaman fiziksel açlıktan ziyade stres, sıkıntı ya da ödül arayışıyla yemek yediğini vurguluyor ve bu davranışların beynin ödül sistemine dayalı otomatik döngüler tarafından şekillendiğini gösteriyor.

Kitabın merkezinde “alışkanlık döngüsü” yer alıyor: tetikleyici, davranış ve ödül. Brewer, bu döngünün özellikle duygusal yeme davranışında nasıl işlediğini açıklıyor. Örneğin stres bir tetikleyici oluyor, kişi yemek yiyor ve kısa süreli rahatlama bir ödül gibi algılanıyor. Bu tekrarlandıkça beyin bu davranışı öğreniyor ve otomatik hale getiriyor. Böylece açlık hissi olmasa bile yeme isteği ortaya çıkıyor.

‘Yeme Döngüsünü Kırmak’ (‘Hunger Habits’), bu döngüyü kırmanın yolunun irade gücünden değil, farkındalıktan geçtiğini savunuyor. Mindfulness temelli yaklaşım sayesinde kişi, yeme dürtüsünü bastırmak yerine onu gözlemlemeyi öğreniyor. Bu gözlem süreci, dürtünün doğasını anlamayı ve onunla otomatik şekilde hareket etmeden ilişki kurmayı mümkün kılıyor. Böylece davranış ile tepki arasına bilinçli bir boşluk yerleşiyor.

Kitapta sunulan 21 günlük uygulama planı, okuyucunun kendi yeme alışkanlıklarını adım adım fark etmesini sağlıyor. Bu süreçte tetikleyiciler tanımlanıyor, duygularla yeme arasındaki bağ çözülüyor ve alternatif tepkiler geliştiriliyor. Brewer, bu yöntemle yeme davranışının bir zorunluluk olmaktan çıkıp bilinçli bir tercihe dönüşebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak eser, yeme alışkanlıklarını değiştirmeyi bir disiplin meselesi değil, bir farkındalık pratiği olarak ele alıyor. Nörobilim ve psikolojiyi bir araya getirerek, bireyin kendi davranış kalıplarını anlamasını ve dönüştürmesini sağlayan pratik bir yol haritası sunuyor.

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak: Aç Olmadığım Halde Neden Yemek İstiyorum?
Çeviren: Alp Levi • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 356 sayfa • 2026

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme (2026)

Feyza Toprak’ın ‘Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?’ adlı eseri, modern bilimin en sarsıcı kırılmalarından biri olan kuantum devrimini, felsefi düşünce ve feminist teoriyle buluşturarak gerçekliğe dair yerleşik kabulleri yeniden sorguluyor. Kitap, evrenin sabit, düzenli ve dışarıdan gözlemlenebilir bir yapı olduğu fikrini reddederek; belirsizlik, dolanıklık ve ilişkisel varoluş kavramları etrafında yeni bir ontoloji kuruyor.

Eserin çıkış noktası, kuantum fiziğinin ortaya koyduğu radikal sonuçların yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmadığı fikri. Parçacıkların çoklu konumları, gözlemcinin sürece dahil oluşu ve dolanıklık gibi olgular, bilgi ile varlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bağlamda kitap, klasik Kartezyen ikilik anlayışını aşarak doğa-kültür, özne-nesne ve madde-anlam ayrımlarının çözüldüğü bir düşünce alanı açıyor.

İçerik ilerledikçe kuantum devrimi, yalnızca fiziksel bir paradigma değişimi değil, aynı zamanda epistemolojik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınıyor. Özellikle “katılımcı evren” fikrinin, gerçekliğin dışarıdan keşfedilen değil, etkileşim içinde kurulan bir süreç olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşım, bireyi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp ontolojik olarak sorumlu bir özneye dönüştürüyor.

Kitap, bu teorik çerçeveyi Gilles Deleuze’ün oluş ve içkinlik felsefesiyle derinleştiriyor. Deleuze’ün köksap (rizom) modeli üzerinden, hiyerarşik ve sabit yapıların yerine ağsal, çoğul ve akışkan ilişkiler öneriliyor. Bu hat, Karen Barad’ın eylemsel gerçekçiliği ve Donna Haraway’in siborg düşüncesiyle birleşerek, insan-merkezci ontolojiyi aşan yeni materyalist ve queer perspektiflere uzanıyor.

Son bölümlerde ise doğa ve beden yeniden konumlandırılıyor. Kadın, madde ve doğa arasına yerleştirilen tarihsel hiyerarşiler çözülürken; ilişkisel, dolanık ve sürekli oluş halinde bir varlık anlayışı öneriliyor. Böylece kitap, kuantum ontolojisinden yeni materyalist feminizme uzanan düşünsel hattı bir dönüşüm haritası olarak çiziyor ve gerçekliğin, sabit bir yapıdan çok, sürekli kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu ortaya koyuyor.

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?
• Fol Kitap
Bilim • 256 sayfa • 2026

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları (2026)

William E. Conklin’in bu çalışması, Hegel’in hukuk felsefesini merkeze alarak modern hukuk düzeninin meşruiyetini sorguluyor. ‘Hegel’de Hukuk Anlayışları’ (‘Hegel’s Laws’), hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını, aynı zamanda belirli bir bilinç ve toplumsal yapı içinde anlam kazandığını gösteriyor. Conklin, bireylerin özgür ve özerk varlıklar olarak devletin koyduğu kurallara neden uyması gerektiğini tartışırken, bu zorunluluğun keyfi değil, rasyonel ve tarihsel bir temele dayandığını ortaya koyuyor.

Kitapta mülkiyet, sözleşme ve suç gibi temel hukuk alanlarından başlayarak irade, aile ve devlet kavramlarına doğru ilerleyen bir yapı kuruluyor. Bu ilerleyiş, Hegel’in “hukuki bilinç” anlayışını katmanlı biçimde açığa çıkarıyor. Bireyin öznel iradesinden nesnel hukuka ve oradan etik yaşama uzanan bu süreç, hukukun yalnızca dışsal bir zorlayıcılık değil, aynı zamanda özgürlüğün gerçekleşme alanı olduğunu savunuyor. Bu bağlamda devlet, bireyin karşısında duran bir güç olmaktan çok, özgürlüğün kurumsallaştığı bir yapı olarak anlam kazanıyor.

Conklin, Hegel’in terminolojisini açıklayarak onun karmaşık düşünce sistemini daha anlaşılabilir kılıyor ve bu düşünceleri çağdaş hukuk filozoflarıyla karşılaştırıyor. Böylece Hegel’in görüşlerinin yalnızca tarihsel değil, güncel tartışmalar açısından da önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında, yasaların bağlayıcılığı meselesini yeniden ele alarak modern hukuk düzeninin temellerini sorguluyor.

Eserin temel iddiası, hukukun meşruiyetinin yalnızca yaptırım gücünden değil, bireyin kendini o düzen içinde tanımasından kaynaklandığı şeklinde. Bu nedenle Hegel’in hukuk anlayışı, devletsiz bir yaşamdan daha “uygar” bir düzen fikrini savunurken, özgürlük ile zorunluluk arasındaki gerilimi aşmaya çalışıyor. Kitap, hukuk felsefesi alanında Hegel’in düşüncesini sistematik biçimde ele alarak, modern hukuk düzeninin neden hâlâ bu düşünceye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları: Modern Hukuk Düzeninin Meşruiyeti
Çeviren: Ali Acar • Islık Yayınları
Hukuk • 536 sayfa • 2026

Lili Taylor — Kuşlar Bize Ne Öğretir? (2026)

Lili Taylor’ın bu kitabı, doğaya özellikle de kuşlara dikkat kesilmenin insanın iç dünyasında nasıl bir dönüşüm yarattığını anlatıyor. Yazar, oyunculuk kariyerinin yoğunluğu içinde fark etmeye başladığı kuş gözlemini, yalnızca bir hobi değil, aynı zamanda bir farkındalık pratiği olarak ele alıyor ve okuru da bu dikkat biçimine davet ediyor.

‘Kuşlar Bize Ne Öğretir?’de (‘Turning to Birds’) kuş gözlemciliği, sadece dış dünyayı incelemekten ibaret kalmıyor; kişinin kendi zihnini, duygularını ve algılarını yeniden düzenlemesini sağlayan bir süreç olarak sunuluyor. Taylor, kuşları izlerken sabretmeyi, yavaşlamayı ve anın içinde kalmayı öğrenmenin, modern hayatın hızına karşı güçlü bir denge kurduğunu vurguluyor. Bu süreçte doğayla kurulan bağın, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de derinleştirdiğini gösteriyor.

Eserde kişisel deneyimler, gözlemler ve doğa betimlemeleri iç içe geçiyor. Yazar, farklı kuş türlerini izlerken yaşadığı küçük ama anlamlı anları aktararak, “görmek” ile “fark etmek” arasındaki farkı ortaya koyuyor. Ona göre çoğu insan doğayı görse de gerçekten fark etmiyor; oysa dikkatle bakmak, dünyayı daha zengin ve anlamlı bir yer haline getiriyor.

Kitap aynı zamanda bir tür içsel iyileşme anlatısı taşıyor. Kuş gözlemi, kaygıyı azaltan, zihni sakinleştiren ve kişiyi mevcut ana geri getiren bir araç olarak işlev görüyor. Bu yönüyle eser, doğa ile temasın psikolojik etkilerine de dolaylı bir şekilde ışık tutuyor.

Sonuç olarak kitap, kuşları merkeze alsa da asıl olarak dikkat, farkındalık ve varoluş üzerine bir düşünme alanı açıyor. Okura daha yavaş, daha dikkatli ve daha bilinçli bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlatıyor ve sıradan görünen anların içinde saklı güzellikleri keşfetmeye çağırıyor.

Lili Taylor — Kuşlar Bize Ne Öğretir?: Fark Etmenin Gücü ve Güzelliği
Çeviren: Reyhan Gök • Literatür Yayıncılık
Deneme • 160 sayfa • 2026

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü? (2026)

Harun Tepe’nin bu çalışması, insan haklarını savunmak ya da reddetmek gibi iki uç yaklaşımın ötesine geçerek, bu fikri eleştirilerle birlikte düşünmeye davet ediyor. ‘İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine’, insan haklarının tarihsel olarak sürekli tartışılmış bir kavram olduğunu hatırlatarak, bu eleştirileri görmezden gelmeden, onların içeriğini anlamaya ve tartışmaya açıyor.

Eserde temel mesele, insan hakları fikri ile onun pratikteki uygulanışı arasındaki farkın çoğu zaman göz ardı edilmesi. İnsan haklarının korunmasında yaşanan başarısızlıkların, doğrudan fikrin kendisine yüklenmesi eleştiriliyor. Oysa Tepe’ye göre sorun, çoğunlukla siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan; ayrıca insan haklarının araçsallaştırılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kitap, insan haklarını değerlendirirken, düşünce ile uygulama arasındaki ayrımı netleştirmeyi merkezine alıyor.

Metin aynı zamanda insan haklarının etik ve antropolojik temellerine dikkat çekiyor. Her insan hakları anlayışının belirli bir “insan” tasavvuruna dayandığını vurgulayarak, bu temel göz ardı edildiğinde kavramın yüzeysel ve temelsiz hale geldiğini savunuyor. İnsan haklarını yalnızca hukuki metinler ya da uluslararası sözleşmeler üzerinden anlamanın yetersiz olduğunu; onların özünde bir “gereklilik fikri”, yani insanların eşit onur ve haklara sahip olması gerektiğini dile getiren etik bir iddia olduğunu ortaya koyuyor.

Kitapta, insan haklarının “ölümü” ya da “sonu” üzerine yapılan tartışmalar da kapsamlı biçimde ele alınıyor. Bu iddiaların, insan haklarının pratikteki yetersizliklerinden hareketle ortaya çıktığı, ancak bunun fikrin geçersizliğini kanıtlamadığı ileri sürülüyor. Tıpkı adalet ya da özgürlük gibi, insan haklarının da kusurlu bir dünyada varlığını sürdüren ve bu yüzden sürekli yeniden savunulması gereken bir düşünce olduğu belirtiliyor.

Sonuç olarak eser, insan haklarını ne dokunulmaz bir dogma olarak kabul ediyor ne de değersiz bir fikir olarak reddediyor. Aksine, eleştirileri ciddiye alarak insan haklarının kavramsal ve etik temellerini yeniden kurmaya çalışıyor ve bu fikrin, tüm eksikliklerine rağmen, mağduriyetleri dile getiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine
• Yapı Kredi Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Vanessa Bennett — Annelik Miti (2026)

Vanessa Bennett bu çalışmasında anneliğin kendisinden çok, onun etrafına örülen toplumsal mitleri sorguluyor. Kitap, “ideal anne” olmanın doğal ve kolay olduğu yönündeki yaygın inancın, kadınları yetersizlik ve tükenmişlik duygusuna sürüklediğini öne sürüyor.

Bennett, anneliği yalnızca bir bakım rolü olarak değil, derin bir kimlik dönüşümü olarak ele alıyor. Ona göre annelik, bireyin eski benliğini geride bıraktığı, yeni bir benlik inşa ettiği bir tür “inisiyasyon” süreci gibi işliyor. Ancak modern toplum, bu dönüşümü anlamlandıracak kolektif hikâyeleri ve rehberliği kaybettiği için, anneler bu süreci çoğu zaman yalnız ve hazırlıksız yaşıyor.

‘Annelik Miti’ (‘The Motherhood Myth’), patriyarkal normların ve toplumsal beklentilerin annelik deneyimini nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor. Eşlerle yaşanan uyumsuzluklar, duygusal kopukluklar ve tükenmişlik hissi, bireysel bir başarısızlık olarak değil; gerçekçi olmayan beklentilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Bennett, annelerin sınır koyma, öz benliği yeniden kurma ve ilişkilerde samimiyeti yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Eser, derinlik psikolojisi çerçevesinde arketipler, kişisel anlatılar ve beden odaklı farkındalık çalışmalarıyla anneliği yeniden düşünmeye çağırıyor. Bir “mükemmel ebeveynlik” rehberi sunmak yerine, anneliğin dönüştürücü potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yönüyle kitap, anneliği bir yük olmaktan çıkarıp, bireysel güçlenme ve özgürleşme süreci olarak yeniden tanımlayan eleştirel ve pratik bir yol haritası sunuyor.

Vanessa Bennett — Annelik Miti: Ebeveynliği Yeniden Tanımlama ve Benliği Geri Kazanma Rehberi
Çeviren: Kerime Dalyan • İrene Kitap
Kadın • 336 sayfa • 2026

Jack Holland — Mizojini (2026)

Jack Holland, bu eserinde kadın düşmanlığını insanlık tarihinin en eski ve en kalıcı önyargılarından biri olarak ele alıyor. ‘Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı’ (‘A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice’), mizojininin yalnızca bireysel nefret biçimleriyle sınırlı olmadığını, aksine kültürel, dinsel, siyasal ve ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor.

Holland, antik uygarlıklardan başlayarak farklı coğrafyalarda kadınların sistematik biçimde nasıl ikincilleştirildiğini inceliyor. Dinsel metinler, mitolojiler ve felsefi gelenekler aracılığıyla kadınların aşağı konumda tanımlandığını ve bunun toplumsal normlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu tarihsel süreçte kadına yönelik şiddetin—kadın cinayetlerinden zorla evlendirmeye, cinsel istismardan beden denetimine kadar—nasıl meşrulaştırıldığını örneklerle açıklıyor.

Kitapta, Hindistan’da dul kadınların yakılması, kız çocuklarının öldürülmesi, kadın sünneti ve savaşlarda sistematik tecavüz gibi pratikler yalnızca geçmişe ait barbarlıklar olarak değil, günümüzde de farklı biçimlerde süren bir yapının parçaları olarak ele alınıyor. Holland’a göre mizojini, modernleşme, bilimsel ilerleme ve insan hakları söylemine rağmen ortadan kalkmamış; aksine biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Eser, kadınların eşitlik mücadelesinin önündeki en büyük engellerden birinin bu derin köklü önyargı olduğunu vurguluyor. Mizojininin yalnızca kadınlara yönelik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önünde duran yapısal bir sorun olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle kitap, kadın-erkek eşitliğinin neden hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmediğini anlamak için tarihsel ve eleştirel bir çerçeve sunuyor.

Jack Holland — Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı (Kadından Nefretin Evrensel Tarihi)
Çeviren: Erdoğan Okyay • İmge Kitabevi
Tarih • 302 sayfa • 2026