Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek (2025)

Laurence Devillairs bu kitabında, felsefeyi yalnızca soyut düşüncelerin alanı değil, yaşamı iyileştiren ve anlamlandıran bir pratik olarak ele alıyor. Yazar, felsefenin asıl gücünün teorik tartışmalardan çok, bireyin gündelik varoluşuna dokunmasında ve yaşamın acılarını, kaygılarını, sorularını dönüştürmesinde yattığını vurguluyor.

‘Hayatı Felsefeyle İyileştirmek’ (‘Guérir la vie par la philosophie’), felsefeyi bir tür “ilaç” gibi görüyor. Stoacılıktan varoluşçuluğa kadar farklı düşünürleri çağırarak, onların fikirlerini ruhun yaralarına sürülen bir merhem gibi sunuyor. Devillairs, Platon’un ideallerinden, Epiktetos’un özgürlük anlayışına, Montaigne’in denemelerinden, Spinoza’nın akıl ve duyguları uzlaştırma çabasına kadar geniş bir yelpazede düşünceleri ele alıyor. Bütün bu örnekler, felsefenin hayatın yükleriyle baş etmede somut araçlar sağlayabileceğini gösteriyor.

Yazar, insanın kırılganlığını ve varoluşsal sıkıntılarını merkeze alıyor. Ölüm korkusu, özgürlük sorunu, mutluluk arayışı, yalnızlık ve anlam boşluğu gibi evrensel meselelerin felsefi bakışla yeniden ele alınabileceğini söylüyor. Bu bağlamda felsefe, sadece akademik bir alan olmaktan çıkıp, bireysel bir terapi, hatta varoluşsal bir dayanıklılık biçimi haline geliyor.

Devillairs, felsefeyi “yaşam sanatı” olarak konumlandırıyor. Okura, felsefi düşünmenin günlük hayatta nasıl uygulanabileceğini gösterirken, teorinin pratikle birleştiğinde bir tür şifa işlevi görebileceğini savunuyor. Kitap, felsefenin tarih boyunca üstlendiği “iyi yaşama rehberliği” rolünü yeniden hatırlatarak, bugünün karmaşık ve belirsiz dünyasında insana yol gösterme potansiyelini ortaya koyuyor.

  • Künye: Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek, çeviren: Yılmaz Ruhi Demir, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Frédéric Bastiat – Hukuk (2025)

Frédéric Bastiat’nın 1850’de yayımlanan ‘Hukuk’ (‘La Loi’) adlı kitabı, klasik liberal düşüncenin temel metinlerinden biri. Bastiat, bu kısa ama yoğun eserinde devletin ve hukukun ne olması gerektiği sorusuna odaklanıyor.

Ona göre hukuk, bireylerin doğuştan sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkını korumak için vardır. Fakat hukuk, bu asli işlevinden saptığında, yani adalet yerine yağmayı ve belli çıkar gruplarını korumayı meşrulaştırmaya başladığında yozlaşıyor. Bastiat bu noktada “yasal yağma” (spoliation légale) kavramını öne çıkarıyor: Devlet, vergi, sübvansiyon, gümrük duvarı ya da ayrıcalıklı imtiyazlarla bazılarını kayırırken diğerlerini mağdur ediyor.

Eserde, sosyalist projelerden merkantilist ekonomiye kadar pek çok düzenleme, bireysel özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriliyor. Bastiat, devletin ekonomiye müdahalesinin üretkenliği azaltacağını ve toplumsal eşitsizlikleri artıracağını savunuyor. Ona göre yasa, bir grubun çıkarını diğerinin zararına dayatmaya kalktığında, toplumun temeli zayıflıyor.

‘Hukuk’, özgürlüğün ancak devletin sınırlandırılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bastiat’nın yaklaşımı, sonraki liberal ve libertaryen düşünce için önemli bir referans noktası oldu. Kitap, 19. yüzyıldan bugüne devlet, hukuk ve ekonomi tartışmalarında sık sık atıf yapılan bir eser olarak önemini koruyor.

  • Künye: Frédéric Bastiat – Hukuk, çeviren: Tülin Ural, Can Yayınları, hukuk, 72 sayfa, 2025

Deborah Anna Luepnitz – Schopenhauer’in Kirpileri (2025)

Deborah Anna Luepnitz bu kitabında, Schopenhauer’in meşhur kirpi benzetmesinden yola çıkarak insan ilişkilerinin temel çelişkisini inceliyor. Kirpiler soğukta birbirine yaklaşmak zorunda kalıyor fakat dikenleri birbirini incitiyor. İnsan ilişkilerinde de yakınlık ihtiyacı ile incinme korkusu sürekli çatışıyor. Yazar, bu ikilemin modern psikoterapinin merkezinde yer aldığını ve bireylerin hem mahremiyete duydukları özlem hem de yaralanma kaygıları arasında denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.

‘Schopenhauer’in Kirpileri: Beş Psikoterapi Öyküsü’ (‘Schopenhauer’s Porcupines: Intimacy and Its Dilemmas’), klinik deneyimlere ve psikodinamik kuramlara dayanarak yakınlığın neden bu kadar karmaşık olduğunu açıklıyor. Freud, Winnicott ve Lacan gibi düşünürlerden hareketle Luepnitz, sevgi ve bağımlılığın bireysel özgürlükle nasıl gerilim içine girdiğini tartışıyor. Yazar, özellikle aile, evlilik ve dostluk ilişkilerinde bu çelişkilerin nasıl ortaya çıktığını somut örneklerle aktarıyor. İnsanların birbirine hem ihtiyaç duyup hem de mesafe koymaya çalışmasının altında bilinçdışı süreçlerin, çocukluk deneyimlerinin ve savunma mekanizmalarının etkisi bulunduğunu vurguluyor.

Luepnitz ayrıca, terapötik ilişkinin bu ikilemleri yeniden üreten ama aynı zamanda çözümlemeye imkân tanıyan bir alan sunduğunu ileri sürüyor. Terapist ve danışan arasındaki bağ, kirpilerin birbirine yaklaşma çabasına benzer şekilde, hem güven hem de sınır ihtiyacını aynı anda barındırıyor. Yazar, psikoterapinin insanların hem sevilmeye hem de korunmaya dair arzularını uzlaştırmaya yardımcı olabileceğini öne çıkarıyor.

Sonuçta ‘Schopenhauer’in Kirpileri’, mahremiyet ve mesafe arasındaki kırılgan dengeyi anlamak için felsefe, psikanaliz ve klinik gözlemleri bir araya getiriyor. İnsan ilişkilerinin özündeki paradoksu görünür kılarak, yakınlığın hem kaçınılmaz hem de riskli bir deneyim olduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Deborah Anna Luepnitz – Schopenhauer’in Kirpileri: Beş Psikoterapi Öyküsü, çeviren: Damla Atamer, Okuyanus Yayınları, psikanaliz, 328 sayfa, 2025

Joanna Dornbierer-Stuart – Dilin Kökenleri (2025)

Joanna Dornbierer-Stuart’ın bu kitabı, dilin nasıl ortaya çıktığını ve evrimsel süreçte hangi aşamalardan geçerek bugünkü karmaşık yapısına ulaştığını araştırıyor. Yazar, dilin biyolojik temellerini, evrimsel biyolojiyle ilişkisini ve kültürel aktarım yoluyla nasıl geliştiğini ayrıntılı biçimde ele alıyor.

‘Dilin Kökenleri: Evrimsel Dilbilime Giriş’ (‘The Origins of Language: An Introduction to Evolutionary Linguistics’), öncelikle hayvan iletişimi ile insan dili arasındaki farkları inceliyor. Kuş şarkılarından primatların sesli uyarılarına kadar pek çok örnek üzerinden, bu iletişim biçimlerinin sınırlılıklarını ortaya koyuyor ve insan dilini ayırt eden özelliklerin —sözdizimi, sembolik temsil, soyut kavram üretme— nasıl gelişmiş olabileceğini tartışıyor. Dornbierer-Stuart, özellikle dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir yapı olduğuna vurgu yapıyor.

Eser, fosil kayıtlarından arkeolojik bulgulara ve beyin evrimi üzerine yapılan araştırmalara kadar geniş bir kanıt yelpazesine dayanıyor. Homo erectus, Neandertal ve Homo sapiens türlerinin dilsel kapasiteleri karşılaştırılırken, jestlerin, mimiklerin ve ses üretiminin kademeli bir biçimde karmaşıklaştığına dikkat çekiliyor. Yazar, dilin tek bir anda ortaya çıkan bir mucize değil, milyonlarca yıl süren kümülatif bir evrim sürecinin ürünü olduğunu savunuyor.

Kitapta ayrıca dilin sosyal bağları güçlendirmedeki rolü, grup içi iş birliğini artırması ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki merkezi işlevi de ele alınıyor. Dornbierer-Stuart, dilin evriminin yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu göstererek, okuyucuyu insanlık tarihinin en önemli buluşlarından birinin kökenini yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Joanna Dornbierer-Stuart – Dilin Kökenleri: Evrimsel Dilbilime Giriş, çeviren: Ahmet Ergün, Monografi Yayıncılık, dilbilim, 240 sayfa, 2025

A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat (2025)

‘Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı’, Yeşilçam’ın melodramatik yapısından avantür filmlerine uzanan geniş bir alanda, sinemanın toplumsal yarılmaları nasıl yansıttığını inceliyor. Kitabın yazarı A. Kadir Güneytepe, sinemanın yalnızca bir eğlence biçimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme serüvenini, kültürel kodlarını ve sınıfsal çatışmalarını anlamak için bir mercek işlevi gördüğünü savunuyor.

Kitapta, özellikle Yeşilçam’ın milliyetçi söylemleri yeniden üreten yapısı ele alınırken, bu filmlerde erkek kahramanlığının ön plana çıkışı ve kadının ataerkil düzen içinde konumlandırılışı ayrıntılı bir biçimde tartışılıyor. Avantür sinema, yazarın ifadesiyle, tam da taşra ile kentin kesişim noktasında doğan ve ataerkil hegemonyayı yeniden üreten bir mecra olarak değerlendiriliyor. Bu tür filmler, kahramanlık ile itaati aynı anda dayatan yapısıyla, toplumsal bilinçdışının güçlü yansımaları olarak okunuyor.

Güneytepe, üç temel eksen etrafında —milliyetçi dil, kadın temsilleri ve modernlik algısı— bu filmlerin toplumsal bellekte nasıl yer tuttuğunu sorguluyor. Böylece Yeşilçam, bir nostalji kaynağı olmanın ötesinde, Türkiye’nin modernleşme sancılarını, kırılmalarını ve çelişkilerini yeniden görünür kılan bir alan olarak ortaya çıkıyor.

  • Künye: A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı, Nika Yayınevi, sinema, 240 sayfa, 2025

Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (2025)

Bu kitap, Martin Heidegger’in ölümünden sonra yayımlanması koşuluyla verdiği uzun söyleşiyi içeriyor. ‘Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966)’ (‘Spiegel-Gespräch mit Martin Heidegger (23 September 1966)’), Heidegger’in düşünsel mirasını ve 20. yüzyıl felsefesine bakışını anlamak için temel kaynaklardan biri kabul ediliyor. Söyleşide filozof, Nazi dönemiyle ilişkisi, teknolojinin modern dünyadaki rolü, felsefenin geleceği ve insanın varlıkla kurduğu temel bağ üzerine kapsamlı görüşlerini dile getiriyor. Heidegger, geçmişteki politik tercihlerine dair soruları yanıtlarken, düşüncesini belirli bir ideolojiye indirgemeye karşı çıkıyor. Bunun yerine, çağın krizlerini varlığın unutuluşu ve teknik aklın hâkimiyeti bağlamında yorumluyor.

Metnin önemli odaklarından biri teknoloji oluyor. Heidegger, teknolojinin sadece araçsal bir olgu değil, dünyayı açığa çıkarma biçimi olduğunu savunuyor. Modern çağda bu açığa çıkarmanın tehlikeli bir tek yönlülüğe dönüştüğünü ve insanın özgür düşünme kapasitesini tehdit ettiğini söylüyor. Yine de insanın bu kaderi sorgulama gücüne sahip olduğunu belirtiyor. Felsefenin görevi, varlığın unutuluşunu fark ettirmek ve düşünmeyi yeniden başlatmak olarak tanımlanıyor.

Heidegger ayrıca Batı felsefesinin köklerine dönme çağrısı yapıyor. Platon’dan Nietzsche’ye uzanan geleneğin, varlığı hep belirli kategorilerle kavramaya çalıştığını, bu yüzden varlığın kendisinin gözden kaybolduğunu dile getiriyor. Ona göre düşünce, metafizik çerçeveden kurtularak varlığın sorusunu yeniden gündeme getirmeli.

Söyleşi boyunca Heidegger, hem kişisel hem de entelektüel anlamda hesaplaşmalarını ortaya koyuyor. Bu metin, modern dünyanın krizlerini anlamak isteyen okura hâlâ güçlü sorular yöneltiyor ve felsefeyi yaşamın merkezinde konumlandırıyor.

  • Künye: Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966), çeviren: Kaan H. Ökten, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 56 sayfa, 2025

A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a (2025)

Bu çalışma, Roma İmparatorluğu’nun Geç Antik Çağ’da geçirdiği dönüşümü odağına alıyor. ‘Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü’ (‘From Rome to Byzantium AD 363 to 565: The Transformation of Ancient Rome’), 363 ile 565 yılları arasındaki siyasî, askerî, ekonomik ve dinsel değişimleri kronolojik bir perspektifle izliyor. Roma’nın parçalanışıyla Doğu’da Bizans kimliğinin kurulmasının nasıl gerçekleştiğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Bu süreçte barbar akınlarının, ordunun yeniden örgütlenmesinin ve bürokrasinin genişlemesinin imparatorluğun yapısını dönüştürdüğünü gösteriyor. A. D. Lee, imparatorların stratejik kararlarının hem merkezî otoriteyi hem de yerel yapıları etkilediğini vurguluyor.

Yazar, Hıristiyanlığın devlet dinine dönüşümünün toplumsal ve siyasal sonuçlarını derinlemesine ele alıyor. Pagan kurumların gerilemesi kilise ile saray arasındaki etkileşimin ve teolojik tartışmaların siyasete etkisini artırıyor. Lee kilisenin hukuki, eğitimsel ve kültürel alanlarda yeni otorite biçimleri ürettiğini örneklerle açıklıyor. Manastırların ve piskoposluk ağlarının yerel yönetimler üzerindeki rolüne dikkat çekiyor.

Kitap ayrıca kentsel dokunun değişimini, şehirlerin küçülmesini ve kırsal ekonominin önem kazanmasını inceliyor. Ticaret ağlarındaki dönüşümler vergi ve mülkiyet ilişkilerindeki değişiklikler ve sosyal tabakalaşmadaki kırılmalar ekonomik analizlerle ortaya konuyor. Lee idari reformların, askeri düzenlemelerin ve hukukî uyarlamaların imparatorluğun sürekliliğini desteklediğini anlatıyor. Sonuç olarak yazar Roma mirasının bürokrasi, hukuk ve kültür aracılığıyla Bizans’ta yeniden biçimlendiğini ve bu yeniden biçimlenmenin Orta Çağ dünyasının temel dinamiklerini belirlediğini savunuyor.

Okur bu çalışma sayesinde geç-antik dünyanın dönüşümünü hem siyasal hem kültürel hem de ekonomik açılardan bütüncül biçimde anlama imkânı buluyor.

  • Künye: A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü, çeviren: Ceren Pilevneli Çubuk, Alfa Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025

Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” (2025)

Gül Berna Özcan’ın “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” adlı çalışması, son yıllarda sıkça tartışılan taşralı muhafazakâr girişimcilerin yükselişini alışılmış etiketlerin ötesine taşıyor. “Yeşil sermaye”, “Anadolu kaplanları” ya da “Müslüman Kalvinistler” gibi tanımların ötesine geçen Özcan, bu kesimin şirketleşme ve neoliberal kapitalizme eklemlenme biçimlerini geniş bir çerçevede ele alıyor.

Araştırma, farklı bölge ve sektörlerde yapılan saha görüşmeleri, canlı gözlemler, ekonomik veriler ve istatistiklerle destekleniyor. Kitabın merkezinde yer alan “siyasi bağlantılı şirket” kavramı, Türkiye’de iş dünyasının işleyişini anlamak için kritik bir anahtar sunuyor. Özcan, hukukun zayıfladığı, yolsuzluğun kurumsallaştığı ve servet transferlerinin kayırmacı ilişkiler üzerinden gerçekleştiği bir düzende, siyasal ağlara yakınlığın girişimciler için belirleyici bir unsur haline geldiğini gösteriyor.

Bu çerçevede eser, yalnızca Anadolu sermayesinin yükselişini değil, aynı zamanda Türkiye’de kapitalizmin siyasetle kurduğu girift bağları çözümleyerek okuyucuyu ekonomik gücün arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamaya davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Çeperden merkeze yerleştikçe İslâmcı neoliberal girişimciler ve siyasi kadroları kapitalizme iştahla entegre oldular. ‘Ağır Sanayi’ ve ‘Adil Düzen’ söylemlerinden kopup piyasadan siyasete uzanan yeni bir meşruiyet kültürü inşa etmek için dini araçsallaştırıp kendilerine katılanlarla bir tür İslâmcılığa kaydılar. Özlemini duydukları gibi yerelde güçlendiler, enerjilerini kamu rantı devşirmeye ve ülke çapındaki ağlarla dışa açılmaya harcadılar. Zamanla da gürbüzleşen siyasi merkezin vesayetine boyun eğip rejim geçişlerine ve daralan siyasi alana biat ettiler.”

  • Künye: Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek”: Şirket, Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, siyaset, 327 sayfa, 2025

Christopher Bollas – Anlam ve Melankoli (2025)

Christopher Bollas’ın bu kitabı, çağımızda bireylerin yaşadığı derin anlam kaybını ve bunun yol açtığı melankoli hâlini psikanalitik bir bakışla ele alıyor. ‘Anlam ve Melankoli: Şaşırtıcı Bir Çağda Hayat’ (‘Meaning and Melancholia: Life in the Age of Bewilderment’) modern dünyanın hızla değişen yapısının, bireylerin kendilik duygularını tehdit ettiğini, kişisel ve toplumsal belirsizliklerin giderek yoğunlaştığını vurguluyor.

Donald Trump’ın Amerika’daki rahatsız edici zaferi, Birleşik Krallık’taki Brexit oylaması, Fransa ve Almanya’da sağcı popülizmin, Polonya’da beyaz milliyetçiliğinin yükselişi her siyasi görüşten uzmanı şaşkına çevirdi.

Kitapta, bu gelişmelerin bireylerin içsel dünyalarında nasıl bir “şaşkınlık çağı”na sebep olduğu inceleniyor. Politik krizler, ekonomik dalgalanmalar, küresel iletişim ağlarının dayattığı hız ve gündelik yaşamın parçalanmış yapısı, kişinin anlam üretme kapasitesini zayıflatıyor. Bu ortamda, insanlar hem kendi hayatlarına hem de dünyaya dair bütünlüklü bir kavrayış geliştirmekte zorlanıyor. Bollas, bu durumu sadece bir ruhsal çöküş değil, aynı zamanda kültürel bir fenomen olarak değerlendiriyor.

Yazar, psikanalitik kavramları çağdaş sorunlarla ilişkilendirerek bireyin yaşadığı melankoliyi açıklıyor. Özellikle benlik oluşumu, kayıp, yas, narsisizm ve bilinçdışı süreçler üzerinden, günümüz insanının ruhsal dinamiklerini çözümlemeye çalışıyor. Melankoli, yalnızca bireysel bir hastalık değil; toplumsal düzeyde de belirsizlik, çaresizlik ve hayal kırıklığı üreten bir durum olarak görülüyor.

Sonuçta Bollas, ‘Anlam ve Melankoli’ ile okuyucuyu modern dünyanın hız ve karmaşası içinde kaybolmuş anlamları yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, hem psikanaliz literatürüne hem de günümüz toplumunun ruhsal iklimini anlamaya önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Christopher Bollas – Anlam ve Melankoli: Şaşırtıcı Bir Çağda Hayat, çeviren: Şahika Tokel, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 168 sayfa, 2025

Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri (2025)

Farhad Daftary’nin bu eseri, Haşhaşiler olarak bilinen Nizârî-İsmaililer hakkındaki efsanelerin kökenlerini ve tarihsel gerçeklerle olan farklarını ele alıyor. ‘Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular’ (‘The Assassin Legends: Myths of the Isma’ilis’), özellikle Orta Çağ’da Haçlı seferleri sırasında Avrupa’ya yayılan, suikast ve haşhaş kullanımıyla özdeşleşmiş anlatıların nasıl doğduğunu ve sonraki yüzyıllarda nasıl kalıcı bir mitolojiye dönüştüğünü inceliyor.

Daftary, Batılı tarihçilerin, gezginlerin ve düşmanlarının kaleme aldığı abartılı ve önyargılı metinlerin, Haşhaşileri gizemli, şeytani ve fanatik bir topluluk olarak betimlediğini gösteriyor. Bu mitlerin, aslında dönemin siyasî mücadeleleri ve mezhepsel çatışmalarının bir ürünü olduğunu vurguluyor. Kitapta Marco Polo’nun seyahatnamelerinden Batılı kronikçilere, Arap ve Fars kaynaklarına kadar geniş bir yazılı miras karşılaştırılıyor; böylece efsanelerin nasıl biçimlenip yayıldığı ortaya konuyor.

Yazar, Nizârî-İsmaililerin tarihsel gerçekliğini ise bu mitlerden ayırarak inceliyor. Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin rolü, topluluğun siyasî-stratejik hedefleri ve dinî inançları, efsanelerdeki abartılı unsurların ötesinde açıklanıyor. Kitap, İsmaililerin ne sadece “korku imparatorluğu” kuran bir tarikat ne de yalnızca suikastlarla varlık gösteren bir grup olduğunu, aksine kendi dönemi içinde belirgin siyasî ve toplumsal motivasyonlara sahip bir hareket olduklarını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak Daftary, bu eserinde Haşhaşi imgesinin nasıl Batı kültüründe kalıcı bir “öteki” figürüne dönüştüğünü açığa çıkarırken, tarih yazımındaki önyargıların ve mit yapılarının eleştirisini de yapıyor. Böylece hem İsmaili çalışmalarına hem de genel olarak tarihsel mitlerin işleyişine dair önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2025