Ludwig Binswanger – Ellen West Vakası (2025)

Ludwig Binswanger’ın bu eseri, çarpıcı bir varoluşsal vaka incelemesi sunuyor. Ellen West, anoreksiya ve ölüm takıntısıyla yüz yüze, zihinsel çöküntüye sürüklenen bir hastaydı. Sigmund Freud’un yakın arkadaşı olan ancak anlayış olarak ondan bir o kadar da o uzak olan psikiyatrist Ludwig Binswanger, bizlere detaylı ve edebi sunum tarzıyla tarihe ilk varoluşçu vaka sunumu olarak geçen Ellen West vakasını sunuyor.

Binswanger, onu yalnızca bir yeme bozukluğu vakası değil, aynı zamanda varoluş sorunu ekseninde yorumluyor. Bu vaka incelemesiyle Binswanger, “daseinsanalysis” yaklaşımını uyguluyor; yani insanın “dünyada-olma” (Dasein) halinin analizine odaklanıyor.

Binswanger’a göre Ellen’in anoreksisi yalnızca bedenle ilgili değil; aynı zamanda ego ile süperegonun, ben ile ideal benin çatıştığı derin bir iç savaşı yansıtıyor. Onun hayatı, gıda ve ölüm arasındaki sembolik ilişkiyle örülüydü: yemek yemek ölüm kaygısını, ölüm düşüncesi ise yaşam arzusunu körüklüyordu. Binswanger, bu içsel çelişkileri, Ellen’in “mezar dünyası” ile “göksel dünya” arasında bölünmüş bir varoluşa hapsolması şeklinde tanımlıyor.

Ellen’in hikâyesini anlatırken Binswanger, kronolojik bir biyografi sunmanın ötesine geçiyor: onu sosyal çevresi, tarihsel emeği ve bedenle kurduğu varoluşsal gerilim içinde değerlendiriyor. Klinik gözlemleri sonucu, ölüm düşüncesinin Ellen için varoluşsal bir çıkış olduğunu ve intiharın ona göre bir “hayat projesinin tamamlanışı” gibi görüldüğünü savunuyor.

Sonuç olarak ‘Ellen West Vakası: Antropolojik-Klinik Bir Çalışma’ (‘The Case of Ellen West: An Anthropological‑Clinical Study’) , Ellen West’in ölümü sonrasında vakayı bir arınma ve özerklik deneyimi olarak yorumluyor. Ancak bu arınmanın aynı zamanda trajik olduğunu; çünkü birey yaşamı ancak ölümle “tam” kazanım olarak görüyor.

  • Künye: Ludwig Binswanger – Ellen West Vakası: Antropolojik-Klinik Bir Çalışma, çeviren: Oğuzhan Herdi, Sfenks Kitap, psikanaliz, 176 sayfa, 2025

Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası (2025)

Burjuva toplumunun en yüce kavramı olarak güvenlik, mevcut tüm iktidar yapılarının temelini oluşturur. Güvenlik, yalnız olduğumuz ve kıt kaynaklar üzerinde rekabete mecbur kaldığımızı, özel mülkiyetin doğal bir hak olduğunu, küçük özel yaşam adamızı başkalarının tehdidine karşı korumamız ve bunu yapmak için otoriteye boyun eğmemiz gerektiğini söyleyen canavarca düşüncedir.

2010 yılında kurulmuştur ve polis gücünün radikal bir eleştirisine kendini adayan, sermaye altında güvenliğin hem maddi hem de ideolojik hegemonyasına meydan okuyan bir grup akademisyen ve aktivistten oluşan Anti-Güvenlik Kolektifi tarafından yazılan bu manifesto ise, devlet, şirket ve bireysel düzeyde egemenlik ilişkileri içinde işleyen güvenlik söylem ve pratiklerini eleştiriyor; “güvenlik” adı altında sürdürülen baskı, denetim ve eşitsizlik düzenini ifşa ediyor.

‘Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto’ (‘The Security Abolition Manifesto’), öncelikle modern güvenlik söylemini bir “koruma” vaadiyle maskelediğini, ancak gerçekte sistematik tahakküm aracı olarak kullanıldığını söylüyor. Devletler, gözetim sistemleriyle özel yaşamı ihlal ediyor; şirketler, veri toplayarak bireyleri ekonomik bir nesneye dönüştürüyor; bireyler ise güvenlik söylemine ikna edilerek özgürlük alanlarından vazgeçiyor. Bu durum, güvenlik söylemini bir özgürlük değil, kontrol mekanizması hâline getiriyor.

Anti-Güvenlik Kolektif, güvenlik pratiklerini tümüyle ortadan kaldırmayı öneriyor. Bu yalnızca polis, gözetim cihazları veya yazılımlar gibi teknik araçların kaldırılması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda “güvenlik etalagojilerine” karşı kolektif bir direniş gerekiyor. Yani güvenlik söyleminin insan ilişkilerini, toplumsal kurumları ve mücadelenin pratik alanlarını nasıl dönüştürdüğünü kavrayarak bu dönüşümü tersine çevirmek gerekiyor.

Manifesto, pratik önerilere de yer veriyor: Gözetimsiz topluluk alanları yaratmak; karakol, sınır, hapishane gibi işkence makinesi hâlini almış kurumlara alternatif ortak yaşam modelleri inşa etmek; dayanışma, şeffaflık ve özyönetim temelinde güvenlik süreçlerini toplumsallaştırmak. Bu öneriler, bireyler arası ilişkilerin devletin, şirketin ve ideolojik güçlerin eline bırakılmamasını amaçlıyor.

Bu metin, güvenliğin mutlak bir hak değil, iktidarın manipülasyon aracına dönüştürüldüğünü; dolayısıyla gerçek özgürlüğün, baskı aracına dönüşmüş güvenlik yapılarının ortadan kalktığı bir dönüşümle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çağrı, her düzeyde kontrol edilmeden bir arada yaşamanın yollarını düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

  • Künye: Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto, çeviren: Deniz Türker, Nota Bene Yayınları, siyaset, 128 sayfa, 2025

Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1 (2025)

Kentlere ve çevreye yönelik ihlaller, artık yalnızca hukuki bir mesele ya da görsel bozulma değil. Bu ihlaller, toplumsal dokunun derin çatlaklarını da gün yüzüne çıkarıyor. Plansız yapılaşma, doğal kaynakların hoyratça kullanılması, tarihî ve kültürel mirasın göz ardı edilmesi, şehirlerin ekonomik çıkarlar uğruna feda edilmesi gibi süreçler; yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal adaleti, kentli haklarını ve ortak yaşam vicdanını doğrudan etkiliyor. Bu durum, kentsel yaşamın sadece mekânsal değil, aynı zamanda etik ve politik bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

İki ciltlik bu kapsamlı eser, yalnızca akademik bir derleme olmanın ötesinde, topluma yönelik bir uyarı ve sorumluluk çağrısı taşıyor. Kent planlamasından mimarlığa, çevre hukukundan kamu yönetimine kadar farklı alanlardan uzmanların katkısıyla hazırlanan kitap, sistematik kent ve çevre ihlallerini çok boyutlu bir yaklaşımla ele alıyor. Hem kuramsal tartışmaları içeriyor hem de güncel örneklerle durumu somutlaştırıyor. Bu yönüyle eser, sadece kent çalışmalarıyla ilgilenenler için değil, toplumsal adalet arayışı içinde olan herkes için yol gösterici bir kaynak sunuyor.

Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Prof. Dr. Mithat Arman Karasu’nun editörlüğünde hazırlanan çalışma, sessizliğin suçla eşdeğer hâle geldiği bir dönemde, vicdan sahibi yurttaşlara hitap ediyor. Kitap, kent ve çevre haklarının yalnızca bugüne değil, gelecek nesillere karşı da bir sorumluluk taşıdığını vurguluyor. Geleceğin şehirleri, bugünün sessizliğinde şekilleniyor. Doğayı, hukuku ve kamusal alanı birlikte savunmak, hepimizin ortak görevi!

  • Künye: Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1, editör: Ruşen Keleş, Mithat Arman Karasu, İdealKent Yayınları, kent çalışmaları, 500 sayfa, 2025

Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa (2025)

Hekataĩos’un bu ünlü eserinin Avrupa bölümü, Antik Yunan coğrafya geleneğinin en erken ve en önemli örneklerinden biri. Bu bölümde Hekataios, Avrupa’nın özellikle kıyı şeritleri ve bilinen iç bölgeleri hakkında gözleme ve seyahat anlatılarına dayalı bilgiler sunuyor. Metnin yalnızca parçaları günümüze ulaştığı için özet, bu fragmanlara ve antik kaynakların aktardıklarına dayanıyor.

‘Yeryüzünün Tasviri’nin (‘Περίοδος γῆς’) Avrupa bölümü, Ege kıyılarından başlayarak batıya ve kuzeye doğru uzanıyor. Trakya, İllirya, İtalya, İber Yarımadası ve Galya gibi bölgeler hakkında etnik, coğrafi ve kültürel notlar içeriyor. Hekataĩos bu halkları adlarıyla anıyor; yaşadıkları bölgelere, şehirlerine ve tanınan ırmaklara dair kısa bilgiler veriyor. Örneğin, Traklar çok sayıda kabileye ayrılmış, savaşçı bir halk olarak tanıtılırken, Keltler henüz fazla tanınmamakta, daha çok “dünyanın sonundaki halklar” arasında sayılmaktadır.

İtalya bölümünde, özellikle Güney İtalya’daki Yunan kolonilerine odaklanılıyor. Tarentum, Cumae, Napoli gibi şehirler hem coğrafi hem kültürel açıdan kısaca tanıtılıyor. Roma henüz küçük bir yerleşim yeri olarak geçiyor. Hekataĩos, deniz ticareti açısından önemli limanlara ve yollar üzerindeki geçitlere vurgu yapıyor.

Avrupa’nın iç kesimlerine dair bilgiler oldukça sınırlıdır; çünkü Yunanların bilgi alanı daha çok kıyı şeritleriyle sınırlıdır. Yine de Tuna Nehri ve çevresindeki halklardan kısaca bahsedilir. Skythler, kuzeydeki göçebe halklar olarak tanımlanır; yaşam biçimleri ve alışkanlıklarına dair kısa gözlemler bulunur.

Genel olarak Hekataĩos’un Avrupa tasviri, mitolojik açıklamaları reddeden ve gözleme dayalı, haritaya eşlik eden bir betimleme çabasıdır. Avrupa, hem bilinmezliği hem de çeşitliliğiyle antik Yunan düşüncesinde uzak ve gizemli bir kıta olarak sunulur. Bu bölüm, sonraki coğrafya yazarlarına öncülük eden önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa, çeviren: Sehriye Şahin, Kabalcı Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Kolektif – Erken Çocuklukta Okuryazarlık Deneyimi (2025)

Ev, bir çocuğun dünyayı ilk deneyimlediği, alışkanlıklarının kök saldığı temel mekânı oluşturuyor. Fransız düşünür Gaston Bachelard’ın da belirttiği gibi, ev yalnızca barınak değil, aynı zamanda çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminde belirleyici bir evren olarak işlev görüyor. Bu kitap, erken çocukluk döneminde okuryazarlık deneyimlerine odaklanırken, ev ortamının çocuğun gelişimindeki etkisini disiplinler arası bir perspektifle ele alıyor. Evde kurulan etkileşimler, yürütülen faaliyetler ve edinilen deneyimler, yalnızca öğrenme sürecini değil, aynı zamanda çocuğun yaşamla kurduğu ilişkiyi de şekillendiriyor.

Yazarlar, erken okuryazarlığı dar bir eğitim süreci olarak tanımlamanın ötesine geçiyor. Bunun yerine, çocukların yaşadığı ev ortamlarının zenginliğini, ebeveynlerle kurulan ilişkileri ve günlük hayatın içindeki rutinleri merkeze alarak daha kapsayıcı bir anlayış geliştiriyor. Okuryazarlık, yalnızca kitapla kurulan bir ilişki değil, aynı zamanda konuşma, dinleme, gözlemleme ve hayal etme gibi pek çok becerinin geliştiği bir kültürel alan olarak görülüyor. Bu açıdan bakıldığında, evde geçirilen her an, çocuğun öğrenme potansiyeline katkı sunan birer gelişim fırsatı olarak değerlendiriliyor.

Kitap, erken okuryazarlık deneyimlerinin akademik başarıdan sosyal-duygusal gelişime, dil becerilerinden iletişim yeteneklerine kadar geniş bir yelpazede nasıl etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Ailelerin ve eğitimcilerin çocukların gelişimine nasıl katkı sunabileceğine dair somut öneriler sunarken, aynı zamanda toplumsal sorumluluk bilincini de besliyor. Bilimsel verilere dayalı bu kapsamlı kaynak, çocuklara bilgi ve deneyim zenginliği kazandırmak isteyen herkes için yol gösterici bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Erken Çocuklukta Okuryazarlık Deneyimi, derleyen: A. Beyza Ateş, Koç Üniversitesi Yayınları, eğitim, 216 sayfa, 2025

Sungur Savran – Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi (2025)

Sungur Savran’ın ‘Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi’ adlı eseri, yalnızca akademik bir doktora tezi değil; Marksist iktisadın temel kavramlarını, klasik ekonomi politikle olan hesaplaşmasını ve 20. yüzyılda yaşanan büyük teorik tartışmaları bütünlüklü bir şekilde sunan kapsamlı bir inceleme. Kitap, üç temel eksen etrafında yapılandırılmıştır ve her bir eksen, farklı okuma yolları öneriyor.

İlk olarak, kitap Marx’ın Kapital’ine derinlemesine bir giriş niteliğinde. Marx’ın kapitalist üretim tarzını analiz etme yöntemine dair kavramsal açıklık ve teorik tutarlılık, eserin temel direklerinden biri. Savran, Marx’ın emek-değer teorisinden artı-değer analizine kadar pek çok başlığı detaylı biçimde işliyor. Bu yönüyle eser, hem öğrenciler hem de Marksist iktisada ilgi duyanlar için bir referans kaynağı.

İkinci olarak, klasik ekonomi politiğin iki kurucu ismi olan Adam Smith ve David Ricardo ile Marx’ın ayrıştığı noktalar dikkatle ele alınıyor. Marx’ın, Smith ve Ricardo’dan devraldığı kuramsal temelleri nasıl radikal biçimde dönüştürdüğü ve onları kapitalizmin eleştirisine yönlendirdiği gösteriliyor. Bu çerçevede kitap, Marksist yöntemin tarihsel gelişimini anlamak isteyenler için güçlü bir karşılaştırmalı analiz sunuyor.

Üçüncü eksen, 20. yüzyılda Sraffacı yaklaşımın Marksist değere dayalı kurama yönelttiği eleştiriler çerçevesinde gelişen tartışmalara odaklanıyor. Piero Sraffa’nın ‘Malların Mallarla Üretimi’ adlı eseriyle başlayan bu teorik kırılma, değer teorisinin geçerliliği, emek kavramının önemi ve iktisadın yapısal çerçevesi üzerine yoğunlaşan bir polemik yaratmıştı. Savran, bu çetin teorik mücadeleyi yalnızca aktarmakla kalmıyor; eleştirel bir tutumla değerlendiyor ve tartışmanın merkezine Marksist ekonomi politiğin sürekliliğini yerleştiriyor.

‘Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi’, sadece bir tarihsel arka plan sunmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucuyu bugünün dünyasında kapitalist sistemin çözümlemelerine dair yeni sorular sormaya teşvik ediyor.

  • Künye: Sungur Savran – Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi: Smith, Ricardo, Marx, Sraffa, Yordam Kitap, inceleme, 384 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Düşünen El (2025)

Juhani Pallasmaa’nın bu kitabı, mimarlıkta bedenin bilgeliğini ve sezgisel düşüncenin önemini vurgulayan felsefi bir manifesto. ‘Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik’ (‘The Thinking Hand: Existential and Embodied Wisdom in Architecture’), elin yalnızca bir araç değil, düşüncenin etkin bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Modern mimarlığın yalnızca görsel estetikle sınırlı kaldığını ve bedenin bütüncül algısının ihmal edildiğini savunuyor. Ona göre, tasarım süreci yalnızca zihinsel bir etkinlik değil, aynı zamanda dokunsal, ritmik ve bedensel bir pratiktir.

Kitap, elin tarih boyunca sanat, zanaat ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi ele alırken, zihin-beden ayrımına karşı çıkıyor. Pallasmaa, Descartes’tan bu yana yerleşen dualist anlayışın mimarlık pratiğini mekanikleştirdiğini belirtiyor. Bu anlayışın yerine, bedenin hafızasını, sezgisel bilgeliğini ve duyusal deneyimlerini merkeze alan bir yaklaşımı öneriyor. Özellikle elin öğrenen, hisseden ve düşünen bir uzuv olduğunu vurgulayarak, ustalığın yalnızca teknik bilgi değil, aynı zamanda bedensel farkındalıkla inşa edildiğini ifade ediyor.

Pallasmaa, ustaların ellerinde şekillenen yapıların bir tür “bedensel düşünce” ürünü olduğunu söylüyor. Bu düşünce, yalnızca fiziksel formda değil, mekânın ruhunda, malzemeyle kurulan ilişkide ve kullanıcıyla yaşanan etkileşimde hayat bulur. Elin düşünsel katılımı olmadan yapılan tasarımların, ruhsuz ve yüzeysel kalacağını savunuyor.

Sonuç olarak bu kitap, mimarlığı salt teknik bir üretim değil, insanın varoluşsal deneyiminin bir yansıması olarak görüyor. Kitap, hem mimarlara hem de sanatla uğraşanlara; zanaat, beden ve bilgelik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeleri için derinlikli bir davet.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik, çeviren: Ayşegül Yıldırım, İnka Kitap, inceleme, 152 sayfa, 2025

Antonio Gramsci – Gramsci Kitabı (2025)

Yirminci yüzyılın en etkili Marksist kuramcılarından olan Antonio Gramsci’nin buradaki seçme yazıları, Gramsci’nin siyasi mücadeleyle geçen yaşamı boyunca kaleme aldığı yazıların özlü bir derlemesi. Bu seçki, onun gençlik döneminde sosyalist basındaki makalelerinden, İtalya Komünist Partisi liderliğine uzanan sürecine ve nihayet Mussolini rejimi tarafından hapsedildiği yıllarda yazdığı ‘Hapishane Defterleri’nden bölümlere kadar geniş bir aralığı kapsıyor. David Forgacs’ın titizlikle hazırladığı kitap, Gramsci’nin düşünsel evrimini, teorik derinliğini ve politik tutkusunu bir araya getirerek okura sunuyor.

Gramsci, bu yazılarında özellikle “hegemonya” ve “sivil toplum” kavramlarını geliştirerek Marksist teoriye önemli katkılarda bulunuyor. Ona göre egemenlik yalnızca ekonomik ya da zor kullanımıyla değil, aynı zamanda kültürel rıza aracılığıyla sürdürülür. Bu nedenle, iktidar mücadelesi yalnızca fabrikalarda değil, okullarda, gazetelerde ve gündelik yaşamda da verilir. Gramsci, buradan hareketle, kültürel alanı politik mücadelenin merkezine yerleştirir.

Kitapta yer alan “organik aydın” kavramı da Gramsci’nin özgün fikirlerinden biri. Toplumun alt sınıflarından çıkacak ve onların bilincini yükseltecek entelektüellere duyulan ihtiyacı vurgular. Bu bağlamda eğitim, dil ve edebiyat da onun teorisinin vazgeçilmez parçalarıdır. Gramsci’ye göre toplumsal dönüşüm, yalnızca ekonomik yapının değil, kültürel yapının da dönüşümünü gerektirir.

Forgacs’ın seçkisi, Gramsci’nin fikir dünyasını yalın ama derinlikli biçimde ortaya koyar. ‘Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, 1916-1935’ (‘The Antonio Gramsci Reader: Selected Writings 1916-1935’), yalnızca siyasal düşünceye değil, edebiyata, eğitime ve kültürel üretime dair eleştirel bir bakış geliştirmek isteyen herkes için güçlü bir kaynak. Gramsci’nin muazzam devrimci sezgisi, hâlâ günümüzün mücadelelerine ışık tutuyor.

  • Künye: Antonio Gramsci – Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, 1916-1935, hazırlayan: David Forgacs, çeviren: İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, siyaset, 520 sayfa, 2025

Eva M. Thury, Margaret K. Devinney – Oxford Dünya Mitolojisi (2025)

Eva M. Thury ve Margaret K. Devinney’in kapsamıyla dikkat çeken bu çalışması, mitolojiyi yalnızca geçmişin anlatıları olarak değil, bugün hâlâ yaşayan ve toplumları şekillendirmeye devam eden kültürel yapılar olarak ele alıyor. ‘Oxford Dünya Mitolojisi: Antikçağlardan Günümüze Mitlere Çağdaş Yaklaşımlar’ (‘Introduction to Mythology: Contemporary Approaches to Classical and World Myths’), mitosları tarihsel, edebi ve kültürel bağlamlarda değerlendirerek hem klasik hem de dünya mitolojilerini çağdaş yaklaşımlarla yorumluyor.

Yazarlar, Yunan ve Roma mitolojisinden başlayarak Mezopotamya, Afrika, Asya, Amerika ve Okyanusya’ya uzanan geniş bir coğrafyadaki mitleri analiz ediyor. Bu mitler aracılığıyla insan doğası, ahlaki değerler, kahramanlık kavramı, yaratılış anlatıları ve toplumların kendilerini nasıl anlamlandırdıkları sorgulanıyor. Kitap, mitosların hem evrensel temalar taşıdığını hem de her kültüre özgü yapılarla şekillendiğini gösteriyor.

Thury ve Devinney, mitolojiye dair kuramsal yaklaşımlara da yer veriyor. Freud, Jung, Lévi-Strauss, Campbell gibi düşünürlerin mit yorumları, günümüz anlatı biçimleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece, mitosların yalnızca eski metinler değil, aynı zamanda günümüz filmleri, romanları ve popüler kültür ürünleriyle de bağlantılı olduğu ortaya konuyor. Kitap boyunca okur, mitosun zamansız doğasıyla insan zihninin kolektif dinamiklerini keşfediyor.

Eser, yalnızca akademik araştırmalar için değil, aynı zamanda mitolojiye ilgi duyan genel okur için de erişilebilir bir dille yazılmış. Her bölüm sonunda yer alan tartışma soruları ve karşılaştırmalı analizler, okuru mitlere eleştirel bir gözle bakmaya teşvik ediyor. Bu yönüyle kitap, hem eğitici hem de düşündürücü bir kaynak niteliğinde.

Künye: Eva M. Thury, Margaret K. Devinney – Oxford Dünya Mitolojisi: Antikçağlardan Günümüze Mitlere Çağdaş Yaklaşımlar, çeviren: Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, mitoloji, 1104 sayfa, 2025

Hanns J. Prem – Aztekler (2025)

Hanns J. Prem’in bu eseri, Aztek uygarlığını tarihsel, kültürel ve dinsel boyutlarıyla bütünlüklü biçimde inceleyen akademik bir çalışma. ‘Aztekler: Bir Mezoamerika Uygarlığı’ (‘Die Azteken: Geschichte, Kultur, Religion’), yalnızca Azteklerin yükselişi ve çöküşünü değil, aynı zamanda onların dünyayı nasıl algıladıklarını, toplumsal yapılarının nasıl işlediğini ve tanrılarla ilişkilerini nasıl kurduklarını da ortaya koyuyor.

Prem, kitabına Azteklerin kökenleriyle başlıyor. Nahua halklarının Orta Meksika’ya göçleri, Tenochca adıyla tanınan Azteklerin 14. yüzyılda Tenochtitlán kentini kurmaları ve burada merkezi bir güç haline gelmeleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. İttifaklar, savaşlar ve haraç sistemine dayalı bir imparatorluk inşa eden Aztekler, askeri gücün yanı sıra dini ideolojilerini de yayarak hâkimiyet kurmuşlardır. Özellikle Güneş Tanrısı Huitzilopochtli adına yapılan insan kurbanları, bu ideolojinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Kitapta Aztek toplumunun çok katmanlı yapısına da değiniliyor. Soylular, rahipler, tüccarlar, zanaatkârlar ve köylüler arasında net bir iş bölümü vardır. Eğitim sistemleri, tapınak mimarisi, takvimleri ve yazı sistemleri gibi alanlardaki gelişmişlikleri, Azteklerin karmaşık ve organize bir uygarlık olduğunu gösteriyor. Prem, özellikle dini törenlerin toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için ne denli merkezi bir rol oynadığını vurguluyor.

Son bölümde ise İspanyol fatih Hernán Cortés’in gelişiyle başlayan yıkım süreci ele alınıyor. Azteklerin direnişi, yerli müttefiklerin rolü ve salgın hastalıkların etkisiyle imparatorluk çöker. Ancak Prem, bu çöküşün ardından Aztek mirasının tamamen yok olmadığını, halk belleğinde ve kültürel pratiklerde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu kapsamlı eser, yalnızca bir uygarlığın tarihini anlatmaz; aynı zamanda güç, inanç ve kültür arasındaki derin bağları anlamamıza olanak tanıyor.

  • Künye: Hanns J. Prem – Aztekler: Bir Mezoamerika Uygarlığı, çeviren: Sevgi Tuncay, Runik Kitap, tarih, 138 sayfa, 2025