Kolektif – Bireyselden Toplumsala Travmanın Yüzleri (2025)

İstanbul Psikanaliz Derneği’nin 2018’deki “Bireyselden Toplumsala Travmanın Yüzleri” buluşmasının metinlerinden oluşan bu kitap, travmanın çok boyutlu etkilerini psikanalitik bir yaklaşımla inceliyor.

İlker Özyıldırım’ın sunuşu ve Ferhan Özenen ile Behice Boran’ın açılış konuşmalarıyla başlayan eser, Özenen’in kuşaklararası acı bilgisi ve büyüme üzerine derinlemesine analizleriyle okuyucuya farklı bir bakış açısı sunuyor.

Yolanda Gampel, sosyo-politik şiddetin kuşaklararası aktarımını ve psikanalizin bu süreçteki rolünü sorgularken, Marie-Thérèse Khair Badawi savaşın bireyin varoluşu ve düşünce süreçleri üzerindeki yıkıcı etkilerini çarpıcı bir şekilde ele alıyor.

İlkşen Umman ise Maurice Blanchot’nun metni üzerinden “ölümden önceki ölüm” kavramını psikanalitik bir perspektifle inceliyor.

Behice Boran, travmanın hatırlama ve unutma arasındaki karmaşık ilişkisini “Hatırlamanın Dehşeti, Unutmanın Istırabı” başlıklı metniyle gözler önüne seriyor.

Irma Brenman, kötü muameleyi aktarmanın psikolojik dinamiklerini incelerken, Bernard Penot travmanın tekrarlayıcı doğasını “Travmatiğin Geri Dönüşü/Hortlaması” başlığı altında ele alıyor.

Son olarak, Riadh Ben Rejeb ailelerin sessizliğinin ve bastırılan travmanın kuşaklararası aktarımındaki rolünü derinlemesine analiz ediyor.

Bu kitap, travmanın bireysel ve toplumsal düzeydeki derin etkilerini anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Ruh sağlığı profesyonelleri, akademisyenler ve konuya ilgi duyan okuyucular için ufuk açıcı bir okuma deneyimi sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: İlker Özyıldırım, Ferhan Özenen, Behice Boran, Yolanda Gampel, Marie-Thérèse Khair Badawi, İlkşen Umman, Irma Brenman, Bernard Penot ve Riadh Ben Rejeb.

  • Künye: Kolektif – Bireyselden Toplumsala Travmanın Yüzleri, hazırlayan: Behice Boran, Elda Abrevaya, İlker Özyıldırım, Bağlam Yayınları, psikanaliz, 121 sayfa, 2025

Michael Sommer – Fenikeliler (2025)

Michael Sommer’in bu eseri, Fenikelilerin tarihini ve kültürünü kapsamlı bir şekilde ele alıyor. ‘Fenikeliler: Tarihi ve Kültürü’ (‘Die Phönizier: Geschichte und Kultur’), Fenikelilerin kökenlerinden başlayarak, Levant kıyısındaki şehir devletlerinin yükselişini, Akdeniz’deki ticaret ağlarını ve kolonizasyon faaliyetlerini detaylı bir şekilde inceliyor. Yazar, Sur, Sayda ve Kartaca gibi önemli Fenike şehirlerinin siyasi ve ekonomik yapılarını, denizcilikteki ustalıklarını ve ticaretteki yeniliklerini vurguluyor. Fenike alfabesinin gelişimi ve yaygınlaşması gibi kültürel katkıları da eserde önemli bir yer tutuyor.

Kitap, Fenikelilerin Mısır, Yunan ve Roma gibi dönemin büyük medeniyetleriyle olan etkileşimlerini de analiz ediyor. Ticari ve kültürel alışverişlerin yanı sıra, zaman zaman yaşanan çatışmalar ve rekabet de Sommer’in anlatımında yer buluyor. Özellikle Kartaca’nın Roma ile olan Pön Savaşları, Fenike tarihinin dönüm noktalarından biri olarak detaylı bir şekilde ele alınıyor. Bu savaşların Fenike dünyası üzerindeki yıkıcı etkileri ve Kartaca’nın sonu, kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Sommer, arkeolojik bulgular ve antik kaynaklar ışığında Fenike kültürünün çeşitli yönlerini aydınlatıyor. Dinleri, sanatları, mimarileri ve günlük yaşamları hakkında bilgiler sunuyor. Fenike toplumunun yapısı, sosyal sınıfları ve ekonomik faaliyetleri de kitapta detaylı bir şekilde inceleniyor. Yazar, Fenikelilerin Akdeniz dünyasına bıraktığı kalıcı mirası ve modern dünyadaki etkilerini de değerlendirerek, eseri kapsamlı bir Fenike tarihi ve kültürü incelemesi olarak tamamlıyor.

  • Künye: Michael Sommer – Fenikeliler: Tarihi ve Kültürü, çeviren: Umay Saka, Runik Kitap, tarih, 118 sayfa, 2025

Nancy McWilliams – Psikanalitik Psikoterapi (2025)

Nancy McWilliams’ın bu kitabı, psikanalitik psikoterapinin temel kavramlarını ve pratik uygulamalarını kapsamlı bir şekilde ele alıyor. ‘Psikanalitik Psikoterapi: Bir Uygulayıcı Rehberi’ (‘Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner’s Guide’), terapistlerin danışanlarını derinlemesine anlamalarına ve etkili bir tedavi süreci yürütmelerine rehberlik etmeyi amaçlıyor. Yazar, psikanalitik teorinin temel taşları olan bilinçdışı süreçler, savunma mekanizmaları, aktarım ve karşı aktarım gibi kavramları klinik örneklerle açıklıyor. Ayrıca, farklı kişilik örgütlenmelerine (nevrotik, borderline, psikotik) özgü terapötik yaklaşımları detaylandırıyor.

Kitap, psikoterapinin başlangıcından sonlandırılmasına kadar olan tüm aşamaları titizlikle inceliyor. İlk görüşmelerde danışanın değerlendirilmesi, tedavi hedeflerinin belirlenmesi, terapötik ilişkinin kurulması ve sürdürülmesi gibi önemli konulara odaklanıyor. McWilliams, terapistin empatik dinleme, yorumlama ve sınır koyma gibi temel becerilerini nasıl kullanması gerektiğini pratik önerilerle destekliyor. Ayrıca, zorlu klinik durumlarla başa çıkma stratejileri ve etik ilkeler üzerine de önemli vurgular yapıyor.

McWilliams, teorik bilgiyi klinik deneyimleriyle harmanlayarak, okuyucuya hem sağlam bir kavramsal çerçeve sunuyor hem de tedavi sürecinde karşılaşılabilecek çeşitli zorluklara ilişkin pratik çözümler öneriyor. Kitap, sadece deneyimli terapistler için değil, alana yeni başlayan öğrenciler ve ruh sağlığı profesyonelleri için de değerli bir kaynak niteliği taşıyor. Psikanalitik psikoterapinin zenginliğini ve derinliğini anlaşılır bir dille aktararak, bu yaklaşımın günümüzdeki önemini ve geçerliliğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Nancy McWilliams – Psikanalitik Psikoterapi: Bir Uygulayıcı Rehberi, çeviren: Burak Mert, Kanon Kitap, psikanaliz, 524 sayfa, 2025

Natasha Tidd – 50 Yalanla Kısa Dünya Tarihi (2025)

Natasha Tidd’in ‘50 Yalanla Kısa Dünya Tarihi’ (‘A Short History of the World in 50 Lies’) adlı kitabı, dünya tarihini şekillendiren elli önemli yalanı inceleyerek okuyucuyu bir yolculuğa çıkarıyor. Kitap, MÖ 500’deki Pers İmparatorluğu’ndan başlıyor ve Büyük Darius’un kendi iktidarını sağlamlaştırmak için gerçeği nasıl manipüle ettiğini anlatıyor.

Ardından, Julius Caesar’ın halkla ilişkilerdeki aldatıcı taktiklerinden, Orta Çağ’da büyük etki yaratan sahte belgeler olan Konstantin Bağışı ve Siyon Protokolleri gibi yalanlara odaklanıyor. Tidd, sadece siyasi ve dini alandaki yalanları değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen ve medyanın manipülasyonlarına dayanan yalanları da ele alıyor.

İngiltere’nin Boer Savaşı sırasındaki toplama kampları ve Çernobil felaketinin örtbas edilme girişimi gibi büyük çaplı siyasi ve basına yönelik yalanlar da kitapta yer alıyor. Kitap, tarihin karanlık ve gizemli yönlerini aydınlatarak, gerçeğin çoğu zaman kurgudan çok daha şaşırtıcı ve tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitap, yalanların savaşların seyrini nasıl değiştirdiğini, zulümlere nasıl zemin hazırladığını ve finansal kuruluşların nasıl manipülasyonlar yaptığını çarpıcı örneklerle açıklıyor. Natasha Tidd, okuyucuyu tarihin gölgesinde kalmış bu yalanlarla yüzleşmeye ve dünyanın nasıl şekillendiğini farklı bir perspektiften anlamaya davet ediyor.

  • Künye: Natasha Tidd – 50 Yalanla Kısa Dünya Tarihi, çeviren: Sinan Akbaytürk, Orenda Kitap, tarih, 256 sayfa, 2025

Kolektif – Cambridge Modern Avrupa’nın Düşünce Tarihi, 1. Cilt (2025)

Warren Breckman ve Peter E. Gordon’un editörlüğünü yaptığı ‘The Cambridge History of Modern European Thought Search Volume 1’ (‘Cambridge Modern Avrupa’nın Düşünce Tarihi, 1. Cilt), 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinin kapsamlı ve çok yönlü bir incelemesini sunar. Kitap, bu dönemin yalnızca felsefi tartışmalarla sınırlı olmadığını, aynı zamanda bilim, siyaset, ekonomi, din ve kültür gibi alanlarla iç içe geçtiğini vurgular. Aydınlanma’nın mirası üzerine inşa edilen 19. yüzyıl düşüncesi, bir yandan rasyonalizmi ve ilerleme fikrini sürdürürken, diğer yandan bu fikirlerin sınırlarını sorgulayan eleştirel yaklaşımlar geliştirmiştir.

Kitapta Immanuel Kant’ın etkisiyle şekillenen Alman idealizminin, özellikle Hegel düşüncesinin, dönemin entelektüel zeminini nasıl etkilediği ayrıntılı şekilde ele alınır. Aynı zamanda Marx ve Engels’in tarihsel materyalizmi, sınıf mücadelesi ve kapitalizm eleştirisi üzerinden modern toplumun yapısal analizine getirdiği radikal bakış açısı da önemli bir yer tutar.

Bilimsel ilerleme, Darwin’in evrim kuramı gibi teorilerle düşünce dünyasını dönüştürürken, pozitivizm akımı bilgiye deneysel yollarla ulaşmayı savunmuştur. Bu süreçte felsefe ile bilim arasındaki sınırlar yeniden çizilmiştir. Liberalizm, sosyalizm ve milliyetçilik gibi siyasi ideolojilerin gelişimi de düşünsel çerçevenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Nietzsche gibi düşünürler ise hem metafiziği hem de modern değerleri radikal biçimde sorgulamış, birey, ahlak ve güç kavramlarını yeniden yorumlamıştır. Kitap, aynı zamanda kadın hakları, sömürgecilik, ırk teorileri ve doğa anlayışı gibi konuların da felsefi ve entelektüel tartışmalarla nasıl ilişkili olduğunu göstererek, 19. yüzyıl düşüncesinin hem çeşitliliğini hem de çelişkilerini ortaya koyar.

Genel olarak bu cilt, modern Avrupa düşüncesinin dönüştürücü yüzyılı olarak görülen 19. yüzyılı, fikirlerin çatışması ve etkileşimi içinde değerlendirerek, dönemin entelektüel mirasını anlamaya yönelik derinlikli bir kaynak sunar.

  • Künye: Kolektif – Cambridge Modern Avrupa’nın Düşünce Tarihi, 1. Cilt: 19. Yüzyıl, editör: Warren Breckman, Peter E. Gordon, çeviren: Halil İbrahim Binici, Selenge Yayınları, tarih, 500 sayfa, 2025

Maria Stepanova – Belleğin Anısına (2025)

Maria Stepanova’nın bu kitabı, yazarın kendi ailesinin geçmişini ve Rusya’nın 20. yüzyıl tarihini iç içe geçiren, deneysel ve çok katmanlı bir anlatı. Stepanova, eski fotoğraflar, mektuplar, günlükler ve çeşitli ailevi nesneler aracılığıyla, kayıp yakınlarının izini sürerken, hafıza, tarih ve unutuşun doğasını sorgular. ‘Belleğin Anısı’ (‘Pamyati Pamyati’), sadece kişisel bir aile öyküsü anlatmakla kalmaz, aynı zamanda Sovyet dönemi ve sonrası Rus toplumunun travmalarını, kolektif hafızanın kırılganlığını ve tarihin bireysel yaşamlar üzerindeki derin etkisini de ele alır. Stepanova, geleneksel biyografik anlatıdan uzaklaşarak, farklı anlatı biçimlerini, denemeleri, şiirsel pasajları ve tarihi alıntıları bir araya getirir ve okuyucuyu hafızanın labirentlerinde dolaştırır.

Stepanova, ailesinin sıradan üyelerinin, büyük tarihi olayların gölgesinde kalmış yaşamlarını yeniden canlandırmaya çalışırken, hafızanın seçici ve yanıltıcı doğasını da göz önünde bulundurur. Kitap, aile üyelerinin hayatta kalma mücadelelerini, aşklarını, kayıplarını ve ideolojik dönüşümlerini aktarırken, aynı zamanda bu anlatıların ne kadarının gerçekte hatırlanan, ne kadarının ise sonradan inşa edilen veya unutulan parçalardan oluştuğu sorusunu sorar. Yazar, aile arşivindeki boşlukları, sessizlikleri ve çelişkileri de dürüstçe kabul eder ve bu boşlukların, anlatının kendisi kadar anlamlı olduğunu ileri sürer.

‘Belleğin Anısı’ sadece bireysel hafızanın değil, aynı zamanda ulusal hafızanın da nasıl inşa edildiğini sorgulayan bir metindir. Stepanova, Sovyet dönemi atmosferinin, insanların kendi geçmişleriyle kurdukları ilişkiyi nasıl etkilediğini ve suskunluğun kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını inceler.

Kitap, fotoğrafın, mektubun ve diğer maddi kalıntıların hafızayı canlandırma ve şekillendirme gücünü de derinlemesine ele alır. Stepanova, bu nesnelerin sadece geçmişe açılan pencereler olmadığını, aynı zamanda bugünün bakış açısıyla yeniden yorumlandığını ve anlamlandırıldığını gösterir.

‘Belleğin Anısı’, hafızanın doğrusal ve kesin bir kayıt olmadığını, aksine sürekli değişen, kaygan ve kişisel yorumlara açık bir süreç olduğunu vurgular. Maria Stepanova, bu deneysel romanıyla, hafızanın, tarihin ve edebiyatın sınırlarını zorlayarak, okuyucuyu kendi geçmişi ve kolektif hafıza üzerine düşünmeye davet eden özgün ve etkileyici bir eser ortaya koyar.

Künye: Maria Stepanova – Belleğin Anısına, çeviren: Eyüp Karakuş, Can Yayınları, anlatı, 480 sayfa, 2025

Kolektif – Aleviler ve Cumhuriyet (2025)

Bu çalışma, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Alevilerle arasındaki karmaşık ve gergin ilişkiyi derinlemesine inceliyor. Bir tarafta, Cumhuriyet’in merkezi ve Sünni kimliği içinde, kendi çıkarlarını gözetirken sürekli mağduriyet söylemi geliştiren ve Aleviliği Cumhuriyet’e karşı bir tehdit olarak sunan çevreler ele alınıyor. Bu kesimlerin, Alevileri çelişkili bir biçimde hem “celladına aşık” olarak yaftaladığı hem de Cumhuriyet’in bekası için Alevileri seferber etmeye çalıştığı vurgulanıyor. Aynı zamanda, kendi yakınındaki sorunlara kayıtsız kalıp Alevilerin inançlarını istismar eden veya bu ayrımcı tutumları görmezden gelen “has yurttaşlar”ın körlüğü eleştiriliyor.

Diğer tarafta ise, Cumhuriyet’in ulus anlayışında Alevilere atfedilen çelişkili ve aşağılayıcı kimlikler sergileniyor. Aleviler, duruma göre “saf Müslüman” olarak yüceltilirken, başka zamanlarda “sapık” veya “dinsiz” olarak damgalanıyor. Yine duruma göre “öz be öz Türk” ilan edilirken, farklı zamanlarda “Kızılbaşlıkla” suçlanıp ahlaksızlıkla itham ediliyorlar. Bu tutumlar, Alevilerin Cumhuriyet’in idealize edilmiş ulus kimliğini kirleten, sorunlu ve ıslah edilmesi gereken bir unsur olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Sonuç olarak Aleviler, sömürgeci bir bakış açısıyla incelenen, antropolojik bir nesneye indirgenirken, Cumhuriyet’in kendisi de bu durumdan etkileniyor.

Bu kitap, yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilerin yaşadığı bu çetrefilli dengeyi takip ediyor. Bu denge gergin çünkü Cumhuriyet’in tarihi, Alevilerin teo-politik varlığını sürekli bir inkâr sürecini içeriyor. Aynı zamanda bu tarih kanlı çünkü Cumhuriyet’in Selçuklu mirasını sahiplenmesiyle başlayan ve Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi gibi katliamlara uzanan bir zulüm, ayrımcılık ve yok etme geçmişini barındırıyor. İşte bu temel izlekler üzerinden kitap, geleceğe yönelik yeni bir anlayış arayışında olanlar için şu kritik soruyu soruyor: Alevilerle Cumhuriyet arasında yeni bir denge mi kurulmalı, yoksa Cumhuriyet’in kendisi mi yeniden tanımlanmalı?

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ahmet Kerim Gültekin, Ayhan Yalçınkaya, Cem Kara, Cemal Salman, Çiğdem Boz, Deniz Yonucu, Evrim Can İflazoğlu, Hakan Mertcan, Hüseyin Kırmızı, İhsan Koluaçık, İlkay Kara, İlbey C. N. Özdemirci, Mehmet Ertan, Mehmet Kendirci, Mehtap Tosun, Orhan Gazi Ertekin, Ozan Çavdar, Reha Çamuroğlu, Sefa Feza Arslan ve Ümit Çetin.

  • Künye: Kolektif – Aleviler ve Cumhuriyet, derleyen: Ayhan Yalçınkaya, Dipnot Yayınları, inceleme, 508 sayfa, 2025

Angela Pabst – Atina Demokrasisi (2025)

Angela Pabst’ın bu kitabı, Antik Atina’da gelişen ve Batı siyasi düşüncesinin temellerini oluşturan demokrasi sistemini kapsamlı bir şekilde inceleyen bir çalışma. ‘Atina Demokrasisi’ (‘Die Athenische Demokratie’) Atina demokrasisinin doğuşunu, gelişimini, temel kurumlarını, işleyişini, toplumsal ve kültürel bağlamını ve nihayetinde çöküşünü detaylı bir şekilde ele alır. Kitap, demokrasinin ortaya çıkışındaki sosyal ve ekonomik faktörleri, Kleisthenes reformlarının önemini, halk meclisi (Ekklesia), halk mahkemeleri (Dikasteria) ve halk konseyi (Boule) gibi temel demokratik kurumların yapısını ve işlevlerini ayrıntılı olarak açıklar. Ayrıca, vatandaşlık kavramının sınırlarını, köleliğin demokrasideki yerini ve kadınların siyasi hayata katılımının neden engellendiğini de sorgular.

Pabst, Atina demokrasisinin sadece siyasi bir sistem olmadığını, aynı zamanda belirli değerlere ve uygulamalara dayanan bir yaşam biçimi olduğunu vurgular. Kitap, ifade özgürlüğü (parrhesia), eşitlik ilkesi (isonomia) ve hukukun üstünlüğü gibi demokratik ideallerin Atina toplumunda nasıl hayata geçirildiğini ve bu ideallerin karşılaştığı zorlukları analiz eder. Ayrıca, demokrasinin altın çağı olarak kabul edilen Perikles döneminin özelliklerini, bu dönemdeki siyasi ve kültürel gelişmeleri ve Peloponez Savaşı’nın demokrasi üzerindeki yıkıcı etkilerini de inceler. Pabst, Atina demokrasisinin eleştirilerini de göz ardı etmez ve özellikle Platon ve Aristoteles gibi düşünürlerin demokrasiye yönelik itirazlarını ve bu itirazların günümüzdeki tartışmalar için taşıdığı önemi değerlendirir.

Kitap, Atina demokrasisinin MÖ 4. yüzyılda Makedonya İmparatorluğu’nun yükselişiyle birlikte kademeli olarak zayıflamasını ve ortadan kalkmasını da ele alır. Pabst, demokrasinin çöküşündeki iç ve dış faktörleri, oligarşik eğilimleri ve demokratik kurumların karşılaştığı yapısal sorunları analiz eder.

Sonuç olarak bu kitap, Antik Atina demokrasisinin karmaşık ve çelişkili doğasını anlamak için önemli bir kaynaktır. Pabst, titiz bir araştırmaya dayanan bu çalışmasıyla, Atina demokrasisinin hem güçlü yönlerini hem de zayıflıklarını ortaya koyarak, günümüzdeki demokratik tartışmalara da ışık tutuyor.

  • Künye: Angela Pabst – Atina Demokrasisi, çeviren: Emre Karatekeli, Runik Kitap, tarih, 114 sayfa, 2025

Bronislaw Malinowski – Özgürlük ve Uygarlık (2025)

Bronislaw Malinowski’nin ‘Özgürlük ve Uygarlık’ (‘Freedom and Civilization’) adlı kitabı, antropolojik bir bakış açısıyla özgürlük ve uygarlık arasındaki karmaşık ilişkiyi inceleyen bir eserdir. Malinowski, geleneksel düşüncenin aksine, özgürlüğün uygarlığın doğal bir sonucu olmadığını, aksine uygarlığın gelişimiyle birlikte yeni kısıtlamaların ve bağımlılıkların ortaya çıktığını savunur. Kitap, ilkel topluluklardan modern toplumlara kadar farklı kültürel bağlamlarda özgürlük kavramını ele alır ve özgürlüğün bireysel ve toplumsal boyutlarını analiz eder. Malinowski, özgürlüğün sadece siyasi veya ekonomik bir kavram olmadığını, aynı zamanda bireylerin kendi kültürel ve sosyal çevrelerinde anlamlı eylemlerde bulunabilme kapasitesiyle de yakından ilişkili olduğunu vurgular.

Malinowski, uygarlığın ilerlemesiyle birlikte iş bölümünün ve uzmanlaşmanın arttığını, bunun da bireylerin birbirlerine olan bağımlılığını ve dolayısıyla bazı özgürlüklerinin kısıtlanmasını beraberinde getirdiğini ileri sürer. Ancak, bu kısıtlamaların tamamen olumsuz olmadığını, çünkü uygarlığın aynı zamanda bireylere yeni fırsatlar, güvenlik ve refah sağladığını belirtir. Kitap, özgürlüğün ve uygarlığın diyalektik bir ilişki içinde olduğunu, yani birinin diğerini hem mümkün kıldığını hem de sınırladığını savunur. Malinowski, farklı kültürlerde özgürlük anlayışlarının nasıl şekillendiğini ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin bireysel özgürlükleri nasıl etkilediğini çeşitli etnografik örneklerle açıklar.

Malinowski, özgürlüğün korunması ve genişletilmesi için kültürel değerlerin, hukuki düzenlemelerin ve toplumsal kurumların önemini vurgular. Kitap, bireysel özgürlüklerin toplumsal düzenle nasıl dengeleneceği sorusunu ele alır ve farklı toplumlarda bu dengeyi kurmak için geliştirilen mekanizmaları inceler. Malinowski, özgürlüğün dinamik ve sürekli olarak yeniden tanımlanması gereken bir kavram olduğunu, her toplumun kendi özgün koşulları içinde özgürlüğün anlamını ve sınırlarını belirlemesi gerektiğini savunur. Sonuç olarak bu kitap, özgürlük ve uygarlık arasındaki karmaşık ilişkiyi antropolojik bir perspektifle derinlemesine inceleyen ve bu kavramlar üzerine düşünmeye teşvik eden önemli bir eserdir.

  • Künye: Bronislaw Malinowski – Özgürlük ve Uygarlık: Siyasetin İcadından Devletin Oluşumuna Medeniyet Tarihimizin Antropolojisi, çeviren: İbrahim Şener, Kanon Kitap, antropoloji, 342 sayfa, 2025

Yağmur Çetgin – Sonsuz Mekân – Formsuz Mimarlık (2025)

Yağmur Çetgin’in bu özgün çalışması, yirminci yüzyılın iki sıra dışı figürünü, sürrealizmin sınırlarını zorlayan Georges Bataille ile mimarinin geleneksel kalıplarına meydan okuyan Frederick Kiesler’i odağına alarak, sürrealizmin eleştirel mimarlık anlayışına yeni bir ışık tutuyor. Yağmur Çetgin, bu incelemesinde, Bataille’ın çığır açan “formsuz mimarlık” kavramı ile Kiesler’in devrim niteliğindeki “sonsuz mekân” düşüncesini derinlemesine ele alarak, sürrealizmin mimarlık disiplinine getirdiği özgün eleştirel perspektifi aydınlatmayı amaçlıyor.

Çetgin’in de belirttiği gibi, sürrealist hareketin önde gelen isimleri, rasyonalizmin ve onun yaşam üzerindeki tartışmasız egemenliğinin bir yansıması olarak gördükleri egemen mimarlık anlayışına yazıları aracılığıyla güçlü bir şekilde karşı çıkmışlardır. Ancak, bu eleştirel duruşlarına rağmen, sürrealistler genel olarak alternatif bir mimarlık arayışına doğrudan girişmemişlerdir.

Tam da bu noktada, Frederick Kiesler, Çetgin’in çalışmasında vurguladığı üzere, önemli bir istisna teşkil etmektedir. Kiesler’in geliştirdiği “sonsuz mekân” kavramı, yerleşik ve kabul görmüş mimarlık anlayışının temelden sökülmesinde ve yeniden düşünülmesinde hayati bir rol oynamıştır. Çetgin’in analizine göre, Georges Bataille’ın radikal “formsuzluk” düşüncesi, Kiesler’in “sonsuzluk” arayışını tamamlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Bu iki vizyoner isim, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden canlanan avangard sanat ve düşünce akımları içerisinde, başta etkili Sitüasyonist Enternasyonal olmak üzere, mimarlığı ve şehircilik pratiklerini mevcut kalıplarından çıkarma ve dönüştürme çabalarında öncü bir rol üstlenmişlerdi. Çetgin’in bu çalışması, Bataille ve Kiesler’in bu öncü katkılarını detaylı bir şekilde inceleyerek, sürrealizmin mimarlık ve şehircilik alanındaki kalıcı etkisini anlamamıza olanak tanıyor.

  • Künye: Yağmur Çetgin – Sonsuz Mekân – Formsuz Mimarlık, İletişim Yayınları, mimari, 98 sayfa, 2025