Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz (2025)

Lesley Newson ve Peter J. Richerson bu çalışmalarında, insan evrimini biyolojik determinizmin ötesine taşıyor ve kültürel evrimin belirleyici rolünü merkeze alıyor. Yazarlar, insan topluluklarının salt genetik mirasla değil, öğrenilen davranışlar ve paylaşılan normlarla şekillendiğini vurguluyor ve kültürün seçilim süreçlerini dönüştürdüğünü savunuyor.

‘Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış’ (‘A Story of Us: A New Look at Human Evolution’), biyolojik ve kültürel evrim arasındaki karşılıklı etkileşimi ayrıntılandırıyor ve bu sürecin insanı işbirliğine yönelttiğini ileri sürüyor. Dil, ahlak, paylaşım ve cezalandırma gibi pratiklerin grup içi uyumu güçlendirdiğini açıklıyor. Newson ile Richerson, kültürel normların bireysel çıkarı sınırlandırırken kolektif sürekliliği sağladığını söylüyor ve bu mekanizmanın toplumsal düzeni kurduğunu gösteriyor.

Yazarlar, modern dünyada hızlanan değişim karşısında insan topluluklarının uyum kapasitesini tartışıyor ve kültürel mirasın bu uyumu beslediğini ileri sürüyor. Geleneklerin, eğitim pratiklerinin ve ortak anlatıların bireyleri birbirine bağladığını ifade ediyor. Aynı zamanda rekabetçi çevre koşullarının yeni davranış kalıpları ürettiğini, bu kalıpların da yeni değerler doğurduğunu belirtiyor.

Çalışma, insanlık tarihini çizgisel bir ilerleme miti olarak değil, sürekli müzakere edilen bir ortaklık süreci olarak okuyor. Kültürel çeşitlilik, yazarların gözünde bir zayıflık değil, evrimin temel itkisi olarak anlam kazanıyor. Bireyin kararları ile kolektif hafıza arasındaki ilişkinin toplumsal davranışı yönlendirdiğini anlatıyor ve insan türünün esnekliğini görünür kılıyor. Böylece eser, kimlik, aidiyet ve dayanışma üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor ve insan olmanın müşterek bir öğrenme deneyimi olduğunu duyumsatıyor.

  • Künye: Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış, çeviren: Dilara Erdem, Minotor Kitap, bilim, 440 sayfa, 2025

Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna (2025)

Lena Zuchowski’nin bu çalışması, fiziksel dünyanın nasıl düzen kazandığını rastlantısallık, entropi ve zamanın oku üzerinden inceleyen kapsamlı bir tartışma sunuyor. Yazar, rastlantı fikrinin yalnızca belirsizlik yaratmadığını, aynı zamanda fiziksel süreçlerin işleyişinde açıklayıcı bir rol üstlendiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, düzensizlik ile düzen arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor ve okuru fiziksel yasaların ardındaki istatistiksel yapıyı düşünmeye davet ediyor. Entropi, hem termodinamik bir kavram hem de bilginin düzenlenişini anlamada temel bir araç olarak ele alınarak evrenin işleyişindeki yerini ortaya koyuyor.

‘Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna’ (‘From Randomness and Entropy to the Arrow of Time’), zamanın neden tek bir yönde aktığı sorusuna da odaklanıyor. Zuchowski, zamanın okunun evrensel bir zorunluluk değil, entropinin artışıyla bağlantılı istatistiksel bir eğilim olduğunu savunuyor. Kozmosun başlangıcından kuantum süreçlerine uzanan geniş bir alan içinde zamanın tek yönlü görünmesinin nedenlerini açıklarken, bu yönlülüğün hem fiziksel düzenin hem de bilgi akışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Böylece okur, makroskobik düzen ile mikroskobik rastlantının birbirini nasıl tamamladığını kavrıyor.

Eser, fizik felsefesi ile modern fizik arasında köprü kurarak teknik kavramları anlaşılır bir biçimde tartışıyor. Zuchowski’nin disiplinler arası yaklaşımı, fiziksel dünyanın yapısını anlamanın yalnızca formülleri bilmekten değil, kavramların ardındaki düşünsel bağları çözmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kitap, zaman, düzen ve rastlantı üzerine düşünen okurlar için hem açıklayıcı hem de ufuk açıcı bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 144 sayfa, 2025

Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı (2025)

Tristram D. Wyatt’ın bu kitabı, hayvan davranışlarını açıklarken biyolojik, evrimsel ve çevresel etkenlerin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Wyatt, davranış bilimini yalnızca gözleme dayalı bir alan olarak değil, aynı zamanda hayvanların hayatta kalma stratejilerini, iletişim biçimlerini ve sosyal yapılarının evrimini inceleyen bütüncül bir disiplin olarak ele alıyor. Bu çerçeve, hem genetik mirasın hem de çevresel uyaranların davranış üzerindeki etkilerini anlamaya imkân tanıyor. ‘Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş’ (‘Animal Behaviour: A Very Short Introduction’), farklı türlerde öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, içgüdü ile deneyimin hangi noktalarda birleştiğini ve hayvanların değişen koşullara göre davranışlarını nasıl dönüştürdüğünü tartışarak davranışın dinamik niteliğini ön plana çıkarıyor.

Wyatt, iletişim kavramını merkeze alarak hayvanların sesler, kimyasal sinyaller, jestler ve görsel işaretler yoluyla bilgi aktardığını açıklıyor. İletişimin yalnızca eş bulma ya da alan savunma gibi işlevlerle sınırlı olmadığını; aynı zamanda işbirliği, çatışma çözümü ve topluluk içi düzenin sağlanması için de kritik olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, hayvan davranışının karmaşık sosyal örgütlenmelerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bazı türlerde ebeveyn bakımının, grup hâlinde avlanmanın ya da hiyerarşik yapılanmaların evrimsel açıdan nasıl avantaj sağladığı örneklerle ele alınıyor. Böylece kitap, hayvan topluluklarının yaşam stratejilerini geniş bir ekolojik ve evrimsel bağlama yerleştiriyor.

Eserde ayrıca insan etkisinin hayvan davranışlarını nasıl dönüştürdüğü de tartışılıyor. Kentleşme, habitat kaybı, ışık ve ses kirliliği gibi modern çevresel değişimler, birçok türün alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Wyatt, bilimsel araştırmaların bu dönüşümleri anlamak ve türlerin uyum kapasitesini değerlendirmek için neden kritik olduğunu gösteriyor. Kitap genel olarak, hayvan davranışlarının neden ve nasıl sorularına yanıt ararken okuyucuyu hem biyolojik ilkeleri keşfetmeye hem de diğer canlılarla paylaşılan dünyanın karmaşıklığını düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş, çeviren: Nıvart Taşçı, Koç Üniversitesi Yayınları, zooloji, 176 sayfa, 2025

Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek (2025)

Kostas Kampourakis’in bu kitabı, genetik köken testleriyle birlikte yaygınlaşan “biyolojik kimlik” anlayışını sorguluyor. Yazar, genetik bilginin tarih, kültür ve kimlik algısı üzerindeki etkilerini ele alarak, “etnik kökenin DNA’da saklı olduğu” fikrinin bilimsel bir yanılsama olduğunu savunuyor. Kampourakis, genetik verilerin yalnızca bireylerin soy ilişkilerini kısmen açıklayabildiğini, ancak bu bilgilerin sosyal anlamlar kazandığında kimlik politikalarına ve ırkçı söylemlere malzeme haline geldiğini gösteriyor.

‘Soyu Yeniden Düşünmek’ (‘Ancestry Reimagined: Dismantling the Myth of Genetic Ethnicities’), biyolojinin yanlış yorumlanmasının nasıl ideolojik bir araç haline geldiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Genetik çeşitliliğin, insan gruplarını keskin sınırlarla ayırmadığını, aksine türümüzün tarih boyunca süren karışım ve göç hareketleriyle şekillendiğini vurguluyor. Kampourakis, DNA testlerinin pazarlanma biçimlerinin insanlarda “genetik aidiyet” yanılsaması yarattığını; oysa atalık kavramının biyolojik olduğu kadar kültürel, tarihsel ve hatta politik bir inşa olduğunu belirtiyor.

Eser, genetik determinizmin toplumsal yansımalarını eleştirirken, bilimin popülerleştirilme süreçlerinin etik boyutlarına da değiniyor. Kampourakis, kimliği genetik bir özle tanımlamanın hem bilime hem insan deneyimine zarar verdiğini savunuyor. Ona göre, “atalık” bir biyolojik yazgı değil, çok katmanlı bir hikâyedir. ‘Soyu Yeniden Düşünmek’, genetik bilginin sınırlarını hatırlatarak kimliğin bilimle değil, anlamla kurulduğunu gösteriyor. Yazar, bizi DNA’dan ibaret bir benlik tasarımını terk etmeye ve insan olmanın kültürel, tarihsel karmaşıklığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek: Genetik Etnisite Mitinin Çürütülmesi, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, biyoloji, 280 sayfa, 2025

Mark Walker – Hitler’in Atom Bombası (2025)

Mark Walker’ın bu çalışması, Nazi Almanyası’nın nükleer silah geliştirme çabasını tarihsel belgeler, efsaneler ve etik sorunlar ekseninde inceliyor. Kitap, “Hitler atom bombasına ne kadar yaklaştı?” sorusunu merkeze alırken, aynı zamanda bilimin savaşla, ideolojiyle ve ahlakla kurduğu karmaşık ilişkiyi de tartışıyor. Walker, Almanya’nın fizikçilerinin ve mühendislerinin 1930’ların sonunda başlattığı uranyum projesinin teknik imkânsızlıkların ötesinde politik baskılar, bilimsel bölünmeler ve etik ikilemler yüzünden başarısızlığa uğradığını savunuyor.

‘Hitler’in Atom Bombası: Tarih, Efsane ve Auschwitz ile Hiroşima’nın İkiz Mirası’ (‘Hitler’s Atomic Bomb: History, Legend, and the Twin Legacies of Auschwitz and Hiroshima’), bilimsel ilerlemenin ideolojik rejimlerin elinde nasıl yön değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Walker, Almanya’daki atom araştırmalarının Amerika’daki Manhattan Projesi’nden neden bu kadar geride kaldığını analiz ederken, Nazi rejiminin bilim anlayışını da mercek altına alıyor. Irkçı ideolojiyle biçimlenen akademik ortam, birçok yetenekli bilim insanının sürgün edilmesine yol açmış; bu da Almanya’nın bilimsel potansiyelini zayıflatmıştır. Yine de bazı Nazi araştırmacılarının nükleer enerji üzerine yaptığı deneyler, savaş sonrası dönemde Almanya’nın teknolojik mirasının tartışmalı bir parçası olarak kalmıştır.

Kitap, Auschwitz ve Hiroşima’yı “modernliğin ikiz mirası” olarak karşılaştırır. Auschwitz, insanlık dışı ideolojinin ürünü olan sistematik yıkımı temsil ederken; Hiroşima, bilimin sınır tanımaz gücünün ahlaki sonuçlarını hatırlatır. Walker, bu iki olay arasında doğrudan bir bağlantı kurmasa da her ikisinin de bilimin etik sınırlarını sorgulattığını vurgular. ‘Hitler’in Atom Bombası’, tarihin karanlık sayfalarıyla bilimin aydınlık yüzü arasındaki ince çizgide, bilgi, iktidar ve vicdan arasındaki gerilimi anlamaya çağıran bir tarihsel sorgulamadır.

  • Künye: Mark Walker – Hitler’in Atom Bombası: Tarih, Efsane ve Auschwitz ile Hiroşima’nın İkiz Mirası, çeviren: Cemal Can Tarımcıoğlu, Antre Kitap, tarih, 560 sayfa, 2025

Thomas S. Kuhn – Bilimde Ortak Ölçüsüzlük (2025)

Thomas S. Kuhn’un bu kitabı, yazarın ölümünden önce kaleme aldığı son metinleri ve yayımlanmamış derslerini bir araya getiriyor. ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ ile bilim tarihine yeni bir yön kazandıran Kuhn, bu eserinde o kitabın ötesine geçerek bilimin dilsel, kavramsal ve tarihsel temellerini sorguluyor.

Merkezde yer alan “ortak ölçüsüzlük” kavramı, farklı bilimsel paradigmaların neden birbirine tam olarak çevrilemediğini açıklıyor. Kuhn’a göre her paradigma, kendi dünyasını tanımlayan özel bir kavram sistemi ve değerler dizisiyle var olur; bu yüzden bilimsel değişim, doğrusal bir ilerleme değil, farklı anlam evrenleri arasında yaşanan bir dönüşümdür.

‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’ (‘The Last Writings of Thomas S. Kuhn: Incommensurability in Science’), bilginin yalnızca deneysel birikimle değil, dilin ve anlamın içsel yapısıyla da şekillendiğini vurguluyor. Kuhn, bilimsel düşüncenin rasyonelliğini inkâr etmeden, onun rasyonelliğinin çok biçimli doğasına dikkat çekiyor. Bu yönüyle ‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’, bilimi kültürel, tarihsel ve bilişsel bağlamlarda yeniden konumlandırıyor. Tamamlanmamış olsa da kitap, Kuhn’un zihinsel evreninde açılan yeni ufukları ve bilimin doğasına dair bitmeyen soruları yansıtıyor.

‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’, yalnızca bir felsefi çalışma değil, aynı zamanda bir düşünürün kendi mirasını yeniden yorumlama çabasıdır. Bilimsel devrimleri anlamanın ötesine geçerek, insanın bilgiyle, dille ve dünyayla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan bir düşünsel vasiyet niteliği taşıyor.

  • Künye: Thomas S. Kuhn – Bilimde Ortak Ölçüsüzlük, çeviren: Turgay Sivrikaya, Islık Yayınları, bilim, 408 sayfa, 2025

Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi (2025)

Joseph Jebelli bu kitabında, insan beyninin evrimsel hikâyesini biyoloji, tarih ve kültür arasındaki etkileşim içinde ele alıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu’ (‘How the Mind Changed: A Human History of Our Evolving Brain’), zihnin yalnızca bir organ değil, insanlık tarihinin en yaratıcı eseri olduğunu söylüyor. Jebelli, beynin evrimini anlatırken bilincin, duyguların, hafızanın ve toplumsal yaşamın nasıl geliştiğini nörobilimsel bir dille ama insani bir duyarlılıkla açıklıyor. Ona göre insan beyni, çevreyle etkileşim içinde şekillenen dinamik bir yapıya sahip; dolayısıyla beyin tarihini anlamak, insanın kendini anlamasıyla eşdeğer bir çaba haline geliyor.

Eser üç ana temaya ayrılıyor. İlk bölümde en eski insanların beyinleri inceleniyor; duyguların doğuşu, hafızanın evrimi ve toplumsal bağların sinirsel temelleri araştırılıyor. İkinci bölüm, dilin, zekânın ve bilincin kökenlerine odaklanıyor; kültürel dönüşümlerin beynin bilişsel kapasitesini nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor. Üçüncü bölümde ise, geleceğe yönelen sorular yer alıyor: Otizm ve nöroçeşitliliğin anlamı, yapay zekânın ve dijital bilinç fikirlerinin beyinle kurduğu yeni ilişki tartışılıyor. Jebelli, zihnin biyolojik sınırlarını zorlayan teknolojik gelişmeleri hem umut hem de etik sorumluluk bağlamında değerlendiriyor.

Yazarın girişte vurguladığı gibi, bu kitap nörobilimin umut verici bir mesajını taşıyor: İnsan beyni değişebilir, gelişebilir ve yeniden şekillenebilir. Zihnin biçimlendirdiği toplumlar kadar, toplumların da zihinleri biçimlendirdiğini hatırlatıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi’, bilimin soğuk yüzünü değil, insanın düşünme ve anlam arayışını ısıtan canlı bir hikâyeyi anlatıyor.

  • Künye: Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu, çeviren: Durmuş Bayram, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi (2025)

Jacob Bronowski’nin bu eseri, insanın biyolojik bir tür olarak evriminden kültürel ve entelektüel gelişimine uzanan büyük bir ilerleme hikâyesi anlatıyor. Kitap, insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini değil, doğayı anlamlandırma sürecindeki yaratıcı çabasını merkeze alıyor. Bronowski’ye göre insanın asıl başarısı, teknolojik araçlarda değil, merak, hayal gücü ve öğrenme yetisinde yatıyor. “İnsanın yükselişi” bu anlamda bir güç hikâyesi değil, bilgiye ve sezgiye dayalı bir keşif yolculuğu olarak sunuluyor.

Yazar, bilimin yalnızca doğayı açıklama yöntemi değil, insanın özgürleşme aracı olduğunu savunuyor. Bilimsel düşünce, insanın hata yapabilme ve bu hataları düzeltme cesaretiyle gelişiyor. Bronowski, Rönesans’tan modern bilime kadar uzanan süreçte sanat, matematik, felsefe ve bilimin birbirini nasıl beslediğini gösteriyor. Galilei, Newton, Darwin ve Einstein gibi figürler, insan aklının evrimsel sürekliliğini temsil ediyor. Her biri, insanın kendi sınırlarını zorlayarak doğa ve kendilik bilgisine katkıda bulunuyor.

‘İnsanın Yükselişi’ (‘The Ascent of Man’), uygarlığın ilerlemesini etik bir sorumlulukla ilişkilendiriyor. Bronowski, bilimsel gücün denetimsiz kaldığında nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını —özellikle nükleer çağda— hatırlatıyor. Bilgi, ancak merhametle birleştiğinde insana anlam kazandırıyor. İnsanlığın yükselişi, bu nedenle doğayı kontrol altına almak değil, onunla daha bilinçli bir uyum kurmak anlamına geliyor.

‘İnsanın Yükselişi’, bilimin tarihini bir gelişmeler kronolojisi olarak değil, insanlığın kendini tanıma serüveni olarak okuyor. Bronowski’nin dili, bilimi bir laboratuvarın duvarlarından çıkarıp insan ruhunun derinliklerine taşıyor.

  • Künye: Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, bilim, 320 sayfa, 2025

Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı (2025)

Leonard Susskind ve Art Friedman’ın bu kitabı, modern fiziğin temel yapı taşlarını herkesin anlayabileceği ama özünü koruyan bir düzeyde anlatıyor. Yazarlar, özel göreliliğin yalnızca yüksek hızlarda ortaya çıkan bir gariplik olmadığını, fizik yasalarının zaman ve uzayda nasıl işlerlik kazandığını gösteren temel bir ilke olduğunu vurguluyor. Uzay ve zamanın birbirinden bağımsız olmadığını, Minkowski uzayzamanının fiziksel gerçekliği nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Lorentz dönüşümlerinin, nedensellik ve ışık hızının sabitliği üzerinden tutarlı bir yapı sunarak Newton fiziğinin sınırlarını görünür kıldığı ifade ediliyor. Böylece hız, momentum, enerji ve zaman kavramlarının yeni tanımlarla değiştiği görülüyor.

‘Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç’ (‘Special Relativity and Classical Field Theory: The Theoretical Minimum’) yalnızca görelilikle sınırlı kalmıyor. Klasik alan kuramı bölümleri, elektrik ve manyetik alanları tek bir elektromanyetik alan çerçevesinde birleştiriyor. Maxwell denklemlerinin Lorentz değişmezliği ile kusursuz biçimde uyumlu çalıştığı örneklerle gösteriliyor. Alanların yalnızca birer matematiksel araç olmadığı, fiziksel etkilerin uzay zamanda yayılımını anlatan gerçek varlıklar olduğu anlatılıyor. Dört-vektörler ve tensörler gibi matematiksel yapılar, sadelikle tanıtılıyor ve bunların fiziksel sezgiyi güçlendirdiği belirtiliyor. Lagrange ve Hamilton ilkelerinin alanlara uyarlanmasıyla, doğanın dinamiklerinin en temel düzeyde nasıl ifade edildiği gösteriliyor.

Susskind ve Friedman, teorik fiziğin kapılarını kapalı tutmak yerine öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu eser, ileri düzey konuları anlaşılır sunarak okuyucunun görelilik ve alan kuramına sağlam bir giriş yapmasını sağlıyor. Bilginin yalnızca ezber değil, düşünmenin bir yolu olduğuna dikkat çekiyor. Merak yolculuğu hep sürüyor.

  • Künye: Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç, çeviren: Zekeriya Aydın, Alfa Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

David Lindley – Belirsizlik (2025)

David Lindley’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini sarsan büyük tartışmayı anlatıyor. Kuantum mekaniğinin doğuşunda yalnızca yeni bir teori değil, gerçekliğin nasıl anlaşılacağına dair bir savaş ortaya çıkıyor. Lindley, Einstein, Heisenberg ve Bohr’un fikir çatışmalarını bir bilim tarihi anlatısından çok, entelektüel bir dram olarak aktarıyor.

Albert Einstein, evrenin kesin yasalara göre işlediğine inanıyor. Ona göre doğada belirsizlik yok; belirsiz görünen şeyler yalnızca henüz açıklayamadığımız ayrıntılardan kaynaklanıyor. Bu yüzden kuantum kuramındaki “olasılıklı” yapıya direniyor, bilimin temelinin rastlantılara bırakılamayacağını savunuyor.

Werner Heisenberg ise atom altı dünyayı inceledikçe, ölçümün kendisinin gerçekliği etkilediğini fark ediyor. Formüle ettiği belirsizlik ilkesi, doğanın özünde tam bir kestirilebilirlik olmadığını gösteriyor. Bu, bilginin sınırlarının sadece teknik değil, ontolojik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.

Niels Bohr, iki uç arasında bir köprü kuruyor. Ona göre parçacıkların davranışı gözlemden ayrı düşünülemiyor. Tamamlayıcılık ilkesi ile gerçekliği tek bir tanımın kuşatamayacağını, farklı koşullarda farklı biçimlerde ortaya çıktığını açıklıyor. Böylece bilginin, gözlemci ile doğa arasındaki etkileşimde kurulduğunu savunuyor.

Lindley, bu fikir çatışmasını kişisel ilişkiler, bilimsel gurur, felsefi kaygılar ve dönemin politik atmosferiyle iç içe anlatıyor. Kuantum mekaniğinin kabulüyle birlikte bilimin “kesinlik” ideali yıkılıyor; yerine olasılıkların yön verdiği bir evren tasavvuru yerleşiyor.

‘Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi’ (‘Uncertainty: Einstein, Heisenberg, Bohr, and the Struggle for the Soul of Science’), bilginin sınırlarının genişlediği kadar belirsizleştiğini de hatırlatıyor. Bilim, hakikati sabitlemek yerine, onun değişen doğasını anlamaya çalışıyor. Einstein “Tanrı zar atmıyor” diye ısrar ediyor ama Heisenberg ve Bohr’un açtığı yol, modern fiziğin geleceğini belirliyor. Bu kitap, bilimin ruhunun nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: David Lindley – Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi, çeviren: Özlem Kırtay, Fol Kitap, bilim, 240 sayfa, 2025