Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026

Nicholas Dent — Rousseau (2026)

Jean-Jacques Rousseau’nun düşüncesini kapsamlı ve anlaşılır biçimde ele alan bir inceleme. Nicholas Dent, Rousseau’nun modern uygarlığa yönelttiği eleştirileri, insan doğasına ilişkin fikirlerini ve özgürlük anlayışını merkeze alarak onun felsefesinin farklı alanlardaki etkisini ortaya koyuyor.

Dent’e göre Rousseau’nun temel sorusu, insanın doğal hâlinden uzaklaşarak nasıl yabancılaşmış bir toplumsal varlığa dönüştüğüdür. Rousseau, modern toplumun ilerleme ve uygarlık adına insanın özgürlüğünü, eşitliğini ve içtenliğini aşındırdığını savunur. Bu nedenle onun düşüncesi yalnızca siyasal teori değil; ahlak, eğitim, psikoloji ve kültür eleştirisi açısından da büyük önem taşır.

Kitapta özellikle ‘Toplum Sözleşmesi’, ‘İtiraflar’ ve ‘Emile’ gibi temel eserler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rousseau’nun toplum sözleşmesi fikri üzerinden özgürlük ile siyasal otorite arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden düşündüğü açıklanırken, bireyin gerçek özgürlüğünü ortak iradeye katılım yoluyla gerçekleştirebileceği savunusu da ele alınıyor. Eğitim üzerine görüşlerinde ise insanın doğasını bastırmayan, onu kendi gelişim ritmine uygun biçimde yetiştiren bir yaklaşım önerdiği gösteriliyor.

Dent, Rousseau’nun yalnızca ünlü politik metinlerine değil; müzik, botanik ve daha az bilinen yazılarına da yer vererek onun çok yönlü düşünsel dünyasını görünür kılıyor. Böylece Rousseau, yalnızca bir siyaset filozofu değil; insan deneyiminin farklı boyutlarını anlamaya çalışan geniş ufuklu bir düşünür olarak sunuluyor.

Kitapta Rousseau’nun modernlik eleştirisinin sonraki düşünürler üzerindeki etkisi de vurgulanıyor. Fransız Devrimi’nden romantizme, insan hakları tartışmalarından çağdaş demokrasi anlayışına kadar pek çok alanda Rousseau’nun izlerinin sürdüğü gösteriliyor. Özellikle bireyin toplum içindeki konumu, eşitsizlik sorunu ve otantik yaşam arayışı gibi meselelerin bugün hâlâ güncelliğini koruduğu belirtiliyor.

Özetle eser, Rousseau’nun düşüncelerini yalnızca tarihsel bir bağlam içinde değil, modern dünyanın sorunlarıyla bağlantılı biçimde değerlendiren güçlü bir giriş niteliği taşıyor. Dent, sade ve açıklayıcı anlatımıyla Rousseau’nun karmaşık fikirlerini erişilebilir hale getirirken, onun neden modern düşüncenin en etkili ve tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam ettiğini de ortaya koyuyor.

Nicholas Dent — Rousseau
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 296 sayfa • 2026

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü (2026)

Britanya’nın birkaç yüzyıl içinde nasıl küresel bir kültürel, bilimsel ve siyasal güç haline geldiğini fikirler tarihi üzerinden anlatan kapsamlı bir çalışma. Peter Watson, Britanya’nın yükselişini yalnızca savaşlar ya da ekonomik başarılarla değil, düşünce üretme kapasitesiyle açıklıyor ve bu dönüşümün ardındaki zihinsel dünyayı incelemeye odaklanıyor.

‘İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi’ (‘The British Imagination: A History of Ideas from Elizabeth I to Elizabeth II’), I. Elizabeth döneminden başlayarak modern Britanya’nın şekillenmesinde etkili olan büyük kırılmaları takip ediyor. William Shakespeare’in edebiyatı, Francis Bacon’ın deneyci düşüncesi, Isaac Newton’ın bilimsel devrimi ve Charles Darwin’in evrim teorisi gibi dönüştürücü fikirler, Britanya’nın dünyaya bakışını belirleyen temel uğraklar olarak ele alınıyor. Watson, bu isimlerin yalnızca bireysel dehalar olmadığını; belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan daha geniş bir entelektüel atmosferin ürünü olduklarını gösteriyor.

Kitapta Royal Society, Industrial Revolution ve Britanya İmparatorluğu gibi yapılar da fikirlerin somutlaşma alanları olarak inceleniyor. Bilimsel düşüncenin yükselişi, teknolojik ilerleme ve liberal siyaset anlayışı, Britanya’nın küresel etkisini mümkün kılan temel unsurlar arasında gösteriliyor. Aynı zamanda sömürgecilik ve imparatorluk fikrinin, yalnızca ekonomik değil kültürel ve zihinsel bir genişleme biçimi olduğu da vurgulanıyor.

Watson, modern romanın gelişiminden feminist düşünceye, kent kültüründen eğitim sistemine kadar uzanan geniş bir alanı ele alarak “Britanya hayal gücü”nün nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Virginia Woolf gibi isimler üzerinden bireyin iç dünyasına yönelen modern duyarlılıklar da bu anlatının önemli parçalarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, Britanya tarihini yalnızca politik olaylar zinciri olarak değil, fikirlerin uzun süreli etkisi üzerinden yeniden yorumluyor. Watson, okuru sonunda önemli bir soruyla baş başa bırakıyor: Britanya İmparatorluğu siyasi olarak sona ermiş olsa bile, onun düşünsel ve kültürel etkileri bugün hâlâ dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor olabilir mi?

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi
Çeviren: Yavuz Alogan • Say Yayınları
İnceleme • 528 sayfa • 2026

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi (2026)

 

Guillaume Paoli bu kitabında, çağımızın “iyimserlik zorunluluğunu” eleştiren, keskin ve politik bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Paoli, günümüz dünyasında felaketler artarken insanların kötü haberlerden bilinçli biçimde uzaklaştığını, eleştirel düşüncenin ise rahatsız edici bulunduğu için giderek dışlandığını savunuyor. Bu ortamda iyimserlik, basit bir ruh hâli olmaktan çıkıp neredeyse ahlaki bir görev, hatta bir baskı aracına dönüşüyor.

‘İyimserlikten Daha İyisi’ (‘Etwas Besseres als der Optimismus’), iyimserlik kavramının felsefi tarihini izleyerek bu dönüşümün kökenlerini açığa çıkarıyor. Bir zamanlar kaderine razı gelmenin ifadesi olan iyimserlik, bugün teknolojik umutlara ve yapay zekâ gibi “kurtarıcı” fikirlere bağlanan yeni bir inanç biçimine evriliyor. Paoli’ye göre bu süreç, mevcut güç ilişkilerini sorgulamak yerine onları görünmez kılan bir ideoloji üretiyor. Böylece iyimserlik, dünyayı değiştirme arzusunu zayıflatan ve eleştirel düşünceyi etkisizleştiren bir işlev görüyor.

Metinde özellikle güncel medya ve kamusal söylem eleştirisi dikkat çekiyor. İnsanların haberlerden uzaklaşmasının nedeni güvensizlik değil, kötü gerçeklerle yüzleşmek istememeleri olarak açıklanıyor. Medya ise bu eğilime uyum sağlayarak olumsuz gerçekleri “iyimser” ya da “kötümser” bakış açıları arasında bir tercihe indiriyor. Böylece gerçeklik, nesnel bir durum olmaktan çıkıp tüketilebilir bir perspektife dönüşüyor. Bu durum, “her şey bakış açısına bağlı” söylemiyle meşrulaştırılıyor.

Paoli, Karl Popper’ın “iyimserlik bir görevdir” sözünün günümüzde nasıl bir toplumsal baskıya dönüştüğünü de tartışıyor. Kötümser olarak etiketlenen kişiler, dışlanma ya da susturulma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda kötümserlik, bir zayıflık değil; gerçeklikle yüzleşmenin ve eleştirel düşünmenin bir biçimi olarak yeniden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak kitap, iyimserlik ile kötümserlik arasındaki basit karşıtlığı reddederek, bu ikiliğin ötesinde bir düşünme alanı açmayı hedefliyor. Paoli, okuru hoş yanılsamalara sığınmak yerine dünyayı olduğu gibi görmeye ve eleştirel düşünceyi yeniden sahiplenmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, günümüzün konforlu iyimserliğine karşı, daha dürüst ve sorgulayıcı bir bakışın mümkün olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi
Çeviren: Orhan Kılıç • Metis Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri (2026)

‘Olumsuzun Patolojileri’, modern düşüncenin merkezinde yer alan “olumsuzlama” ilkesini bir düşünme yöntemi olmaktan çıkarıp bir patoloji üretim mekanizması olarak ele alıyor. Hüseyin Deniz Özcan tarafından, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in sistemini doğrudan hedef almak yerine, onun açtığı düşünsel alanı kullanarak olumsuzun nasıl hem iktidar hem de direniş içinde işleyen patolojik biçimlere dönüştüğünü gösteriyor. Bu bağlamda hınç, vicdan azabı ve melankoli yalnızca bireysel duygular değil, kültürel olarak üretilmiş ve süreklileştirilmiş varoluş tarzları olarak konumlanıyor.

Kitabın omurgasını oluşturan bölümler, olumsuzlamanın dönüşümünü adım adım izliyor. İlk aşamada yaşamı çoğulluk ve fark üzerinden kuran bir ontolojinin nasıl karşıtlık, eksiklik ve yokluk eksenine çekildiği tartışılıyor. Ardından olumsuzun cazibesi devreye giriyor: bilgi, düzen, tarih ve hatta estetik adına olumsuzlama bir çözüm gibi sunuluyor. Ancak bu vaatlerin ardında, yaşamı zayıflatan ve kederi değer haline getiren bir yapı işlediği açığa çıkıyor. Üçüncü aşamada bu yapının sonuçları görünür hale geliyor: tüketim, çatışma, can sıkıntısı ve “mutsuz bilinç” gibi deneyimler, olumsuzlamanın gündelik hayattaki tezahürleri olarak analiz ediliyor. Son bölümde ise bu patolojiler somut tipler üzerinden okunuyor; züppe, ahlakçı devrimci ve melankolik romantik figürleri, olumsuzun farklı maskelerini temsil ediyor.

Giriş bölümünde Özcan’ın temel iddiası, insanın doğası gereği hasta olmadığı, aksine tarihsel ve kültürel süreçler içinde hasta edildiği yönünde şekilleniyor. Nietzsche ve Spinoza çizgisinde geliştirilen bu yaklaşım, hastalığı ontolojik değil, ilişkisel ve tarihsel bir durum olarak yeniden tanımlıyor. Böylece mesele, hastalığı kabullenmek ya da derinleştirmek değil; onu üreten değerler sistemini teşhis etmek haline geliyor. Kitap bu noktada “negatif etik” diyebileceğimiz bir hat kuruyor: nasıl yaşanacağını doğrudan söylemek yerine, hangi düşünme ve eyleme biçimlerinden kaçınılması gerektiğini gösteriyor.

Sonuçta eser, olumsuzlamayı yalnızca felsefi bir kategori olarak değil, yaşamı daraltan bir ethos olarak ele alıyor. Eleştirisini hınçtan değil, yaşamı güçlendirme isteğinden türetiyor. Bu yönüyle kitap, düşüncenin derinliklerinde yerleşmiş olumsuz alışkanlıkları görünür kılarak, daha etkin ve özgür bir varoluşun imkânını dolaylı ama güçlü bir biçimde düşündürüyor.

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri: Hınç, Vicdan Azabı, Melankoli
• Livera Yayınevi
Felsefe • 304 sayfa • 2026

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş (2026)

Bertrand Russell’ın bu kitabı, matematiğin temellerini mantıksal açıdan açıklıyor. Russell, matematiğin kesinliğinin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı çıkarak, bu kesinliğin hangi varsayımlar ve mantıksal yapılar üzerine kurulduğunu adım adım inceliyor. Sayı kavramından başlayarak, sayıların aslında nesnelerden bağımsız, mantıksal tanımlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor ve böylece matematiğin temelini deneyimden çok akla dayandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’te (‘Introduction to Mathematical Philosophy’) özellikle bağıntı kavramı merkezi bir rol oynuyor. Russell, matematiğin yalnızca sayılarla değil, nesneler arasındaki ilişkilerle kurulduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, matematiği statik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp dinamik bir düşünme sistemi haline getiriyor. Sonsuzluk kavramı da bu bağlamda ele alınıyor; Russell, sonsuzluğun sezgisel değil, mantıksal olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor ve farklı sonsuzluk türlerini açıklayarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

Eserde çıkarım süreçleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Russell, matematiksel sonuçların nasıl elde edildiğini gösterirken, mantığın bu süreçteki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Matematik ile mantık arasındaki ilişkiyi temellendirerek, matematiğin aslında mantığın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, matematiği yalnızca hesaplama aracı olarak değil, düşüncenin yapısını anlamaya yönelik bir anahtar olarak konumlandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’, hem matematik hem de felsefe alanında önemli bir eser olarak kabul ediliyor çünkü soyut kavramları sadeleştirerek okurun kavrayabileceği bir düzeye indiriyor. Russell’ın yaklaşımı, matematiksel bilginin doğasını açıklarken aynı zamanda düşünmenin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eser, yalnızca teknik bir inceleme sunmuyor; aynı zamanda insan aklının sınırlarını ve olanaklarını sorgulayan derin bir düşünce yolculuğu sunuyor.

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş
Çeviren: Ahmet Çevik • İş Kültür Yayınları
Felsefe • 184 sayfa • 2026

Spinoza — Tractatus Politicus (2026)

 

‘Tractatus Politicus’, Baruch Spinoza’nın siyaset düşüncesini insan doğasının değişmez yapısı üzerinden kurduğu bir metin olarak öne çıkıyor. Spinoza, insanı idealleştirmeden, arzular ve tutkular tarafından belirlenen bir varlık olarak ele alıyor. Ona göre korku, öfke, hırs ve nefret gibi duygular ortadan kaldırılamıyor; bu yüzden siyaset, bu duyguları yok etmeye değil, onları dengelemeye yöneliyor. İnsan doğasının özü arzu olarak kalıyor ve bu arzu, toplumsal düzenin hem kaynağını hem de krizini oluşturuyor.

Metin, siyasal örgütlenmenin temel amacını bu kaçınılmaz çatışmaları yönetmek olarak tanımlıyor. Spinoza, yasaların ve kurumların baskı kurmaktan çok yönlendirme işlevi gördüğünü savunuyor. İnsanların tutkularıyla hareket ettiği bir dünyada, düzen ancak karşıt güçlerin birbirini sınırlamasıyla kuruluyor. Bu nedenle siyaset, ahlaki bir mükemmellik arayışından çok, istikrarı mümkün kılan pratik bir düzen kurma çabası olarak şekilleniyor. İktidar, bireyleri bastırmak yerine onların eylemlerini ortak bir zeminde buluşturuyor.

Spinoza’nın demokrasi anlayışı bu çerçevede belirginleşiyor. Demokrasi, yüce bir ideal olmaktan çok, insan doğasının olumsuz yanlarını en aza indiren bir araç olarak işliyor. Karar alma süreçlerinde çoğulluğun artırılması, bireysel tutkuların tek elde yoğunlaşmasını engelliyor ve böylece gerilimleri dağıtıyor. Bu sistem, kapatmak yerine açıyor, sıkıştırmak yerine genişletiyor ve bireylerin hareket alanını mümkün olduğunca serbest bırakıyor. Spinoza için mesele en iyi rejimi yüceltmek değil, en az zararlı olanı kurmak oluyor. Bu yönüyle demokrasi, somut, işlevsel ve zorunlu bir denge mekanizması olarak anlam kazanıyor.

‘Tractatus Politicus’un bu edisyonu için, Atilano Domínguez ve Humberto Giannini & Maria Isabel Flisfisch’in İspanyolca, Edwin Curley’nin İngilizce, Bernard Pautrat, Charles Ramond ve Slyvain Zac’ın Fransızca çevirileri metnin Latincesiyle karşılaştırılmış.

Spinoza — Tractatus Politicus: Politik İnceleme
Çeviren: Murat Erşen • Dost Kitabevi
Felsefe • 128 sayfa • 2026

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi (2026)

İnsanın “haklı olma” arzusuna nasıl bağımlı hale geldiğini sorgulayan felsefi ve psikolojik bir çözümleme. Lammert Kamphuis, farklı fikirlerle karşılaşıldığında ortaya çıkan savunma refleksinin yalnızca düşünsel değil, kimliksel bir tepki olduğunu gösteriyor. İnsan zihni belirsizlikten kaçıyor, tutarlılık ve aidiyet hissi arıyor, bu yüzden haklı olma duygusuna sarılıyor. Ancak bu ihtiyaç, bireyin yeni olasılıkları görmesini zorlaştırıyor ve onu kendi düşünsel sınırları içine hapsediyor.

‘Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi’de (‘Verslaafd aan je eigen gelijk’) öne çıkan kavramlardan biri olan allodoksafobi, yani karşıt görüşlerden duyulan korku, bu kapanmanın merkezinde yer alıyor. Bu korku, dünyayı siyah ve beyaz karşıtlıklar üzerinden algılamaya yol açıyor, gri alanları görünmez kılıyor. Böylece birey yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan bir çevrede kalıyor, farklı sesleri tehdit olarak algılıyor. Kamphuis, bu durumun özellikle günümüzün kutuplaşmış toplumsal yapısında daha da keskinleştiğini vurguluyor.

Yazar, bu zihinsel katılığı aşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Haklı olma ihtiyacını gevşetmenin, belirsizlikle yaşamayı kabul etmenin ve farklı bakış açılarına açık olmanın hem bireysel hem toplumsal düzeyde dönüştürücü bir etkisi olduğunu gösteriyor. Kitap, düşünmenin yalnızca savunmak değil, anlamaya yönelmek olduğunu hatırlatıyor ve okuru daha esnek, daha çoğulcu bir zihinsel tutuma doğru davet ediyor.

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi
Çeviren: Gül Özlen • Say Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026