Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi (2026)

Andrei Marmor ‘Hukuk Felsefesi’ adlı eserinde hukuk felsefesinin tarihini kronolojik biçimde anlatmak yerine, hukukun doğasına ilişkin temel sorunları çağdaş analitik hukuk felsefesinin tartışmaları üzerinden inceliyor. Kitabın odağında iki temel soru yer alıyor: Bir hukuk normunu geçerli kılan nedir ve hukuk insanlara hangi anlamda bağlayıcı nedenler sunar? Marmor, bu soruları özellikle hukuki pozitivizm perspektifinden ele alırken Hans Kelsen, H.L.A. Hart, Joseph Raz ve Ronald Dworkin gibi düşünürlerin görüşlerini karşılaştırıyor; pozitivist geleneği savunurken onu içeriden eleştirmeyi de ihmal etmez. Böylece eser, hukuk ile ahlak, otorite, yorum ve normatiflik arasındaki ilişkileri berrak bir kavramsal çözümlemeyle tartışıyor.

Kitabın ilk bölümleri hukuki geçerlilik sorununa ayrılmış. Marmor’a göre hukukun ne olduğuna ilişkin açıklamalar, hukukun geçerlilik ölçütünü toplumsal olgular temelinde açıklamak zorundadır. Bu nedenle hukuk, yalnızca egemenin buyruğuna indirgenemez; onu var eden şey, toplum içinde yerleşmiş kurallar, kurumlar ve uzlaşımlardır. Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” ile temel norm kavramını yeniden değerlendiren Marmor, hukukun başka disiplinlere indirgenmesini reddederken hukuki geçerliliğin yine de toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Hart’ın tanıma kuralı ve Raz’ın otorite anlayışı da bu çerçevede ele alınarak hukukun kurumsal yapısı açıklanıyor.

Eserin ikinci ekseni hukukun normatifliği, yani bireyler için neden bağlayıcı sayıldığı meselesi. Hukukun insanlara eylem nedenleri sunduğunu kabul eden Marmor, bu bağlayıcılığın zorunlu olarak ahlaki olmadığını ileri sürüyor. Ronald Dworkin’in hukukun yalnızca kurallardan değil, ahlaki ilkelerden de oluştuğu yönündeki yaklaşımını ayrıntılı biçimde tartışıyor; hukuki geçerliliğin ahlaki doğrulukla belirlenemeyeceğini savunarak dışlayıcı (sert) hukuki pozitivizm çizgisini geliştiriyor. Ahlaki ilkelerin yargıçlar tarafından kullanılabileceğini kabul etse de bunların hukukun geçerlilik ölçütünü oluşturmadığını vurguluyor.

Son bölümlerde Marmor, hukuk felsefesinin kendisinin normatif olup olmadığı sorusunu ele alıyor ve hukuki pozitivizmin etik temellerini, yöntemsel varsayımlarını ve işlevsel gerekçelerini tartışıyor. Ardından hukukun dili ve yorumu üzerinde durarak her hukuki metnin sürekli yoruma ihtiyaç duymadığını, ancak belirsizlik, norm çatışmaları ve dilin semantik ya da pragmatik sınırları ortaya çıktığında yorumun kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor. Böylece hukuk dilinin yapısı ile hukuki muhakeme arasındaki ilişkiyi çözümleyen eser, hukukun yalnızca kurallar bütünü değil, toplumsal kurumlar, otorite ilişkileri ve dilsel pratikler içinde işleyen karmaşık bir normatif düzen olduğunu ortaya koyuyor. Analitik üslubu ve problem merkezli yaklaşımıyla ‘Hukuk Felsefesi’ (‘Philosophy Of Law’), çağdaş hukuki pozitivizmin temel kavramlarını açıklarken, hukukun doğasını anlamaya yönelik en önemli soruları sistematik biçimde tartışan kapsamlı bir giriş kitabı niteliği taşır.

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi: Hukukun Doğasına Dair Pozitivist Bir Soruşturma
Çeviren: Erdoğan Önen • Vakıfbank Kültür Yayınları
Hukuk • 272 sayfa • 2026

Erica Shumener — Özdeşlik (2026)

Erica Shumener ‘Özdeşlik’ (‘Identity’) adlı kitabında metafiziğin en temel problemlerinden biri olan özdeşlik kavramını sistematik biçimde ele alıyor. Kitap, iki nesnenin ya da iki kişinin hangi koşullarda gerçekten aynı sayılabileceği sorusundan hareket ediyor ve özdeşlik ölçütlerinin felsefedeki yerini tartışıyor. Bir kişinin zaman içinde geçirdiği değişimlere rağmen aynı kişi olarak kalması, bir nesnenin parçaları değişse bile varlığını sürdürmesi ya da bir maddenin farklı bir biçime dönüşmesi gibi örnekler üzerinden özdeşlik probleminin gündelik deneyimlerin ötesine uzanan metafizik sonuçları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir saç telini kaybeden Leyla, hâlâ aynı Leyla mıdır? Shumener, özdeşlik sorununu yalnızca soyut bir mantık problemi olarak değil, nesnelerin varlığına ve bireyselliğine ilişkin temel bir soru olarak değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümü, özdeşlik ölçütlerinin ne olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını ve farklı türlerini inceliyor. Yazar, bazı ölçütlerin yalnızca iki şeyin özdeş olup olmadığını belirlemeye çalıştığını, bazılarının ise bunun nedenini de açıklamayı amaçladığını savunuyor. Özdeşlik ölçütlerinin kişi, madde, sanat eseri ya da fiziksel nesne gibi farklı varlık türleri için aynı biçimde işlemeyebileceğini vurguluyor ve her metafizik kuramın benimsediği varlık anlayışına göre farklı ölçütler geliştirdiğini gösteriyor.

İkinci bölüm, Leibniz Yasası’nın en yaygın kabul gören yönü olan özdeşlerin ayırt edilemezliği ilkesini ele alıyor. Bu ilkeye göre özdeş iki şey bütün özelliklerini paylaşmak zorunda bulunuyor. Shumener, bu ilkeye dayanan klasik argümanları ayrıntılı biçimde çözümlüyor, çeşitli düşünce deneylerini değerlendiriyor ve görünürde ilkeye aykırı duran örneklerin gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığını tartışıyor. Ayrıca çağdaş metafizikte bu ilkenin nasıl yeniden yorumlandığını da inceliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kitabın ağırlık noktası olan ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesi ele alınıyor. Yazar, bütün özellikleri ortak olan iki nesnenin gerçekten tek ve aynı nesne sayılıp sayılamayacağını sorguluyor. Bu görüşe yöneltilen karşı örnekleri, simetrik evren senaryolarını ve bireyleşme problemini ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Leibniz Yasası’nı savunan ve reddeden çağdaş yaklaşımları karşılaştırıyor; özdeşliği açıklamak için önerilen alternatif ilkeleri ve hiçbir genel özdeşlik ölçütünün bulunamayabileceği ihtimalini de tartışıyor.

Shumener, sonuç bölümünde özdeşlik probleminin tek ve kesin bir çözümünün bulunmadığını, buna rağmen özdeşlik ölçütlerinin metafizik araştırmalar için vazgeçilmez kavramsal araçlar sunduğunu savunuyor. Kitap, Leibniz Yasası’nın hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyarken, özdeşlik tartışmalarının yalnızca mantık alanını değil, kişisel kimlikten nesnelerin bireyselliğine kadar uzanan geniş bir felsefi alanı aydınlattığını gösteriyor. Açık anlatımı ve sistematik yapısıyla eser, çağdaş metafizikte özdeşlik tartışmalarına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş niteliği taşıyor.

Erica Shumener — Özdeşlik
Çeviren: Emre Çeliker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

William J. Prior — Sokrates (2026)

Sokrates’in yaşamını, düşüncelerini ve Batı felsefesi üzerindeki kalıcı etkisini sistematik biçimde inceleyen bir giriş. William J. Prior, Sokrates’in kendi yazılı eserlerini bırakmamış olmasının yarattığı yorum güçlüğünü hareket noktası alır ve onun fikirlerini başta Platon olmak üzere Xenophon ile Aristophanes gibi çağdaş ve yakın dönem kaynaklarını karşılaştırarak yeniden değerlendirmeye çalışıyor. Böylece tarihsel Sokrates ile sonraki kuşakların inşa ettiği Sokrates imgeleri arasındaki ayrımları görünür kılıyor.

Kitabın ilk bölümleri, Sokrates’in yaşadığı Atina’nın siyasal ve kültürel ortamını, Peloponez Savaşı sonrasındaki toplumsal gerilimleri ve filozofun bu atmosfer içinde üstlendiği kamusal rolü ele alıyor. Özellikle yargılanması ve idama mahkûm edilmesi, yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, felsefe ile demokrasi, özgür düşünce ile siyasal otorite arasındaki gerilimlerin simgesel bir örneği olarak inceleniyor. Prior, Sokrates’in mahkeme savunmasını ve ölümü karşısındaki tutumunu, onun yaşamı boyunca savunduğu ahlaki ilkelerin doğal sonucu olarak yorumlar.

Eserin odağını Sokrates’in felsefi yöntemi oluşturuyor. Prior’a göre Sokrates’in en kalıcı mirası, hazır bilgiler sunmaktan çok sorgulamaya dayalı düşünme biçimidir. Diyaloglar boyunca uyguladığı soru-cevap yöntemi, insanların günlük hayatta kesin doğru sandıkları kavramları eleştirel biçimde sınamalarını sağlıyor. Adalet, cesaret, dostluk, erdem ve bilgi gibi temel kavramlar, bu sorgulamalar aracılığıyla yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Böylece felsefe, soyut öğretilerin aktarılmasından çok, kişinin kendi düşüncelerini sürekli gözden geçirdiği bir yaşam pratiği hâline geliyor.

Kitap, Sokrates’in etik anlayışını da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Prior, onun entelektüalizmini merkeze alarak, bilginin doğru eylemin temel koşulu olduğu düşüncesini açıklıyor. Sokrates’e göre insanlar kötülüğü bilinçli olarak değil, iyinin ne olduğunu yeterince bilmedikleri için yaparlar. Bu nedenle ahlaki gelişim, bilgi ile karakter arasında kopmaz bir bağ kurmayı gerektiriyor. İyi yaşam ise dışsal başarılar ya da servetten çok, ruhun erdem yoluyla yetkinleşmesine dayanıyor. Bu yaklaşım, bireyin kendisini tanımasını ve sürekli sorgulamasını ahlaki yaşamın vazgeçilmez koşulu hâline getiriyor.

Prior ayrıca Sokrates’in din anlayışı, tanrısal işaret (daimonion) kavramı, yasa ve adalet üzerine görüşleri ile yurttaşlık anlayışını da inceliyor. Filozofun devletin yasalarına bağlılığı ile eleştirel düşünceyi uzlaştırma çabası, onun hem dönemi hem de sonraki siyaset felsefesi açısından neden belirleyici bir figür olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Platon’un erken ve geç diyalogları arasındaki farklılıklar değerlendirilerek, hangi görüşlerin tarihsel Sokrates’e ait olabileceği sorusu dikkatli bir kaynak çözümlemesiyle tartışılıyor.

Sonuç olarak kitap, Sokrates’i yalnızca Batı felsefesinin kurucu isimlerinden biri olarak değil, düşünmenin ve ahlaki sorgulamanın simgesi olarak ele alıyor. Kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayan felsefi yaklaşımının, etikten siyasete, eğitimden eleştirel düşünceye kadar uzanan geniş etkisini ortaya koyarken, tarihsel belirsizlikleri de göz ardı etmeden Sokrates’in düşünsel mirasını dengeli ve anlaşılır bir çerçevede değerlendiriyor.

William J. Prior — Sokrates
Çeviren: Kadir Gülen • Lejand Yayınları
Felsefe • 224 sayfa • 2026

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm (2026)

Oğuz İnel ‘Yeni Materyalizm’ adlı çalışmasında, çağdaş felsefenin en önemli tartışmalarından birini merkeze alarak, idealizm ile materyalizm arasındaki geleneksel karşıtlığın nasıl yeniden düşünüyor. Kitabın odağında, Slavoj Žižek’in geliştirdiği transandantal ya da yeni materyalizm anlayışı yer alıyor. Yazar, bu yaklaşımın yalnızca güncel bir kuramsal öneri olmadığını, Kant ve Hegel’den başlayarak uzanan uzun bir felsefi geleneğin yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitap, öncelikle idealizm ve materyalizm kavramlarının tarihsel ve felsefi temellerini açıklıyor. Ardından David Hume’un nedensellik eleştirisinden hareketle Kant’ın transandantal idealizmine, oradan da Hegel’in diyalektik düşüncesine uzanan gelişim çizgisini izliyor. Böylece okur, Žižek’in düşüncesinin hangi kuramsal miras üzerine inşa edildiğini ve klasik Alman idealizmini neden materyalist bir bakışla yeniden okumaya yöneldiğini adım adım takip ediyor.

Eserin ağırlık merkezini oluşturan bölümde Žižek’in felsefesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Diyalektik, Gerçek, imkânsızlık, üst-belirlenim, retroaktivite, zorunluluk ve olumsallık gibi temel kavramlar üzerinden, onun idealizmi materyalizmle buluşturma girişimi açıklanıyor. Özellikle ‘Hiçten Az’ ve ‘Mutlak Geri Tepme’ eserlerinden hareketle geliştirilen çözümlemeler, Žižek’in hem Hegelci mirası nasıl dönüştürdüğünü hem de çağdaş bilim, psikanaliz ve ideoloji eleştirisini bu yeni çerçeve içinde nasıl bir araya getirdiğini ortaya koyuyor. Kitap ayrıca Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm anlayışına da değinerek günümüzde materyalist düşüncenin farklı yönelimlerini karşılaştırmalı biçimde değerlendiriyor.

İkinci bölüm, Žižek’in düşünsel arka planını tamamlayan postmodernizm ve postyapısalcılık tartışmalarına ayrılıyor. Postmodernizmin güçlü ve zayıf yönleri ele alınırken, yapısalcılığın dil merkezli yaklaşımı Saussure üzerinden açıklanıyor; ardından Derrida’nın yapısökümü, Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi ve Foucault’nun özne anlayışı inceleniyor. Böylece postmarksizmin beslendiği kuramsal kaynaklar tanıtılıyor ve Žižek’in bu geleneklerle kurduğu eleştirel ilişki daha anlaşılır hâle getiriliyor.

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm
• Doruk Yayınları
Felsefe • 92 sayfa • 2026

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler (2026)

Åsa Wikforss, Alternatif Gerçekler adlı eserinde, bilgi ile hakikat arasındaki ilişkinin günümüz toplumunda neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini inceliyor. Sahte haberlerin, komplo teorilerinin, bilim karşıtlığının ve siyasal manipülasyonların yaygınlaştığı bir dönemde, insanların neden doğrulanabilir gerçekleri reddedebildiğini ve bunun demokratik toplumlar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu sorguluyor. ‘Alternatif Gerçekler’ (‘Alternative Facts’), hakikatin yalnızca felsefi bir kavram değil, sağlıklı kamusal yaşamın ve demokratik karar alma süreçlerinin temel koşulu olduğunu savunuyor.

Wikforss, öncelikle bilginin ne olduğu, doğru inancın nasıl oluştuğu ve güvenilir bilgi kaynaklarının neden vazgeçilmez olduğu gibi klasik epistemoloji sorunlarını güncel örneklerle yeniden ele alıyor. İnsanların yalnızca kanıtlara dayanarak değil, kimliklerine, duygularına ve ait oldukları gruplara bağlı olarak da inanç geliştirdiğini gösteriyor. Onaylama yanlılığı, motivasyonlu akıl yürütme ve bilişsel önyargılar gibi psikolojik mekanizmaların, yanlış bilgilerin benimsenmesini nasıl kolaylaştırdığını açıklıyor.

Kitap, dijital iletişim çağında dezenformasyonun işleyişini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Sosyal medya algoritmaları, yankı odaları, sahte haber ağları ve komplo teorileri aracılığıyla yanlış bilgilerin hızla yayılmasının, insanların ortak bir gerçeklik zemini üzerinde buluşmasını zorlaştırdığını ortaya koyuyor. Bilimsel uzlaşının reddedilmesi, uzmanlara duyulan güvensizlik ve kasıtlı bilgi manipülasyonu gibi olguların yalnızca bireysel hata değil, demokratik kurumları zayıflatan ciddi toplumsal sorunlar olduğunu vurguluyor.

Wikforss, yanlış bilginin yalnızca dışarıdan üretilen propagandalarla açıklanamayacağını, insan zihninin doğal eğilimlerinin de bu süreci beslediğini ileri sürüyor. Bu nedenle çözümün yalnızca yanlış bilgileri düzeltmekten ibaret olmadığını; eleştirel düşünmenin, bilimsel okuryazarlığın, medya okuryazarlığının ve güvenilir bilgi kurumlarının güçlendirilmesini gerektirdiğini savunuyor. Hakikate ulaşmanın kusursuz bir süreç olmadığını kabul etmekle birlikte, kanıta dayalı düşünceden vazgeçilmesinin toplumları ortak karar alma yeteneğinden mahrum bırakacağını belirtiyor.

Felsefe, bilişsel psikoloji ve siyaset kuramını bir araya getiren eser, bilgi ile demokrasi arasındaki güçlü bağı görünür kılıyor. Hakikatin yalnızca bireysel bir değer değil, özgür toplumların sürdürülebilmesi için ortak biçimde korunması gereken kamusal bir kaynak olduğunu ortaya koyuyor. ‘Alternatif Gerçekler’, dezenformasyon çağında bilginin nasıl üretildiğini, nasıl çarpıtıldığını ve neden savunulması gerektiğini açıklayan, çağdaş epistemoloji ile güncel toplumsal sorunları buluşturan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler: Bilgi ve Onun Düşmanlarına Dair
Çeviren: Mehmet Gürsel • Diplomat Yayınları
İnceleme • 240 sayfa • 2026

Kolektif — Natüralizm (2026)

William Lane Craig ve J. P. Moreland editörlüğünde hazırlanan bu eser, çağdaş felsefede uzun süredir etkili olan felsefi natüralizmi analitik felsefenin yöntemleriyle eleştirel biçimde değerlendiren makalelerden oluşuyor. ‘Natüralizm: Eleştirel Bir Analiz’ (‘Naturalism: A Critical Analysis’), natüralizmin yalnızca doğaüstü açıklamaları reddeden bir dünya görüşü olmadığını, aynı zamanda bilgi, gerçeklik, zihin, ahlak ve evrenin kökeni gibi temel felsefi sorunlara kapsamlı açıklamalar getirme iddiasında bulunduğunu vurguluyor. Editörlere göre bu iddialar, disiplinler arası bir inceleme karşısında önemli güçlüklerle karşılaşıyor ve natüralizmin felsefi yeterliliği yeniden tartışılmayı hak ediyor.

Eserin ilk bölümü epistemolojiye ayrılmış. Burada natüralizmin bilgi, akıl yürütme ve doğruluk kavramlarını açıklama kapasitesi sorgulanıyor. Yazarlar, insan zihninin yalnızca doğal süreçlerin ürünü olarak değerlendirilmesi hâlinde, güvenilir bilgiye ulaşmanın ve akıl yürütmenin temellerinin zayıflayabileceğini ileri sürüyor. Bilimsel realizm ile natüralizm arasındaki ilişkinin de sanıldığı kadar uyumlu olmadığı savunulurken, bilimin nesnel gerçekliği açıklama iddiasının yalnızca fiziksel süreçlere indirgenmesinin çeşitli felsefi sorunlar doğurduğu öne sürülüyor.

Ontoloji bölümünde natüralizmin varlık anlayışı farklı açılardan inceleniyor. Niteliklerin, maddi nesnelerin, zihinsel yaşantıların ve insan failliğinin yalnızca fiziksel gerçeklik üzerinden açıklanıp açıklanamayacağı tartışılıyor. Özellikle bilinç, öznel deneyim ve özgür irade gibi olguların katı fizikselci modeller içinde tatmin edici biçimde açıklanamadığı savunuluyor. Yazarlara göre insanın bilinçli deneyimi ve özgür seçim yapabilme kapasitesi, natüralist ontolojinin sınırlarını zorlayan temel problemler arasında yer alıyor.

Kitap, değer teorisi bağlamında ahlakın temellerini de ele alıyor. Natüralist yaklaşımların ahlaki değerleri biyolojik evrim ya da toplumsal gelişim süreçleriyle açıklama girişimleri incelenirken, nesnel ahlaki yükümlülüklerin yalnızca doğal süreçlerden türetilemeyeceği ileri sürülüyor. Bu bölümde özellikle ahlaki doğruların evrenselliği ve bağlayıcılığı üzerine yoğunlaşılırken, etik ilkelerin yalnızca doğal olgulara indirgenmesinin çeşitli felsefi açmazlar doğurduğu savunuluyor.

Son bölüm, doğal teoloji başlığı altında kozmoloji ve tasarım tartışmalarına odaklanıyor. William Lane Craig, Büyük Patlama kozmolojisi ve evrenin başlangıcına ilişkin bulguları değerlendirerek bunların aşkın bir neden fikrine işaret edebileceğini öne sürüyor. William Dembski ise evrendeki karmaşıklık ve düzeni tasarım tartışmaları çerçevesinde ele alıyor. Kitap, çağdaş kozmoloji ve doğa bilimlerinden elde edilen bazı verilerin yalnızca natüralist açıklamalarla sınırlandırılmasının zorunlu olmadığını, bunların teistik yorumlara da kapı aralayabileceğini savunuyor.

Eserde yer alan bütün makaleler ortak bir amaç etrafında birleşiyor: natüralizmin kendi içinde tutarlı, kapsamlı ve yeterli bir dünya görüşü olup olmadığını sorgulamak. Yazarlar, natüralizmin bilgi kuramından zihin felsefesine, ahlaktan kozmolojiye kadar pek çok alanda açıklama gücünün sınırlı kaldığını ileri sürerken, çağdaş analitik felsefede teizmin yeniden güç kazanmasını da bu açıklama eksiklikleriyle ilişkilendiriyor. Bu nedenle eser, teistik felsefeyi yalnızca dinî bir tercih olarak değil, metafizik ve epistemolojik sorunlara alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirmeye çalışıyor.

Kitap, çağdaş analitik felsefede natüralizm ile teizm arasındaki tartışmaları sistematik biçimde ele alan önemli bir derleme niteliği taşıyor. Epistemoloji, ontoloji, zihin felsefesi, ahlak ve doğal teoloji gibi farklı alanlardan hareket ederek natüralist dünya görüşüne yöneltilen eleştirileri bir araya getirirken, aynı zamanda teistik yaklaşımların savunusuna da yer veriyor. Bu yönüyle eser, özellikle din felsefesi, metafizik ve çağdaş analitik düşünceyle ilgilenen okurlar için kapsamlı bir tartışma zemini sunuyor.

Kitapta yazıları bulunan isimler ise şöyle: Paul K. Moser, David Yandell, Dallas Willard, Robert C. Koons, J. P. Moreland, Michael Rea, Charles Taliaferro, Stewart Goetz, John E. Hare, William Lane Craig ve William Dembski.

Kolektif — Natüralizm: Eleştirel Bir Analiz
Editör: William Lane Craig, J. P. Moreland • Albaraka Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar (2026)

Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yarım yüzyıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getiren ‘Mektuplar, 1925-1975’, yalnızca iki düşünürün özel hayatına açılan bir pencere sunmuyor; aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en çalkantılı dönemlerini kişisel deneyimler üzerinden görünür kılıyor. Kitap, genç bir üniversite öğrencisi olan Arendt ile evli ve dönemin yükselen filozoflarından Heidegger arasında 1925 yılında Marburg’da başlayan ilişkinin izini sürüyor. İlk mektuplarda baskın olan tema, yoğun bir aşk, entelektüel hayranlık ve düşünsel yakınlık olarak öne çıkıyor. Heidegger, Arendt’in olağanüstü yeteneğini fark ediyor; Arendt ise hocasının düşünce dünyasından derinden etkileniyor.

Mektuplar ilerledikçe ilişkinin yalnızca duygusal bir bağdan ibaret olmadığı görülüyor. Felsefe, varlık, özgürlük, yalnızlık, çalışma disiplini ve düşünmenin anlamı üzerine yapılan göndermeler, iki isim arasındaki ilişkinin entelektüel boyutunu da açığa çıkarıyor. Ancak bu yakınlık, dönemin siyasal gelişmeleri nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyor. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması ve Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalması, aralarındaki bağı derinden sarsıyor. Mektuplarda doğrudan politik tartışmalardan çok, bu tarihsel kırılmanın yarattığı sessizlikler, uzaklaşmalar ve hayal kırıklıkları hissediliyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, büyük tarihsel olayların bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini göstermesi. Arendt sürgün yıllarında yeni bir hayat kurarken, Heidegger savaş sonrası dönemde hem akademik hem de ahlaki eleştirilerle karşılaşıyor. Uzun süre kesintiye uğrayan iletişim, yıllar sonra yeniden kuruluyor. Bu ikinci dönem mektuplarında gençlik tutkusunun yerini daha karmaşık duygular alıyor. Geçmişin yaraları tamamen kapanmıyor; buna rağmen karşılıklı saygı, düşünsel bağlılık ve birbirini anlama çabası varlığını koruyor.

Arendt’in mektuplarında bağımsızlığını kazanmış bir düşünürün sesi duyuluyor. Artık yalnızca eski hocasına yazan bir öğrenci değil, kendi kuramlarını geliştirmiş ve dünya çapında tanınan bir siyaset düşünürü olarak konuşuyor. Heidegger ise yaşlılık yıllarında geçmişi değerlendiren, zamanın etkisini hisseden ve yaşamındaki bazı ilişkilerin anlamını yeniden kavramaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Bu nedenle kitap, iki kişinin değişimini ve olgunlaşmasını da izleme imkânı veriyor.

Eserin temel temalarından biri affetme meselesi. Arendt’in Heidegger’e yönelik tutumu, ne bütünüyle bir unutma ne de koşulsuz bir bağışlama içeriyor. Daha çok, insan ilişkilerinin tarihsel ve ahlaki karmaşıklığını kabul eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle mektuplar, sadakat, ihanet, sorumluluk ve sevgi gibi kavramların kesin yargılarla açıklanamayacağını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Mektuplar, 1925-1975’ (‘Briefe, 1925-1975’), iki büyük düşünürün biyografik ayrıntılarını aktaran bir belge olmanın ötesine geçiyor. Aşk ile felsefenin, kişisel bağlılık ile siyasal çatışmanın, hatırlama ile affetmenin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerinden, düşüncenin insan hayatından bağımsız olmadığını; tarihin en sert kırılmalarının bile bazı bağları tamamen ortadan kaldıramadığını gösteriyor. Bu nedenle eser, hem felsefe tarihi hem de modern Avrupa’nın entelektüel serüveni açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar: 1925-1975
Çeviren: Melek Paşalı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Mektup • 448 sayfa • 2026

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche (2026)

Aydın Çiçek’in bu çalışması, çağdaş felsefenin en etkili düşünürlerinden biri olan Gilles Deleuze ile onun düşünsel kaynaklarının başında gelen Friedrich Nietzsche arasındaki derin ilişkiyi inceleyen kapsamlı bir değerlendirme. ‘Deleuze ve Nietzsche’, Deleuze’ün Nietzsche’yi yorumlamakla yetinmediğini, onu kendi felsefi projesinin kurucu unsurlarından biri haline getirdiğini söylüyor. Bu yönüyle eser, hem Nietzsche düşüncesinin temel kavramlarını hem de Deleuze’ün özgün kavramsal evrenini birlikte ele alarak iki filozof arasındaki yaratıcı etkileşimi görünür kılıyor.

Çalışmanın ilk bölümünde Nietzsche’nin düşüncesini şekillendiren temel kavramlar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Özellikle décadence, nihilizm, güç istenci ve ebedi dönüş kavramları üzerinden Nietzsche’nin modern kültüre, dine, ahlaka ve metafiziğe yönelttiği eleştiriler ele alınıyor. Nietzsche’nin insan anlayışı da farklı insan tipleri üzerinden değerlendiriliyor; sürü insanından özgür insana, oradan da üstinsana uzanan dönüşüm süreci tartışılıyor. Bunun yanında Hristiyanlığın değer sistemine yönelik eleştiriler, değer yaratımı düşüncesi ve Antik Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Nietzsche’nin yaşamı olumlayan felsefesinin temel bileşenleri olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde odak noktası Deleuze’ün felsefesi. Fark kavramı, içkinlik düzlemi, oluş, arzu, virtüellik, olay ve yersizyurtsuzlaştırma gibi Deleuze düşüncesinin merkezindeki kavramlar sistemli biçimde açıklanıyor. Deleuze’ün felsefeyi değişmez özlerin araştırılması olarak değil, sürekli hareket eden ilişkilerin ve dönüşümlerin incelenmesi olarak gördüğü vurgulanıyor. Böylece onun düşüncesinde yaşam, sabit kimliklerden çok oluş süreçleri üzerinden anlaşılıyor. Bu bölüm, Deleuze’ün neden geleneksel metafizikten uzaklaştığını ve farkı düşüncenin temel ilkesi hâline getirdiğini ortaya koyuyor.

Kitabın merkezini oluşturan üçüncü bölümde Deleuze’ün Nietzsche yorumuna odaklanılıyor. Özellikle ebedi dönüş kavramı bu yorumun anahtarı olarak ele alınıyor. Deleuze’e göre ebedi dönüş, aynı olanın sonsuz biçimde geri gelişi anlamına gelmiyor; yaratıcı, etkin ve yaşamı olumlayan güçlerin yeniden ortaya çıkışını ifade ediyor. Bu nedenle ebedi dönüş bir tekrar teorisinden çok, farkın üretimini sağlayan seçici bir ilke olarak yorumlanıyor. Güç istenci de baskı kurma arzusu değil, yaratıcı etkinliğin kaynağı olarak değerlendiriliyor. Nihilizm, beden, bilim, hakikat, trajedi ve soykütük gibi kavramlar da bu çerçevede yeniden ele alınarak Deleuze’ün Nietzsche’den nasıl özgün sonuçlar çıkardığı gösteriliyor.

Dördüncü bölümde ise Deleuze ve Nietzsche’nin ortak eleştirileri inceleniyor. Platon’dan Hegel’e kadar uzanan metafizik gelenek, her iki filozofun perspektifinden değerlendiriliyor. Özellikle özdeşlik, temsil, aşkınlık ve değişmez hakikat anlayışlarına yöneltilen eleştiriler üzerinde duruluyor. Deleuze ile Nietzsche’nin, yaşamı ve farklılığı bastıran düşünce biçimlerine karşı birlikte geliştirdikleri alternatif yaklaşımın, modern felsefe açısından taşıdığı önem ortaya konuyor.

Kitabın genelinde savunulan temel düşünce, Deleuze’ün Nietzsche’yi yalnızca açıklamadığı, onu yeni bir düşünsel bağlam içinde yeniden ürettiğidir. Nietzsche’nin güç istenci, ebedi dönüş ve nihilizm gibi kavramları, Deleuze’ün fark, oluş ve içkinlik merkezli felsefesinde yeni anlamlar kazanıyor. Bu nedenle eser, bir yandan Nietzsche’nin düşüncesine farklı bir bakış açısı sunarken diğer yandan Deleuze felsefesinin nasıl şekillendiğini anlamaya yardımcı oluyor. Sonuçta kitap, yaşamı olumlayan, yaratıcı gücü merkeze alan ve yerleşik metafizik kalıpları sorgulayan iki büyük filozof arasındaki verimli düşünsel diyaloğu gözler önüne seren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche: Deleuze’ün Nietzsche Okuması
• Kabalcı Yayınları
Felsefe • 302 sayfa • 2026

Daniel Speak — Kötülük Problemi (2026)

Daniel Speak, felsefenin en eski ve en güçlü sorularından birini irdeliyor: Eğer Tanrı mutlak iyi, mutlak güçlü ve her şeyi bilen bir varlıksa, dünyada neden kötülük ve acı vardır? Yazar, bu soruyu yalnızca teolojik bir mesele olarak değil, çağdaş analitik felsefenin merkezindeki kavramsal bir problem olarak ele alıyor. ‘Kötülük Problemi’ (‘The Problem of Evil’), özellikle son elli yıl içinde gelişen tartışmaları sistemli bir biçimde sunarak okura kötülük probleminin temel argümanlarını ve bu argümanlara verilen yanıtları tanıtıyor. Speak’in amacı kesin bir çözüm önermekten çok, farklı yaklaşımların mantıksal yapısını açık hâle getirmek.

Kitabın ilk bölümlerinde kötülük kavramının ne anlama geldiği tartışılıyor. Yazar, ahlaki kötülük ile doğal kötülük arasında ayrım yapıyor. Ahlaki kötülük, savaşlar, cinayetler ve zulüm gibi insan eylemlerinden kaynaklanan acıları kapsarken; doğal kötülük depremler, salgınlar, hastalıklar ve doğal felaketler gibi insan iradesinden bağımsız olayları ifade ediyor. Bu ayrım önem taşıyor çünkü Tanrı’nın varlığına yönelik eleştiriler çoğu zaman her iki kötülük türünü de açıklama yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakıyor.

Speak daha sonra kötülük problemine ilişkin klasik mantıksal argümanları inceliyor. Bu yaklaşım, Tanrı’nın belirli özellikleri ile kötülüğün varlığının mantıksal olarak bağdaşmadığını savunuyor. Özellikle modern tartışmalarda önemli bir yere sahip olan bu argümanlar, Tanrı’nın kötülüğü önlemek istemesi ve bunu yapabilecek güce sahip olması durumunda kötülüğün neden var olduğunu sorguluyor. Ancak yazar, çağdaş din filozoflarının büyük bölümünün bu katı mantıksal çelişki iddiasının başarılı biçimde savunulmasının zor olduğunu düşündüğünü belirtiyor. Özellikle özgür irade savunusu gibi yaklaşımlar, kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığının mantıksal olarak uyumlu olabileceğini göstermeye çalışıyor.

Kitabın önemli bir kısmı kanıtsal kötülük problemine ayrılıyor. Bu yaklaşım, kötülüğün Tanrı’nın varlığını mantıksal olarak imkânsız kılmadığını kabul ediyor; ancak dünyadaki acının miktarının ve dağılımının Tanrı’nın varlığına karşı güçlü bir kanıt oluşturduğunu ileri sürüyor. Özellikle görünürde hiçbir daha büyük iyiliğe hizmet etmeyen veya gereksiz görünen acılar bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Speak, bu argümanların çağdaş din felsefesinde neden mantıksal kötülük probleminden daha etkili kabul edildiğini ayrıntılı biçimde açıklıyor.

Yazar ayrıca ilahi gizlilik problemine de yer veriyor. Bu görüşe göre Tanrı gerçekten insanlarla ilişki kurmak istiyorsa, varlığını çok daha açık biçimde göstermesi beklenir. Buna rağmen birçok insanın Tanrı’nın varlığından emin olamaması veya samimi arayışlarına rağmen inanç geliştirememesi yeni bir felsefi sorun ortaya çıkarıyor. Speak, ilahi gizlilik tartışmalarını kötülük problemiyle ilişkilendirerek Tanrı’nın görünürdeki sessizliğinin nasıl yorumlandığını inceliyor.

Kitap boyunca özgür irade savunusu, ruh geliştirme yaklaşımı ve insan bilgisinin sınırlılığına vurgu yapan görüşler gibi çeşitli teistik yanıtlar da değerlendiriliyor. Speak bu yaklaşımların güçlü ve zayıf yönlerini tarafsız biçimde ele alıyor. Hiçbir çözümün tüm sorunları ortadan kaldırmadığını, ancak her birinin problemin belirli yönlerini açıklamaya çalıştığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Kötülük Problemi’, dünyadaki acı ve kötülüğün dini inanç açısından neden bu kadar önemli bir meydan okuma oluşturduğunu açıklayan kapsamlı bir giriş niteliği taşıyor. Daniel Speak, karmaşık felsefi tartışmaları sade ve sistematik bir dille sunarken, okuru kesin cevaplardan çok eleştirel düşünmeye yönlendiriyor. Kitap, kötülük olgusunun yalnızca teolojiyle ilgili değil, insanın anlam, adalet ve varoluş hakkındaki en temel sorularıyla bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağdaş din felsefesinin en canlı tartışmalarından birine kapsamlı ve dengeli bir giriş sunuyor.

Daniel Speak — Kötülük Problemi
Çeviren: Bekir Aşçı • Say Yayınları
Felsefe • 200 sayfa • 2026

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026