Mehmet Altun — İletişim Tarihi (2026)

‘İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim’, iletişimi modern araçlara indirgemeyen, insanlık tarihinin en erken toplumsal deneyimlerine yerleştiren kapsamlı bir düşünce denemesi. Mehmet Altun, iletişimi yalnızca konuşma ya da işaretleşme olarak değil; beden, mekân, nesne ve imgeler üzerinden kurulan çok katmanlı bir ilişki alanı olarak ele alıyor ve onu insanın hayatta kalma mücadelesiyle, birlikte yaşama pratikleriyle ve kültürel belleğin oluşumuyla birlikte düşünüyor.

Yukarı Mezopotamya’yı merkezine alan kitap, Paleolitik dönemden Çanak Çömleksiz Neolitik’e uzanan geniş bir zaman aralığında, iletişimin nasıl giderek toplumsal düzenin kurucu unsurlarından biri hâline geldiğini arkeolojik bulgular eşliğinde tartışıyor. Ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler, heykeller ve işlevi henüz tam çözülememiş maddi kültür öğeleri; bu coğrafyada iletişimin yalnızca anlam paylaşımı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, hiyerarşinin ve kolektif sürekliliğin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.

Altun’un en güçlü itirazlarından biri, iletişim tarihinin yazıyla başlatılmasına yöneliktir. Yazı öncesi toplumların “sessiz” olmadığına dikkat çeken yazar, maddi kültürün kendisinin yoğun, karmaşık ve süreklilik taşıyan bir iletişim alanı yarattığını söylüyor. Bu yaklaşım, iletişim tarihine dair yerleşik çizgisel anlatıları sorgularken, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve kültürel tarih arasında üretken bir bağ kuruyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca erken dönem iletişim pratiklerini inceleyen bir akademik çalışma değil; insanlığın en eski anlatılarını, örgütlenme biçimlerini ve anlam üretme yollarını kavramak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde.

Mehmet Altun — İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim
• Minotor Kitap
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık (2026)

Netta Weinstein, Heather Hansen ve Thuy-vy T. Nguyen’in bu kitabı, modern toplumda çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla anılan tek başınalığı, bilimsel araştırmalar ışığında yeniden düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, yalnızlık ile tek başınalık arasındaki kritik ayrımı merkeze alarak, başkalarıyla bağın yokluğu anlamına gelen yalnızlığın aksine, bilinçli ve gönüllü tek başınalığın psikolojik açıdan besleyici bir deneyim olabileceğini savunuyor.

‘Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü’ (‘Solitude: The Science and Power of Being Alone’), bir yetişkinin uyanık hayatının yaklaşık üçte birini tek başına geçirdiği gerçeğinden hareketle, bu zamanın neden çoğu zaman “boşa geçen” ya da kaçınılması gereken bir alan olarak damgalandığını sorguluyor. Mesele bu zamanı ortadan kaldırmak değil; onu dönüştürmek. Araştırmalar, tek başına geçirilen zamanın doğru koşullarda rahatlama, yeniden enerji toplama, duygu düzenleme ve problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor.

Weinstein, Hansen ve Nguyen, psikoloji literatüründeki temel bulguları gündelik hayata uygulanabilir bir çerçeveye taşıyor. Yaratıcılığın artması, içsel motivasyonun güçlenmesi ve kişinin kendi değerleriyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi, tek başınalığın sunduğu imkânlar arasında öne çıkıyor. Kitap, bu deneyimin sosyal ilişkilerle çelişmediğini; aksine, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği arttıkça başkalarıyla olan bağlarının da derinleşebileceğini ileri sürüyor.

Sonuç olarak kitap, tek başınalığı bir eksiklik ya da sorun olarak değil, iyi yaşamanın önemli bir bileşeni olarak ele alıyor. Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmenin hem bireysel iyilik hâline hem de daha dengeli ve anlamlı bir hayata açılan güçlü bir kapı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü
Çeviren: Zeynep Sultan Doğruer • Albaraka Yayınları
İnceleme • 376 sayfa • 2026

Ali Fuat Kalyoncu — Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar (2025)

Ali Fuat Kalyoncu’nun ‘Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar’ adlı kitabı, iki dünya savaşı arasındaki çalkantılı dönemde Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkileri, diplomatik dengelerin ötesine geçerek entelektüel, bilimsel ve kültürel etkileşimler üzerinden yeniden okuyor. Kitap, 1918–1945 yılları arasında Türkiye’nin modernleşme sürecinin yalnızca iç dinamiklerle değil, Avrupa’daki siyasal kırılmalar ve özellikle Almanya kaynaklı zorunlu göçlerle nasıl şekillendiğini gösteriyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda müttefik olan iki ülke, İkinci Dünya Savaşı’nda ise Türkiye’nin bilinçli tarafsızlık politikası sayesinde daha temkinli ve çok katmanlı bir ilişki kuruyor. Kalyoncu, bu dönemde Türkiye’nin Almanya için stratejik bir denge unsuru, Almanya’nın ise Türkiye için hem bir tehdit hem de bilgi ve insan kaynağı anlamına geldiğini vurguluyor. Nazi iktidarının yükselişiyle birlikte Almanya’dan dışlanan bilim insanları, sanatçılar ve düşünürler için Türkiye’nin bir sığınak hâline gelmesi, kitabın merkezî anlatı eksenlerinden birini oluşturuyor.

Özellikle üniversite reformu sürecinde Türkiye’ye gelen Alman kökenli akademisyenlerin hukuk, tıp, mimarlık, mühendislik ve sosyal bilimler alanlarında bıraktıkları kalıcı izler ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu isimlerin yalnızca bilgi aktarmadıkları; akademik etik, bilimsel yöntem ve kurumsal kültür açısından Cumhuriyet’in entelektüel altyapısına doğrudan katkı sundukları gösteriliyor. Kitap, bu katkıları bireysel yaşam öyküleri üzerinden anlatarak, büyük tarih anlatılarında çoğu zaman görünmez kalan ilişkileri görünür kılıyor.

‘Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar’, Türk-Alman ilişkilerini romantize etmeden ama indirgemeci bir siyasal okumaya da sıkıştırmadan ele alıyor. Göç, sürgün, savaş ve modernleşme deneyimlerinin iç içe geçtiği bu dönemi, bugünün Avrupa’sında yeniden yükselen göç ve sağ siyaset tartışmalarıyla ilişkilendirerek tarihin güncel anlamını hatırlatıyor. Kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel oluşumunu anlamak isteyen okur için, arka planda kalmış ama belirleyici bir tarihsel hattı titizlikle ortaya koyuyor.

Ali Fuat Kalyoncu — Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar: 1918-1945 (Almanların ve İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne Etkisi)
• İmge Kitabevi
İnceleme • 466 sayfa • 2025

Thomas Baier — Roma Edebiyatı Tarihi (2025)

Thomas Baier’in bu kitabı, Latin edebiyatını kronolojik bir dizin olarak değil, Roma toplumunun siyasal, kültürel ve düşünsel dönüşümleriyle iç içe gelişen canlı bir gelenek olarak ele alıyor. Baier, edebiyatı yalnızca metinler toplamı değil, Roma dünyasının kendini ifade etme biçimi olarak okuyor.

‘Roma Edebiyatı Tarihi’ (‘Geschichte der römischen Literatur’), erken dönem Roma yazınından başlayarak Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerine uzanıyor. Yunan edebiyatıyla kurulan yoğun etkileşim, Roma’nın kültürel kimliğini şekillendiren temel unsur olarak ele alınıyor. Plautus ve Terentius’un komedileri, Ennius’un epik denemeleri ve edebiyatın kamusal yaşamla kurduğu ilişki, Roma edebiyatının erken yönelimlerini ortaya koyuyor.

Cumhuriyet’in son döneminde Cicero’nun hitabeti ve felsefi metinleri, Catullus’un lirik şiiri ve Caesar’ın tarih yazımı üzerinden edebiyatın siyasetle olan bağı tartışılıyor. Augustus dönemi ise Vergilius, Horatius ve Ovidius aracılığıyla Roma edebiyatının “klasik” çağı olarak ele alınıyor; bu metinlerin imparatorluk ideolojisiyle kurduğu karmaşık ilişki vurgulanıyor.

İmparatorluk döneminde Seneca, Lucanus, Tacitus ve Juvenalis gibi yazarlar üzerinden edebiyatın eleştirel ve karamsar tonları öne çıkarılıyor. Baier, bu dönemde edebiyatın hem iktidarla uyum içinde hem de ona mesafeli biçimler üretebildiğini gösteriyor. Geschichte der römischen Literatur, Roma edebiyatını estetik, politik ve toplumsal boyutlarıyla birlikte ele alan, Latin edebiyatına bütünlüklü bir giriş sunan kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor.

Thomas Baier — Roma Edebiyatı Tarihi
Çeviren: Bilge Enç · Runik Kitap
İnceleme · 144 sayfa · 2025

Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar (2025)

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-merkezcilik ve İlliberalizm’, Hannah Arendt’in düşüncesine yerleşmiş yerleşik ve çoğu zaman idealize edilmiş okuma biçimlerine eleştirel bir mesafeden yaklaşan önemli bir çalışma olarak konumlanıyor. Kitap, Arendt’i yalnızca totalitarizmin keskin eleştirmeni ve özgürlüğün filozofu olarak değil, aynı zamanda Avrupalı-olmayan halklar, sömürgecilik ve dekolonizasyon karşısındaki sessizlikleri ve çelişkileriyle birlikte düşünmeye davet ediyor.

Hasan Aksakal’ın editörlüğünü üstlendiği ve Patricia Owens, Adam Y. Stern, Michael D. Burroughs, Richard H. King ve Samuel Moyn’un metinlerini bir araya getiren bu derleme, Arendt’in düşüncesindeki kör noktaları görünür kılmayı amaçlıyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarlar, Arendt’in Amerikan istisnacılığına yakın duruşunu, Fransız sömürgeciliğinin Cezayir’deki şiddeti karşısındaki tutumunu ve Medeni Haklar Hareketi ile Küresel Güney’in anti-kolonyal mücadelelerine yönelik mesafesini eleştirel biçimde ele alıyor. Böylece Arendt’in özgürlük, siyaset ve eylem kavrayışlarının, evrensellik iddialarına rağmen nasıl sınırlı bir tarihsel ve coğrafi ufka sahip olabildiği tartışılıyor.

Kitap, Arendt’in düşüncesini mahkûm etmeyi değil, onu daha tarihsel ve politik bir bağlama yerleştirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda Batı düşüncesinin kanonlaşmış figürleri etrafında oluşan “beyaz cehaleti”, Avrupa-merkezci kabulleri ve liberal evrensellik söylemleriyle sömürgeci miraslar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor. Arendt’in ölümünün 50. yılında yayımlanan çalışma, hem Arendt okumasını hem de modern siyaset teorisini yeniden düşünmek için güçlü bir çağrı sunuyor.

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar’, Batı merkezli teori geleneğini sorgulamak isteyen okurlar için, eleştirel uyanıklığı ve entelektüel sorumluluğu hatırlatan önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-Merkezcilik ve İlliberalizm, derleyen: Hasan Aksakal, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Beyoğlu Kitabevi, inceleme, 204 sayfa, 2025

Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları (2025)

Peter Brannen’ın bu kitabı, Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluşu merkeze alarak yaşamın gezegen üzerinde nasıl defalarca sona yaklaşıp yeniden kurulduğunu anlatıyor. Kitap, bu felaketleri tekil ve ani olaylar olarak değil, jeoloji, iklim ve biyoloji arasındaki uzun vadeli ve yıkıcı etkileşimlerin sonucu olarak ele alıyor.

Brannen, Ordovisiyen’den Permiyen’e, Triyas’tan Kretase’ye uzanan yok oluşları volkanizma, okyanus kimyası ve atmosfer değişimleri üzerinden inceliyor. Devasa volkan patlamalarının atmosfere saldığı gazların iklimi altüst ettiğini, okyanusların asitleştiğini ve oksijensizleştiğini gösteriyor. Bu süreçlerde türlerin büyük bölümünün yok olduğunu, ancak hayatta kalan canlıların Dünya’yı yeniden biçimlendirdiğini vurguluyor.

‘Dünya’nın Son’ları’ (‘The Ends of the World’), bilim insanlarının fosiller, izotoplar ve kaya katmanları aracılığıyla geçmişi nasıl okuduğunu da anlatıyor. Brannen, bilimsel tartışmaları ve görüş ayrılıklarını görünür kılarak yok oluş bilgisi üretiminin nasıl ilerlediğini gösteriyor. Aynı zamanda günümüz iklim krizinin, geçmiş kitlesel yok oluşlarla rahatsız edici benzerlikler taşıdığını hatırlatıyor.

Kitap, insanı tarihin merkezine koymayan bir bakış sunuyor. Dünya’nın bize ait olmadığını, yaşamın bizden önce defalarca çöktüğünü ve yeniden filizlendiğini söylüyor. Kitap, bugünü anlamak için gezegenin en karanlık geçmişlerine bakmak gerektiğini savunuyor ve insanlığın kırılgan konumunu açık biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları: Volkanik Kıyametler, Ölümcül Okyanuslar ve Dünyanın Geçmiş Kitlesel Yok Oluşlarını Anlama Arayışımız, çeviren: Anıl Yıldız, Sakin Kitap, inceleme, 336 sayfa, 2025

George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak (2025)

‘Toplumun McDonaldlastırılması’ adlı kitabıyla bildiğimiz George Ritzer bu çalışmasında, kredi kartını yalnızca bir ödeme aracı olarak değil, küresel kapitalizmin toplumsal ve kültürel mantığını açığa çıkaran merkezi bir simge olarak ele alıyor. Kitap, Amerika’da tüketimle kurulan ilişkinin nasıl bir kimlik, statü, özgürlük ve aynı zamanda kölelik anlatısına dönüştüğünü inceliyor. Ritzer, refah ve bireysel tercih söyleminin arkasında işleyen borç mekanizmalarını görünür kılıyor ve tüketimin gündelik hayatı nasıl yapılandırdığını sorguluyor.

Kredi kartı, bu anlatıda hız, kolaylık ve sınırsız erişim vaadiyle sunuluyor; fakat aynı anda bireyi sürekli borçlu bir özneye dönüştürüyor. Ritzer, tüketimin finansallaşmasının bireysel özgürlüğü genişletmek yerine daralttığını, kimliğin giderek satın alma gücüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Kredi kartı kullanımı, haz ertelemesini ortadan kaldırarak bugünü geleceğin bedeli pahasına tüketmeye teşvik ediyor ve bu durum toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor.

‘Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi’ (‘Expressing America. A Critique of the Global Credit Card Society’), Ritzer’in McDonaldlaşma kavramıyla uyumlu biçimde, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim ilkelerinin finansal hayata nasıl sızdığını tartışıyor. Bankalar, şirketler ve algoritmalar, bireyin tüketim davranışlarını yönlendiriyor; risk sistematik biçimde bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece kredi kartı toplumu, rasyonel görünen ama yapısal olarak irrasyonel sonuçlar üreten bir düzen kuruyor.

‘Amerika’yı Anlatmak’, kredi kartı üzerinden Amerikan kültürünü çözümlemekle yetinmiyor, bu kültürün küresel ölçekte nasıl yayıldığını da analiz ediyor. Ritzer, Amerikanlaşan tüketim kalıplarının dünyanın farklı coğrafyalarında benzer borç rejimleri ürettiğini gösteriyor. Kitap, çağdaş kapitalizmi anlamak isteyenler için eleştirel ve sarsıcı bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi, çeviren: Çiğdem Harrison, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 336 sayfa, 2025

Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim (2025)

Burçe Çelik bu kitabında, iletişim tarihinin Batı merkezli anlatısını eleştiriyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüz Türkiye’sine uzanan iki yüzyıllık bir süreci bütünlüklü biçimde ele alıyor. İletişimi yalnızca teknik araçların gelişimi olarak değil, iktidar, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkilerin kurucu bir unsuru olarak konumlandırıyor.

‘Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim’ (‘Communications in Turkey and Ottoman Empire’), telgrafın Osmanlı bürokrasisindeki merkezi rolünden başlayarak basın, posta, radyo, telekomünikasyon ve dijital iletişim ağlarına kadar uzanan bir hat izliyor. Bu hat boyunca iletişim altyapılarının devletleşme süreçleri, askerî denetim, ulus inşası ve kapitalist dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. İletişim ağlarının, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda yönetme biçimlerini ve toplumsal hiyerarşileri yeniden ürettiğini ortaya koyuyor.

Çelik, Osmanlı ve Türkiye deneyimini “gecikmiş modernlik” ya da basit bir taklit anlatısına indirgemiyor. Bunun yerine çoklu zamansallıklar, süreklilikler ve kopuşlar üzerinden bir okuma öneriyor. Kadınların, işçilerin, etnik azınlıkların ve çevre bölgelerin iletişimle kurduğu ilişkiler, merkezî devlet anlatısının dışına taşan bir perspektifle ele alınıyor.

Kitap, iletişimi tarafsız ve ilerlemeci bir teknoloji olarak değil, siyasal mücadelelerin, krizlerin ve toplumsal pazarlıkların alanı olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle çalışma, Osmanlı ve Türkiye bağlamının iletişim tarihi açısından neden kurucu bir önem taşıdığını gösteriyor ve alan için eleştirel bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim: Eleştirel Bir Tarih, çeviren: Aslı Önal, İletişim Yayınları, inceleme, 422 sayfa, 2025

Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma (2025)

İletişimin hiç olmadığı kadar hızlandığı bir çağda yaşıyoruz; fakat bu hız, yakınlığı mı çoğaltıyor yoksa mesafeyi mi derinleştiriyor? Akıllı telefon, bizi dünyaya bağlayan nötr bir araç olmaktan çıkıp gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir ilişki biçimine dönüşürken, yabancılaşma da biçim değiştirerek yeniden üretiliyor.

Emre Canpolat bu çalışmada, Marx’ın yabancılaşma, meta fetişizmi ve şeyleşme kavramlarını dijital kapitalizmin en sıradan nesnesi olan akıllı telefon üzerinden yeniden düşünmeye girişiyor. Hegel’den Marx’a uzanan kuramsal hattı güncel toplumsal deneyimlerle buluşturan kitap, sosyal medya etkileşimlerinden konum bildirimlerine, beğeni ekonomisinden sürekli çevrimiçi olma hâline kadar uzanan pratiklerin nasıl birer sermaye mekanizmasına eklemlendiğini gösteriyor.

Teknolojinin bizi birbirimize bağladığı iddiası, bu bağın hangi koşullarda ve kimin yararına kurulduğu sorusunu gizliyor. Canpolat, gündelik yaşamın en masum görünen anlarının bile nasıl metalaştığını, boş zamanın nasıl üretken bir sömürü alanına dönüştüğünü ve insanın kendi emeğine, zamanına ve ilişkilerine yabancılaşmasının dijital biçimlerini görünür kılıyor. Böylece akıl, enformasyon ve iletişim, kolektif bir kazanım olmaktan çıkıp denetim ve fetiş nesneleri hâline geliyor.

‘İletişim ve Yabancılaşma’, dijital çağın “zahiri toplulukları” içinde şekillenen insan deneyimini çözümlemeye çalışırken, okuru yalnızca teknolojiye değil, bu teknolojinin içkin olduğu toplumsal ilişkilere de eleştirel bir gözle bakmaya çağırıyor. Kitap, dijital dünyanın parlak yüzünün ardındaki yapısal yabancılaşmayı anlamak isteyenler için güçlü bir teorik sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma: Marx’ın Yabancılaşma Teorisi, Fetişizm ve Gündelik Hayat, Yordam Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

Nicklas Brendborg – Haz Tuzağı (2025)

Modern dünyanın bizi nasıl sürekli uyararak bağımlılık döngülerine ittiğini inceleyen Nicklas Brendborg, biyolojiyi davranış bilimleriyle buluşturduğu bir çalışmayla karşımızda. Yazar, insan beyninin evrimsel geçmişte hayatta kalmayı kolaylaştıran haz tepkilerinin bugün dijital platformlar, ultra işlenmiş gıdalar, sosyal medya bildirimleri ve yapay uyarıcılarla sömürüldüğünü gösteriyor. Bu uyarıcıların ortak özelliği, doğal ödül sistemimizi aşırı uyararak dopamin döngüsünü bozması ve alışkanlıklarımızı kontrolümüz dışına çekmesi.

‘Haz Tuzağı’ (‘Super Stimulated: How Our Biology Is Being Manipulated to Create Bad Habits – and What We Can Do About It’), bu biyolojik mekanizmaların nasıl manipüle edildiğini herkesin anlayabileceği bir netlikte açıklıyor. Davranış bağımlılıklarının yalnızca irade eksikliğiyle açıklanamayacağını, çevrenin tasarımının en az biyolojimiz kadar belirleyici olduğunu vurguluyor. İnsan beyninin aşırı uyarılmaya karşı görece savunmasız yapısı, şirketlerin ve algoritmaların hedeflediği zayıf bir noktaya dönüşüyor. Bu da neden çoğu insanın ekran süresini sınırlamakta, sağlıksız yiyeceklerden uzak durmakta ya da dikkatini korumakta zorlandığını açıklıyor.

Kitap, çözümü bireysel iradeden ziyade çevresel düzenlemelerde, alışkanlıklarımızı destekleyen mikro stratejilerde ve biyolojimizi anlamada buluyor. Brendborg, uyaran kısıtlaması, dopamin dengesini yeniden kurma teknikleri ve haz sisteminin bilinçli yönetimi gibi pratik öneriler sunuyor.

Çalışma, günümüzün dikkat ekonomisini ve alışkanlık krizini biyolojik temelde çözümleyen az sayıdaki popüler bilim kitabından biri olduğu için alanında önemli kabul ediliyor. Yalnızca neden bağımlı hale geldiğimizi değil, neden bu çağda öz-denetimin geçmişten çok daha zor olduğunu da açıklıyor ve bireyleri kendi davranışlarını yeniden tasarlamaya davet ediyor.

  • Künye: Nicklas Brendborg – Haz Tuzağı, çeviren: Semih Koç, Butik Yayınevi, inceleme, 256 sayfa, 2025