Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı (2026)

Sandro Mezzadra ve Brett Neilson bu eserlerinde Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan çokkutuplu dünya düzenini, klasik Doğu-Batı karşıtlığının ötesine geçen yeni bir kapitalizm ve iktidar analiziyle inceliyor. Kitap, küresel sistemde yaşanan dönüşümlerin yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değiştirmediğini; sermayenin hareket biçimlerini, emek süreçlerini, sınır rejimlerini, uluslararası ilişkileri ve siyasal mücadeleleri de yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Yazarlar, günümüz dünyasını anlamak için tek merkezli ya da ulus-devlet odaklı açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürerek kapitalizmin farklı coğrafyalarda birbirine bağlanan çok katmanlı yapısını çözümlemeye çalışıyor.

Çalışmanın merkezinde, “Batı” ile onun dışında kalan “geri kalan dünya” arasındaki ilişkinin artık eski hiyerarşik kalıplarla açıklanamayacağı düşüncesi yer alıyor. Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri ve diğer yükselen güçlerin küresel ekonomide üstlendikleri roller, sermaye akışlarının yön değiştirmesi ve yeni jeopolitik rekabetler, kapitalizmin çokkutuplu bir evreye girdiğini gösteriyor. Ancak yazarlar, bu değişimin Batı’nın gerilemesi ya da yeni güçlerin basit yükselişi biçiminde okunmasına karşı çıkıyor; bunun yerine farklı iktidar merkezlerinin birbirine bağımlı olduğu karmaşık bir dünya düzeninin oluştuğunu öne sürüyor.

‘Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar’ (‘The Rest and the West: Capital and Power in a Multipolar World’), bu dönüşümü pandemi, savaş rejimleri, finansallaşma, platform ekonomileri ve küresel lojistik ağları gibi süreçler üzerinden inceliyor. Özellikle dijital platformların üretim ve dolaşım üzerindeki etkisi, finans sermayesinin ekonomik ve siyasal kararları belirleme gücü ile tedarik zincirlerinin küresel ölçekte kazandığı stratejik önem ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece kapitalizmin yalnızca fabrikalarda değil, veri akışlarından ulaştırma koridorlarına kadar uzanan çok geniş bir alanda yeniden örgütlendiği gösteriliyor.

Mezzadra ile Neilson, sermayedeki bu dönüşümlerin emek dünyasını da kökten değiştirdiğini savunuyor. Güvencesiz çalışma biçimleri, göçmen emeği, dijital emek, bakım emeği ve farklı üretim rejimleri arasındaki bağlantıları analiz ederek işçi sınıfının artık tek tip bir özne olarak düşünülemeyeceğini ileri sürüyor. Emek mücadelelerinin de ulusal sınırları aşan, farklı toplumsal deneyimleri bir araya getiren yeni örgütlenme biçimleri geliştirdiğini vurguluyor. Böylece sınıf mücadelesini feminist, ırkçılık karşıtı, çevreci ve sömürgecilik karşıtı hareketlerle birlikte değerlendiren daha geniş bir siyasal çerçeve öneriyor.

Kitabın en önemli katkılarından biri, çokkutuplu dünyanın yalnızca yeni güç rekabetleri yaratan bir düzen olmadığını, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik mücadeleleri için yeni imkânlar da sunduğunu göstermesi oluyor. Yazarlar, sermaye ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına nüfuz ettiği koşullarda bile alternatif öznelliklerin ve dayanışma biçimlerinin gelişebileceğini savunuyor. Bu nedenle eser, farklı mücadeleleri ortak bir politik bileşim içinde buluşturacak yeni bir enternasyonalizm fikrini tartışmaya açıyor. Küresel kapitalizmin güncel dönüşümlerini ekonomi politik, siyaset kuramı ve toplumsal hareketler perspektiflerini bir araya getirerek değerlendiren çalışma, çağdaş kapitalizmin yapısını ve ona karşı geliştirilebilecek alternatif siyasal ufukları anlamak isteyenler için önemli bir kuramsal kaynak niteliği taşıyor.

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar
Çeviren: Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Paula Ringer — Cadılar (2026)

Paula Ringer’in bu çalışması, müzik ile feminizm arasındaki bağı “cadı” metaforu üzerinden yeniden kuruyor. Ringer, tarihte bastırılan, şeytanlaştırılan ve susturulan kadın figürünün modern müzikte nasıl geri döndüğünü inceliyor. Bu “cadılar” klasik anlamda büyü yapan varlıklar değil; aksine sesleri, sözleri ve sahne varlıklarıyla toplumsal normları bozan sanatçılar oluyor. Kitap, müziği yalnızca estetik bir üretim olarak değil, politik ve dönüştürücü bir güç olarak ele alıyor.

Ringer’e göre bu sanatçılar, yüzyıllardır kadınlara dayatılan edilgen, itaatkâr ve “zararsız” kimliği parçalıyor. Şarkı söylemek burada bir ifade biçiminin ötesine geçiyor; sessizliğe karşı bir direniş ve kolektif hafızayı yeniden yazma aracı haline geliyor. Bu kadınlar “sessizliği yırtıyor” ve bedenlerine yapışmış kalıpları müzik aracılığıyla söküp atıyor. Böylece müzik, bir tür büyüye dönüşüyor: dinleyeni rahatsız eden, sarsan ve dönüştüren bir etki yaratıyor.

‘Cadılar’da (‘Sorcières’) Yoko Ono, Nina Simone, Anne Sylvestre, Kate Bush, Stevie Nicks, Lana Del Rey ve Marieanne Faithfull gibi isimler üzerinden bu dönüşüm somutlaştırılıyor. Bu sanatçılar, yalnızca müzik üretmiyor; aynı zamanda kadınlık deneyimini yeniden tanımlayan figürler olarak öne çıkıyor. Kimi zaman öfkeyi, kimi zaman kırılganlığı, kimi zaman da karanlığı sahiplenerek normların dışına çıkıyorlar. Bu yönleriyle “tehlikeli” görülmeleri, aslında taşıdıkları özgürleştirici potansiyelden kaynaklanıyor.

Ringer’in çalışması, müziğin feminist mücadeledeki yerini güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Kitap, kadın sanatçıların seslerini birer politik araç olarak kullanarak patriyarkal düzeni nasıl sarstığını gösteriyor. Bu açıdan eser hem müzik kültürü hem de feminist teori için önemli bir katkı sunuyor; çünkü sanatı, direnişin ve yeniden var olmanın en etkili yollarından biri olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Paula Ringer — Cadılar: Feminizm, Büyü ve Müzik
Çeviren: Sinem Özer • Otonom Yayıncılık
Feminizm • 104 sayfa • 2026

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz? (2026)

Maurizio Lazzarato bu kitabında devrim fikrini nostaljik bir hatıraya değil, bugünü dönüştürme imkânı taşıyan canlı bir hafızaya bağlıyor. 20. yüzyıl devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından sol düşüncenin sınıf siyasetini geri plana ittiğini, kimlik ve farklılık politikalarının ise çoğu zaman kapitalist düzenle uyumlu hale geldiğini savunuyor. Ona göre mesele, sınıf ile azınlık mücadelelerini karşı karşıya koymak değil, aralarındaki tarihsel ve stratejik bağı yeniden kurmak oluyor.

Yazar, “azınlık” kavramını yalnızca sayısal bir kategori olarak değil, iktidar ilişkilerine karşı konumlanış biçimi olarak ele alıyor. Feminist, göçmen, ırksal ya da queer mücadelelerin, kapitalizmin üretim ve tahakküm mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değil; aynı zamanda özne üreten, borçlandıran ve itaat yaratan bir makine olarak işliyor. Bu yüzden azınlık politikaları, sınıf mücadelesinden koparıldığında radikal potansiyelini yitiriyor.

Lazzarato, hafıza meselesine özel bir önem veriyor. Devrimlerin unutulması, yenilgilerin içselleştirilmesi ve mücadele deneyimlerinin silinmesi, kapitalist gerçekçiliğin güçlenmesine yol açıyor. Oysa devrimci hafıza, geçmişi romantize etmek için değil, kolektif eylem kapasitesini yeniden kurmak için gerekiyor. Yazar, özellikle 1968 sonrası dönemi analiz ederek, neoliberalizmin toplumsal hareketleri nasıl dönüştürdüğünü ve etkisizleştirdiğini tartışıyor.

‘Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar’ (‘Se souvenir de la révolution: Minorités et classes’), sınıf ile azınlık arasındaki gerilimi aşmaya çalışan teorik bir müdahale niteliği taşıyor. Lazzarato, devrimin yalnızca ekonomik eşitlik talebi değil, aynı zamanda yaşam biçimlerinin, arzuların ve özneliklerin dönüşümü olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş sol düşünce içinde hafıza, yenilgi ve yeniden kuruluş meselelerini merkezine alması bakımından önemli bir tartışma açıyor.

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar
Çeviren: Melis İnan, Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum (2025)

Miguel de Beistegui’nin bu çalışması, klasik ontolojiyi yeniden düşünmeye çağıran ve felsefeyi sabit varlık anlayışından koparıp oluşa, fark’a ve hareket’e odaklayan güçlü bir müdahale. ‘Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe’ (‘Truth and Genesis: Philosophy as Differential Ontology’), Heidegger ve Deleuze başta olmak üzere çağdaş kıta felsefesinin temel figürlerinden esinle, hakikati durağan bir öz değil, ortaya çıkış (genesis) ve fark (differance) süreçleriyle kavranması gereken dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

Beistegui, felsefenin görevinin “doğruyu söylemek” değil, hakikatin nasıl oluştuğunu, yani bir şeyin nasıl “hakikat hâline geldiğini” anlamak olduğunu savunuyor. Bu bağlamda hakikat, varlığın bir temsili değil, onun görünür hâle geliş sürecidir. Klasik metafizik anlayışın aksine, felsefenin amacı sabitlik değil, değişim, köken değil, oluş, öz değil, farktır. Bu noktada Beistegui’nin “fark ontolojisi” dediği yaklaşım devreye girer: varlığı sabit kategorilerle değil, birbirinden farklılaşan ilişkiler ve geçişlerle düşünmek.

Kitap boyunca Deleuze’ün “farkın önceliği” düşüncesiyle Heidegger’in “Varlığın tarihi” yaklaşımı bir araya getirilir. Bu sentez, felsefeyi yalnızca anlam üretimiyle değil, aynı zamanda bu anlamın nasıl üretildiğiyle, ortaya çıktığı koşullarla ilgilenen yaratıcı bir etkinlik olarak tanımlar. Böylece düşünce, temsilden çok edimsel bir güç, sabit doğrulardan çok hareket halindeki bir yaratım süreci hâline gelir.

‘Hakikat ve Oluşum’, okuyucusunu felsefeye bir sistem değil, bir açılım; bir tanım değil, bir soru olarak yaklaşmaya çağırıyor. Ontolojiyi yeniden şekillendiren bu yaklaşım, yalnızca akademik felsefeye değil, dünyayı kavrayış biçimimize de kökten bir alternatif sunuyor: Hakikat, kökeni sabitlenmiş bir “şey” değil, sürekli oluşan, farklılaşan ve anlam kazanan bir süreçtir.

  • Künye: Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe, çeviren: Sinem Özer, Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 464 sayfa, 2025

Rita Laura Segato – Savaşın Yeni Biçimleri ve Kadınların Bedeni (2025)

Rita Laura Segato’nun bu eseri, adlı eseri, günümüz dünyasındaki çatışma biçimlerinin evrimini ve bu yeni savaş türlerinin kadınların bedenleri üzerindeki özel etkilerini derinlemesine inceliyor. ‘Savaşın Yeni Biçimleri ve Kadınların Bedeni’ (‘Las nuevas formas de la guerra y el cuerpo de las mujeres’), geleneksel devletlerarası savaşların yerini giderek artan, devlet dışı aktörlerin ve organize suç örgütlerinin dahil olduğu, yaygın şiddet ve terör eylemlerinin aldığı bu yeni savaş biçimlerinin, kadınların bedenlerini birer savaş alanı ve mesaj verme aracı olarak kullandığını savunur. Kitap, bu yeni savaşlarda cinsel şiddetin sistematik bir silah olarak kullanıldığını, kadınların sadece çatışmaların mağdurları değil, aynı zamanda bu şiddetin özel hedefleri haline geldiğini örnek vakalar ve teorik analizler üzerinden gösteriyor.

Segato, bu yeni savaş biçimlerinin sadece fiziksel değil, aynı zamanda sembolik ve kültürel boyutlarının da olduğunu vurgular. Kadınların bedenleri üzerinden yürütülen şiddetin, toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil yapılar ve kültürel normlarla derinlemesine bağlantılı olduğunu ileri sürer. Kitap, bu şiddetin faillerinin, kadınların bedenlerini kontrol ederek topluluklar üzerinde güç ve tahakküm kurmayı amaçladıklarını analiz eder. Segato, bu bağlamda, yerel çatışmalardan küresel terörizme kadar farklı bağlamlardaki kadınlara yönelik şiddet örneklerini inceleyerek, bu olgunun evrensel ve yerel dinamiklerini ortaya koyuyor. Ayrıca, bu yeni savaş biçimlerine karşı feminist direniş biçimlerini ve kadınların barış süreçlerindeki potansiyel rollerini de değerlendirir.

Kitap, günümüz dünyasındaki şiddet olgusunu toplumsal cinsiyet perspektifinden ele alan önemli bir çalışma. Segato, savaş, şiddet ve kadınların bedenleri arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine analiz ederek, bu konularda yeni düşünme biçimleri ve çözüm önerileri sunuyor. Kitap, toplumsal cinsiyet çalışmaları, savaş ve barış çalışmaları, insan hakları ve Latin Amerika çalışmaları gibi farklı disiplinlere ilgi duyan okuyucular için değerli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Rita Laura Segato – Savaşın Yeni Biçimleri ve Kadınların Bedeni, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, siyaset, 88 sayfa, 2025

Nick Srnicek, Helen Hester – İşten Sonra (2025)

Nick Srnicek lle Helen Hester’in ‘İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi’ (‘After Work: The Fight for Free Time’) adlı bu eseri, günümüz kapitalist toplumlarında işin merkezi rolünü ve bunun bireylerin yaşamları üzerindeki olumsuz etkilerini eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Kitap, teknolojinin hızla geliştiği bir çağda, neden hâlâ bu kadar çok çalışmak zorunda olduğumuz sorusunu sorarak, tam otomasyonun potansiyelini ve “iş sonrası” bir toplumun nasıl mümkün olabileceğini tartışıyor. Yazarlar, neoliberal politikaların dayattığı güvencesiz çalışma koşulları, artan iş yükü ve azalan boş zamanın bireyler üzerindeki psikolojik ve sosyal maliyetlerini vurgulayarak, “tam zamanlı çalışma” idealinin sürdürülebilir olmadığını savunuyorlar.

Srnicek ve Hester, “iş sonrası” bir topluma geçişin sadece teknolojik bir zorunluluk değil, aynı zamanda arzu edilir bir hedef olduğunu ileri sürüyorlar. Kitap, evrensel temel gelir, çalışma haftasının kısaltılması, kamusal hizmetlerin genişletilmesi ve boş zamanı değerlendirmeye yönelik yeni sosyal altyapıların oluşturulması gibi bir dizi radikal politika önerisi sunuyor. Yazarlar, bu tür politikaların, bireylerin daha anlamlı ve tatmin edici yaşamlar sürmelerine, yaratıcılıklarını geliştirmelerine ve demokratik katılımı artırmalarına olanak tanıyacağını savunuyorlar. “İş sonrası” bir toplum, sadece zorunlu çalışmanın azalması anlamına gelmemekte, aynı zamanda boş zamanın yeniden tanımlanması ve yeni sosyal ilişkilerin geliştirilmesi için bir fırsat sunuyor.

‘İşten Sonra’, günümüz çalışma kültürüne yönelik kapsamlı bir eleştiri sunuyor, daha özgür, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir geleceğe yönelik umut dolu bir vizyon da çiziyor. Kitap, işin yaşamlarımız üzerindeki tahakkümünü sorgulamaya ve “iş sonrası” bir dünyanın nasıl inşa edilebileceğine dair somut öneriler sunarak, okuyucuyu bu önemli tartışmaya katılmaya davet ediyor. Srnicek ve Hester’in çalışması, siyaset, ekonomi, sosyoloji ve teknoloji alanlarına ilgi duyan herkes için düşündürücü ve ilham verici bir okuma sunuyor.

  • Künye: Nick Srnicek, Helen Hester – İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, çeviren: Melis İnan, Otonom Yayıncılık, siyaset, 264 sayfa, 2025

Jacopo Galimberti – Sınıf İmgeleri (2025)

Jacopo Galimberti bu kitabında, 1960’lardan 1980’lere kadar İtalyan siyasi hareketleri olan İşçicilik (operaismo) ve Özerklik (autonomia) ile görsel sanatlar arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. ‘Sınıf İmgeleri: İşçicilik, Otonomi ve Görsel Sanatlar (1962-1988)’ (‘Images of Class: Operaismo, Autonomia and the Visual Arts (1962-1988)’), bu dönemde ortaya çıkan sanat eserlerinin sadece siyasi hareketlerin bir yansıması olmadığını, aynı zamanda bu hareketlerin teorik ve pratik gelişimine katkıda bulunduğunu savunuyor. Kitap, sanatın siyasi aktivizmle nasıl iç içe geçtiğini ve sınıf mücadelesinin görsel temsillerinin nasıl üretildiğini detaylı bir şekilde ele alıyor.

Galimberti, İşçicilik ve Özerklik hareketlerinin, işçi sınıfının öz-örgütlenmesine ve toplumsal dönüşüme yönelik radikal yaklaşımlarını inceliyor. Bu hareketlerin, geleneksel Marksist sınıf analizine meydan okuyarak, işçi sınıfının sadece üretim araçlarına sahip olmaması nedeniyle değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın her alanında aktif bir özne olarak ortaya çıkması gerektiğini savunduğunu belirtiyor. Kitap, bu hareketlerin, sanatın sadece bir propaganda aracı olmadığını, aynı zamanda işçi sınıfının özgürleşme mücadelesinde önemli bir rol oynayabileceğini öne sürdüğünü gösteriyor.

Galimberti, bu dönemde ortaya çıkan sanat eserlerinin, işçi sınıfının deneyimlerini, mücadelelerini ve hayallerini nasıl görselleştirdiğini analiz ediyor. Kitap, sanatçıların, işçi sınıfının öz-örgütlenme pratiklerini, toplumsal isyanlarını ve alternatif yaşam biçimlerini nasıl tasvir ettiğini inceliyor. Galimberti, bu eserlerin, sadece siyasi mesajlar iletmekle kalmadığını, aynı zamanda işçi sınıfının kolektif bilincini ve özgüvenini güçlendirdiğini savunuyor. Kitap, sanatın, işçi sınıfının özgürleşme mücadelesinde nasıl bir katalizör görevi gördüğünü ve toplumsal dönüşümün görsel temsillerinin nasıl üretildiğini detaylı bir şekilde ele alıyor.

Galimberti, kitabında, bu dönemde ortaya çıkan sanat eserlerinin, sadece İtalyan siyasi hareketlerinin bir yansıması olmadığını, aynı zamanda uluslararası bağlamda da yankı uyandırdığını gösteriyor. Kitap, bu eserlerin, 1968 öğrenci hareketleri, feminist hareket ve anti-emperyalist mücadeleler gibi farklı toplumsal hareketlerle nasıl etkileşimde bulunduğunu inceliyor. Galimberti, bu eserlerin, sadece yerel bir bağlamda değil, aynı zamanda küresel bir bağlamda da toplumsal dönüşümün görsel temsillerinin üretimine katkıda bulunduğunu savunuyor.

Kitap, sadece sanat tarihi ve siyaset bilimi alanlarında değil, aynı zamanda toplumsal hareketlerin görsel kültürünü anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak. Kitap, sanatın siyasi aktivizmle nasıl iç içe geçtiğini, sınıf mücadelesinin görsel temsillerinin nasıl üretildiğini ve toplumsal dönüşümün sanatsal pratiklerle nasıl mümkün olabileceğini derinlemesine inceliyor.

  • Künye: Jacopo Galimberti – Sınıf İmgeleri: İşçicilik, Otonomi ve Görsel Sanatlar (1962-1988), çeviren: Eyüp Eser, Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, siyaset, 464 sayfa, 2025

Chowra Makaremi – Kadın! Yaşam! Özgürlük! (2024)

‘Kadın! Yaşam! Özgürlük!’, 2022 Eylül’ünden itibaren İran’da yaşanan ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla birleşen geniş çaplı protestoları derinlemesine inceliyor.

Kitap, bu hareketin ortaya çıkış nedenlerini, gelişme sürecini ve İran toplumundaki yankılarını detaylı bir şekilde ele alıyor.

Jina Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından yaşamını kaybetmesi, ülke genelinde büyük bir öfkeye yol açmış ve protestoların fitilini ateşledi.

Kitap, bu olayın protestoların başlangıç noktası olduğunu vurguluyor.

Protestoların en önemli özelliklerinden biri, gençlerin öncülük etmesi.

Kitap, gençlerin cesaretini, yaratıcılığını ve mücadele azmini anlatarak, onların bu hareketteki kilit rolünü ortaya koyuyor.

“Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı, kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini merkeze alıyor.

Kitap, kadınların bu hareketteki aktif rolünü ve mücadelelerini detaylı bir şekilde inceliyor.

Protestolara farklı etnik ve dini gruplardan insanlar katılmış, bu da İran toplumunun çeşitliliğini ve birlik ruhunu gözler önüne sermiştir.

Kitap, bu çeşitliliği ve farklı kimliklerin bir araya gelmesini vurguluyor.

Protestolar, dünya genelinde büyük bir dayanışma ile karşılanmıştır.

Kitap, uluslararası medyanın rolünü, sosyal medyanın gücünü ve diğer ülkelerdeki destek gösterilerini ele alıyor.

İran rejimi, protestolara şiddetli bir şekilde müdahale etmiştir.

Kitap, rejimin taktiklerini, insan hakları ihlallerini ve protestoculara yönelik baskıyı detaylandırıyor.

Kitap, Ortadoğu’nun en önemli siyasi olaylarından biri olan İran protestolarını ilk elden takip etmek isteyenler için değerli bir kaynak.

Kitap, kadınların hakları için verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin evrensel boyutunu ortaya koyuyor.

Gençlerin değişim için nasıl bir güç olabileceğini ve geleceğin şekillenmesindeki rolünü vurguluyor.

Kitap, İran toplumunun karmaşık yapısını, farklı kimlikleri ve siyasi dinamiklerini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

  • Künye: Chowra Makaremi – Kadın! Yaşam! Özgürlük!: İran’da Devrimci Bir Ayaklanmanın Yankıları, çeviren: Sinem Özer, Otonom Yayıncılık, feminizm, 320 sayfa, 2024

Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi (2024)

Laurent Bove’un ‘Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş’ adlı eseri, Spinoza’nın felsefesindeki “conatus” kavramını derinlemesine inceleyerek, filozofun etik ve politik düşüncesine yeni bir bakış açısı sunuyor.

Spinoza’ya göre, her varlık kendi varlığını sürdürme ve güçlendirme eğilimindedir.

Bu içsel dürtüye “conatus” adı verilir.

Conatus, sadece biyolojik bir hayatta kalma içgüdüsü değil, aynı zamanda varlığın özünü oluşturan bir kuvvettir.

Bu kavram, Spinoza’nın felsefesinde merkezi bir yer tutar ve hem bireysel hem de evrensel düzeyde geçerliliğini korur.

Bove, Spinoza’nın felsefesini, varlığın sürekli olarak onaylanması ve dış güçlere karşı direnmesi üzerine kurulu bir mücadele olarak görür.

Conatus, bu mücadelede temel bir güçtür.

Kitap, Spinoza’nın etik sistemini politik bir boyutta ele alır.

Bove’a göre, Spinoza’nın felsefesi, sadece bireysel kurtuluş için değil, aynı zamanda daha adil ve özgür bir toplum inşa etmek için de bir rehberdir.

Bove, Spinoza’nın düşüncelerini günümüz sorunlarına ve mücadelelerine taşıyarak, felsefenin güncelliğini vurgular.

Bove, Spinoza’nın felsefesini sadece tarihsel bir metin olarak değil, aynı zamanda günümüzün politik ve sosyal sorunlarına cevaplar sunan bir düşünce sistemi olarak sunar.

Conatus’un Çok Yönlülüğü: Conatus kavramını hem bireysel düzeyde (mutluluk arayışı) hem de toplumsal düzeyde (özgürlük mücadelesi) ele alarak, kavramın geniş kapsamlılığını gösterir.

Direniş ve Özgürlük: Kitap, Spinoza’nın felsefesini, baskıya ve otoriteye karşı direnmenin ve özgürlüğün felsefesi olarak yorumlar.

  • Künye: Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 328 sayfa, 2024