Félix Guattari – Kaozmos (2021)

Félix Guattari’nin aramızdan ayrıldığı 1992 yılında yayımlanan bu son kitabı, gerek filozofun öznellik, semiyotik, şizoanaliz, ekonomi ve politika gibi üstüne çalışma yürüttüğü muhtelif alanlara dair analizinin genel bir toparlanışı niteliğindeki sunumu gerekse güncel politik gidişata ve geleceğe dair öngörülerinin en kuvvetli ifadelerinden biri olması bakımından gerçek bir entelektüel miras niteliği taşıyor.

Bir ömürlük psikoterapi ve militanlık tecrübesinin en rafine ifadesine ulaştığı bu kitapta Guattari, gölge oyununu anıştıran klasik altyapı-üstyapı ayrımını bertaraf eden ve genelleştirilmiş bir tercüme edilebilirlik kıstası temin ederek bileşenlere özgü heterojenliği ezip geçen Varlık, Tin, Mutlak, Gösteren, Sermaye, İyi, Tanrı, Güzel gibi aşkın göndergelerin altını oyan kolektif öznelliğin makinesel heterogenezinin peşinde.

Katı uzam-zamansal sınırlandırmaların hafiflediği o kaozmik geçidin psikotik aurasının gizemlerinde dolaştığı, Evrenin dört ontolojik işlevi olan cisimsiz Evrenleri, makinesel Filumları, Akışları ve Varoluşsal Yeryurdları incelediği eser boyunca Guattari, öznelliğin kapitalist yersizyurtsuzlaşma eşiğinin kendi maksimine ulaştığı zamanımızın ötesine doğru nasıl bir tekilleşme kıvılcımı oluşturabileceğimizi soruşturuyor.

Öznelliğin muhafazakâr bir yeniden-yerliyurtlulaşması için sermaye tarafından seferber edilen arkaizmler, ekolojik krizin göz ardı edilemez vahameti ve Sovyetler sonrası solun akameti gibi çeşitli garabetlerle son kez hesaplaşıyor.

  • Künye: Félix Guattari – Kaozmos: Etik-Estetik Bir Paradigma, çeviren: M. Çağrı Uluğer ve Gözde Erdoğan, Otonom Yayıncılık, felsefe, 230 sayfa, 2021

Karl Löwith – Hegel’den Nietzsche’ye (2021)

‘Hegel’den Nietzsche’ye’ ondokuzuncu yüzyıl felsefe ve düşünce tarihi üzerine yazılmış en önemli eserlerden biridir.

Karl Löwith bu klasiğinde Hegel ve Nietzsche’yi ondokuzuncu yüzyıl Alman düşüncesinin tarihinin iki ucu olarak konumlandırıyor.

Hegel ve Nietzsche yüzyılın tarihinin başı ve sonudur, ama düşüncenin kendisi söz konusu olduğunda baş ile son adeta yer değiştirir.

Karşıtlıkların evrensel uzlaşmasını temellendirmeye dönük rasyonalist çerçevenin mimarı Hegel’den, modernliğin hiçliğine karşı yeni bir başlangıcın peşinde, paradokslar ve çelişkiler karşısında asla geri çekilmeyen Nietzsche’ye kadar, düşünce hangi dönüşümlerden geçmişti?

Ondokuzuncu yüzyıl geçmişten mutlak kopuşu kadar yirminci yüzyıl üzerindeki etkisiyle anılıyorsa, Löwith’e göre, bunda en çok pay sahibi olanlar hiç şüphesiz Marx ve Kierkegaard’dır.

Bu iki düşünür, Hegel’in öne sürdüğü uzlaşmaların altında gizlenmiş olan devrimsel dönüşümlerin sonuna kadar gitmeyi tercih eder.

Löwith de, Goethe ile Hegel’in arasından geçip, Feuerbach’tan Stirner’e, Marx ve Kierkegaard’dan Nietzsche’ye ilerlerken, düşüncenin problemlerindeki dönüşümleri izliyor.

Dönüşümü en tutarlı ifadesine kavuşturmak için çırpınan bir yüzyılın ruhu daha önce belki hiç bu kadar yetkin bir biçimde ortaya konmamıştır.

  • Künye: Karl Löwith – Hegel’den Nietzsche’ye: 19. Yüzyıl Düşüncesinde Devrimsel Kopuş, çeviren: Reyhan Ay, Otonom Yayıncılık, felsefe, 504 sayfa, 2021

Mario Tronti – İşçiler ve Sermaye (2021)

İşçi sınıfı bugün, hem sermaye ve devletin hem de solun kurumsal yapıları içinde sıkışmış durumda.

Otonom Marksizmin kurucu metni olan ‘İşçiler ve Sermaye’ ise, bu durumdan devrimci bir çıkış önermesiyle dikkat çekiyor.

Kapitalist toplumu sermayenin değil de işçi sınıfının bakış açısından okumaya davet eden Mario Tronti, emeğin politik öznelliğini sermayenin içindeki ve karşısındaki yıkıcı güç olarak görüyor ve bu gücü devrimci bir politik pratiğe dönüştürmenin yolunu açıyor.

İşçi sınıflaşmamış bir proletaryayı, emek gücüne dönüşmemiş bir emeği ve tarihsel koşulların olgunlaşmasına bağlanmamış bir devrimi, ücretli emeğin reddine oturtuyor.

Canlı emeği, sermayenin karşıtı değil, otonom bir fark olarak; işçi sınıfı mücadelesini de sermayenin kendini olumlamasının bir dinamiği değil, emeğin farklanma hareketi olarak görüyor.

Marx’ı ve Lenin’i en görmezden gelinip eleştirilen, ama en devrimci yönleriyle öne çıkarıyor: “Devrimi sürekli köşe başında gören” Marx ve “uygunsuz zaman ve anda devrim yapmak isteyen” Lenin.

Tronti’nin kendi ifadesiyle, “bir tarafta yarın her şeyin infilak edeceğini ve eski dünyanın parçalanacağını söyleyenler, diğer tarafta ise önümüzdeki elli yıl boyunca hiçbir şeyin yerinden oynamayacağını söyleyenler olduğunda, ilk gruptakileri olgular yanlışlamış, ikinciler ise haklı çıkmıştır; biz birinci gruptayız, buradayız…”

İşte İtalya’da Sıcak Sonbahar’ın, dünya devrimci hareketinin en özgün deneyimlerinden biri olan Otonomist Marksizm’in devrimi devrimcileştiren temel tezi.

  • Künye: Mario Tronti – İşçiler ve Sermaye, çeviren: Eyüp Eser, Otonom Yayıncılık, siyaset, 432 sayfa, 2021

Rebecca Tamás – Ucubeler (2021)

‘Ucubeler’, dünyayla ilişkimizde çoğunlukla görmezden geldiğimiz yaban yakınlıklar üzerine derinlemesine bir tefekkür.

Rebecca Tamás, insan ile insan olmayan arasındaki geçirgen, bulanık, hassas, gözenekli sınırları irdeliyor.

insanmerkezci bakışı reddeden ‘Ucubeler’, insan ve insan olmayan üzerine düşünürken, aynı zamanda birbirine bağlı pek çok duygu ve düşünceyi çözüp çözüp tekrar örüyor.

Ucube ama ne olduğu da belli.

Yazar, bugün burada ve hatta ölmekte olan bir dünyayla ilişkilerimizin yaban yakınlıklarını incelemiş.

Tamás bunu da, çevreci olduğu kadar tarihsel, tarihsel olduğu kadar da politik bir bakışla yapıyor.

Yazar, karşımıza düşünen kayalardan gizemli panayırlara, iklim kederinden dönüştürücü hamamböceklerine kadar pek çok ilgi çekici konuyu irdelerken bizi yeni bir ekolojik vizyon tahayyülü üzerine düşünmeye de davet ediyor.

  • Künye: Rebecca Tamás – Ucubeler: İnsan ve İnsan Olmayan Üzerine Denemeler, çeviren: Bilge Tanrısever, Ece Durmuş ve Melis İnan, Otonom Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2021

Mustafa Demirtaş – Dostluk (2021)

Antik Yunan’ın kişisel dostluklarından neoliberal çağın faydacı dostluklarına, dostluk üzerine sağlam bir tarihsel, felsefi ve toplumsal sorgulama.

Mustafa Demirtaş, dayanışmacı ve özgürleştirici bir dostluğun insanlar kadar dünyaya da ne denli yararlı olabileceğini gözler önüne seriyor.

Dostluk nedir ve nasıl yaşanır, hangi güç ilişkilerini kurar ve işletir gibi soruların yanıtını arayan çalışma, dostluk kavramının tarihselliği ve uğradığı dönüşümleri izliyor.

Dostluk kavramına atfedilen çeşitli felsefi anlamları sorgulayan Demirtaş, dostluk kavramının tarihselliği ile felsefi anlamlarının kesiştiği alana kavramın politik tezahürlerini yerleştiriyor.

Antik Yunan’ın kişisel dostluklarını, erken modern ve modern yaklaşımların dost-düşman ikiliğine dayandırdığı dostluk fikrini, neoliberal çağın faydacı dostluk tanımını boydan boya kat eden çalışma, dostluk kavramını duygu, çıkar, vefa, güven, ortak yaşam, yeni toplumsal biçimler gibi kavramlarla ilişkilendirip hem dostluğun güç ilişkilerinde açtığı imkânları hem de bu güç ilişkilerinin dostluğu kapattığı imkânsızlıkları tartışıyor.

Demirtaş, sadece insanlarla değil tüm dünyayla kurulacak dostlukların, dayanışmacı, güçlendirici, kurucu ve özgürlükçü ilişkileri yeşertip çoğaltacak toplumsallıkların oluşumu için vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Mustafa Demirtaş – Dostluk: Felsefi, Politik ve Toplumsal Tezahürler, Otonom Yayıncılık, felsefe, 128 sayfa, 2021

Robert Misrahi – Spinoza Sözlüğü (2020)

Spinoza felsefesinin önemli başlıklarını açıklayan usta işi bir sözlük arayanlara, bu çalışmayı öneriyoruz.

Robert Misrahi, yalnızca Spinoza’nın kavramlarını değil, onun felsefe tarihi içindeki yerini ortaya koyan sağlam bir haritalandırma da sunuyor.

Misrahi, Spinoza’nın kelimelerinin ne anlama geldiğini anlatıyor, bu kelimeler arasındaki farklı güzergâhları aydınlatıyor ve buradan da bütün bu kavramların bağlandığı problemleri ortaya koyuyor.

Spinoza’nın felsefi sistemini daha iyi kavramamıza olanak sağlayacak türden bir çalışma olarak şiddetle tavsiye ediyoruz.

  • Künye: Robert Misrahi – Spinoza Sözlüğü, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, sözlük, 296 sayfa, 2019

Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği (2020)

Bazı insanların, hatta bazı filozofların diğerlerinden daha bilge olması gibi, bazı yaratıklar da diğerlerinden daha bilgedir.

İşte Charles Augustus Strong da bu heyecan verici kitabında, bize bilge yaratıkların hikâyelerini fabl şeklinde anlatıyor.

Bize karmaşık gelen felsefi kavramları ve problemleri hikâyeleştirerek anlatan ‘Yaratıkların Bilgeliği’, bu yönüyle fabl tarzında yazılmış bir felsefe kitabı niyetine okunabilir.

Kitapta, “Tepe ile Arı”, “Kuş ile Balık”, “Aşil ile Kaplumbağa”, “Kartal ile Mermi”, “Hakikati Arayanlar”, “Balarısı ile Yabanarısı”, “Maymun ile Köpek”, “Kuzu ile Annesi”, “Köstebek ile Tarlakuşu” ve “Stoacı ile Hıristiyan Şehit” başlığını taşıyan ve her biri birer bilgelik öyküsü olan pek çok fabl yer alıyor.

Kitap böylece, evrenin yaratıkları aracılığıyla felsefi problemleri kavramamıza olanak sağlıyor.

Kitaptan, tadımlık niyetine bir bölüm:

AŞİL İLE KAPLUMBAĞA

“Sevgili büyük Zenon!” dedi kaplumbağa. “Bir dahi, antik diyalektikçilerin en akıllısı ve vefalı bir dost olduğu kadar aşağı hayvanlara karşı da merhametli biriydi. Paradoksları ne keyifliydi ama: bir noktadan hareket edemeyen (veya daha doğrusu, hareket etmeden sonsuz noktalarda bulunan) ok, koştukları hızdan iki kat daha hızlı koşan stadyumdaki koşucular ve başarması hiç mümkün olmayan Aşil.  Zenon kendi kendisini aldatmış olabilir de olmayabilir de. Fakat Aşil’in kaplumbağayı yakalamasına izin vermemesine büyük saygı duyuyorum.”

“Aşağı hayvanlar arasında neredeyse en aşağısı olan bir hayvanın duygularına değer vermeyebilirsiniz. Sert bir kutu gövdemi korur ve tehlike anında kaçacak güvenli bir yer sağlar ama ruhumu koruyan böyle bir örtüm yoktur. Oysa ne hassas olduğumu fark etmişsinizdir. Bir solucana ayağınızı çarparsanız dönebilir, ben bunu bile yapamam. Aptallıkla karıştırılmaması gereken doğal yavaşlığım beni, sığ kişilerin alaylarına maruz bırakır. Eğer Zenon, Aşil’in bana yetişmesini yasaklamadan beni bu güçlü adamla eşleştirmiş olsaydı, korkunç bir şaka olurdu bu.”

“Bu yasak iki bin yıl boyunca geçerliliğini korudu. Hiç olmazsa, alimler dünyası Zenon’un açmazlarına henüz tatmin edici bir çözüm getirememişti. Filozoflar bu açmazları aşamadılarsa, elbette Aşil de aşamayacaktı. Geçici bir süreliğine güvendeydim. Fakat geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, önceden Zenon’un adını dahi duymamış (ve onun gibi kaplumbağalara merhamet duymayan) Alman bir matematikçi bu bilmeceyi çözdü ve zorlu rakibimle aramdaki son engeli yerle bir etti.”

“Hal böyle olunca, modern bir Zenon’un ortaya çıkmasını ne çok istedim tahmin edebilirsiniz. Ünlü bir Fransız filozofun çalışmalarını karıştırdım ama bana, aslında ortada gerçek bir açmaz olmadığını ve Aşil’in bana ulaşmak için dümdüz yürümesinin yeteceğini söyledi. (O halde neden böyle yapmamıştı ki?) Bu filozofun İngiliz muhalifi (şu tanıdığınız zeki matematiksel mantıkçı) açmazların gerçek olduğunu ama Alman’ın bunları çözdüğünü söyledi. Bu doğru olabilir ama beni üzen şu ki, bu muhalifin itibarımı iade etmek (hatta bu durumu Aşil’in aleyhine, benimse lehime çevirmek) için muazzam bir fırsatı vardı ama bu fırsatı kaçırdı. Epey ilginç olduğundan bu hikâyeyi size de anlatmam lazım.”

“Tristram Shandy, yaşamının ilk iki gününü yazmasının bir yıl aldığını söyler. Fakat bunu yapmaya devam etseydi (ve sonsuza dek zamanı olsaydı) yaşamının hiçbir bölümü yazılmamış olmayacaktı. (Bunu okuyunca, sonsuza dek zamanları olduğunu düşünürsek, kötülerin cehennemde tüm günahlarının cezasını nasıl olup da çektikleri anlaşılıyor diye düşündüm.) Kendisi, bunu Tristram Shandy paradoksu olarak adlandırabileceğimizi söyler.”

“Peki ama neden Aşil’i Tristram Shandy’nin hayatının yerine ve beni de Tristram Shandy’nin yerine koyup bunu da Ters Yüz Olmuş Aşil olarak adlandırmadı? Bir keresinde bir tavşanla yarışıp onu geride bıraktığımı duymamış olabilirsiniz. Matematik benden yana oldukça ve ilerlemeye devam ettiğim sürece, Aşil’le aramda onun kat etmediği bir yerin hep kalacağının verdiği güvence sayesinde, Aşil’le boy ölçüşmeye tereddüt etmezdim öyleyse.”

“Aramızda kalsın ama, Tristram Shandy’nin hayatının 363/365’inin sonsuza dek yazılmamış olarak kalacağını düşünmeliydim. Fakat bir kaplumbağadan da şanına halel getirmesi beklenmez herhalde.”

Kaplumbağa bu sözleri söylerken, hızla ona doğru gelen Aşil göründü uzaklardan. Miğferindeki tüyler sallanıp duruyor ve göğe doğru yükselen muhteşem endamı göz alıyordu. Fakat yakınlaştıkça bir gülümseme beliren çehresinde, uzun bir yolculuğun getirdiği yorgunluk okunur oldu. İlk başta kabuğuna çekilen kaplumbağa, bu gülümsemeyi fark edince kafasını kabuğundan çıkardı ve saygıyla “Sizden neredeyse umudumu kesmiştim ey yüce,” dedi. Aşil, “Selam olsun sana ey aşağı,” diye dostane bir yanıt verdi. “Gerçekten dikkat çekici bu performansını tebrik ederim; kuşkusuz tavşana karşı kazandığın zafer artık ikinci sıraya geçmeli.” Kaplumbağa, “Yüce Aşil, tıpkı Fransız gibi konuşuyorsunuz,” dedi ve ekledi, “Peki, bunca uzun bir bekleyiş ve umutsuzluğun ardından nasıl olup da buraya gelebildiniz?”

“Bu, tümüyle matematiksel bir problem,” diye yanıtladı Aşil. “Benden iki bin yıl önce başladın. Veya bu sürenin kilometre karşılığını düşünebiliriz. Bu mesafeyi hızlarımız arasındaki farka bölersen, tam sonucu bulacağından emin olabilirsin.” Kaplumbağa, “Matematikte pek iyi değilim, zaten bunun beni neredeyse mahvettiğini siz de görüyorsunuz. Korkarım bu kusurum daha derin sorgulamalar yapmama imkân vermiyor,” dedi. Aşil büyük bir nezaketle yanıtladı: “Böyle başarılı bir koşucunun mazur görülecek hiçbir yanı yok. Pratikte sağlam olmak, matematikte sağlam olmaktan daha iyidir. En azından, ben Truva’da bu ruhu taşıyarak mücadele ettim.”

  • Künye: Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği, çeviren: Nergis Tanç, Otonom Yayıncılık, felsefe, 64 sayfa, 2020

Sercan Çalcı – Oluş Serüveni (2020)

Pinokyo günün birinde, yaratıcısı Gepetto’ya isyan ederek evden kaçtı.

Peki, bu kaçış insanın oluş ve özgürlük serüveni hakkında bize neler söyleyebilir?

Sercan Çalcı, Carlo Collodi’nin ‘Pinokyo’nun Serüvenleri’ eseri ile Gilles Deleuze’ün ‘Anlamın Mantığı’nda geliştirdiği olay teorisini birlikte okuyarak bu soruya ufuk açıcı yanıtlar veriyor.

Oluşu, “bir limiti eşiğe çevirmek” olarak tanımlayan Çalcı, Pinokyo’nun kaçışıyla her şeyin belirtilere dönüştüğü yeni bir anlam coğrafyasının ortaya çıktığını, varlıktan kaçan her şeyin dâhil olduğu sonsuz bir oluş korosunun doğduğunu belirtiyor.

Bu kaçışın imkânlarını irdeleyen Çalcı, Platon’un varlık hiyerarşisindeki bir çatlağı derinleştirip düşünce ve eylemin özgür hareketinin bizi nereye götürebileceği üzerine düşünüyor.

‘Oluş Serüveni’, bizi düzene ve kendimize çivileyen ve başka olmaktan alıkoyan her mantığın çatlaklarından sonsuz bir oluş serüveni doğabileceğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Sercan Çalcı – Oluş Serüveni: Deleuze, Pinokyo ve Belirtiler Mantığı, Otonom Yayıncılık, felsefe, 176 sayfa, 2020

Kolektif – İçkinlik Etiği (2020)

Ahlak buyurur; etik, üretir.

Ahlak sabit ve değişmez ilkeler var sayar; etik, süreç içinde değişebilir ilkelere öncelik verir.

Buradan hareketle şu sonuca varılabilir:

Eylemi değişmeyen ilkelerle belirleyen ahlak aşkınlık düzlemine aittir; etik ise, eylemin esnekliğini öne çıkarmasıyla felsefenin içkin kavranışıdır.

İşte bu derleme de, içkinlik düzleminde konuşlanan bir etik arayışı, bunun başlıca düşünürleri olarak Spinoza ve Nietzsche’nin fikirlerini merkeze alarak tartışıyor.

Zira kitapta ifade edildiğine göre Spinoza ve Nietzsche, ahlakın “Ne yapmalıyım?” sorusunun yerine “Neyi yapmaya muktedirim?” sorusunu geçirerek, etiği bir güç meselesi olarak yorumlamanın ve yaşamı sonsuzca deneyimleme imkânının önünü açmışlardır.

Kitapta,

  • Spinoza’nın içkinlik felsefesi,
  • Felsefi bir ideal olarak özgürlük,
  • İçkinlik ve sonluluk,
  • Deleuze ve Derrida bağlamında çağdaş Fransız düşüncesinde iki yön olarak içkinlik ve aşkınlık,
  • Deleuze ve arzu meselesi bağlamında içkin bir etik teorisi,
  • Nietzsche ve Spinoza’da ahlaki duygular,
  • Spinoza, Nietzsche ve Stoacılar bağlamında tutkular, güç ve pratik felsefe gibi ilgi çekici konular tartışılıyor.

Spinoza ve Nietzsche’den türeyen bir içkin etiğin bize bugün nasıl rehberlik edebileceğini merak edenlerin kaçırmak istemeyeceği bir çalışma.

  • Künye: Kolektif – İçkinlik Etiği: Nietzsche ve Spinoza, derleyen: Hüseyin Deniz Özcan ve Orkun Tüfenk, Otonom Yayıncılık, felsefe, 350 sayfa, 2020

Félix Guattari – Moleküler Devrim (2020)

Félix Guattari’nin 1977 yılında yayımladığı ‘Moleküler Devrim’, 68’in açtığı yeni yollar üzerine derinlemesine ve enfes bir sorgulama.

68’in kadınlar, göçmenler, deliler, güvencesizler, çocuklar ve eşcinseller gibi farklı gruplara ne gibi öznellik olanaklarını getirdiğini tartışan Guattari, bunun yanı sıra, aynı dönemde inşa edilen yeni despotik iktidarların 68’in mirasını nasıl tehdit ettiğini de irdeliyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Ekonomik sömürü ile cinsel sömürü birbirinden ayrı düşünülemez. Burjuvazi ve bürokrasi ancak cinsiyetler, yaş sınıfları ve ırklar arasındaki ayrımcılığa, davranışların kodlanmasına, kastların katmanlaşmasına yaslanarak iktidarlarını sürdürebilirler. Bu aynı ayrımcılıkların ve katmanlaşmaların militanlarca yeniden üretilmesi işçi hareketinin ve devrimci hareketin günümüzdeki kemikleşmesinin asıl temelini oluşturur.”

“Halkın gerçek arzularını dinlemek, en başta kişinin kendisinin ve en yakınındakilerin arzularını dinleyebiliyor olmasını gerektirir. Bu, daha büyük ölçekteki sınıf mücadelelerine ancak arzu mücadelelerinden sonra geçmek gerektiği anlamına asla gelmez. Tersine, bunlar arasındaki her kesişme sınıf mücadelelerine yadsınamaz bir güç katacaktır.”

“Kapitalizmin temellerinden biri olan cinsel yabancılaşma toplumsal bedenin erillik odağında kutuplaşmasını gerektirir, kadın bedeni ise göz dikilen bir nesneye, metaya, ancak suçluluk duygusu içinde ve sistemin bütün çarklarına (evlilik, aile, çalışma vb.) boyun eğerek erişilebilen bir yeryurda dönüşür.”

“Tıpkı emek güçlerinin sömürülmesine rağmen dünyanın gerçekliğiyle gerçek bir ilişki kurmayı başaran emekçiler gibi, kadınlar da, maruz kaldıkları cinsel sömürüye rağmen, arzuyla gerçek bir ilişkiyi sürdürmeyi başarırlar. Ve bu ilişkiyi esasen beden düzeyinde yaşarlar. Nasıl ki burjuvazi ekonomik düzlemde proletarya olmadan bir hiçse, erkekler de böyle bir “dişil-oluşa” erişemezlerse beden düzleminde çok da bir şey olamazlar.”

  • Künye: Félix Guattari – Moleküler Devrim, çeviren: Işık Ergüden, Otonom Yayıncılık, felsefe, 506 sayfa, 2020