Robert Misrahi – Spinoza Sözlüğü (2020)

Spinoza felsefesinin önemli başlıklarını açıklayan usta işi bir sözlük arayanlara, bu çalışmayı öneriyoruz.

Robert Misrahi, yalnızca Spinoza’nın kavramlarını değil, onun felsefe tarihi içindeki yerini ortaya koyan sağlam bir haritalandırma da sunuyor.

Misrahi, Spinoza’nın kelimelerinin ne anlama geldiğini anlatıyor, bu kelimeler arasındaki farklı güzergâhları aydınlatıyor ve buradan da bütün bu kavramların bağlandığı problemleri ortaya koyuyor.

Spinoza’nın felsefi sistemini daha iyi kavramamıza olanak sağlayacak türden bir çalışma olarak şiddetle tavsiye ediyoruz.

  • Künye: Robert Misrahi – Spinoza Sözlüğü, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, sözlük, 296 sayfa, 2019

Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği (2020)

Bazı insanların, hatta bazı filozofların diğerlerinden daha bilge olması gibi, bazı yaratıklar da diğerlerinden daha bilgedir.

İşte Charles Augustus Strong da bu heyecan verici kitabında, bize bilge yaratıkların hikâyelerini fabl şeklinde anlatıyor.

Bize karmaşık gelen felsefi kavramları ve problemleri hikâyeleştirerek anlatan ‘Yaratıkların Bilgeliği’, bu yönüyle fabl tarzında yazılmış bir felsefe kitabı niyetine okunabilir.

Kitapta, “Tepe ile Arı”, “Kuş ile Balık”, “Aşil ile Kaplumbağa”, “Kartal ile Mermi”, “Hakikati Arayanlar”, “Balarısı ile Yabanarısı”, “Maymun ile Köpek”, “Kuzu ile Annesi”, “Köstebek ile Tarlakuşu” ve “Stoacı ile Hıristiyan Şehit” başlığını taşıyan ve her biri birer bilgelik öyküsü olan pek çok fabl yer alıyor.

Kitap böylece, evrenin yaratıkları aracılığıyla felsefi problemleri kavramamıza olanak sağlıyor.

Kitaptan, tadımlık niyetine bir bölüm:

AŞİL İLE KAPLUMBAĞA

“Sevgili büyük Zenon!” dedi kaplumbağa. “Bir dahi, antik diyalektikçilerin en akıllısı ve vefalı bir dost olduğu kadar aşağı hayvanlara karşı da merhametli biriydi. Paradoksları ne keyifliydi ama: bir noktadan hareket edemeyen (veya daha doğrusu, hareket etmeden sonsuz noktalarda bulunan) ok, koştukları hızdan iki kat daha hızlı koşan stadyumdaki koşucular ve başarması hiç mümkün olmayan Aşil.  Zenon kendi kendisini aldatmış olabilir de olmayabilir de. Fakat Aşil’in kaplumbağayı yakalamasına izin vermemesine büyük saygı duyuyorum.”

“Aşağı hayvanlar arasında neredeyse en aşağısı olan bir hayvanın duygularına değer vermeyebilirsiniz. Sert bir kutu gövdemi korur ve tehlike anında kaçacak güvenli bir yer sağlar ama ruhumu koruyan böyle bir örtüm yoktur. Oysa ne hassas olduğumu fark etmişsinizdir. Bir solucana ayağınızı çarparsanız dönebilir, ben bunu bile yapamam. Aptallıkla karıştırılmaması gereken doğal yavaşlığım beni, sığ kişilerin alaylarına maruz bırakır. Eğer Zenon, Aşil’in bana yetişmesini yasaklamadan beni bu güçlü adamla eşleştirmiş olsaydı, korkunç bir şaka olurdu bu.”

“Bu yasak iki bin yıl boyunca geçerliliğini korudu. Hiç olmazsa, alimler dünyası Zenon’un açmazlarına henüz tatmin edici bir çözüm getirememişti. Filozoflar bu açmazları aşamadılarsa, elbette Aşil de aşamayacaktı. Geçici bir süreliğine güvendeydim. Fakat geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, önceden Zenon’un adını dahi duymamış (ve onun gibi kaplumbağalara merhamet duymayan) Alman bir matematikçi bu bilmeceyi çözdü ve zorlu rakibimle aramdaki son engeli yerle bir etti.”

“Hal böyle olunca, modern bir Zenon’un ortaya çıkmasını ne çok istedim tahmin edebilirsiniz. Ünlü bir Fransız filozofun çalışmalarını karıştırdım ama bana, aslında ortada gerçek bir açmaz olmadığını ve Aşil’in bana ulaşmak için dümdüz yürümesinin yeteceğini söyledi. (O halde neden böyle yapmamıştı ki?) Bu filozofun İngiliz muhalifi (şu tanıdığınız zeki matematiksel mantıkçı) açmazların gerçek olduğunu ama Alman’ın bunları çözdüğünü söyledi. Bu doğru olabilir ama beni üzen şu ki, bu muhalifin itibarımı iade etmek (hatta bu durumu Aşil’in aleyhine, benimse lehime çevirmek) için muazzam bir fırsatı vardı ama bu fırsatı kaçırdı. Epey ilginç olduğundan bu hikâyeyi size de anlatmam lazım.”

“Tristram Shandy, yaşamının ilk iki gününü yazmasının bir yıl aldığını söyler. Fakat bunu yapmaya devam etseydi (ve sonsuza dek zamanı olsaydı) yaşamının hiçbir bölümü yazılmamış olmayacaktı. (Bunu okuyunca, sonsuza dek zamanları olduğunu düşünürsek, kötülerin cehennemde tüm günahlarının cezasını nasıl olup da çektikleri anlaşılıyor diye düşündüm.) Kendisi, bunu Tristram Shandy paradoksu olarak adlandırabileceğimizi söyler.”

“Peki ama neden Aşil’i Tristram Shandy’nin hayatının yerine ve beni de Tristram Shandy’nin yerine koyup bunu da Ters Yüz Olmuş Aşil olarak adlandırmadı? Bir keresinde bir tavşanla yarışıp onu geride bıraktığımı duymamış olabilirsiniz. Matematik benden yana oldukça ve ilerlemeye devam ettiğim sürece, Aşil’le aramda onun kat etmediği bir yerin hep kalacağının verdiği güvence sayesinde, Aşil’le boy ölçüşmeye tereddüt etmezdim öyleyse.”

“Aramızda kalsın ama, Tristram Shandy’nin hayatının 363/365’inin sonsuza dek yazılmamış olarak kalacağını düşünmeliydim. Fakat bir kaplumbağadan da şanına halel getirmesi beklenmez herhalde.”

Kaplumbağa bu sözleri söylerken, hızla ona doğru gelen Aşil göründü uzaklardan. Miğferindeki tüyler sallanıp duruyor ve göğe doğru yükselen muhteşem endamı göz alıyordu. Fakat yakınlaştıkça bir gülümseme beliren çehresinde, uzun bir yolculuğun getirdiği yorgunluk okunur oldu. İlk başta kabuğuna çekilen kaplumbağa, bu gülümsemeyi fark edince kafasını kabuğundan çıkardı ve saygıyla “Sizden neredeyse umudumu kesmiştim ey yüce,” dedi. Aşil, “Selam olsun sana ey aşağı,” diye dostane bir yanıt verdi. “Gerçekten dikkat çekici bu performansını tebrik ederim; kuşkusuz tavşana karşı kazandığın zafer artık ikinci sıraya geçmeli.” Kaplumbağa, “Yüce Aşil, tıpkı Fransız gibi konuşuyorsunuz,” dedi ve ekledi, “Peki, bunca uzun bir bekleyiş ve umutsuzluğun ardından nasıl olup da buraya gelebildiniz?”

“Bu, tümüyle matematiksel bir problem,” diye yanıtladı Aşil. “Benden iki bin yıl önce başladın. Veya bu sürenin kilometre karşılığını düşünebiliriz. Bu mesafeyi hızlarımız arasındaki farka bölersen, tam sonucu bulacağından emin olabilirsin.” Kaplumbağa, “Matematikte pek iyi değilim, zaten bunun beni neredeyse mahvettiğini siz de görüyorsunuz. Korkarım bu kusurum daha derin sorgulamalar yapmama imkân vermiyor,” dedi. Aşil büyük bir nezaketle yanıtladı: “Böyle başarılı bir koşucunun mazur görülecek hiçbir yanı yok. Pratikte sağlam olmak, matematikte sağlam olmaktan daha iyidir. En azından, ben Truva’da bu ruhu taşıyarak mücadele ettim.”

  • Künye: Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği, çeviren: Nergis Tanç, Otonom Yayıncılık, felsefe, 64 sayfa, 2020

Sercan Çalcı – Oluş Serüveni (2020)

Pinokyo günün birinde, yaratıcısı Gepetto’ya isyan ederek evden kaçtı.

Peki, bu kaçış insanın oluş ve özgürlük serüveni hakkında bize neler söyleyebilir?

Sercan Çalcı, Carlo Collodi’nin ‘Pinokyo’nun Serüvenleri’ eseri ile Gilles Deleuze’ün ‘Anlamın Mantığı’nda geliştirdiği olay teorisini birlikte okuyarak bu soruya ufuk açıcı yanıtlar veriyor.

Oluşu, “bir limiti eşiğe çevirmek” olarak tanımlayan Çalcı, Pinokyo’nun kaçışıyla her şeyin belirtilere dönüştüğü yeni bir anlam coğrafyasının ortaya çıktığını, varlıktan kaçan her şeyin dâhil olduğu sonsuz bir oluş korosunun doğduğunu belirtiyor.

Bu kaçışın imkânlarını irdeleyen Çalcı, Platon’un varlık hiyerarşisindeki bir çatlağı derinleştirip düşünce ve eylemin özgür hareketinin bizi nereye götürebileceği üzerine düşünüyor.

‘Oluş Serüveni’, bizi düzene ve kendimize çivileyen ve başka olmaktan alıkoyan her mantığın çatlaklarından sonsuz bir oluş serüveni doğabileceğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Sercan Çalcı – Oluş Serüveni: Deleuze, Pinokyo ve Belirtiler Mantığı, Otonom Yayıncılık, felsefe, 176 sayfa, 2020

Kolektif – İçkinlik Etiği (2020)

Ahlak buyurur; etik, üretir.

Ahlak sabit ve değişmez ilkeler var sayar; etik, süreç içinde değişebilir ilkelere öncelik verir.

Buradan hareketle şu sonuca varılabilir:

Eylemi değişmeyen ilkelerle belirleyen ahlak aşkınlık düzlemine aittir; etik ise, eylemin esnekliğini öne çıkarmasıyla felsefenin içkin kavranışıdır.

İşte bu derleme de, içkinlik düzleminde konuşlanan bir etik arayışı, bunun başlıca düşünürleri olarak Spinoza ve Nietzsche’nin fikirlerini merkeze alarak tartışıyor.

Zira kitapta ifade edildiğine göre Spinoza ve Nietzsche, ahlakın “Ne yapmalıyım?” sorusunun yerine “Neyi yapmaya muktedirim?” sorusunu geçirerek, etiği bir güç meselesi olarak yorumlamanın ve yaşamı sonsuzca deneyimleme imkânının önünü açmışlardır.

Kitapta,

  • Spinoza’nın içkinlik felsefesi,
  • Felsefi bir ideal olarak özgürlük,
  • İçkinlik ve sonluluk,
  • Deleuze ve Derrida bağlamında çağdaş Fransız düşüncesinde iki yön olarak içkinlik ve aşkınlık,
  • Deleuze ve arzu meselesi bağlamında içkin bir etik teorisi,
  • Nietzsche ve Spinoza’da ahlaki duygular,
  • Spinoza, Nietzsche ve Stoacılar bağlamında tutkular, güç ve pratik felsefe gibi ilgi çekici konular tartışılıyor.

Spinoza ve Nietzsche’den türeyen bir içkin etiğin bize bugün nasıl rehberlik edebileceğini merak edenlerin kaçırmak istemeyeceği bir çalışma.

  • Künye: Kolektif – İçkinlik Etiği: Nietzsche ve Spinoza, derleyen: Hüseyin Deniz Özcan ve Orkun Tüfenk, Otonom Yayıncılık, felsefe, 350 sayfa, 2020

Félix Guattari – Moleküler Devrim (2020)

Félix Guattari’nin 1977 yılında yayımladığı ‘Moleküler Devrim’, 68’in açtığı yeni yollar üzerine derinlemesine ve enfes bir sorgulama.

68’in kadınlar, göçmenler, deliler, güvencesizler, çocuklar ve eşcinseller gibi farklı gruplara ne gibi öznellik olanaklarını getirdiğini tartışan Guattari, bunun yanı sıra, aynı dönemde inşa edilen yeni despotik iktidarların 68’in mirasını nasıl tehdit ettiğini de irdeliyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Ekonomik sömürü ile cinsel sömürü birbirinden ayrı düşünülemez. Burjuvazi ve bürokrasi ancak cinsiyetler, yaş sınıfları ve ırklar arasındaki ayrımcılığa, davranışların kodlanmasına, kastların katmanlaşmasına yaslanarak iktidarlarını sürdürebilirler. Bu aynı ayrımcılıkların ve katmanlaşmaların militanlarca yeniden üretilmesi işçi hareketinin ve devrimci hareketin günümüzdeki kemikleşmesinin asıl temelini oluşturur.”

“Halkın gerçek arzularını dinlemek, en başta kişinin kendisinin ve en yakınındakilerin arzularını dinleyebiliyor olmasını gerektirir. Bu, daha büyük ölçekteki sınıf mücadelelerine ancak arzu mücadelelerinden sonra geçmek gerektiği anlamına asla gelmez. Tersine, bunlar arasındaki her kesişme sınıf mücadelelerine yadsınamaz bir güç katacaktır.”

“Kapitalizmin temellerinden biri olan cinsel yabancılaşma toplumsal bedenin erillik odağında kutuplaşmasını gerektirir, kadın bedeni ise göz dikilen bir nesneye, metaya, ancak suçluluk duygusu içinde ve sistemin bütün çarklarına (evlilik, aile, çalışma vb.) boyun eğerek erişilebilen bir yeryurda dönüşür.”

“Tıpkı emek güçlerinin sömürülmesine rağmen dünyanın gerçekliğiyle gerçek bir ilişki kurmayı başaran emekçiler gibi, kadınlar da, maruz kaldıkları cinsel sömürüye rağmen, arzuyla gerçek bir ilişkiyi sürdürmeyi başarırlar. Ve bu ilişkiyi esasen beden düzeyinde yaşarlar. Nasıl ki burjuvazi ekonomik düzlemde proletarya olmadan bir hiçse, erkekler de böyle bir “dişil-oluşa” erişemezlerse beden düzleminde çok da bir şey olamazlar.”

  • Künye: Félix Guattari – Moleküler Devrim, çeviren: Işık Ergüden, Otonom Yayıncılık, felsefe, 506 sayfa, 2020

D. H. Lawrence – Psikanaliz ve Bilinçdışı (2020)

David Herbert Lawrence, cinsellik, bilinçdışı, evlilik, eğitim gibi alanlardaki döneminin ötesinde sayılabilecek aykırı, eleştirel fikirleri yüzünden hayatı boyunca sansürler ve yasaklarla uğraşmak zorunda kalmış yazarlardandı.

O’nun 1921 yılında yayımlanan bu kitabı da, psikanalize getirilen ilk eleştirilerden biri olmasıyla çok önemli.

Lawrence’ın çalışması, hem Freud’un “bilinçdışı” ve “ensest-güdü” mefhumlarına sıkı eleştiriler getiriyor hem de bunlara kimi alternatifler getirmeye çalışıyor.

Lawrence göre bilinçdışı, yaşamdan kovulmuş bir gölge değil, her tekil varlığın analiz edilemez ve tanımlanamaz eşsiz doğasıdır.

Dolayısıyla tüm çabamız da, kendi doğamızı tutkuyla gerçekleştirmektir.

Kitabın yayımlanışının üzerinden uzun yıllar geçse de, tezlerinin güçlü oluşuyla zamana meydan okuyor diyebiliriz.

  • Künye: D. H. Lawrence – Psikanaliz ve Bilinçdışı, çeviren: Nergis Tanç, Otonom Yayıncılık, psikanaliz, 80 sayfa, 2020

Silvia Federici – Tenin Sınırlarının Ötesine (2020)

Beden, iktidarların hegemonyalarını üzerine inşa ettikleri bir alandır ve tam da bu nedenle başlı başına bir direniş mekânıdır.

‘Caliban ve Cadı’, ‘Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar’ gibi kitaplarıyla bildiğimiz Silvia Federici de bu kitabında, bedeni, direnişin ve tahakkümün mücadele alanı olarak tanımlıyor ve bu alanı dönüştürücü toplumsal pratiklerin yeşerebileceği bir mekâna dönüştürmenin yolları üzerine düşünüyor.

Kapitalizmin doğasında, bedeni tahakküm altına almanın ve denetlemenin yer aldığını belirten Federici, buna karşılık feminist, ırkçılık karşıtı, trans ve çevreci hareketlerin de bedeni kapitalist sömürünün sınırı, onun önündeki engel olarak tanımlamasının elzem olduğunu söylüyor.

Federici’ye göre, bedeni özgürleştirici ve içkin bir politik imkâna dönüştürmek ancak onun arzu ve ihtiyaçlarını çoğaltmakla mümkündür.

Yazar bunun da, birbirinden yalıtılmış olmaktan dolayı korkup iktidarın tahakkümüne boyun eğmeye verili bedenlerden ziyade başka bedenlerle birlikteliğe ve iletişime giren bedenlerle olanaklı olabileceğini savunuyor.

Başka bir deyişle, ancak korku ve yalıtılmışlığın “keder”inden çıkıp, “neşeli militanlık”la arzularını ve ihtiyaçlarını şimdide politikleştiren bedenler, kendilerini, başkalarını ve dünyayı dönüştürebilir ve özgürleştirebilir.

  • Künye: Silvia Federici – Tenin Sınırlarının Ötesine, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, feminizm, 152 sayfa, 2020

Phillip Turetzky – Zaman (2020)

Zaman felsefesinin Avrupa düşüncesi içindeki gelişimi nasıl oldu?

Estetik, zaman felsefesi, felsefe tarihi, postyapısalcılık ve fenomenoloji alanlarında çalışan Phillip Turetzky’nin bu kitabı, Antik Yunan düşüncesinden çağdaş Batı felsefesine uzanarak zaman felsefesinin dört dörtlük bir tarihini sunuyor.

Kitabını kronolojik bir tarzda tasarlayan Turetzky, ilk olarak antik ve modern düşüncede zaman felsefesinin geçirdiği dönüşümü izliyor.

Yazar bu bağlamda, Aristoteles’ten Nietzsche’ye uzanan geniş tarihsel aralıkta hareket ediyor.

Turetzky devamında da, üç büyük felsefe geleneğinin zamana bakışını çok yönlü bir bakışla tartışmaya açıyor.

Bunlardan ilki, McTaggart ve Mellor gibi filozofların temsil ettiği gelenek, ikincisi Husserl ve Heidegger tarafından geliştirilen fenomenoloji ve son olarak da Bergson ve Deleuze’ün katkıda bulunduğu özgün gelenek.

Çalışma, zaman felsefesinin Batı’daki serencamını ortaya koymakla kalmıyor, bunun yanı sıra, zaman felsefesindeki ana problemleri ve alana getirilmiş alternatif çözümleri de aydınlatıyor.

  • Künye: Phillip Turetzky – Zaman, çeviren: Mustafa Çağlar Atmaca, Otonom Yayıncılık, felsefe, 368 sayfa, 2020

Jacques Derrida – Edebiyat Edimleri (2010)

‘Edebiyat Edimleri’, önde gelen felsefecilerden Jacques Derrida’nın edebi metinlere odaklanan yazılarından oluşuyor.

Kitabında Rousseau, Mallarmé, Shakespeare, Joyce, Blanchot ve Kafka gibi edebi figürleri tartışan Derrida, yalnız Batı edebiyatı konusunda değil, genel olarak edebiyat sorununa dair son derece özgün ve aydınlatıcı cevaplar sunuyor.

Buradaki yazılar, edebiyatı merkeze almalarının yanı sıra, okurunu, felsefe, siyaset ve etik konularını da kapsayan zevkli bir yolculuğa da davet ediyor.

Kitapta ayrıca, edebiyat, yapıbozum, politika, feminizm ve tarih sorunları üzerine Derrida’yla yapılmış bir söyleşi de yer alıyor.

  • Künye: Jacques Derrida – Edebiyat Edimleri, çeviren: Mukadder Erkan ve Ali Utku, Otonom Yayıncılık, eleştiri, 544 sayfa

Rosi Braidotti – Kadın-Oluş (2019)

Postyapısalcı felsefeyi feminist teoriyle ilişkilendirdiği özgün çalışmalarıyla da bildiğimiz Rosi Braidotti, şimdi de feminizmi fark felsefesi çerçevesinde tartışıyor.

Braidotti kitabına, ’68 hareketinin kuramsal dünyasında kadın olmanın hallerini irdeleyerek başlıyor.

Düşünür, kitaba adını veren ikinci bölümde ise, kadınlığa dair kuramsal çerçeveyi genişletiyor.

Yazar burada, cinsel fark kuramı, bedenleşme ve içkinlik konularını yeniden yorumluyor.

Bu bağlamda Deleuze ve Irigaray’ın fikirlerini karşılaştırıp yorumlayan Braidotti, kayıp, başarısızlık, melankoli ve ontolojik eksiklik gibi kavramların politik ve kuramsal düzlemdeki egemenliğine karşı oluş, fark, tamlık, neşe, yaratıcılık gibi daha olumlu kavramları öne çıkarıyor.

Braidotti kitabının üçüncü bölümünde ise, farkların kapitalizm tarafından nasıl kuşatıldığını ve etkisizleştirildiğini tartışıyor.

Kapitalizmin, çoğulcu farkları tüketimcilik adına piyasalaştırıp “ötekilerin” yani farklılıkların varoluş, kültür ve söylemlerinin metalaştırılmasını teşvik ettiğini belirten Braidotti, buna karşı nasıl bir mücadele hattı ortaya koyabileceğimizi de tartışıyor.

  • Künye: Rosi Braidotti – Kadın-Oluş: Cinsel Farkı Yeniden Düşünmek, çeviren: Ece Durmuş ve Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, feminizm, 192 sayfa, 2019