Eduardo Viveiros de Castro – Yamyam Metafizikler (2022)

Amerika yerlileri ile Avrupalı sömürgeciler ilk kez karşılaştıklarında, birincisi ötekini Tanrı, ikincisi ise ötekini hayvan olarak görmüştü, zira “Öteki’nin ötekisi Aynı’nın ötekisiyle aynı değildi.

Ama insan bilimi olarak antropoloji, ötekiyi hayvan olarak görenin bakış açısından kuruldu.

Şimdi usulca beyaz adamların antropolojisini bir kenara bırakıp bakış açımızı tersine çevirmeye çalışıyoruz: Amerikan yerli düşüncesinin çizgilerinde alter bir antropoloji nasıl kurulur?

Düşünceyi başka bir şekilde düşünmeye davet eden ‘Yamyam Metafizikler’, Batı felsefesinin ve antropolojisinin de mümkün dünyaların içinden yalnızca biri olduğunu keyifli bir yolculukla bize tekrar hatırlatıyor.

  • Künye: Eduardo Viveiros de Castro – Yamyam Metafizikler: Postyapısalcı Antropoloji Çizgileri, çeviren: Arda Varan ve Deniz Dirican, Otonom Yayıncılık, antropoloji, 256 sayfa, 2022

Carolyn Merchant – Doğanın Ölümü (2022)

Biliyoruz ki, doğanın sömürgeleştirilmesiyle tam da aynı zamanlarda, bir tehdit olarak algılanan kadınlar da tahakküm altına alındı.

Ekofeminist bir perspektiften yola çıkan Carolyn Merchant, ekolojik ve feminist bir etik kurmanın imkânları üzerine düşünüyor.

  • Doğa ve dişilik arasındaki asırlık çağrışımlar bize ne anlatıyor?
  • Toprak ana bize ne sunuyor?
  • Kıtlık ve salgınlar mı yoksa bolluk ve bereket mi?
  • Korku mu yoksa dinginlik mi?
  • Bu çağrışımlar ve duygularla kurulan imgelemde dişil doğayı dizginlenmek mi yoksa ona hizmet etmek mi gerek?
  • O, engizisyon kazıklarında yakılan etkin, sinsi, büyücü kadınlar mı yoksa Rönesans’ın heykel kaidelerinde şekillendirilen edilgin, tabi bakireler mi?
  • Peki, günümüze kadar taşınagelen bu imgelemin tarihte bıraktığı ayak izlerini takip edersek, hangi önemli uğraklara çarparız?

Bu uğrakların izini süren Merchant, ekofeminist bir perspektiften başlattığı bu çalışmasında insanın benlik, toplum ve kozmos algısını kalıcı bir biçimde dönüştüren Bilimsel Devrim’e dönüp bakıyor.

Zira bu büyük dönüşümün yarattığı yeni ekonomik ve bilimsel düzen, hem doğa hem de kadınlar için can yakıcı bir öneme sahip.

Bu dönüşümle, merkezinde canlı bir dişil yeryüzünün olduğu organik kozmos tahayyülü, yerini mekanik dünya görüşüne bırakıyor.

Doğa, kontrol edilip sonuna kadar sömürülmesi gereken bir kaynak olarak şekillenirken, kaotikliği ve üretici gücüyle bir tehdit olarak algılanan kadınlar da tahakküm altına alınıyor.

Felsefi, ekonomik, dini, çevresel ve toplumsal her alanda doğaya ve kadınlara dair yeni inşalar ilmik ilmik örülüyor.

Bu inşaları alaşağı etmek, yeryüzüne nefes aldıracak, şifa bulacağımız ekolojik ve feminist bir etik kurmak belki de, Merchant gibi, bu ilmikleri tek tek söküp yenilerini atmakla mümkün.

  • Künye: Carolyn Merchant – Doğanın Ölümü: Kadınlar, Ekoloji ve Bilimsel Devrim, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, inceleme, 400 sayfa, 2022

Antonio Negri – İsyanlar (2022)

Devrimler, mutlak demokrasiyi nasıl inşa edebilir?

Antonio Negri, Machiavelli’den Spinoza’ya ve Marx’a uzanarak modern siyasi rasyonaliteyi altüst edecek devrimci bir siyaset felsefesi kuruyor.

Şimdiye kadar devrimler devlet aygıtını daha da yetkinleştirmekle yetindi. Devlet biçiminin değil çokluğun mutlak demokrasisinin kaynağı olacak bir kurucu iktidar nasıl düşünülebilir?

Devrimci düşünce ve pratiğin gerçek mirası ve asıl vaadi bu değil midir?

Negri ‘İsyanlar’da, Machiavelli’nin Floransa’sından İngiliz Devrimi’ne, Amerikan ve Fransız Devrimleri’nden Rus Devrimi’ne modern isyan ve devrim süreçlerine bu sorularla geri dönüyor.

Demokratik ve devrimci kuvvetlerin başlattığı bu kurucu süreçlerin düzene geri dönüşle ve devletin yeniden diriltilmesiyle kapandığı her seferde, iktidarın iki anlamı, siyasala iki farklı yaklaşım arasındaki antagonizma da yeniden belirdi.

Değişim kuvvetlerinin ve çokluğun sınırsız arzularının önünü açan etkin kurucu iktidar ile bu kuvvetleri ve arzuları kaparak sınırlandıran kurulu iktidarın ilişkisi daima bir krize işaret eder.

Ama Negri kurucu iktidarı bu krizi sürekli yeniden üretecek bir diyalektiğin içine kapatmaz.

Aksine Machiavelli’deki çatışmalı güç siyasetine, Spinoza’da olduğu gibi çokluğun arzusuna ve Marx’taki gibi canlı emeğin yaratıcılığına dayanan bir kurucu iktidarın kopuş gücünde mutlak bir demokrasinin olanaklarını görür.

Kurucu iktidarın tek güvencesi, güç ile çokluk arasındaki ilişkinin sürekliliği ve yaratıcı devingenliğidir.

Bu süreklilik ve devingenlikte, çokluğun Bir, gücün iktidar tarafından kapılması artık mümkün olmaz.

Modern siyasi rasyonaliteyi altüst edecek devrimci bir siyaset felsefesinin temeli ancak çokluğun kurucu gücünde bulunabilir.

  • Künye: Antonio Negri – İsyanlar: Kurucu İktidar ve Modern Devlet, çeviren: Ebru Kılıç, Otonom Yayıncılık, siyaset, 464 sayfa, 2022

Audre Lorde – Bahisdışı Kız Kardeş (2022)

Efsanevi mücadeleci Audre Lorde, ilham verici düzyazılarıyla nihayet Türkçede.

‘Bahisdışı Kız Kardeş’, şiddetin ruhumuzda sebep olduğu yaralara karşı derinden gelen, öfkeli ve isyankâr bir özgürlük çığlığı olarak okunmalı.

Audre Lorde…

Siyah, lezbiyen, anne, savaşçı, şair.

Cinsiyetçilik, ırkçılık, yaşçılık, homofobi ve sınıf ayrımına kafa tutan mücadeleci ve derin sesiyle zamanı, sınırları aşarak kabuğumuzun içine işliyor.

Öfkelendiriyor, cesaretlendiriyor, umut veriyor, güç katıyor. Süreğen bir şiddetin açtığı yaralara merhem oluyor, dehşet karşısında sessizleşen dilimizi çözüyor, bedenimizi ifadesine kavuşturuyor.

Heteropatriyarkal bakış tarafından çalınan, tanımlanan ve utandırılan feminen bedenlere ait erotik gücün itibarını iade ederek diriltiyor.

Lorde, dehşet ve kaosa kulak vermemizi salık veriyor bize.

Öyle bir kaos ki bu “Siyah, yaratıcı, dişil, karanlık, reddedilmiş, karmakarışık, uğursuz, kokuşmuş, erotik, muğlak, üzücü…”

Bu kaosun gözü pek kalemi Lorde, keskin gözlemleri, poetik dili ve güçlü sesiyle tüm özgürlük hareketleri için hiç tükenmeyecek bir esin kaynağı.

  • Künye: Audre Lorde – Bahisdışı Kız Kardeş, çeviren: Gülkan Noir ve Yusuf Demirörs, Otonom Yayıncılık, feminizm, 248 sayfa, 2022

Franco “Bifo” Berardi – Üçüncü Bilinçdışı (2022)

 

Pandemi, kapitalizmin tükenmişliğini nasıl da yüzeye çıkardı!

Franco “Bifo” Berardi, yaşadığımız sürecin sağlam bir tasvirini yaparak yaşam için yararlı olanı nasıl birlikte yaratabileceğimizi gösteriyor.

Kapitalizmin tarihi, soyut olanın yararlı olan üzerinde bitimsizce genişleyen egemenliğinin tarihiydi, ama soyutlamanın bu dörtnala koşusu bir “biyo-enfo-psiko” virüsün ortaya çıkışıyla birlikte aniden kesildi.

Ekonomik öncelikler sistemi içe çöktükçe gerçek yaşamı kodlamakta artık nasıl da zorlanıyor.

Çünkü gerçek yaşam artık şunlardan ibaret: orman yangınları, eriyen buzullar, hava kirliliği, pandemiler.

Yaşanan viral kasırga uzun süre saklı kalan işte bu kaos, yokoluş ve tükenmişlik ufkunu gözler önüne serdi.

Eylemin, üretimin ve yaşamın anlamında derin bir yara açıldı.

Bu yarayla nasıl yaşıyoruz, yaşayabilir miyiz?

Toplumsal alandaki bütün olay, eylem ve göstergelerin yeniden kodlanmakta olduğu bu eşiğin ötesinde bizi ne bekliyor?

Berardi, bilinçdışının önce Freud, sonra Deleuze ve Guattari’deki analizine geri dönüyor.

Bilinçdışı yalnızca psikanalitik açıdan bakılırsa bireyseldir, o aslında kolektif ve tarihsel bir boyutu olan psikosferden doğan akışlarla beslenir.

Bilinçdışı yalnızca belirlenimcilikle bakılırsa bir tiyatrodur, o aslında durmadan yeni eylem ve imgelem olanakları üreten bir fabrikadır.

Öyleyse virüs mutasyona uğrarken, psikosfer yeniden şekillenirken, kolektif bilinçdışının nasıl mutasyon geçireceğini önceden bilemeyiz.

Ama tam da aynı sebeple, politik eylemle, poetik hayal gücümüzle ve terapiyle, yaşam için yararlı olanı birlikte yaratabiliriz.

Birlikte nefes alma kaynaklarımızı tüketen fobik duyarlılıklardan kurtulabilir, üçüncü bilinçdışını kâbuslarından uyandırabiliriz.

Ne de olsa olanaklar, olasılıklardan daima daha güçlüdür.

  • Künye: Franco “Bifo” Berardi – Üçüncü Bilinçdışı: Viral Çağda Psikosfer, çeviren: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, siyaset, 192 sayfa, 2022

Félix Guattari – Kaozmos (2021)

Félix Guattari’nin aramızdan ayrıldığı 1992 yılında yayımlanan bu son kitabı, gerek filozofun öznellik, semiyotik, şizoanaliz, ekonomi ve politika gibi üstüne çalışma yürüttüğü muhtelif alanlara dair analizinin genel bir toparlanışı niteliğindeki sunumu gerekse güncel politik gidişata ve geleceğe dair öngörülerinin en kuvvetli ifadelerinden biri olması bakımından gerçek bir entelektüel miras niteliği taşıyor.

Bir ömürlük psikoterapi ve militanlık tecrübesinin en rafine ifadesine ulaştığı bu kitapta Guattari, gölge oyununu anıştıran klasik altyapı-üstyapı ayrımını bertaraf eden ve genelleştirilmiş bir tercüme edilebilirlik kıstası temin ederek bileşenlere özgü heterojenliği ezip geçen Varlık, Tin, Mutlak, Gösteren, Sermaye, İyi, Tanrı, Güzel gibi aşkın göndergelerin altını oyan kolektif öznelliğin makinesel heterogenezinin peşinde.

Katı uzam-zamansal sınırlandırmaların hafiflediği o kaozmik geçidin psikotik aurasının gizemlerinde dolaştığı, Evrenin dört ontolojik işlevi olan cisimsiz Evrenleri, makinesel Filumları, Akışları ve Varoluşsal Yeryurdları incelediği eser boyunca Guattari, öznelliğin kapitalist yersizyurtsuzlaşma eşiğinin kendi maksimine ulaştığı zamanımızın ötesine doğru nasıl bir tekilleşme kıvılcımı oluşturabileceğimizi soruşturuyor.

Öznelliğin muhafazakâr bir yeniden-yerliyurtlulaşması için sermaye tarafından seferber edilen arkaizmler, ekolojik krizin göz ardı edilemez vahameti ve Sovyetler sonrası solun akameti gibi çeşitli garabetlerle son kez hesaplaşıyor.

  • Künye: Félix Guattari – Kaozmos: Etik-Estetik Bir Paradigma, çeviren: M. Çağrı Uluğer ve Gözde Erdoğan, Otonom Yayıncılık, felsefe, 230 sayfa, 2021

Karl Löwith – Hegel’den Nietzsche’ye (2021)

‘Hegel’den Nietzsche’ye’ ondokuzuncu yüzyıl felsefe ve düşünce tarihi üzerine yazılmış en önemli eserlerden biridir.

Karl Löwith bu klasiğinde Hegel ve Nietzsche’yi ondokuzuncu yüzyıl Alman düşüncesinin tarihinin iki ucu olarak konumlandırıyor.

Hegel ve Nietzsche yüzyılın tarihinin başı ve sonudur, ama düşüncenin kendisi söz konusu olduğunda baş ile son adeta yer değiştirir.

Karşıtlıkların evrensel uzlaşmasını temellendirmeye dönük rasyonalist çerçevenin mimarı Hegel’den, modernliğin hiçliğine karşı yeni bir başlangıcın peşinde, paradokslar ve çelişkiler karşısında asla geri çekilmeyen Nietzsche’ye kadar, düşünce hangi dönüşümlerden geçmişti?

Ondokuzuncu yüzyıl geçmişten mutlak kopuşu kadar yirminci yüzyıl üzerindeki etkisiyle anılıyorsa, Löwith’e göre, bunda en çok pay sahibi olanlar hiç şüphesiz Marx ve Kierkegaard’dır.

Bu iki düşünür, Hegel’in öne sürdüğü uzlaşmaların altında gizlenmiş olan devrimsel dönüşümlerin sonuna kadar gitmeyi tercih eder.

Löwith de, Goethe ile Hegel’in arasından geçip, Feuerbach’tan Stirner’e, Marx ve Kierkegaard’dan Nietzsche’ye ilerlerken, düşüncenin problemlerindeki dönüşümleri izliyor.

Dönüşümü en tutarlı ifadesine kavuşturmak için çırpınan bir yüzyılın ruhu daha önce belki hiç bu kadar yetkin bir biçimde ortaya konmamıştır.

  • Künye: Karl Löwith – Hegel’den Nietzsche’ye: 19. Yüzyıl Düşüncesinde Devrimsel Kopuş, çeviren: Reyhan Ay, Otonom Yayıncılık, felsefe, 504 sayfa, 2021

Mario Tronti – İşçiler ve Sermaye (2021)

İşçi sınıfı bugün, hem sermaye ve devletin hem de solun kurumsal yapıları içinde sıkışmış durumda.

Otonom Marksizmin kurucu metni olan ‘İşçiler ve Sermaye’ ise, bu durumdan devrimci bir çıkış önermesiyle dikkat çekiyor.

Kapitalist toplumu sermayenin değil de işçi sınıfının bakış açısından okumaya davet eden Mario Tronti, emeğin politik öznelliğini sermayenin içindeki ve karşısındaki yıkıcı güç olarak görüyor ve bu gücü devrimci bir politik pratiğe dönüştürmenin yolunu açıyor.

İşçi sınıflaşmamış bir proletaryayı, emek gücüne dönüşmemiş bir emeği ve tarihsel koşulların olgunlaşmasına bağlanmamış bir devrimi, ücretli emeğin reddine oturtuyor.

Canlı emeği, sermayenin karşıtı değil, otonom bir fark olarak; işçi sınıfı mücadelesini de sermayenin kendini olumlamasının bir dinamiği değil, emeğin farklanma hareketi olarak görüyor.

Marx’ı ve Lenin’i en görmezden gelinip eleştirilen, ama en devrimci yönleriyle öne çıkarıyor: “Devrimi sürekli köşe başında gören” Marx ve “uygunsuz zaman ve anda devrim yapmak isteyen” Lenin.

Tronti’nin kendi ifadesiyle, “bir tarafta yarın her şeyin infilak edeceğini ve eski dünyanın parçalanacağını söyleyenler, diğer tarafta ise önümüzdeki elli yıl boyunca hiçbir şeyin yerinden oynamayacağını söyleyenler olduğunda, ilk gruptakileri olgular yanlışlamış, ikinciler ise haklı çıkmıştır; biz birinci gruptayız, buradayız…”

İşte İtalya’da Sıcak Sonbahar’ın, dünya devrimci hareketinin en özgün deneyimlerinden biri olan Otonomist Marksizm’in devrimi devrimcileştiren temel tezi.

  • Künye: Mario Tronti – İşçiler ve Sermaye, çeviren: Eyüp Eser, Otonom Yayıncılık, siyaset, 432 sayfa, 2021

Rebecca Tamás – Ucubeler (2021)

‘Ucubeler’, dünyayla ilişkimizde çoğunlukla görmezden geldiğimiz yaban yakınlıklar üzerine derinlemesine bir tefekkür.

Rebecca Tamás, insan ile insan olmayan arasındaki geçirgen, bulanık, hassas, gözenekli sınırları irdeliyor.

insanmerkezci bakışı reddeden ‘Ucubeler’, insan ve insan olmayan üzerine düşünürken, aynı zamanda birbirine bağlı pek çok duygu ve düşünceyi çözüp çözüp tekrar örüyor.

Ucube ama ne olduğu da belli.

Yazar, bugün burada ve hatta ölmekte olan bir dünyayla ilişkilerimizin yaban yakınlıklarını incelemiş.

Tamás bunu da, çevreci olduğu kadar tarihsel, tarihsel olduğu kadar da politik bir bakışla yapıyor.

Yazar, karşımıza düşünen kayalardan gizemli panayırlara, iklim kederinden dönüştürücü hamamböceklerine kadar pek çok ilgi çekici konuyu irdelerken bizi yeni bir ekolojik vizyon tahayyülü üzerine düşünmeye de davet ediyor.

  • Künye: Rebecca Tamás – Ucubeler: İnsan ve İnsan Olmayan Üzerine Denemeler, çeviren: Bilge Tanrısever, Ece Durmuş ve Melis İnan, Otonom Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2021

Mustafa Demirtaş – Dostluk (2021)

Antik Yunan’ın kişisel dostluklarından neoliberal çağın faydacı dostluklarına, dostluk üzerine sağlam bir tarihsel, felsefi ve toplumsal sorgulama.

Mustafa Demirtaş, dayanışmacı ve özgürleştirici bir dostluğun insanlar kadar dünyaya da ne denli yararlı olabileceğini gözler önüne seriyor.

Dostluk nedir ve nasıl yaşanır, hangi güç ilişkilerini kurar ve işletir gibi soruların yanıtını arayan çalışma, dostluk kavramının tarihselliği ve uğradığı dönüşümleri izliyor.

Dostluk kavramına atfedilen çeşitli felsefi anlamları sorgulayan Demirtaş, dostluk kavramının tarihselliği ile felsefi anlamlarının kesiştiği alana kavramın politik tezahürlerini yerleştiriyor.

Antik Yunan’ın kişisel dostluklarını, erken modern ve modern yaklaşımların dost-düşman ikiliğine dayandırdığı dostluk fikrini, neoliberal çağın faydacı dostluk tanımını boydan boya kat eden çalışma, dostluk kavramını duygu, çıkar, vefa, güven, ortak yaşam, yeni toplumsal biçimler gibi kavramlarla ilişkilendirip hem dostluğun güç ilişkilerinde açtığı imkânları hem de bu güç ilişkilerinin dostluğu kapattığı imkânsızlıkları tartışıyor.

Demirtaş, sadece insanlarla değil tüm dünyayla kurulacak dostlukların, dayanışmacı, güçlendirici, kurucu ve özgürlükçü ilişkileri yeşertip çoğaltacak toplumsallıkların oluşumu için vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Mustafa Demirtaş – Dostluk: Felsefi, Politik ve Toplumsal Tezahürler, Otonom Yayıncılık, felsefe, 128 sayfa, 2021