Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler (2026)

Begüm Uzun, Cihan Erdal ve Özlem Avcı Aksoy imzalı bu kitap, 2020’ler Türkiye’sinde gençler arasında belirginleşen, çoğu zaman “seküler” olarak adlandırılan yeni bir milliyetçilik biçimini spekülasyonlardan arındırarak anlamaya çalışan kapsamlı bir saha çalışması sunuyor. Kitap, klasik milliyetçi örgütlenmelerle mesafeli duran, mevcut partilerde kendini temsil edilmiş hissetmeyen gençlerin siyasal duygulanımlarını, çelişkilerini ve arayışlarını merkeze alıyor.

‘Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik’, milliyetçiliği yalnızca bir ideoloji değil; tarihsel, söylemsel ve gündelik pratikler içinde sürekli dönüşen bir olgu olarak ele alıyor. İlk bölümlerde milliyetçilik kuramları, yeni sağ, popülizm ve göç tartışmaları üzerinden kavramsal bir çerçeve kurulurken, Türkiye’de milliyetçiliğin Turancılıktan Türk-İslam sentezine uzanan kısa ama yoğun bir tarihsel arka planı çiziliyor. Böylece “yeni nesil” milliyetçiliğin hangi miraslarla temas ettiği, hangilerinden bilinçli biçimde uzaklaştığı görünür hale geliyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, milliyetçiliğin dijital izlerini gündelik vakalar üzerinden sürmesi. Spor sahalarından konser tartışmalarına, sığınmacı karşıtlığından TeknoFest gibi teknoloji-milliyetçilik kesişimlerine uzanan örnekler, genç milliyetçi dilin nasıl kurulduğunu ve hangi duygularla beslendiğini gösteriyor. Bu vakalar, “seküler” vurgunun dine mesafeden çok, ümmetçi ya da muhafazakâr söylemlerden ayrışma ihtiyacına işaret ettiğini ortaya koyuyor.

Derinlemesine mülakatlar ve odak grup görüşmelerine dayanan son bölümde ise gençlerin devlet algısı, Atatürk’ü sahiplenme biçimleri, Türklük tanımları, Kürt meselesine yaklaşımları ve demokrasi–otoriterlik gerilimi ayrıntılı biçimde analiz ediliyor. Yazarlar, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda görülen belirsizliklerin, bu milliyetçiliğin henüz tamamlanmamış, akışkan bir kimlik formu olduğunu düşündürdüğünü vurguluyor.

‘Yeni Genç Türkler’, gençler arasındaki yükselen milliyetçiliği ne romantize ediyor ne de şeytanlaştırıyor. Aksine, bu eğilimi tarihsel bağlamı, dijital kültürü ve sahadan gelen seslerle birlikte düşünmeye davet eden eleştirel ve dikkatli bir okuma öneriyor.

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 206 sayfa • 2026

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i (2026)

Laurence H. Shoup’un bu çalışması, Amerikan Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) tarafsız bir düşünce kuruluşu olarak değil, ABD merkezli neoliberal küresel düzenin entelektüel ve kurumsal beyinlerinden biri olarak ele alan açıkça eleştirel bir çalışmadır.

Shoup’a göre CFR, dış politika üzerine “uzman görüş” üreten bağımsız bir forum olmaktan ziyade, finans sermayesi, büyük şirketler, askeri-endüstriyel kompleks ve devlet aygıtı arasında süreklilik sağlayan bir elit ağıdır. ‘Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk’ (‘Wall Street’s Think Tank: The Council on Foreign Relations and the Empire of Neoliberal Geopolitics’), CFR üyelerinin büyük bölümünün Wall Street bankaları, çokuluslu şirketler, enerji tekelleri ve savunma sanayiiyle iç içe geçmiş olmasına dikkat çeker. Bu bağ, ABD dış politikasının “ulusal çıkar” söylemi altında aslında sermayenin küresel çıkarlarını öncelediğini gösterir.

Shoup, CFR’ın özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde neoliberal küreselleşmenin ideolojik meşrulaştırıcısı rolünü üstlendiğini savunuyor. Serbest piyasa reformları, özelleştirme, finansal serbestleşme ve “liberal müdahalecilik”, CFR çevrelerinde hem kaçınılmaz hem de evrensel doğrular olarak sunulur. Bu çerçevede demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik müdahaleleri maskeleyen araçlara dönüşür.

Kitabın en güçlü yanı, CFR’ın doğrudan politika yapmaktan çok, ne düşünülebilir olduğunun sınırlarını çizdiğini göstermesidir. Shoup’a göre CFR, alternatif dünya tasavvurlarını dışlayarak, ABD dış politikasını dar bir elit uzlaşı alanına hapseder. Radikal eşitsizlik eleştirileri, emperyalizm tartışmaları veya küresel Güney perspektifleri bu çerçevenin dışında bırakılır.

Sonuç olarak bu kitap, CFR’ı modern ABD imparatorluğunun sessiz ama etkili mimarlarından biri olarak konumlandırıyor. Neoliberal jeopolitiğin nasıl üretildiğini, normalleştirildiğini ve kurumsallaştırıldığını anlamak isteyenler için rahatsız edici ama aydınlatıcı bir çerçeve sunuyor.

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk
Çeviren: Pelin Tuştaş • Kor Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset (2026)

Marco Guglielmo’nun bu çalışması, dijital teknolojilerin sol siyaseti nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün hem olanaklarını hem de sınırlarını inceliyor. Kitap, internetin ve sosyal medyanın sol hareketlere otomatik olarak ilerici bir güç kazandırdığı yönündeki iyimser kabulleri sorguluyor ve dijital alanın siyasal mücadelede tarafsız bir zemin olmadığını gösteriyor.

Guglielmo, çevrimiçi örgütlenme biçimlerinin hız, görünürlük ve erişim sağladığını kabul ediyor ancak bu araçların aynı zamanda parçalanma, yüzeysellik ve kısa ömürlü mobilizasyonlar ürettiğini söylüyor. Hashtag kampanyalarının ve platform temelli eylemlerin, kalıcı politik örgütlenmenin yerini alamadığını, çoğu zaman onu ikame eden zayıf formlar yarattığını ileri sürüyor. Dijital siyasetin, katılımı artırıyor gibi görünürken kolektif karar alma süreçlerini aşındırdığını tartışıyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’ (‘Left and Digital Politics’), platform kapitalizminin mantığını merkeze alıyor ve solun dijital araçları kullanırken bu yapısal koşulları yeterince hesaba katmadığını öne sürüyor. Algoritmaların, veri ekonomisinin ve özel şirketlerin kontrolündeki altyapıların siyasal eylemi nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde analiz ediyor. Guglielmo, sol siyasetin yalnızca dijital mecralarda var olmasının, onu bu iktidar ilişkilerine bağımlı kıldığını vurguluyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’, dijital teknolojileri reddetmek yerine onları eleştirel bir bilinçle kullanmayı öneriyor. Yazar, yüz yüze örgütlenme, uzun vadeli strateji ve maddi siyasal mücadeleyle dijital araçlar arasında dengeli bir ilişki kurulması gerektiğini savunuyor. Kitap, çağdaş solun dijital çağda nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğine dair önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset: Platform Neoliberalizminden Platform Sosyalizmine Siyasi Partiler
Çeviren: Duygu Şahin • İletişim Yayınları
Siyaset • 331 sayfa • 2026

Berhudan Şamar – Egemenin Mührü (2025)

Berhudan Şamar’ın bu çalışması, 2015–2016 yıllarında Diyarbakır Sur’da yaşanan çatışma, abluka ve sokağa çıkma yasaklarının yarattığı yıkımı yalnızca bir güvenlik olayı olarak değil, mekân üzerinden kurulan uzun erimli bir iktidar pratiği olarak ele alıyor. Kitap, kentsel yerinden edilmeyi, travmayı ve mekânın ekonomi-politik dönüşümünü birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, aynı sürecin iç içe geçmiş boyutları olarak tartışıyor.

Şamar, yerinden edilmeyi Kürt coğrafyasında istisnai bir kırılma değil, tarihsel olarak tekrar eden bir yönetim tekniği olarak konumlandırıyor. Çatışma ve şiddetin mekânda süreklilik kazanmasının, bireylerin hayatlarında geri dönülmez kopuşlar yarattığını; hafıza, aidiyet ve gündelik yaşamın bu süreçte parçalandığını gösteriyor. Devletin mekânı denetim altına alma stratejileri, güvenlik söylemi, ulusal hassasiyetler ve olağanüstü uygulamalarla meşrulaştırılırken, temel hak ve özgürlüklerin nasıl askıya alındığını açığa çıkarıyor.

Kitap, Diyarbakır’ın binlerce yıllık yaşam belleğinin merkezi olan Sur’da yaşananları bir “kentkırım” olarak kavramsallaştırıyor. Yıkımın yalnızca fiziksel yapılarla sınırlı kalmadığını; toplumsal ilişkileri, kültürel sürekliliği ve kolektif hafızayı hedef aldığını ortaya koyuyor. Yeniden inşa ve soylulaştırma süreçleri ise bu yıkımın devamı olarak ele alınıyor; Sur’un, sakinlerinden arındırılmış yeni bir kentsel vitrine dönüştürülmesi eleştirel biçimde analiz ediliyor.

‘Egemenin Mührü’, Sur örneği üzerinden Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca maruz kaldığı yerinden edilme politikalarının yarattığı derin yarayı görünür kılıyor. Şamar’ın çalışması, mekân, iktidar ve şiddet ilişkisini merkezine alan; travmayı bireysel bir deneyimden çok, politik olarak üretilmiş kolektif bir sonuç olarak ele alan güçlü bir tanıklık ve analiz sunuyor.

  • Künye: Berhudan Şamar – Egemenin Mührü: Sur’da Yerinden Edilme, Travma ve Soylulaştırma, Dipnot Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı (2025)

Ali Murat İrat’ın ‘Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı’ adlı çalışması, Türkiye’de Kürt siyasetinin çoğu zaman görmezden gelinen bir hattını, Kürt sağını tarihsel, kuramsal ve sosyolojik bir çerçevede ele alıyor. Kitap, Kürt kimliğinin yalnızca sol, seküler ya da ulusalcı anlatılarla açıklanamayacağını; dinî referanslar, muhafazakâr örgütlenmeler ve İslami düşünceyle kurulan ilişkiler üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.

Çalışma, etnisite ve ulusal kimlik tartışmalarını teorik bir zemine oturtarak başlıyor. İlkçi, modernist ve etnosembolist yaklaşımlar üzerinden kimliğin nasıl hatırlanan ve unutulan bir yapı olarak inşa edildiğini tartışıyor. Ardından Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel hatta, aşiret düzeninden modern medreselere, Bedirhan Bey’den Şeyh Ubeydullah’a, Said-i Nursi ve Şeyh Said’e uzanan Kürt elitlerinin rolünü izliyor. Bu figürler, Kürt sağının kolektif hafızasında kurucu mitler olarak ele alınıyor.

Kitap, modern dönemde Kürt kimliğinin aktörlerini ve kırılma anlarını da ayrıntılı biçimde inceliyor. PKK sonrası dönemde din ve etnik kimlik arasında konumlanan Hizbullah, Hüseyin Velioğlu sonrası dönüşüm, Hüda-Par, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı gibi yapılar Kürt sağının farklı evreleri olarak analiz ediliyor. Dergiler, yayınlar, anmalar ve ritüeller ise bu kimliğin nasıl yeniden üretildiğini gösteren somut zeminler olarak ele alınıyor.

Son bölümlerde Kürt sağının modern kimlik inşasına katkısı, Kürdistan tahayyülü, ulusçulukla kurulan mesafeli ilişki ve devlet, PKK ve Kürt sağı arasındaki çok katmanlı hegemonya mücadelesi tartışılıyor. ‘Gölgede Büyüyen Kimlik’, Kürt sağını geçici bir siyasal yönelim olarak değil; tarihsel sürekliliği olan, sembollerle, hafızayla ve gündelik pratiklerle yaşayan bir aidiyet alanı olarak kavrıyor. Bu yönüyle kitap, Kürt meselesine dair yerleşik anlatıların sınırlarını zorlayan önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı, Fol Kitap, siyaset, 264 sayfa, 2025

Tuğçe Tatari – Gençler Nereye (2025)

Tuğçe Tatari’nin ‘Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde’ adlı kitabı, Türkiye’de genç olmanın ne anlama geldiğini doğrudan gençlerin sesinden anlatıyor. Metin, “gençlik nereye gidiyor” sorusunu soyut tartışmalarla değil, somut yaşam öyküleriyle kuruyor ve bu sorunun çoğu zaman bir tercih değil, zorlanmış bir yöneliş olduğunu gösteriyor.

Kitapta farklı sınıfsal, kültürel ve kimliksel arka planlardan gelen gençlerle yapılan görüşmeler yer alıyor. İki üniversite bitirip kuryelik yapanlardan, orta okul sıralarından koparılıp çocuk işçilere dönüştürülenlere, bağımlılıkla mücadele edenlerden, kimliğini savunmak zorunda kalanlara… Bu anlatılar, umutsuzlukla direncin, korkuyla hayalin yan yana durduğunu hissettiriyor.

Tatari, gençliğe yüklenen romantik beklentileri bilinçli biçimde parçalıyor. Gençlerin sırtına binen ekonomik baskı, sürekli belirsizlik ve gelecek kaygısı metnin ana damarını oluşturuyor. Aynı zamanda bavulunu hazır tutanlar ile kalıp mücadele etmeye çalışanlar arasındaki gerilim görünür oluyor.

‘Gençler Nereye’, yalnızca bir saha çalışması olarak kalmıyor; ülkenin geleceğine gençlerin gözünden bakma daveti sunuyor. Tuğçe Tatari, bu kitapla gençleri dinlemenin bir merhamet değil, zorunluluk olduğunu hatırlatıyor. Eser, bir toplumun yarınını anlamanın yolunun bugünün gençliğini ciddiye almaktan geçtiğini güçlü biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Tuğçe Tatari – Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde, Literatür Yayıncılık, inceleme, 176 sayfa, 2025

Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar (2025)

Kent, yalnızca binaların yan yana dizildiği bir fiziksel alan değil; anlamlar, ilişkiler ve iktidar biçimleriyle örülmüş yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Bu organizmanın temel dokusunu oluşturan konut, içinde barındırdığı mimari hücre tipolojileri aracılığıyla kentin gramerini, ritmini ve toplumsal dilini belirliyor. Hücreler tek tipleştiğinde, yalnızca mekân fakirleşmiyor; kentsel yaşam da giderek yabancılaştırıcı, dışlayıcı ve kontrol edici bir forma bürünüyor.

Murat Çetin bu kitabında, özellikle 2000 sonrası Türkiye’de konut üretiminin nasıl sistematik bir tektipleştirme sürecine sokulduğunu inceliyor. Konutun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp metalaştırıldığı, finansal ve siyasal mekanizmalarla araçsallaştırıldığı bu dönemde, mimarlığın nasıl merkeziyetçi, tekilleştirilmiş bir üretim aygıtına eklemlendiği ortaya konuluyor. Toplu konutun, eşitlik ve kolektiflik iddiasından uzaklaşıp prestij, rekabet ve spekülasyon ekseninde yeniden kurgulanması, kent dokularında derin kırılmalar yaratıyor.

Kitap, tektipleşmeyi yalnızca biçimsel bir mimari sorun olarak değil; toplumsal çözünme, yabancılaşma, pasifleştirme ve mülksüzleştirme süreçleriyle iç içe geçen politik bir strateji olarak ele alıyor. Konut tipolojileri üzerinden işleyen bu stratejilerin, kamusallığın aşınması, mekânsal adaletin bozulması ve kentli öznenin etkisizleştirilmesiyle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Böylece konut, ideolojik bir aygıt ve toplumsal mühendisliğin en güçlü araçlarından biri olarak okunuyor.

Tarihsel bir perspektifle, Türkiye’de toplu konutun geçirdiği dönüşümleri, kritik kırılma anlarını ve farklı tektipleşme biçimlerini karşılaştıran çalışma; eşitlik söylemiyle meşrulaştırılan standartlaştırmanın hangi noktalarda tahakküme dönüştüğünü tartışıyor. Son aşamada ise mevcut konut düzeninin yarattığı sorunlardan hareketle, kamusal hak, mekânsal adalet ve etik ilkeler temelinde alternatif konut üretim, finansman ve planlama modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Bu yönüyle kitap, konut meselesini estetik bir tartışmanın ötesine taşıyarak, çağdaş kentlerin sosyo-politik kaderini belirleyen merkezi bir sorun alanı olarak yeniden düşünmeye çağıran eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar: 2000 Sonrası Konut Mimarlığında ‘Tektipleşme’ Süreçleri, Nika Yayınevi, mimari, 200 sayfa, 2025

Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında (2025)

Bu eser, Osmanlı ile Habsburg İmparatorluğu arasındaki sınır hattında, savaş ile barış arasına sıkışmış bir coğrafyada diplomasinin nasıl işlediğini içeriden bir bakışla anlatıyor. Büyük antlaşmaların soyut hükümlerinin, serhadde yaşayan aktörler için nasıl somut krizlere, pazarlıklara ve kırılgan dengelere dönüştüğünü gösteriyor. Diplomasi burada merkezî bir devlet aklının mekanik uygulaması değil; kişisel sezgiler, dil becerileri, karşılıklı güven ve sürekli müzakere gerektiren canlı bir pratik olarak ele alınıyor. Kitap, sınırın iki yakasında da silahların susmasının ancak kelimelerin dikkatle seçilmesiyle mümkün olduğunu hissettiriyor.

Anlatının odağında, Karlofça Antlaşması sonrasında ortaya çıkan belirsizlikler yer alıyor. Antlaşmanın maddeleri kâğıt üzerinde barışı tesis ediyor gibi görünse de, uygulama aşamasında sınır ihlalleri, yerel çatışmalar ve karşılıklı suçlamalar gerilimi sürekli diri tutuyor. Metin, 1707–1709 yılları arasında yaşanan krizlerin nasıl büyüdüğünü ve yeniden savaşa dönüşmeden nasıl yönetildiğini adım adım izliyor. Böylece diplomasi, yalnızca devletler arası bir ilişki değil, sınırdaki gündelik hayatın düzenlenme biçimi olarak beliriyor.

Eserin en çarpıcı yönlerinden biri, diplomasinin insanî yüzünü görünür kılması. Paşalar ile generaller arasındaki görüşmeler, resmî protokollerin ötesinde kişisel ilişkiler, tercümanlar ve arabulucular üzerinden ilerliyor. Diller arası geçişler, kültürel farklar ve karşı tarafın zihniyetini anlama çabası, müzakerelerin seyrini doğrudan etkiliyor. Bu anlatı, Osmanlı diplomasisinin yalnızca sert güçle değil, esneklik ve ikna kabiliyetiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Sonuçta kitap, sınır diplomasisini merkezî tarihin kenarında kalan tali bir alan olmaktan çıkarıyor. Büyük siyasetin nasıl yerelde sınandığını, barışın ne kadar kırılgan olduğunu ve devletler arası ilişkilerin çoğu zaman bireylerin omuzlarında taşındığını gösteriyor. Okur, bu metinle birlikte, antlaşmaların arkasındaki gerçek sürecin müzakere, sabır ve sürekli denge arayışı olduğunu görüyor.

  • Künye: Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında: Osmanlı-Habsburg Serhad Diplomasisi (1707-1709), hazırlayan: Abdulhadi Uysal, Dergah Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Kolektif – Lenin: Biyografi (2025)

Bu kitap, Vladimir İlyiç Lenin’i yalnızca bir devrimci lider olarak değil, Marksizmin tarihsel koşullar içinde nasıl dönüştüğünü somutlayan bir siyasal özne olarak ele alıyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından hazırlanan bu kolektif çalışma, Lenin’in çocukluk yıllarından başlayarak düşünsel şekillenişini, politik mücadelelerini ve devrimci pratiğini tarihsel materyalizmin bütünlüğü içinde izliyor. Metin, Lenin’in kişisel yaşamını yüceltmekten çok, onu işçi sınıfı mücadelesinin zorunlu bir ürünü olarak konumlandırıyor.

‘Lenin: Biyografi’ (‘Lenin: Eine Biographie’), Lenin’in teorik üretimini, örgüt kurma pratiğiyle iç içe değerlendiriyor. Emperyalizm çözümlemeleri, öncü parti anlayışı ve devrim stratejisi, somut tarihsel koşullarla birlikte ele alınıyor. Kitabın önsözünde özellikle vurgulanan nokta, Lenin’in düşüncesinin donmuş bir doktrin değil, mücadele içinde gelişen bir yönelim olduğudur. Revizyonizme ve oportünizme karşı yürütülen ideolojik mücadele, kişisel bir polemik değil, devrimci sürekliliğin zorunlu bir parçası olarak sunuluyor.

Kitap, Ekim Devrimi’ni bir tarihsel kopuş kadar uzun soluklu bir hazırlığın sonucu olarak yorumluyor. Lenin’in liderliği, bireysel karizmadan çok kolektif örgütlenme ve disiplinli siyasal irade üzerinden açıklanıyor. Bu yönüyle eser, Leninizmin Marksizmin yeni bir aşaması olarak neden belirleyici olduğunu gösteriyor ve modern devrimci hareketlerin düşünsel temellerini anlamak için vazgeçilmez bir kaynak oluşturuyor.

  • Künye: P. N. Pospelov, V. Y. Yegrafov, V. Y. Sevin, L. F. İlyiçov, F. V. Kostantinov, A. P. Kossulnikov, S. A. Lyovina, G. D. Obiçkin, P. N. Fedoseyev – Lenin: Biyografi, çeviren: Gönül Özen Sezer, Yordam Kitap, biyografi, 608 sayfa, 2025