Timothy Snyder — Özgürlük Üzerine (2026)

Timothy Snyder’ın bu kitabı, özgürlük kavramının modern dünyada nasıl yanlış anlaşıldığını ve nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğini tartışıyor. Snyder, özgürlüğü yalnızca devlet müdahalesinin yokluğu olarak tanımlayan dar anlayışın yetersiz kaldığını savunuyor. Ona göre özgürlük sadece engellerin kaldırılmasıyla ortaya çıkmıyor; insanların gerçekten seçim yapabilecekleri, potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri koşulların kurulmasını gerektiriyor.

Kitapta yazar, özgürlüğün iki farklı biçimini ayırt ediyor. İlki, çoğu modern siyasette baskın olan “olumsuz özgürlük” anlayışı oluyor; bu anlayış özgürlüğü dış müdahalenin olmamasıyla tanımlıyor. Ancak Snyder, bunun tek başına gerçek özgürlüğü yaratmadığını söylüyor. İnsanların eğitim, sağlık, güvenlik ve demokratik kurumlara erişimi yoksa, kâğıt üzerinde özgür olsalar bile fiilen özgür davranamadıklarını anlatıyor. Bu nedenle özgürlüğün aynı zamanda toplumsal ve kurumsal koşullar gerektirdiğini vurguluyor.

Snyder ayrıca özgürlüğün bireysel bir mesele olduğu kadar kolektif bir mesele olduğunu da gösteriyor. Demokratik kurumlar zayıfladığında, propaganda ve eşitsizlik arttığında bireylerin özgürlük alanı daralıyor. Bu yüzden özgürlük yalnızca bireysel hakların korunmasıyla değil, güçlü kamusal kurumların ve hukukun üstünlüğünün sürdürülmesiyle mümkün oluyor.

Kitap boyunca tarihsel örnekler ve siyasal düşünce geleneği üzerinden ilerleyen Snyder, özgürlüğün sorumlulukla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor. İnsanların yalnızca kendi çıkarlarını değil, ortak yaşamın sürdürülebilirliğini de hesaba kattığında özgürlüğün gerçek anlamına yaklaştığını söylüyor.

Sonuç olarak ‘Özgürlük Üzerine: Özgürlüğün 5 Biçimi’ (‘On Freedom’), özgürlüğü pasif bir hak olarak değil, aktif olarak kurulması ve korunması gereken bir toplumsal düzen olarak yorumluyor. Snyder, özgürlüğün ancak demokratik kurumlar, eşit fırsatlar ve bilinçli yurttaşlık kültürü bir araya geldiğinde gerçek anlamını bulduğunu gösteriyor.

Timothy Snyder — Özgürlük Üzerine: Özgürlüğün 5 Biçimi
Çeviren: İbrahim Ayyıldız • Serbest Kitaplar
Siyaset • 338 sayfa • 2026

Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler (2026)

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı yalnızca mühendislik başarısı olarak değil, çağımızın güç mimarisi olarak ele alıyor. Kitap, algoritmaların ve büyük verinin teknik araçlar olmanın ötesine geçerek sermaye birikimi, emek rejimleri ve jeopolitik dengeler üzerinde belirleyici hale geldiğini söylüyor. Yapay zekâ burada bir yazılım değil; ekonomik egemenliğin ve siyasal otoritenin yeniden dağıtıldığı bir alan olarak okunuyor.

Altuğ Yalçıntaş ve Gizem Yardımcı, dijital kapitalizmin merkezinde verinin yer aldığını gösteriyor. Veri, petrol benzeri bir kaynak değil; sürekli üretilen, işlenen ve tekelleştirilen bir güç biçimi. Bu güç, birkaç küresel teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşırken klasik rekabet kurallarını aşındırıyor. Ağ etkileri, platform ekonomileri ve algoritmik kontrol mekanizmaları, piyasayı serbest rekabet alanı olmaktan çıkarıp kapalı ekosistemlere dönüştürüyor. Böylece “kod”, ekonomik tahakkümün dili haline geliyor.

Kitap, otomasyon meselesini de siyasal bir soru olarak tartışıyor. Yapay zekâ milyonlarca işi dönüştürürken ya da ortadan kaldırırken, üretkenlik artışının getirisi kime gidecek? Emek piyasalarında artan eşitsizlik, güvencesizlik ve “asimetrik refah” nasıl yönetilecek? Yazarlar, değer kavramının yeniden tanımlandığı bir eşiğe geldiğimizi ileri sürüyor: İnsan emeğinin payı azalırken, algoritmik üretimin mülkiyeti daha da kritik hale geliyor.

Jeopolitik boyutta ise ABD-Çin rekabeti merkezde duruyor. Yapay zekâ liderliği, yalnızca ekonomik üstünlük değil; askeri kapasite, standart belirleme gücü ve küresel norm üretme yeteneği anlamına geliyor. Bu nedenle YZ yarışı, yeni bir soğuk savaş dinamiği olarak okunuyor.

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı nötr bir araç olarak değil, servetin, egemenliğin ve özgürlüğün yeniden dağıtıldığı bir mücadele alanı olarak konumlandırıyor. Okuru teknik heyecanın ötesine geçmeye ve şu soruyu sormaya çağırıyor: Kodun yazdığı gelecekte özgürlük kimin olacak?

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler: Yapay Zekânın Politik Ekonomisi Üzerine Sohbotlar
• Nika Yayınevi
Siyaset • 210 sayfa • 2026

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros (2026)

 

‘Beyaz Toros’, Türkiye’de devlet şiddetinin ve cezasızlık kültürünün on yıllara yayılan sürekliliğini anlatan bir hafıza kaydı niteliği taşıyor. Gökçer Tahincioğlu, 1970’lerden bugüne uzanan bir çizgide yargısız infazları, işkenceleri, kayıpları ve “faili meçhul” cinayetleri dönemsel başlıklar altında topluyor; fakat asıl gösterdiği şey yöntemler değişse de mantığın değişmediği oluyor. 70’lerde “yargısız infaz”, 80’lerde “idam ve operasyon”, 90’larda “faili meçhul”, 2000’lerde “meşru şiddet” adını alan uygulamalar, aynı yapısal zeminde buluşuyor.

Kitabın merkezindeki simge, adını verdiği “Beyaz Toros.” 90’lı yıllarda kaybetmelerin ve karanlık operasyonların sembolü olan bu otomobil, bugün bazı çevrelerde alkışlanan bir “kahramanlık” ikonuna dönüşmüş durumda. Tahincioğlu, bu dönüşümü tesadüf olarak görmüyor. Ona göre cezasızlık yalnızca hukuki bir eksiklik değil; dil, propaganda ve toplumsal rıza üretimiyle beslenen bir sistematik. Öldürülenlerin “hak etmiş olabileceği” kuşkusu yayıldıkça, öldürenlerin sırtı sıvazlanıyor.

Metin yalnızca olayları sıralamıyor; Kadir Manga’dan Hasan Ocak’a, Roboski köylülerinden Ethem Sarısülük’e uzanan somut hikâyelerle bir sözlü tarih kuruyor. Her dosya, hem kişisel bir trajedi hem de devlet aklının sürekliliğine dair bir veri olarak işleniyor. Tahincioğlu, “Kim bilir ne yapmışlardı?” sorusunu bilinçli biçimde dışarıda bırakıyor; çünkü ona göre cezasızlık tam da bu soruyla başlıyor.

Kitabın son bölümü, bu şiddet rejimini kuramsal bir çerçeveye oturtuyor. “Devletin bekası” adına hukuk dışına çıkılabildiği, bazı hayatların hukukun korumasından çıkarılarak şiddete açık hale getirildiği bir egemenlik anlayışı tartışılıyor. Böylece Beyaz Toros, yalnızca geçmişin karanlık sayfalarını değil, bugünün meşrulaştırma mekanizmalarını da görünür kılıyor.

Bu çalışma, cinayetlerin kronolojisini tutmanın ötesinde, cezasızlığın nasıl normalleştiğini ve hatta simgeleştirildiğini gösteren bir tanıklık kitabı olarak tarihe not düşüyor.

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri
• İletişim Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz? (2026)

Maurizio Lazzarato bu kitabında devrim fikrini nostaljik bir hatıraya değil, bugünü dönüştürme imkânı taşıyan canlı bir hafızaya bağlıyor. 20. yüzyıl devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından sol düşüncenin sınıf siyasetini geri plana ittiğini, kimlik ve farklılık politikalarının ise çoğu zaman kapitalist düzenle uyumlu hale geldiğini savunuyor. Ona göre mesele, sınıf ile azınlık mücadelelerini karşı karşıya koymak değil, aralarındaki tarihsel ve stratejik bağı yeniden kurmak oluyor.

Yazar, “azınlık” kavramını yalnızca sayısal bir kategori olarak değil, iktidar ilişkilerine karşı konumlanış biçimi olarak ele alıyor. Feminist, göçmen, ırksal ya da queer mücadelelerin, kapitalizmin üretim ve tahakküm mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değil; aynı zamanda özne üreten, borçlandıran ve itaat yaratan bir makine olarak işliyor. Bu yüzden azınlık politikaları, sınıf mücadelesinden koparıldığında radikal potansiyelini yitiriyor.

Lazzarato, hafıza meselesine özel bir önem veriyor. Devrimlerin unutulması, yenilgilerin içselleştirilmesi ve mücadele deneyimlerinin silinmesi, kapitalist gerçekçiliğin güçlenmesine yol açıyor. Oysa devrimci hafıza, geçmişi romantize etmek için değil, kolektif eylem kapasitesini yeniden kurmak için gerekiyor. Yazar, özellikle 1968 sonrası dönemi analiz ederek, neoliberalizmin toplumsal hareketleri nasıl dönüştürdüğünü ve etkisizleştirdiğini tartışıyor.

‘Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar’ (‘Se souvenir de la révolution: Minorités et classes’), sınıf ile azınlık arasındaki gerilimi aşmaya çalışan teorik bir müdahale niteliği taşıyor. Lazzarato, devrimin yalnızca ekonomik eşitlik talebi değil, aynı zamanda yaşam biçimlerinin, arzuların ve özneliklerin dönüşümü olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş sol düşünce içinde hafıza, yenilgi ve yeniden kuruluş meselelerini merkezine alması bakımından önemli bir tartışma açıyor.

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar
Çeviren: Melis İnan, Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket (2026)

Janet Biehl’in bu eseri, Murray Bookchin’in düşünsel ve politik serüvenini, 20. yüzyıl radikal hareketleriyle iç içe bir biyografi olarak anlatıyor. Çalışma, yalnızca bir yaşam öyküsü sunmuyor; toplumsal ekoloji fikrinin hangi tarihsel çatışmalar ve teorik tartışmalar içinden doğduğunu gösteriyor.

Biehl, önsözde Bookchin’in yaşamını “ekoloji ile özgürlük arasında kurulan kopmaz bağın hikâyesi” olarak çerçeveliyor. Ona göre Bookchin, çevre krizini teknik bir sorun değil, hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin ürünü olarak kavrıyor. Bu nedenle ekolojik yıkıma karşı çözümün, yalnızca çevreci reformlarda değil, demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal dönüşümde yattığını savunuyor. “Ya ekoloji ya felaket” ifadesi, bu tarihsel eşikte yapılan tercihin aciliyetini vurguluyor.

‘Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi’ (Ecology or Catastrophe: The Life of Murray Bookchin’), Bookchin’in gençlik yıllarındaki Marksist çevrelerden kopuşunu, anarşizmle kurduğu ilişkiyi ve sonunda geliştirdiği toplumsal ekoloji ile liberter belediyecilik (komünalizm) kuramını adım adım izliyor. Kapitalizmin doğayı metalaştıran yapısını eleştirirken, yerel meclisler ve doğrudan demokrasiye dayalı bir siyasal model önerdiğini gösteriyor. Biehl, onun polemikçi üslubunu, hareket içi tartışmalardaki sert çıkışlarını ve entelektüel yalnızlığını da saklamadan aktarıyor.

Eser, Bookchin’in düşüncesinin Kürt özgürlük hareketi üzerindeki etkisine ve fikirlerinin küresel ölçekte yeniden keşfine de değiniyor. Böylece biyografi, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı değil; günümüz ekoloji ve demokrasi tartışmalarına uzanan canlı bir miras değerlendirmesi sunuyor.

Kitap, bir düşünürün yaşamını anlatırken, ekolojik krizin ahlaki ve siyasal boyutlarını da tartışmaya açıyor. Biehl, Bookchin’i romantize etmeden ama önemini teslim ederek, ekoloji mücadelesini özgürlük projesiyle birlikte düşünmeye çağırıyor.

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi
Çeviren: İlker Akçay • Dipnot Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026

Kolektif — Van Tebliğleri (2026)

‘Van Tebliğleri: Van ve Çevresi’, Van Gölü havzasını yalnızca bir coğrafya olarak değil, çok katmanlı bir tarih sahnesi olarak ele alan kapsamlı bir derleme. Konferans sunumlarından oluşan bu seçki, Van ve çevresinin toplumsal, ekonomik ve kültürel geçmişini, çok uluslu bir imparatorluğun çözülme süreciyle birlikte düşünüyor. Merkezde, büyük siyasal kırılmaların yerel dinamikler üzerindeki etkisi yer alıyor.

Kitabın ilk bölümü 1915’e ve tarihyazımının yeniden değerlendirilmesine odaklanıyor. Çarlık Rusyası ile Van Ermenileri arasındaki ilişkiler, İttihat ve Terakki’nin bölgedeki temsilcileri ve Nisan 1915 Van Direnişi farklı perspektiflerle ele alınıyor. Böylece resmi anlatıların ötesine geçerek, olayların çok aktörlü ve çatışmalı doğası görünür kılınıyor.

İkinci bölüm, kurtulanların anlatıları ve maddi kalıntılar üzerinden hafızayı merkeze alıyor. Sözlü tarih çalışmaları, Van Gölü çevresinde dolaşan kolektif hatıraları kayıt altına alırken; harabeler, taş yapılar ve görünmez izler mekânın hafızasını taşıyan tanıklar olarak okunuyor. Hatırlama ile unutma arasındaki gerilim, bölgenin geçmişine dair yeni sorular üretiyor.

Dönüşüm ve çatışma başlığı altında 19. yüzyıl aşiret hareketleri, yerleşim örüntüleri ve güç ilişkileri inceleniyor; Hamidiye katliamlarının demografik ve sosyoekonomik sonuçları tartışılıyor. Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler arasındaki ilişkiler; etnik temizlik, yerel beyler, tımar düzeni ve az bilinen topluluklar üzerinden analiz ediliyor. Misyoner faaliyetleri ise eğitim, yardım ve kültürel etkileşim bağlamında ele alınıyor.

Afetler, kıtlıklar ve yoksulluk temsilleri, bölgenin kırılgan yapısını gösterirken; Ahtamar’ın son Katolikosu gibi figürler tarihyazımını yeniden düşünmeye davet ediyor. Son bölümde mekân ve hafıza ilişkisi, Fılıstan’dan Gola Fıraqa’ya uzanan örneklerle tartışılıyor; Van ile Yerevan arasında kurulan müşterek mağduriyet bağları empati kavramı üzerinden sorgulanıyor.

Bu derleme, Van’ı yalnızca trajedilerle değil, çok kültürlü bir geçmişin karmaşık dokusuyla anlamaya çağırıyor; tarihyazımını yerel hafıza ve maddi kültürle buluşturarak yeni araştırma alanlarına kapı aralıyor.

Kolektif — Van Tebliğleri: Van ve Çevresi (Toplumsal, Ekonomik ve Kültürel Tarihi Konferansı)
Yayına hazırlayan: Altuğ Yılmaz, Orhun Yalçın • Hrant Dink Vakfı Yayınları
Tarih • 306 sayfa • 2026

Aykut Günel — Grev Kırıcılar (2026)

Aykut Günel’in ‘Grev Kırıcılar’ adlı çalışması, sınıf mücadelesinin en sert cephelerinden birine odaklanıyor: grev kırıcılık pratiğine. Grev, işçi sınıfının üretimi durdurarak pazarlık gücü yarattığı en etkili araçlardan biri olarak beliriyor; grev kırıcılık ise bu kolektif gücü parçalamayı hedefleyen sistematik bir müdahale biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Günel, grev kırıcıların yalnızca “hain” ya da “dönek” sıfatlarıyla anılan figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel, hukuki ve siyasal bağlam içinde şekillenen bir toplumsal aktör tipi olduğunu gösteriyor.

Kitabın içeriği, grev kırıcılığın tarihsel kökenlerinden başlayarak dünyadaki ve Türkiye’deki örneklerine uzanıyor. İşçi casusluğu, özel grev kırıcı örgütler, kara listelerle kurulan tehdit mekanizmaları, sarı sendikalar ve “hayalet” sendikalar gibi yöntemler ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece grev kırıcılığın yalnızca bireysel bir tercih değil, çoğu zaman sermaye ve devlet tarafından örgütlenen çok katmanlı bir strateji olduğu açığa çıkıyor.

Günel, yalnızca işveren cephesini değil, işçilerin geliştirdiği karşı stratejileri de görünür kılıyor. Dayanışma ağları, teşhir kampanyaları, hukuki mücadeleler ve alternatif örgütlenme biçimleri, grev kırıcılığa karşı geliştirilen direniş repertuarının parçaları olarak analiz ediliyor. Bu karşılaşma, sınıf mücadelesinin dinamik ve karşılıklı bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Eser, 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşanan Türk Telekom ve Türk Hava Yolları grevleri üzerinden somut örnekler sunarak teorik çerçeveyi güncel deneyimlerle birleştiriyor. Böylece grev kırıcılığın yalnızca geçmişe ait bir olgu olmadığını, neoliberal dönemde yeni biçimler kazanarak sürdüğünü ortaya koyuyor.

‘Grev Kırıcılar’, emeğin kolektif eylem kapasitesini hedef alan müdahaleleri tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle inceleyen kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Günel, grev kırıcılığı anlamanın, sınıf mücadelesinin gerçek dinamiklerini kavramak için vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.

Aykut Günel — Grev Kırıcılar
• İletişim Yayınları
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler (2026)

Kaan Akman’ın ‘Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz’ adlı çalışması, Türkiye’de siyasal düşünceye dair yerleşik okuma alışkanlıklarını bilinçli biçimde sarsan bir iddiayla yola çıkıyor. Kitap, uzun süre “siyasal akımlar” başlığı altında tasnif edilip ideolojik etiketlere hapsedilen düşünürlerin aslında özgün ve tutarlı devlet kuramları geliştirdiklerini gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, Türk siyasal düşüncesini Batı ya da İslam merkezli hazır şemalarla açıklamaya çalışan yaklaşımlara mesafeli duruyor.

Kitabın dayandığı tez, Türk devlet düşüncesinin kendi iç mantığı, kavramsal süreklilikleri ve kırılmaları olan bağımsız bir düşünce alanı olarak ele alınması gerektiğini savunuyor. Akman, İbrahim Kafesoğlu’ndan Hikmet Kıvılcımlı’ya, Ziya Gökalp’ten Fuat Köprülü’ye, Hilmi Ziya Ülken’den Behice Boran’a uzanan geniş bir düşünür yelpazesini, “kimden yana” ya da “kime karşı” oldukları üzerinden değil, devleti nasıl kavradıkları üzerinden okuyor. Böylece göçebe–bozkır ayrımı, tarih tezi, iktidar ve egemenlik ayrımı gibi kavramların, bu düşünürlerin metinlerinde nasıl kuramsal bir bütün oluşturduğunu görünür kılıyor.

Çalışmanın merkezinde tipolojik bir sınıflandırma yer alıyor. Türk devlet olgusuna atfedilen asyatiklik/feodallik, despotiklik ve kerimlik gibi kök varsayımlar, yalnızca tanımlayıcı etiketler olarak değil, düşünce geleneklerini şekillendiren derin kabuller olarak ele alınıyor. Bu sayede birbirine kapalı görünen ideolojik çemberler açılıyor; farklı düşünürler arasında beklenmedik akrabalıklar ve gerilimler ortaya çıkıyor.

Kitap, yalnızca bir sınıflandırma denemesi değil; aynı zamanda yerli siyasal düşüncenin kuramsal zenginliğini iade etmeyi amaçlayan güçlü bir düşünce haritası sunuyor.

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz
• Daimon Yayınları
Siyaset • 536 sayfa • 2026