Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz (2026)

Gabriel Zucman’ın bu kitabı, çağdaş vergi sistemlerinin temel çelişkilerinden birini inceliyor: En zenginler, servetleri büyüdükçe çoğu zaman daha az vergi ödüyor. Zucman, vergi adaleti ve vergi cennetleri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, gelir vergisinin teoride artan oranlı görünmesine rağmen pratikte milyarderler için etkisiz kaldığını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, vergi yükünün geniş toplum kesimlerinde yoğunlaşırken ultra zenginlerin yasal boşluklardan yararlanabilmesi.

‘Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz’ (‘Les Milliardaires Ne Paient Pas D’impôt Sur Le Revenu Et Nous Allons Y Mettre Fin’), Fransa ve diğer ülkelerden verileri karşılaştırarak ortalama vatandaşların gelirleri ve tüketimleri üzerinden yüksek oranlarda vergi ödediğini, buna karşılık milyarderlerin efektif vergi oranlarının çok düşük kaldığını ortaya koyuyor. Bunun nedeni, servetin büyük bölümünün maaş olarak değil, şirket hisseleri ve holdingler içinde tutulması. Böylece servet sahipleri, gelirlerini kişisel kazanç olarak göstermeden zenginleşmeyi sürdürüyor ve klasik gelir vergisinin dışına çıkabiliyor.

Kitapta gelir vergisinin tarihsel gelişimi de ele alınıyor. Zucman’a göre bu vergi başlangıçta eşitsizlikleri sınırlandıran demokratik bir araçtı. Ancak küreselleşme ve finansal karmaşıklık zamanla bu mekanizmayı zayıflattı. Bugün milyarderler için dünya fiilen bir vergi cennetine dönüşüyor. Servetler farklı şirketler ve fonlar arasında dolaştırılarak vergilendirme büyük ölçüde etkisizleştiriliyor.

Eserin merkezindeki çözüm önerisi servete dayalı bir taban vergisi. Zucman, ultra zenginlerin her yıl servetlerinin belirli bir oranına denk gelen asgari bir vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Özellikle yüzde 2 düzeyindeki küresel bir verginin uygulanabilir ve etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu yöntem, gelirin nasıl gizlendiğinden bağımsız olarak serveti doğrudan hedeflediği için mevcut boşlukları kapatmayı amaçlıyor.

Kitabın temel tezi, vergi adaletinin yalnızca mali bir mesele olmadığı yönünde şekilleniyor. Zucman’a göre vergilendirme aynı zamanda demokratik eşitliğin de temel unsurlarından biri oluyor. Ultra zenginlerin kamusal yükümlülüklerden kaçınması, servetle birlikte siyasal gücün de dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu nedenle milyarderleri ulusal dayanışmanın parçası hâline getirecek yeni vergi mekanizmalarının hem demokrasi hem de toplumsal adalet açısından gerekli olduğunu savunuyor. Kitap, küresel eşitsizlik tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 72 sayfa • 2026

John Gray — Yeni Leviathanlar (2026)

John Gray bu eserinde, Thomas Hobbes’un Leviathan’ını yirmi birinci yüzyılın krizlerini anlamak için yeniden yorumluyor. ‘Yeni Leviathanlar’ (‘The New Leviathans’), Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşan liberal iyimserliğin çöktüğünü ve tarihin liberal demokrasi lehine kesin biçimde sonuçlanmadığını savunuyor. Gray’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, sanıldığı gibi liberal çağın zaferi değil, liberalizmin çözülüşünün başlangıcını haber verdi. İnsan doğasının kalıcı çatışmalarını göz ardı eden ilerleme inancı günümüzü açıklayamıyor.

İlk bölümde yazar, liberalizmin evrensel ve geri döndürülemez bir düzen olduğu fikrini sorguluyor. Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımladığı kaos ihtimali ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni biçimler alıyor. Rusya ve Çin gibi güçler, liberal modelden farklı Leviathanlar kuruyor. Rusya güvenlik ve gelenek etrafında şekillenen bir egemenlik anlayışı geliştiriyor; Çin ise dijital gözetim araçlarıyla denetim kapasitesi yaratıyor.

İkinci bölüm, yapay doğa durumları kavramı etrafında ilerliyor. Gray, modern toplumların düzenli görünmelerine rağmen sürekli güvensizlik ürettiklerini savunuyor. Distopyalar, totaliter deneyimler ve ideolojik projeler üzerinden güvenlik arayışının nasıl yeni korkular doğurduğunu inceliyor. Hobbes’un doğa durumunun tarih öncesine ait bir aşama değil, her an geri dönebilecek bir olasılık olduğu fikrini güncelliyor. Teknoloji ve bürokratik yönetim istikrar vaat ederken aynı zamanda kırılganlıkları büyütüyor.

Son bölümde Gray, çağdaş dünyanın yeni ölümlü tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Liberalizm kurtuluş vaat eden bir inanç sistemi gibi davranıyor. Kimlik siyaseti, woke kültürü, hak çatışmaları ve seçkinlerin mücadeleleri bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletler ve kurumlar bireylere güvenlik değil, anlam da sunmaya çalışıyor. Ancak bu girişim yeni baskı mekanizmaları üretiyor.

Gray’in temel sonucu, insanlığın kusurlarını ortadan kaldıracak nihai bir siyasal düzen bulunmadığıdır. Tarih doğrusal bir ilerleme izlemiyor; düzen ve kaos arasındaki gerilim sürekli geri dönüyor. Bu nedenle kitap, insan sınırlarını kabul eden gerçekçi bir etik ve siyaset anlayışı arıyor. Hobbes’un mirasını günümüze taşıyan eser, özgürlük, güvenlik ve iktidar arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

John Gray — Yeni Leviathanlar: Liberalizm Sonrası Düşünceler
Çeviren: Nur Küçük • Domingo Kitap
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma (2026)

Margaret Cohen’in bu çalışması, Walter Benjamin’in düşünsel gelişiminde gerçeküstücülüğün oynadığı belirleyici rolü inceleyen kapsamlı bir entelektüel tarih çalışmasıdır. Cohen, Benjamin’in düşüncesini yalnızca Marksizm ya da kültür eleştirisi bağlamında değil, Paris merkezli gerçeküstücü hareketle kurduğu ilişki üzerinden yeniden değerlendiriyor. Böylece ‘Dindışı Aydınlanma’ (‘Profane Illumination’), Benjamin’in modernite analizinin kaynaklarını ve dönüşümünü anlamaya yönelik önemli bir katkı sunuyor.

Eserin çıkış noktası, Benjamin’in 1920’lerin sonlarında André Breton ve gerçeküstücü çevreyle karşılaşması. Cohen’e göre bu karşılaşma, Benjamin’in düşüncesinde basit bir estetik ilgi yaratmaktan çok daha derin sonuçlar doğuruyor. Gerçeküstücülük, ona modern yaşamın görünürde sıradan olan yüzeyinin altında saklı bulunan tarihsel ve politik enerjileri keşfetme imkânı veriyor. Rüyalar, tesadüfler, karşılaşmalar, unutulmuş nesneler ve kent yaşamının marjinal alanları bu nedenle yalnızca estetik temalar değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin araçları hâline geliyor.

Kitapta özellikle gerçeküstücülüğün psikanaliz ile Marksizm arasında kurmaya çalıştığı ilişki ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Breton ve çevresi bilinçdışını devrimci dönüşümün kaynaklarından biri olarak görürken, Benjamin bu yaklaşımı tarihsel maddeciliğin imkânlarıyla birleştiriyor. Cohen, Benjamin’in ünlü “dindışı aydınlanma” kavramını bu bağlamda açıklıyor. Bu kavram, mistik ya da dinsel bir vahyi değil, modern hayatın içindeki sıradan deneyimlerden doğan sarsıcı farkındalık anlarını ifade ediyor. Rüya ile uyanış arasındaki ilişki burada merkezi bir önem kazanıyor. Nasıl birey rüyadan uyanıyorsa, toplum da ideolojik yanılsamalardan kurtularak tarihsel bilince ulaşabiliyor.

Paris, kitabın en önemli karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. Benjamin’in pasajlar, sokaklar, vitrinler, harabeler ve metropol kalabalıkları üzerine geliştirdiği düşünceler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Cohen’e göre Benjamin’in Paris’i yalnızca bir şehir değil, modernitenin bilinçdışı olarak işliyor. Kentin görünmez köşelerinde geçmişin hayaletleri dolaşıyor; unutulmuş nesneler ve terk edilmiş mekânlar tarihsel hakikatlerin izlerini taşıyor. Bu nedenle Benjamin’in flanör figürü, kentte amaçsızca dolaşan bir gözlemciden çok, modern hayatın gizli anlamlarını araştıran bir dedektif gibi işlev görüyor.

Kitap ayrıca Benjamin’in Marx ve Baudelaire okumalarını da gerçeküstücülükle bağlantılı şekilde yorumluyor. Baudelaire’in şiirlerinde ortaya çıkan modern deneyim parçalanmışlık, yabancılaşma ve şok duygularıyla tanımlanırken, Marx’ın kapitalizm eleştirisi bu deneyimlerin tarihsel nedenlerini açıklıyor. Benjamin ise bu iki kaynağı gerçeküstücü duyarlılıkla birleştirerek özgün bir eleştirel yöntem geliştiriyor. Böylece estetik deneyim ile politik bilinç arasında yeni bağlar kuruluyor.

Cohen’in temel iddiası, Benjamin’in düşüncesinin yalnızca akademik Marksizm ya da geleneksel felsefe çerçevesinde anlaşılamayacağıdır. Onun özgünlüğü, gerçeküstücülüğün rüya, arzu, rastlantı ve imge dünyasını tarihsel maddeciliğin eleştirel gücüyle bir araya getirmesinde yatıyor. Bu sentez sayesinde modern yaşamın en gündelik ayrıntıları bile politik anlam taşıyan göstergelere dönüşüyor.

Cohen, Benjamin ve Breton’un rasyonel/pozitivist Marksizm anlayışına karşı; rüyaları, hayaletleri, canavarları, bastırılmış arzuları ve kentin tekinsiz yanlarını kullanan alternatif, irrasyonel güçlerle beslenen bir Marksizm türü geliştirdiklerini savunuyor ve buna “Gotik Marksizm” diyor.

Sonuç olarak ‘Dindışı Aydınlanma’, Walter Benjamin’in düşüncesini gerçeküstücülükle kurduğu yaratıcı ilişki üzerinden yeniden okuyan önemli bir çalışmadır. Margaret Cohen, Paris’in pasajlarından devrimci hayallere, bilinçdışından tarihsel uyanışa kadar uzanan geniş bir düşünsel harita çıkarıyor. Kitap, modernite, Marksizm, gerçeküstücülük ve kültür eleştirisi arasındaki karmaşık ilişkileri görünür kılarken, Benjamin’in neden yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edildiğini de açıklıyor.

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma: Walter Benjamin ve Gerçeküstü Devrimin Paris’i
Çeviren: Suat Kemal Angı • Alfa Yayınları
İnceleme • 392 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu eseri, Küba Devrimi’nin ardından devrimi başka coğrafyalara taşıma hedefiyle girişilen en iddialı ama en başarısız girişimlerden birinin içeriden anlatısını sunuyor. ‘Kongo Günlüğü’ (‘Congo Diary’), 1965 yılında Che’nin Kongo’da yürüttüğü gerilla faaliyetleri sırasında tuttuğu notlardan oluşuyor ve alışılmış devrimci kahramanlık anlatılarından farklı olarak bir başarının değil, bir yenilginin anatomisini ortaya koyuyor. Bu nedenle eser, yalnızca tarihsel bir belge değil, aynı zamanda devrimci strateji, siyasal örgütlenme ve liderlik üzerine sert bir özeleştiri niteliğinde.

Kitabın çıkış noktası, Belçika sömürgeciliğinin ardından bağımsızlığını kazanan fakat siyasi ve askerî istikrarsızlık içine sürüklenen Kongo. Patrice Lumumba’nın öldürülmesinden sonra ülke, iç savaşların ve dış müdahalelerin sahnesi hâline gelir. Che, Afrika’daki antiemperyalist mücadeleleri desteklemek amacıyla gizlice Kongo’ya gider ve yerel isyancı güçlerle birlikte yeni bir gerilla hareketi kurmaya çalışır. Ancak daha ilk günlerden itibaren sahadaki gerçeklik ile devrimci beklentiler arasında büyük bir uçurum bulunduğunu fark eder.

Günlük boyunca Che, karşılaştığı sorunları son derece açık ve doğrudan bir dille aktarıyor. Yerel liderler arasındaki çekişmeler, askerî disiplin eksikliği, eğitim yetersizliği ve savaşma iradesindeki zayıflık sürekli olarak tekrar eden temalar hâline geliyor. Gerilla savaşının başarıya ulaşabilmesi için gerekli gördüğü örgütlenme, fedakârlık ve kolektif sorumluluk anlayışının sahada bulunmadığını gözlemliyor. Birçok savaşçının cepheden kaçtığını, emirlerin uygulanmadığını ve askerî planların daha başlamadan bozulduğunu anlatıyor. Bu durum, Che’nin Küba deneyiminden çıkardığı derslerin her coğrafyada aynı şekilde uygulanamayacağını anlamasına yol açıyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın başarısızlığın sorumluluğunu yalnızca başkalarına yüklememesi. Che, hem kendi hatalarını hem de yanlış değerlendirmelerini dürüstçe kaydediyor. Yerel koşulları yeterince tanımadan hareket ettiğini, kültürel farklılıkların önemini zaman zaman küçümsediğini ve devrimci iradenin tek başına tarihsel koşulların yerini alamayacağını kabul ediyor. Böylece kitap, bir liderin kendi siyasi varsayımlarını sınadığı ve yeniden değerlendirdiği bir düşünsel muhasebeye dönüşüyor.

‘Kongo Günlüğü’ aynı zamanda devrim fikrinin maddi temellerine ilişkin güçlü bir sorgulama içeriyor. Che’ye göre devrim yalnızca adalet arzusuna ya da ideolojik inanca dayanamaz. Onu ayakta tutacak örgütlü yapılar, eğitimli kadrolar, ortak hedefler ve disiplinli bir mücadele kültürü gereklidir. Kongo deneyimi, bu unsurların eksikliğinde en güçlü ideallerin bile etkisiz kalabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, romantik bir devrim anlatısından çok, siyasal mücadelelerin somut gerçekliklerine dair bir inceleme niteliği kazanıyor.

Günlüğün son bölümlerinde başarısızlığın artık kaçınılmaz hâle geldiği görülüyor. Askerî durum kötüleşirken gerilla hareketi çözülüyor ve Che ile beraberindeki Kübalılar bölgeden çekilmek zorunda kalıyor. Ancak yazar bu yenilgiyi nihai bir son olarak değerlendirmiyor. Kongo deneyimini, gelecekteki mücadeleler için çıkarılması gereken derslerin kaynağı olarak görüyor. Nitekim daha sonra Bolivya’da yeni bir devrim girişimine yönelmesi de bu bakış açısının sonucu oluyor.

‘Kongo Günlüğü’, Che Guevara’nın düşünsel dünyasını anlamak açısından özel bir yere sahip. Çünkü burada karşımıza zafer kazanan efsanevi bir devrimci değil, başarısızlıkla yüzleşen, hatalarını kaydeden ve inançlarını gerçekliğin sert sınavından geçiren bir insan çıkıyor. Kitap, devrimin yalnızca cesaret ve idealizmle değil, örgütlenme, süreklilik ve toplumsal koşullarla mümkün olduğunu gösterirken, siyasal mücadelelerin romantik mitlerden çok daha karmaşık olduğunu da ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, hem Che’nin yaşamındaki dönüm noktalarından birini hem de 20. yüzyıl devrimci hareketlerinin sınırlarını anlamak için önemli bir kaynak.

Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Günlük • 344 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026