Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Kolektif — Büyük Geçiş (2026)

 

‘Büyük Geçiş, insanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizleri küresel ölçekte ele alan kapsamlı bir gelecek tasavvuru sunuyor. Kitap, teknolojik hızlanma, çevresel yıkım, artan eşitsizlik ve kültürel parçalanmanın insanlığı tarihsel bir eşikte bıraktığını savunuyor. Yazarlara göre mesele yalnızca ekonomik büyümenin sürdürülebilir olup olmadığı değil; mevcut uygarlık modelinin bütünsel olarak yaşanabilir bir gelecek üretip üretemeyeceği sorusudur. Bu nedenle eser, klasik kalkınma anlayışını aşan yeni bir uygarlık paradigmasının gerekliliğini tartışıyor.

Kitabın merkezinde üç temel gelecek senaryosu yer alıyor. “Geleneksel Dünyalar” başlığı altında incelenen senaryolar, piyasa mekanizmaları ve reform politikalarıyla mevcut sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bir geleceği temsil ediyor. Bu yaklaşım, krizleri tamamen çözmek yerine yönetilebilir hâlde tutmayı amaçlıyor. “Barbarlık” senaryosu ise çevresel çöküş, toplumsal çatışmalar ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı karanlık bir geleceği betimliyor. Özellikle “Kale Dünya” modeli, ayrıcalıklı azınlıkların güvenlik duvarları ardında yaşadığı, geniş kitlelerin ise yoksulluk ve istikrarsızlık içinde bırakıldığı bir düzeni tasvir ediyor. Yazarlara göre mevcut eğilimler kontrol altına alınmazsa insanlık bu yöne sürüklenebilir.

Eserin asıl odağı olan “Büyük Geçiş” (Eko-Komünalizm ve Yeni Sürdürülebilirlik Paradigması) senaryosu ise daha adil, ekolojik ve dayanışmacı bir gezegensel toplum olasılığını inceliyor. Bu yaklaşım yalnızca teknik çözümler önermiyor; tüketim alışkanlıklarından siyasal kurumlara, ekonomik değerlerden kültürel zihniyete kadar köklü bir dönüşüm gerektiğini savunuyor. Yeni sürdürülebilirlik paradigması, insan refahını yalnızca büyüme ve tüketimle ölçen anlayışı sorguluyor; yaşam kalitesi, toplumsal eşitlik, kültürel çeşitlilik ve ekolojik dengeyi merkeze yerleştiriyor. Kitap, küresel sorunların ulusal sınırlarla çözülemeyeceğini, insanlığın ortak bir kader bilinci geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

‘Büyük Geçiş’ (‘Great Transition: The Promise and Lure of the Times Ahead’) aynı zamanda bir senaryo çalışmasının ötesinde politik ve etik bir çağrı niteliği taşıyor. Yazarlar, hükümetlerarası kuruluşların, şirketlerin, sivil toplumun ve küresel kamuoyunun birlikte hareket etmesi hâlinde yeni bir dünya tasavvurunun mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap, sürdürülebilirliğin yalnızca çevreci reformlarla sağlanamayacağını; ekonomik sistemlerin, tüketim kültürünün ve modern ilerleme fikrinin yeniden düşünülmesini gerektirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, geleceği kaçınılmaz bir kader olarak değil, insanlığın ortak tercihleriyle şekillenecek tarihsel bir mücadele alanı olarak yorumluyor.

Kitabın yazarları ise şöyle: Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart.

Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart — Büyük Geçiş: Geleceğin Vaadi ve Cazibesi (Küresel Senaryo Grubunun Bir Senaryosu)
Çeviren: Eren Kırmızıaltın • Heretik Yayıncılık
İktisat • 148 sayfa • 2026

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş (2026)

Yoshiyuki Sato’nun bu çalışması, modern Fransız düşüncesinin en etkili isimlerini ortak bir problem etrafında yeniden okuyor: Eğer özne iktidar ilişkileri içinde kuruluyorsa, direniş nasıl mümkün olabilir? ‘İktidar ve Direniş’ (‘Power and Resistance’), özellikle yapısalcı ve postyapısalcı düşüncenin özneyi bağımsız ve kendinde bir varlık olarak değil, toplumsal, söylemsel ve ideolojik süreçlerin ürünü olarak ele alışını merkeze alıyor. Ancak Sato’nun temel ilgisi yalnızca iktidarın nasıl işlediğini göstermek değil; iktidarın içinden doğabilecek direniş imkanlarını araştırmak oluyor. Bu nedenle eser, yalnızca bir felsefe tarihi incelemesi değil, aynı zamanda çağdaş siyasal mücadelelere dair teorik bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri Michel Foucault’nun iktidar analizine ayrılıyor. Sato, Foucault’nun iktidarı yalnızca baskıcı bir mekanizma olarak değil, bilgi, norm ve özne üreten üretken bir ilişki ağı şeklinde düşünmesini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hapishanelerden okullara, tıptan cinselliğe kadar uzanan disiplin mekanizmalarının bireyi nasıl şekillendirdiğini gösterirken, direnişin de tam bu ağların içinde ortaya çıktığını vurguluyor. Foucault’ya göre iktidarın olduğu her yerde direniş ihtimali de vardır; fakat bu direniş hiçbir zaman iktidarın tamamen dışında saf bir özgürlük alanı olarak düşünülemez. Sato, bu yaklaşımın neoliberal çağda bireyin sürekli kendini yönetmeye zorlandığı yeni denetim biçimlerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir araç sunduğunu belirtiyor.

Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi kitapta daha hareketli ve akışkan bir direniş teorisi olarak ele alınıyor. Arzu, akış, kaçış çizgileri ve oluş kavramları üzerinden geliştirilen bu yaklaşım, merkezi iktidar yapılarını parçalayabilecek yaratıcı potansiyellere odaklanıyor. Sato’ya göre Deleuze/Guattari, direnişi yalnızca siyasal bir karşı çıkış değil, yaşamın yeni biçimlerini yaratma kapasitesi olarak düşünüyor. Derrida ise yapıların kesinliğini bozan, anlamı sürekli erteleyen yapısöküm yaklaşımıyla ele alınıyor. Sato, Derrida’nın düşüncesinde direnişin, mutlak otorite ve kesin anlam iddialarını istikrarsızlaştıran etik bir açıklık biçiminde ortaya çıktığını savunuyor.

Kitabın bir diğer önemli ekseni Louis Althusser’in ideoloji teorisi. Althusser’in bireyin ideoloji tarafından “çağrılarak” özne hâline getirildiği yönündeki yaklaşımı, öznenin özgürlüğü meselesini daha karmaşık hâle getiriyor. Sato, Althusser’in teorisindeki katılığı tartışırken, ideolojik yapılar içinde kırılma ve sapma ihtimallerinin nasıl düşünülebileceğini sorguluyor. Böylece eser, farklı düşünürler arasındaki gerilimleri yalnızca karşılaştırmıyor; onların eksik bıraktığı noktaları birbirleri üzerinden yeniden değerlendirmeye çalışıyor.

Sonuçta ‘İktidar ve Direniş’, neoliberal çağın denetim biçimlerini, öznenin kuruluşunu ve özgürlük imkanlarını anlamaya çalışan yoğun bir felsefi çalışma sunuyor. Sato, Fransız düşüncesinin büyük isimlerini dogmatik biçimde tekrarlamak yerine, onları günümüz dünyasının siyasal ve toplumsal sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Kitap, iktidarın yalnızca dışsal baskıdan ibaret olmadığını; arzularımızı, kimliklerimizi ve düşünme biçimlerimizi şekillendiren karmaşık süreçler halinde işlediğini gösterirken, direnişin de bu süreçlerin içindeki çatlaklardan doğabileceğini savunuyor.

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş: Foucault, Deleuze/Guattari, Derrida ve Althuser
Çeviren: Kolektif • The Kitap Yayınları
Felsefe • 336 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek (2026)

‘Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim’, demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret görmeyen; halkın siyasal süreçlere doğrudan katılımını esas alan yönetim anlayışını tartışmaya açıyor. Kitap, gerçek anlamda kendi kendini yönetmenin, insanların yalnızca yöneticilerini belirlemesiyle değil, karar alma süreçlerine sürekli müdahil olabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çerçevede demokrasi, soyut bir temsil sistemi olmaktan çıkarak bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu somut bir toplumsal deneyime dönüşüyor.

Çalışmanın merkezinde İsviçre modeli yer alıyor. Yerinden yönetim, referandumlar, halk inisiyatifleri ve güçlü yerel yapılar üzerinden şekillenen bu sistem, yurttaşların devletle ilişkisini daha doğrudan hale getiriyor. Kitap, merkeziyetçi yapılarda siyasal gücün dar bir çevrede toplandığını; buna karşılık yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin halkın yönetime katılım kapasitesini artırdığını gösteriyor. Böylece demokrasi yalnızca sandık günüyle sınırlı kalmıyor, gündelik yaşamın sürekli bir parçası haline geliyor.

Eserde İsviçre’nin tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde ele alınırken, federal yapının nasıl kurulduğu ve doğrudan demokrasi araçlarının zaman içinde nasıl yerleştiği de inceleniyor. Halk oylamaları ve anayasal müdahale mekanizmaları sayesinde yurttaşların devlet politikaları üzerinde doğrudan etkide bulunabilmesi, sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu modelin yalnızca siyasal katılımı değil, toplumsal uzlaşmayı ve farklı kimliklerin birlikte yaşama kapasitesini de güçlendirdiği vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda katılımcı demokrasinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını da tartışıyor. Yerinden yönetimin dengeli kalkınmayı teşvik ettiği, siyasal istikrarı güçlendirdiği ve yurttaş memnuniyetini artırdığı savunuluyor. İnsanların yaşadıkları bölge üzerinde daha fazla söz sahibi olması, devlete yabancılaşmayı azaltırken, kamusal sorumluluk duygusunu da derinleştiriyor.

‘Kendi Kendimizi Yönetmek’, demokrasinin sınırlarını yeniden düşünmeye çağıran bir çalışma niteliğinde. İsviçre örneği üzerinden hareket eden kitap, halkın siyasete yalnızca temsil edilen bir kitle olarak değil, doğrudan karar süreçlerinin aktif öznesi olarak katılabildiği bir yönetim modelinin imkânlarını tartışıyor. Bu yönüyle eser, merkeziyetçilik, katılım ve demokrasi ilişkisi üzerine kapsamlı bir düşünme zemini sunuyor.

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim
Derleyen: Yakup Coşar, Ahmet Ersoy • Dipnot Yayınları
Siyaset • 220 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz” (2026)

‘“Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor’, Serdar Korucu tarafından Süryani toplumunun yakın tarihini doğrudan tanıklıklar üzerinden görünür kılan sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. Kitap, resmi anlatıların dışında bırakılmış bir topluluğun hafızasını, acılarını, kayıplarını ve aidiyet duygusunu kendi sesleriyle aktarıyor.

Eserde Türkiye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Süryanilerin kişisel anıları, aile hikâyeleri ve kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkları bir araya geliyor. Böylece Süryanilerin bu topraklardaki varlığı yalnızca tarihsel bir dipnot olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir yaşam deneyimi olarak ortaya konuyor. Kitap, Süryanice “Sayfo,” yani “Kılıç” diye anılan dönemden Cumhuriyet yıllarına, ayrımcı uygulamalara, zorunlu göçlere ve şiddet ortamına kadar uzanan kırılmaları toplumsal hafıza üzerinden anlatıyor.

Anlatılar boyunca Süryani toplumunun maruz kaldığı dışlanma, mülksüzleştirme ve güvensizlik duygusu kadar, kültürlerini ve kimliklerini koruma çabaları da öne çıkıyor. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler gibi olaylar, bireysel hayatlarda bıraktıkları izlerle birlikte ele alınıyor. Buna rağmen kitap, yalnızca kayıplara odaklanan karanlık bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda geri dönüş arzusu, yeniden kurulan bağlar ve kültürel süreklilik üzerinde de duruyor.

Diyaspora deneyimi kitabın önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Avrupa’ya ve dünyanın farklı bölgelerine göç eden Süryanilerin, fiziksel olarak uzaklaşsalar bile Türkiye ile kurdukları duygusal bağın sürdüğü gösteriliyor. Bir kısmı geri dönmeye çalışırken, bir kısmı da hafızasını ve aidiyetini uzaktan korumaya devam ediyor. Bu aidiyet duygusu, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” sözüyle simgeleşiyor.

Sonuç olarak eser, Süryani toplumunun geçmişini yalnızca acılar üzerinden değil; hafıza, direnç, kültürel devamlılık ve eve dönüş isteği üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal tarihine başka bir pencereden bakmayı sağlayan kitap, unutulmuş ya da bastırılmış hikâyeleri görünür kılarak kolektif hafızaya önemli bir katkı sunuyor.

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor
• İstos Yayın
Tarih • 592 sayfa • 2026

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi (2026)

 

Guillaume Paoli bu kitabında, çağımızın “iyimserlik zorunluluğunu” eleştiren, keskin ve politik bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Paoli, günümüz dünyasında felaketler artarken insanların kötü haberlerden bilinçli biçimde uzaklaştığını, eleştirel düşüncenin ise rahatsız edici bulunduğu için giderek dışlandığını savunuyor. Bu ortamda iyimserlik, basit bir ruh hâli olmaktan çıkıp neredeyse ahlaki bir görev, hatta bir baskı aracına dönüşüyor.

‘İyimserlikten Daha İyisi’ (‘Etwas Besseres als der Optimismus’), iyimserlik kavramının felsefi tarihini izleyerek bu dönüşümün kökenlerini açığa çıkarıyor. Bir zamanlar kaderine razı gelmenin ifadesi olan iyimserlik, bugün teknolojik umutlara ve yapay zekâ gibi “kurtarıcı” fikirlere bağlanan yeni bir inanç biçimine evriliyor. Paoli’ye göre bu süreç, mevcut güç ilişkilerini sorgulamak yerine onları görünmez kılan bir ideoloji üretiyor. Böylece iyimserlik, dünyayı değiştirme arzusunu zayıflatan ve eleştirel düşünceyi etkisizleştiren bir işlev görüyor.

Metinde özellikle güncel medya ve kamusal söylem eleştirisi dikkat çekiyor. İnsanların haberlerden uzaklaşmasının nedeni güvensizlik değil, kötü gerçeklerle yüzleşmek istememeleri olarak açıklanıyor. Medya ise bu eğilime uyum sağlayarak olumsuz gerçekleri “iyimser” ya da “kötümser” bakış açıları arasında bir tercihe indiriyor. Böylece gerçeklik, nesnel bir durum olmaktan çıkıp tüketilebilir bir perspektife dönüşüyor. Bu durum, “her şey bakış açısına bağlı” söylemiyle meşrulaştırılıyor.

Paoli, Karl Popper’ın “iyimserlik bir görevdir” sözünün günümüzde nasıl bir toplumsal baskıya dönüştüğünü de tartışıyor. Kötümser olarak etiketlenen kişiler, dışlanma ya da susturulma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda kötümserlik, bir zayıflık değil; gerçeklikle yüzleşmenin ve eleştirel düşünmenin bir biçimi olarak yeniden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak kitap, iyimserlik ile kötümserlik arasındaki basit karşıtlığı reddederek, bu ikiliğin ötesinde bir düşünme alanı açmayı hedefliyor. Paoli, okuru hoş yanılsamalara sığınmak yerine dünyayı olduğu gibi görmeye ve eleştirel düşünceyi yeniden sahiplenmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, günümüzün konforlu iyimserliğine karşı, daha dürüst ve sorgulayıcı bir bakışın mümkün olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi
Çeviren: Orhan Kılıç • Metis Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Spinoza — Tractatus Politicus (2026)

 

‘Tractatus Politicus’, Baruch Spinoza’nın siyaset düşüncesini insan doğasının değişmez yapısı üzerinden kurduğu bir metin olarak öne çıkıyor. Spinoza, insanı idealleştirmeden, arzular ve tutkular tarafından belirlenen bir varlık olarak ele alıyor. Ona göre korku, öfke, hırs ve nefret gibi duygular ortadan kaldırılamıyor; bu yüzden siyaset, bu duyguları yok etmeye değil, onları dengelemeye yöneliyor. İnsan doğasının özü arzu olarak kalıyor ve bu arzu, toplumsal düzenin hem kaynağını hem de krizini oluşturuyor.

Metin, siyasal örgütlenmenin temel amacını bu kaçınılmaz çatışmaları yönetmek olarak tanımlıyor. Spinoza, yasaların ve kurumların baskı kurmaktan çok yönlendirme işlevi gördüğünü savunuyor. İnsanların tutkularıyla hareket ettiği bir dünyada, düzen ancak karşıt güçlerin birbirini sınırlamasıyla kuruluyor. Bu nedenle siyaset, ahlaki bir mükemmellik arayışından çok, istikrarı mümkün kılan pratik bir düzen kurma çabası olarak şekilleniyor. İktidar, bireyleri bastırmak yerine onların eylemlerini ortak bir zeminde buluşturuyor.

Spinoza’nın demokrasi anlayışı bu çerçevede belirginleşiyor. Demokrasi, yüce bir ideal olmaktan çok, insan doğasının olumsuz yanlarını en aza indiren bir araç olarak işliyor. Karar alma süreçlerinde çoğulluğun artırılması, bireysel tutkuların tek elde yoğunlaşmasını engelliyor ve böylece gerilimleri dağıtıyor. Bu sistem, kapatmak yerine açıyor, sıkıştırmak yerine genişletiyor ve bireylerin hareket alanını mümkün olduğunca serbest bırakıyor. Spinoza için mesele en iyi rejimi yüceltmek değil, en az zararlı olanı kurmak oluyor. Bu yönüyle demokrasi, somut, işlevsel ve zorunlu bir denge mekanizması olarak anlam kazanıyor.

‘Tractatus Politicus’un bu edisyonu için, Atilano Domínguez ve Humberto Giannini & Maria Isabel Flisfisch’in İspanyolca, Edwin Curley’nin İngilizce, Bernard Pautrat, Charles Ramond ve Slyvain Zac’ın Fransızca çevirileri metnin Latincesiyle karşılaştırılmış.

Spinoza — Tractatus Politicus: Politik İnceleme
Çeviren: Murat Erşen • Dost Kitabevi
Felsefe • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026