Gilbert Achcar – Gazze Felaketi (2025)

Gilbert Achcar’ın bu kitabı, Gazze’deki çatışmayı ve İsrail’in eylemlerini “soykırım” kavramı çerçevesinde, geniş bir tarihsel bağlam içinde inceliyor. ‘Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak’ (‘The Gaza Catastrophe: The Genocide in World Historical Perspective’), bu çatışmanın köklerini modern siyasi tarihe, sömürgecilik sonrası döneme ve uluslararası güç dengelerine dayandırarak, olayın sadece bölgesel bir sorun olmadığını, küresel bir adalet ve insan hakları meselesi olduğunu savunuyor. Kitap, Gazze’deki insani krizin, uluslararası hukukun ve ahlaki sorumluluğun nasıl göz ardı edildiğini eleştirel bir dille ortaya koyuyor.

Achcar, “soykırım” terimini kullanırken, bunun sadece fiziksel yok etmeyi değil, aynı zamanda bir grubun yaşam koşullarını kasıtlı olarak yaşanmaz hale getirmeyi de kapsayan uluslararası hukuktaki tanımına atıfta bulunuyor. Gazze’nin abluka altındaki durumu, halkının maruz kaldığı şiddet, yerinden edilme ve temel yaşam kaynaklarına erişim kısıtlamaları gibi faktörleri, bu tanım çerçevesinde değerlendiriyor. Yazar, bu durumun, Filistin halkına yönelik uzun süreli bir baskı ve mülksüzleştirme politikasının bir devamı olduğunu ileri sürüyor.

Kitap, Gazze’deki durumu, dünya tarihindeki diğer soykırım veya soykırım benzeri olaylarla karşılaştırarak, uluslararası toplumun bu tür durumlara karşı sessizliğini ve çifte standartlarını sorguluyor. Achcar, Batılı güçlerin ve uluslararası kurumların, İsrail’in eylemlerine karşı yeterince tepki vermemesini veya desteklemesini, jeopolitik çıkarlar ve tarihsel sorumlulukların karmaşık bir birleşimi olarak açıklıyor. Eser, bu krizin temelinde yatan güç ilişkilerini, ideolojik argümanları ve uluslararası ilişkilerdeki ikiyüzlülüğü açığa çıkarmayı hedefliyor.

  • Künye: Gilbert Achcar – Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 256 sayfa, 2025

Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında (2025)

Bu kitap, Türkiye’de “liberalizm”in dışarıdan gelme bir ideoloji olarak algılanmasının ötesine geçiyor. Doğan Gürpınar, bu düşünceyi, ülkenin kendi siyasi dinamiklerinden türeyen yerel ve melez bir fikir kümesi olarak inceliyor. Kitap, Hürriyet ve Özgürlük gibi kavramların Türkiye siyasetindeki farklı anlamlarını ve bu kavramlar uğruna verilen mücadelelerin karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Yüz elli yılı aşkın süredir devam eden bu özgürlük arayışının, kimlik siyasetleri, çokkültürcülük, cinsiyet politikaları ve yeni kapitalist şiddet gibi güncel sorunsallarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gürpınar, liberalizmin günümüzdeki çelişkili ve karmaşık rolünü analiz ederken, yükselen Yeni Sağ karşısında başka liberalizmlerin mümkün olduğunu ve özgürlük talebinin önemini vurguluyor.

‘Zincirli Hürriyet Diyarında’, Türkiye’nin iki yüz yıllık özgürlük mücadelesinin tüm yönlerini –coşkusunu, hayal kırıklıklarını ve yeniden doğuşlarını– mercek altına alıyor. Daha özgür, adil ve onurlu bir toplum özleminin bir muhasebesi olarak, gelecekteki özgürlük arayışları için bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında: Türkiye’de Liberalizmin Mazisi ve İmkânları, Telemak Kitap, siyaset, 632 sayfa, 2025

Markus Wissen, Ulrich Brand – Emperyal Yaşam Tarzı (2025)

Markus Wissen ve Ulrich Brand’ın bu kitabı, günümüzdeki ekolojik ve sosyal krizin temelinde yatan “emperyal yaşam tarzını” analiz ediyor. ‘Emperyal Yaşam Tarzı: Gündelik Yaşam ve Kapitalizmin Ekolojik Krizi’ (‘Imperiale Lebensweise. Zur Ausbeutung von Mensch und Natur im globalen Kapitalismus’), küresel Kuzey’de ve giderek artan bir şekilde küresel Güney’deki belirli kesimlerde benimsenen bu yaşam tarzının, zengin ülkelerin refahını, gezegenin diğer bölgelerindeki doğal kaynakların ve emek gücünün sömürülmesine borçlu olduğunu savunuyor. Bu yaşam tarzı, yüksek tüketim, yoğun enerji kullanımı ve atık üretimiyle karakterize edilir ve gezegenin biyofiziksel sınırlarını aşan bir büyüme modeline dayanır. Kitap, bu yaşam tarzının sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel boyutları olduğunu, belirli tüketim kalıplarını ve beklentilerini toplumun geneline yayarak hegemonik bir statü kazandığını vurguluyor.

Wissen ve Brand, küresel kapitalizmin, bu emperyal yaşam tarzını sürdürmek için sürekli olarak yeni sömürü alanları yaratmak zorunda kaldığını, bunun da hem insanların hem de doğanın aşırı yüklenmesine yol açtığını belirtiyor. Örneğin, otomobil kullanımı, et tüketimi ve dijital cihazların yaygınlaşması gibi günlük pratiklerin, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla uzak coğrafyalardaki ekolojik yıkım ve insan emeği sömürüsüyle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyorlar. Bu durum, “dışsallaştırma” olarak adlandırılan bir mekanizmayla işler; yani, bu yaşam tarzının olumsuz sonuçları, genellikle az gelişmiş ülkelere veya toplumun en kırılgan kesimlerine yüklenir. Kitap, mevcut sistemin sürdürülemezliğini ve toplumsal-ekolojik bir dönüşümün gerekliliğini tartışarak, daha dayanışmacı ve adil bir yaşam tarzına geçiş için alternatif yolların keşfedilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu dönüşümün, mevcut üretim ve tüketim kalıplarını kökten değiştirmeyi, küresel eşitsizlikleri azaltmayı ve doğayla uyumlu yeni ilişkiler kurmayı içerdiğini savunurlar. Kitap, okuyucuları, bireysel pratiklerini sorgulamaya ve daha geniş çaplı kolektif eylemlerle bu emperyal yaşam tarzına karşı koymaya davet eden kritik bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Markus Wissen, Ulrich Brand – Emperyal Yaşam Tarzı: Gündelik Yaşam ve Kapitalizmin Ekolojik Krizi, çeviren: Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, ekoloji, 288 sayfa, 2025

Hartwin Brandt – Antik Çağ’ın Sonu (2025)

‘Antik Çağ’ın Sonu: Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü’ (‘Das Ende der Antike: Geschichte des spätrömischen Reiches’)  Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü ve Antik Çağ’ın sonunu, tek bir felaketten ziyade, karmaşık ve çok yönlü bir dönüşüm süreci olarak ele alan bir çalışma. Hartwin Brandt, 3. yüzyılın sonlarından 6. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bu dönemi, sadece siyasi ve askeri olaylarla sınırlı kalmadan, aynı zamanda ekonomik, sosyal, kültürel ve dini değişimlerin etkileşimini de göz önünde bulundurarak inceliyor. Kitap, Roma İmparatorluğu’nun iç yapısındaki dönüşümleri, eyaletlerdeki yaşamı, Hristiyanlığın yükselişini ve imparatorluk üzerindeki etkisini, göçmen kavimlerin (Barbarlar olarak adlandırılanlar) rolünü ve Batı Roma İmparatorluğu’nun nihai dağılışını detaylı bir şekilde analiz ediyor. Yazar, bu dönemin, Orta Çağ’ın temellerinin atıldığı, yeni bir kültürel ve siyasi peyzajın ortaya çıktığı bir geçiş dönemi olduğunu vurguluyor.

Brandt, geleneksel düşüş teorilerini sorgulayarak, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün nedenlerinin karmaşıklığını ve çokluğunu ortaya koyuyor. İç siyasi istikrarsızlık, ekonomik zorluklar, artan vergi yükleri, ordu üzerindeki baskı, imparatorluk içinde ve dışında yaşanan salgın hastalıklar gibi faktörlerin yanı sıra, Hristiyanlığın toplumsal yapıdaki değişimi ve göçmen kavimlerle olan ilişkilerin de bu dönüşümde önemli rol oynadığını belirtiyor. Kitap, imparatorluğun parçalanmasıyla birlikte, Batı’da yeni krallıkların nasıl ortaya çıktığını ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) nasıl varlığını sürdürdüğünü de açıklıyor.

‘Antik Çağ’ın Sonu’, dönemin bir çöküşten çok bir evrim süreci olduğunu ve bu sürecin, hem yıkımı hem de yeni başlangıçları beraberinde getirdiğini savunuyor. Brandt, antikitenin mirasının tamamen yok olmadığını, aksine farklı biçimlerde Orta Çağ’a aktarıldığını ve yeni kültürel sentezlerin oluşumuna katkıda bulunduğunu gösteriyor. Eser, Geç Antik Çağ’ın, modern Avrupa’nın şekillenmesindeki merkezi rolünü vurgulayarak, bu döneme dair geniş kapsamlı ve dengeli bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Hartwin Brandt – Antik Çağ’ın Sonu: Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 112 sayfa, 2025

Ahmet İnsel – Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye (2025)

Ahmet İnsel’in bu kitabı, Türkiye’nin kalkınma sürecinde devletin oynadığı merkezi ve karmaşık rolü ekonomi-politik bir perspektiften inceliyor. ‘Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye: Kalkınma Sürecinde Devletin Rolü’ (‘La Turquie entre l’ordre et le développement. Eléments d’analyse sur le rôle de l’Etat dans le processus de développement’), Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar Türkiye’deki kalkınma stratejilerini, bu stratejilerin altında yatan ideolojileri ve devletin bu süreçlerdeki müdahaleci veya düzenleyici rolünü detaylı bir şekilde analiz ediyor. Kitap, Türkiye’nin hem siyasi istikrarı (düzen) sağlama çabasını hem de ekonomik kalkınmayı (gelişme) hızlandırma hedefini aynı anda nasıl sürdürdüğünü ve bu iki amacın çoğu zaman birbiriyle nasıl çeliştiğini gösteriyor. Yazar, bu gerilimin, Türkiye’nin kalkınma modelinin temelini oluşturduğunu ve devletin bu çelişkiyi nasıl yönettiğini veya yönetemediğini irdeliyor.

İnsel, Türkiye’nin kalkınma deneyimini farklı dönemlere ayırarak inceliyor: Erken Cumhuriyet’in devletçi sanayileşme politikaları, çok partili hayata geçişle birlikte artan liberalleşme eğilimleri, askeri darbelerin kalkınma üzerindeki etkileri ve 1980 sonrası neoliberal dönüşüm. Bu süreçlerde devletin ekonomik aktör olarak rolünün, piyasa ile ilişkisinin ve toplumsal sınıflar üzerindeki etkisinin nasıl değiştiğini ortaya koyuyor. Kitap, özellikle devletin ekonomiye müdahalesinin, bir yandan kalkınmayı desteklerken, diğer yandan rekabeti nasıl engellediğini, yolsuzluğa nasıl zemin hazırladığını ve belirli çıkar gruplarını nasıl desteklediğini de eleştirel bir gözle değerlendiriyor. Kalkınmanın sadece ekonomik göstergelerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda toplumsal adalet, demokratikleşme ve insan hakları gibi unsurları da içermesi gerektiğini vurguluyor.

‘Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye’, Türkiye’nin kalkınma serüveninin sadece ekonomik bir hikâye olmadığını, aynı zamanda derin siyasi, kültürel ve ideolojik boyutları olan bir süreç olduğunu gösteriyor. İnsel, devletin Türkiye’deki kalkınma paradigmalarını nasıl belirlediğini, uyguladığını ve bu süreçlerin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü akademik bir titizlikle analiz ediyor. Kitap, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik tarihini anlamak isteyenler için önemli bir referans niteliğinde.

  • Künye: Ahmet İnsel – Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye: Kalkınma Sürecinde Devletin Rolü, çeviren: Ayşegül Sönmezay, İletişim Yayınları, iktisat, 271 sayfa, 2025

Brian Chapman – Polis Devleti (2025)

Brian Chapman’ın ‘Polis Devleti’ (‘Police State’) adlı kitabı, devletin güvenlik aygıtlarının özgürlüklerle nasıl çeliştiğini inceler. Yazara göre, polis gücü yalnızca suçla mücadele etmeyi değil, iktidarın toplumu kontrol etme aparatı olduğunu söylüyor. Kitap, polis devletinin yalnızca totaliter rejimlere özgü olmadığını, demokratik sistemlerde de farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini vurgular. Özellikle güvenlik adına yapılan gözetim, fişleme ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması gibi uygulamaların normalleşmesi, Chapman’a göre özgürlüklerin sessizce aşındığını gösterir.

Tarihsel olarak Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği gibi örneklerle polis devletinin uç formları ele alınır. Ancak yazar, modern demokrasilerde daha rafine yollarla benzer yapıların geliştiğine dikkat çeker. Polis gücünün orantısız şekilde alt sınıflar üzerinde kullanılması, güvenlik politikalarının aslında bir baskı mekanizması olduğunu ortaya koyar.

Chapman, polisliğin siyasal yönünü göz ardı etmemek gerektiğini belirtir. Güç, yalnızca baskı yoluyla değil, yasal ve bürokratik araçlarla da işler. Bu nedenle yurttaşların eleştirel düşünmesi ve devletin güvenlik söylemlerini sorgulaması gereklidir. Kitap, özgürlüğün yalnızca yok edilerek değil, korunuyor gibi gösterilerek de zayıflatılabileceğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Brian Chapman – Polis Devleti, çeviren: Erdal Şahin, Epos Yayınları, siyaset, 152 sayfa, 2025

Gilbert Achcar – Yeni Soğuk Savaş (2025)

Gilbert Achcar’ın bu kitabı, Kosova Savaşı’ndan Ukrayna Savaşı’na uzanan süreçte Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin arasındaki ilişkileri yeni bir Soğuk Savaş bağlamında analiz ediyor. ‘Yeni Soğuk Savaş: Birleşik Devletler, Rusya ve Çin Kosova’dan Ukrayna’ya’ (‘The New Cold War: The United States, Russia and China From Kosovo to Ukraine’), bu üç büyük gücün küresel arenadaki rekabetini, çatışma noktalarını ve iş birliği alanlarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Kitap, 1990’lardaki tek kutuplu dünya düzeninin ardından Rusya ve Çin’in yükselişiyle birlikte ABD hegemonyasının nasıl sorgulanmaya başladığını ve bu durumun yeni bir jeopolitik gerilim dönemini tetiklediğini savunuyor. Yazar, Balkanlar, Ortadoğu ve Doğu Avrupa gibi bölgelerdeki çatışmaları bu büyük güçlerin rekabetinin yansımaları olarak yorumluyor.

Achcar, yeni Soğuk Savaş’ın klasik Soğuk Savaş’tan farklı özellikler taşıdığını vurguluyor. İdeolojik bir kutuplaşmanın yerini ekonomik rekabetin ve bölgesel nüfuz mücadelelerinin aldığını belirtiyor. Ancak, nükleer silahların varlığı ve büyük güçler arasındaki potansiyel çatışma riskinin hala önemli bir tehdit oluşturduğunu da göz ardı etmiyor. Kitap, Ukrayna Savaşı’nı bu yeni Soğuk Savaş’ın kritik bir aşaması olarak değerlendiriyor ve bu savaşın küresel güç dengelerini nasıl daha da değiştirebileceği üzerine öngörülerde bulunuyor. Achcar, bu karmaşık jeopolitik ortamda uluslararası ilişkilerin geleceği ve barışın korunması için yapılması gerekenler üzerine de düşüncelerini paylaşıyor.

Kitap, günümüz dünya politikasını anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Achcar, büyük güçlerin arasındaki rekabetin sadece bölgesel çatışmaları değil, aynı zamanda küresel ekonomi, uluslararası kurumlar ve insan hakları gibi alanları da nasıl etkilediğini gösteriyor. Kitap, okuyucuyu bu karmaşık ve tehlikeli yeni dönemin dinamikleri hakkında derinlemesine düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Gilbert Achcar – Yeni Soğuk Savaş: Birleşik Devletler, Rusya ve Çin Kosova’dan Ukrayna’ya, çeviren: Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 272 sayfa, 2025

Max Horkheimer – Alacakaranlık (2025)

Max Horkheimer’ın bu kitabı, 1926-1931 Almanya’sına dair kısa notlardan, kısa öykü ve denemelerden oluşuyor. ‘Alacakaranlık: Almanya’dan Notlar, 1926-1931’ (Dämmerung. Notizen in Deutschland’), Weimar döneminin çalkantısı, yükselen milliyetçilik, antisemitizm ve toplumsal huzursuzluk yansıtılıyor.

Horkheimer, keskin gözlemleriyle dönemin ideolojik kaymalarını ve siyasi kutuplaşmayı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Notlar, faşist rejimlerin yükselişine zemin hazırlayan psikolojik dinamiklere dair ipuçları sunuyor. Aforizma benzeri yoğun ifadelerle aydınların rolü, kitle manipülasyonu ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi temalar işleniyor. Eleştirel düşüncenin önemi vurgulanıyor.

Kitap, gelecekteki felaketlerin habercisi gibi okunabilir. Horkheimer’ın eleştirel teorisinin erken izlerini taşıyan bu notlar, toplumsal adaletsizliklere karşı duyulan kaygıyı gösteriyor. Weimar dönemi Almanya’sına dair çarpıcı bir portre sunarken, günümüz tehlikelerine karşı da düşündürüyor.

Bu kitap, en çok da burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki mesafenin varsaydığımızdan çok daha küçük olduğunu gözler önüne sermesiyle önemli.

  • Künye: Max Horkheimer – Alacakaranlık: Almanya’dan Notlar, 1926-1931, çeviren: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, anlatı, 168 sayfa, 2025

Martin Jay – Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü (2025)

 

Martin Jay’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin temel kavramlarından biri olan “akıl”ın Frankfurt Okulu içindeki dönüşümünü ele alır. ‘Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü: Geç Dönem Eleştirel Kuram Üzerine’ (‘Reason after Its Eclipse: On Late Critical Theory’), özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, “akıl” kavramının nasıl eleştirildiğini ve yeniden tanımlandığını tartışıyor.

Kitap, Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği eserindeki akıl eleştirisini merkez alarak başlar. Bu düşünürlere göre, akıl kendi araçsal doğası içinde çökmüş, özgürleştirici bir güç olmaktan çıkmıştır. Jay, bu eleştirinin modernliğe karşı bir karamsarlık ürettiğini belirtiyor.

Ancak Jay, Frankfurt Okulu’nun sonraki kuşaklarında – özellikle Jürgen Habermas’ta – akla yönelik daha yapıcı bir yaklaşımın geliştiğini gösteriyor. Habermas’ın iletişimsel akıl kuramı, aklı yeniden normatif bir temel olarak kurmaya çalışıyor.

Yazar, Antik Yunanlardan Kant, Hegel ve Marx’a uzanan Batılı kanonun konuya değgin yaklaşımlarını serimliyor.

Jay, kitabında yalnızca Frankfurt Okulu’nun iç gelişimini değil, aynı zamanda bu tartışmaların günümüz siyasal ve felsefi bağlamdaki etkilerini de değerlendirir. Böylece “akıl” kavramının krizinin, sadece akademik değil, toplumsal sonuçları da olduğu ortaya konur.

Kitap, eleştirel teorinin gelişiminde aklın geçirdiği evrimi takip eden, ustaca yazılmış tarihsel ve felsefi bir inceleme.

  • Künye: Martin Jay – Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü: Geç Dönem Eleştirel Kuram Üzerine, çeviren: Arif Geniş, Dipnot Yayınları, inceleme, 360 sayfa, 2025

Kolektif – Kömür Karası (2025)

“Bu 301 kişi neden öldü? Burası çok iyi bir işletme, çok kurumsal bir işletme; size çok güzel para veriyor, çok iyi davranıyor; bütün görevlerinizi yapıyorsunuz, sensörleriniz çok iyi çalışıyor, her şey çok yolunda ve hâlâ o işletmede çalışıyorsunuz, anladım. Patron, tutukluların bile maaşını yatırıyor, sigortasını ödüyor; böyle işletmede çalışılmaz mı, anladım. Her şey çok iyiydi, herkes madende gezdi; sıcak yok, nem yok, koku yok, monoksit yok; patlamalarda işçiler dışarı çıkartılıyor, kimse kimseye sesini yükseltmiyor… Bu 301 kişi niye öldü, sorusunun cevabı yok. Benim anladığım kadarıyla bu saatten sonra bu soruya cevap vermek isteyen yok. Kalkıp sırayla diyeceksiniz ki ‘benim işim değil, benim yetkim değil; ben bilmiyorum, amirim bilir, müdürüm bilir; ben işimi yaptım’. Bunları deyip oturacaksınız ve bunun sizi cezadan kurtaracağını düşüneceksiniz. Eğer gerçekten yeni bir şey söylemek isteyen olursa biz buradayız, ben buradayım.”

“Ben buradayım” diyen Avukat Selçuk Kozağaçlı ve yine “orada” olan Avukat Can Atalay, halen Silivri Cezaevi’nde. Katliam sanıklarından ise cezaevinde olan tek bir kimse yok. Elinizdeki kitap, Soma yargılamasının ve kimlerin nerede durduğunun unutulmaması için bir özet bırakma çabası.

  • Künye: Kolektif – Kömür Karası: Soma Katliamı Yargılaması, hazırlayan: Göksun Gökçe Göndermez, Zoe Kitap, hukuk, 464 sayfa, 2025