Sungur Savran – Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 2 (2024)

Büyük kentlerimizin, ekonomik durumu iyi, eğitimi yüksek nüfusu nezdinde bir araştırma yapılsa ülkenin son çeyrek yüzyıl boyunca içinden geçmekte olduğu döneme ilişkin şu yargıya ulaşacak insan oranı çok yüksek çıkacaktır: “Türkiye hiç böylesine kötü bir dönemden geçmemişti.”

Sungur Savran tersini söylüyor: En az bugünkü kadar kötü bir dönemden geçmişti.

Üstelik bugün yaşanan bütün gericiliklerin kökleri de o dönemde yatıyor.

O dönem 12 Eylül’dür, yazarın kullandığı terimle “12 Eylül karşıdevrimi”dir.

Bu kitabın birinci cildi ilk kez 1992’de basılmıştı.

Bugüne kadar beş baskı yapan birinci cilt, 1908-1980 arası Türkiye’sini sınıf mücadelelerini merkeze alarak inceliyordu.

Uzun bir bekleyişten sonra yayınlanmakta olan ikinci cilt, hikâyeyi 1980’den yirminci yüzyılın sonuna getiriyor.

Kitabın üçüncü ve son cildi ise 2025 yılı içinde yayınlanacak.

Erdoğan ve AKP hâkimiyetinde geçen son çeyrek yüzyılı, cumhuriyet döneminin bütünü ile ilişkisi çerçevesinde ve dünyanın bugün yaşadığı gerici ortamla bütünlüğü içinde değerlendirecek.

Kitabın elinizdeki ikinci cildi, 12 Eylül karşıdevriminin Türkiye tarihinde esas dönüm noktası olduğunu ortaya koymayı hedefliyor.

Yazara göre Erdoğan dönemini anlamak için önce Kenan Evren-Turgut Özal dönemini anlamak gerekiyor.

Kitabın bu cildi de aynen birinci cilt gibi hem Türk hem Kürt solu üzerinde çok büyük etki yapmış olan sol liberal ideolojinin ve onun kendine hasım olarak bellemiş olduğu sol Kemalizmin, bunların her ikisini de karşısına alan bir üçüncü pozisyondan, Marksist sınıf mücadeleleri perspektifinden eleştirisini anlatımın merkezine yerleştiriyor.

  • Künye: Sungur Savran – Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 2: 12 Eylül Karşıdevriminden 28 Şubat’a, Yordam Kitap, siyaset, 512 sayfa, 2024

Fatih Yaşlı – Antikomünist Şebeke (2024)

Türkiye’de milliyetçiliğin, sağın ve antikomünizmin tarihine ilişkin kitapları ve biyografi çalışmalarıyla tanıdığımız Fatih Yaşlı, bu kez, Türkiye’de yönetici sınıfın hegemonya krizleriyle dinselleşme arasındaki tarihsel ilişkiye ışık tutuyor.

“1923 paradigması nasıl çöktü, Cumhuriyet neden yıkıldı?” sorusundan yola çıkan Yaşlı, Türkiye’de düzenin üç farklı dönemeçte yaşadığı hegemonya krizlerini aşabilmek için devletle Türk sağı arasında bir mutabakat kurulduğunu ve bu mutabakatın da temelini antikomünizmin oluşturduğunu ileri sürüyor.

Bu mutabakatın bir ürünü olarak 1946-1980 yılları arasında Türkiye’de kişileriyle, yayınlarıyla ve örgütleriyle antikomünist bir şebekenin ortaya çıktığını savunan Yaşlı, 2000’li yıllardan başlayarak yaşanan tedrici rejim değişikliğini anlamak için bu antikomünist şebekeyi merkeze alan bir tarih okumasına ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyor.

Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden İlim Yayma Cemiyeti’ne, Büyük Doğu dergisinden Milliyetçiler Derneği’ne, Milli Türk Talebe Birliği’nden Aydınlar Ocağı’na bir şebekenin adım adım inşa edilişini gözler önüne seren çalışma, bu geleneğin AKP’nin kurmaya çalıştığı yeni rejim üzerindeki siyasi ve ideolojik etkisini çarpıcı ve berrak bir şekilde ortaya koyuyor.

‘Antikomünist Şebeke’, Türk sağının şeceresini çıkarmaya yönelik kapsamlı bir çalışma olmanın ötesinde, Türkiye tarihini tarihsel maddeci/sınıfsal bir perspektiften okuma çabalarına ufuk açıcı bir katkıda bulunarak, deneyimlemeye devam ettiğimiz şiddetli hegemonya bunalımını anlamaya ve açıklamaya yönelik yeni bir pencere açıyor.

  • Künye: Fatih Yaşlı – Antikomünist Şebeke: Örgütler, Kişiler, Yayınlar (1946-1980), Yordam Kitap, siyaset, 384 sayfa, 2024

Aimé Césaire – Sömürgecilik Üzerine Söylev (2024)

Martinikli düşünür ve şair Aimé Césaire’nın yayınlandığı 1950’den itibaren kült statüsü kazanmış ‘Sömürgecilik Üzerine Söylev’i sömürgeciliğin ilerlemeye, kapitalizme ve Batı’nın medeniyet kavramına içkinliğini ifşa eden bir manifesto.

Afrika ve Asya’daki sömürgeci idareler halen iktidardayken, milyonlar esaret altındayken yazılan bu metin iki yüzlü Avrupa hümanizminin cilasını kazırken gerçek bir evrensel hümanizmden hiç vazgeçmez.

Şiddetin tarihine ve yarattığı sömürgeci-sömürgeleştirilen diyalektiğine getirdiği eleştiri Fanon’dan Said’e sayısız düşünürü etkilemiş, post-kolonyal kuramın temellerini atmıştır.

Güneş Ayas’ın güncellediği sunuşu ve ek metinlerle genişlettiğimiz ‘Sömürgecilik Üzerine Söylev’ yeniden alenileşen Batı küstahlığı ve emperyalist şiddetin bu karanlık günleri için zorunlu bir okuma teşkil ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Fırtınayı duyuyorum. Bana ilerlemeden, ‘başarılanlardan’, tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar. Bense tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yıkılmış, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü imkânları ortadan kaldırılmış toplumları duyuyorum… bu politika Avrupa’nın kendi yıkımından başka bir şeye sebep olmaz ve Avrupa eğer dikkat etmezse kendi etrafında yarattığı boşlukta telef olup gidecek.”

  • Künye: Aimé Césaire – Sömürgecilik Üzerine Söylev, çeviren: Güneş Ayas, Dergah Yayınları, siyaset, 152 sayfa, 2024

Aydoğan Kutlu – Türkiye’nin Cumhuriyeti (2024)

Türkiye’de cumhuriyet kavramı, taraftarlarının ve karşıtlarının gözünde yoğun bir duygusal etkiye sahip olmasına rağmen, açık ve analitik bir tartışmaya pek konu olmaz.

Öyle ki, “Halkın kendi kendisini yönetmesi” veya “Egemenliğin millete ait olması” gibi harcıâlem tanımlar, cumhuriyetten daha çok, ilkinde demokrasiye ikincisinde halk egemenliğine karşılık gelmektedir.

Bir kesimin gözünde Atatürk’ün mirasını ve çağdaşlaşmayı simgelerken başka bir kesim için otoriter bir modernleşmenin, tekçi bir millet düşüncesinin, pozitivist bir bilimcilik anlayışına dayalı gelenekten kopuşun anlatımıdır.

Bu farklı farklı cumhuriyet “algıları”, cumhuriyete yönelik güçlü bir duygusal çağrışım üretirken; cumhuriyetin ne olduğu, dünyada neye karşılık geldiği ve bizdekinin dünyadaki örnekleriyle nasıl karşılaştırılabileceği gibi sorular genellikle gölgede kalır.

Aydoğan Kutlu’nun ‘Türkiye’nin Cumhuriyeti: Cumhuriyet Kavramının Türkiye’deki Dönüşümü’ başlıklı kitabı, Cumhuriyet’in 100. yılında, Batı’daki felsefi kökenlerinden başlayarak cumhuriyet kavramının nasıl bir tarihsel dönüşüm geçirdiğinin izini sürüyor.

Cumhuriyetin Antikçağ’ın kent-devletlerinden modern dönemlerin ulus-devletlerine dönüşürken hangi niteliklerinin başkalaşım geçirdiğini inceliyor ve Osmanlı/Türk tarihinde cumhuriyet kavramının ortaya çıkışını ve evrimini de bu perspektife yerleştiriyor.

Böylece Yeni Osmanlılardan İkinci Cumhuriyetçilere dek uzanan cumhuriyet tartışmasını, cumhuriyetin temel niteliklerinin nasıl yorumlandığı üzerinden göstermeye çalışırken bir yandan da devletle özdeşliğe hapsolmayan bir cumhuriyet mefhumunun peşinden gitmeye çalışıyor.

Siyasi tarihten daha çok düşünce tarihini temel alan bu kitap, Türkiye’deki cumhuriyet anlayışının temel unsurlarını gün yüzüne çıkartmayı amaçlarken aynı zamanda Türkiye’de neden etkili bir cumhuriyetçi akımın doğmadığının da yanıtlarını araştırıyor.

  • Künye: Aydoğan Kutlu – Türkiye’nin Cumhuriyeti: Cumhuriyet Kavramının Türkiye’deki Dönüşümü, Nika Yayınevi, siyaset, 204 sayfa, 2024

Julia Kristeva – Bir İsyanın Geleceği (2024)

Ayaklanmalar, mutsuz gençlik, indirilmiş diktatörler, kan dökülerek bastırılmış umutlar ve özgürlükler…

68 Mayısı isyan etme özgürlüğünü doğurdu.

‘Bir İsyanın Geleceği’ adlı eserinde Julia Kristeva isyan kavramını sorguluyor, tanımını siyasetin ötesine taşıyor.

Psişik, analitik, sanatkâr ve daha birçok yüzüyle isyan sorgulama ve dönüştürme olarak sayısız görünümde karşımıza çıkıyor.

Kristeva’ya göre isyan bir yenilenme ve yeniden oluşma süreci.

Bu eserde Avrupa ve Amerika özgürlük modellerini karşılaştırdıktan sonra Kristeva, postmodern dünyada her şeyden önce Varlık’ın özündeki özgürlüğe değer vermemiz gerektiğini belirtiyor.

Metinlerarasılık, semiyotik ve sembolik arasındaki farklar, dışlama ile dışlanan ve yabancılık temalarını ele alıyor.

  • Künye: Julia Kristeva – Bir İsyanın Geleceği, çeviren: Nilgün Tutal, Alfa Yayınları, siyaset, 96 sayfa, 2024

 

Enzo Traverso – Faşizmin Yeni Yüzleri (2024)

Yirminci yüzyılın soykırımlar, savaşlar ve sömürgecilikle dolu tarihinden sonra düşmanlıkların yeni kılıflara büründüğü, ideolojilerin artık eski anlamlarını yitirdiği, kısacası hemen her şeyin kabına sığmadığı ve aynı zamanda kabuk değiştirdiği bir yüzyıldayız.

Kaynayan bu kazanda, geçen yüzyıldaki gelişmeleri, akımları tanımlamak için kullanılan kavramlar da buharlaşıyor.

Soykırım ve faşizm tarihçisi Enzo Traverso, tam da bu bağlamda, Avrupa’da her geçen gün kendisini daha da gösteren ve dünyanın başka yerlerinde ise farklı şekillerde beliren yeni sağ hareketleri merceğine alıyor.

Avrupa içinde bile birçok farklılık gösteren mezkûr hareketlerin “faşizm” ile açıklanamayacağını iddia eden Traverso, bu hareketlerin yarattığı heterojen ve karma duruma dikkat çekerek “post-faşizm” kavramını öneriyor.

Bu hareketlerin nevi şahsına münhasır unsurlarına, kendilerini geçmiş faşist ideolojilerden nasıl ayırdıklarına dikkat çeken Traverso, günümüz dünyasını etkileyen yabancı düşmanlığının yanında İslamofobi, antisemitizm gibi birçok meseleyi de tartışmanın merkezine alıyor.

Elinizdeki kitabın Fransızca yayımlandığı tarihten bugüne kadar geçen sürede aşırı sağ hareketlerin Avrupa siyasetinin kalbine yerleşmesi ve adından daha fazla söz ettirmesi, Enzo Traverso’nun analiz ve tespitlerinde ne kadar keskin ve hassas olduğunu gözler önüne serdi.

Röportaj formatında hazırlanmış bu eser, akıcı üslubu ve analitik tartışmalarıyla bugünün dünyasına dair en net fotoğraflardan biri.

Haliyle, daha da büyüyecek gibi görünen aşırı sağın yarattığı birçok sorunu ve ilgili kavramları anlamamıza yardımcı olacak derinliğe ve güncelliğe sahip.

Kitap Türkiye’yi doğrudan mesele edinmese bile, bir ayna olarak tutulduğunda, Türkiye’deki tabloyu da hakkıyla gösterecek parlaklıkta bir perspektife sahip.

  • Künye: Enzo Traverso – Faşizmin Yeni Yüzleri, çeviren: Kadir Filiz, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 128 sayfa, 2024

Tim Marshall – Coğrafyanın Gücü (2024)

Tim Marshall’ın dünya çapında çoksatan kitabı ‘Coğrafya Mahkûmları’ dağlar, nehirler ve denizlerin bir ülkenin kaderini nasıl şekillendirdiğini gösterdi.

O zamandan beri coğrafya değişmedi ama dünyamız değişti.

Marshall yeni kitabı ‘Coğrafyanın Gücü: Dünyamızın Geleceğini Gösteren On Harita’ ile bizi küresel siyaseti ve gücü elinde tutan ülkelere doğru bir yolculuğa çıkarıyor.

  • Neden dünya atmosferi bir sonraki savaş alanı olacak?
  • Pasifik için mücadele daha yeni mi başladı?
  • Avrupa bir sonraki mülteci krizine neden düşünülenden daha yakın?

Avustralya, Sahel, Yunanistan, Türkiye, Birleşik Krallık, İran, Etiyopya, Suudi Arabistan, İspanya ve Uzay’ı kapsayan bu on bölümlük kitap, küresel dünyamızı anlamada yol gösterici bir rehber olma özelliği taşıyor.

Marshall’ın kendine özgü zekâsı ve içgörüsüyle kaleme aldığı bu eser, coğrafyanın insanlığın geçmişini, bugününü ve geleceğini şekillendirme gücüne dair anlaşılır ve sürükleyici bir keşif.

  • Künye: Tim Marshall – Coğrafyanın Gücü: Dünyanın Geleceğini Gösteren On Harita, çeviren: Gökçen Keçici, Epsilon Yayıncılık, coğrafya, 370 sayfa, 2024

Antonella Marty – Özgürlük (2024)

Türkiye, özgürlükler konusunda sorunlarını aşamayan bir ülke; özgürlüklerin sağlanması ve korunmasının getireceği faydaların yeterince farkında olmayan bir toplum.

Ancak elimizdeki veriler, refahın toplumun geneline yayılmasın ve üretkenlik ve verimin artarak demokrasinin temel direği olan orta sınıfı güçlendirmesinin, özgürlüklerin sağlanması ve korunması ile yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.

Bu kitap, evrenin en başından hikâyeyi alıp insanın dünya üzerindeki hikayesine, oradan da modernleşmeyle birlikte gelişip serpilen özgürlüklerin ve bu özgürlüklerin hukuk tarafından korunmasının getirdiği refah artışına giden yolu bütüncül bir şekilde ele alıyor.

Ülkemizde yeterince anlaşılamayan özgürlük-refah ilişkisini, ikna edici ve zengin kanıtlarla ortaya koyuyor.

  • Künye: Antonella Marty – Özgürlük: Yoksulluğun Panzehiri, çeviren: Bahadır Çelebi, D84 Yayınları, siyaset, 176 sayfa, 2024

David Graeber, David Wengrow – Her Şeyin Şafağı (2024)

Tarımın ve şehirlerin gelişiminden devletin, demokrasinin ve eşitsizliğin kökenlerine kadar sosyal evrim hakkındaki en temel varsayımlarımıza meydan okuyan ve insani özgürleşme için yeni olasılıklar ortaya koyan, insanlık tarihine dair yepyeni bir yaklaşım…

Nesiller boyu uzak atalarımız ya özgür masumlar ya da haydut savaşçılar olarak ilkel açıdan nitelendirildi.

Bize uygarlığın ancak başlangıçtaki bu özgürlüklerimizden vazgeçerek ya da temel içgüdülerimizi kontrol altına alarak elde edilebileceği söylendi.

David Graeber ve David Wengrow, bu tür teorilerin ilk olarak 18. yüzyılda, yerli gözlemciler ve entelektüeller tarafından Avrupa toplumuna yöneltilen eleştirilere karşı muhafazakâr tepkilerin nasıl ortaya çıktığını gösteriyor.

Bu tartışmanın yeniden ele alınması tarımın, mülkiyetin, kentlerin, demokrasinin, köleliğin ve uygarlığın kökenleri de dahil olmak üzere, bugün insanlık tarihini nasıl anlamlandırdığımız konusunda çarpıcı sonuçlar doğurmaktadır.

Eğer insanlar evrimsel geçmişlerini küçük avcı-toplayıcı gruplar hâlinde geçirmedilerse bunca zaman ne yapıyorlardı?

Tarım ve şehirleşme hiyerarşi ve tahakkümün pençesine düşmek anlamına gelmiyorsa ne tür sosyal ve ekonomik örgütlenmelere yol açtı?

Arkeoloji ve antropolojide çığır açan araştırmalara başvuran yazarlar, kavram zincirlerimizi bir kenara bırakıp gerçekten olan biteni algılamayı öğrendiğimizde tarihin nasıl çok daha ilginç bir hâl aldığını göstererek insanlık tarihinin seyrinin sanıldığından daha belirsiz, daha eğlenceli ve umut dolu olasılıklarla dolu olabileceğini ortaya koyuyor.

‘Her Şeyin Şafağı’, insanlık tarihine dair anlayışımızı kökten değiştirerek yeni özgürlük biçimlerini, toplumsal örgütlenmenin yeni yollarını hayal etmeye giden bir yol çiziyor.

  • Künye: David Graeber, David Wengrow – Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi, çeviren: Kerim Kartal, Epsilon Yayıncılık, inceleme, 848 sayfa, 2024

Daniel Guérin – Burjuvazi ve Çıplak Kollular (2024)

Daniel Guérin’in Fransız Devrimi sırasında Fransa’daki sınıf gerilimlerini incelediği çalışması ‘Burjuvazi ve Çıplak Kollular’, 31 Mayıs 1793 yılında Jirondenler’in düşmesinden itibaren ilk modern sınıf çatışmasının ortaya çıkışına tanıklık etmemize yardımcı oluyor ve burjuva devriminin jakoben liderlerine karşı baldırı çıplaklar tarafından yönetilen proleter bir devrimin tohumlarının atıldığını gösteriyor.

Eser, burjuva olarak kabul edilen önde gelen siyasi figürler ile Parisli çıplak kollular olarak adlandırdığı işçi kesim militanlar arasındaki bağlantılara dikkat çekiyor ve “tabandan terör” ile “tepeden terör” kavramlarına ışık tutuyor.

Bu şekilde Guérin, devrimi tamamlamak için baskı önlemleriyle çıplak kolluları kullanan burjuva bu figürlerin Thermidor’da nasıl düştüğünü anlamamızı kolaylaştırıyor.

Fransız Devrimi tarihine getirilen bu yeni bakış açısı, burjuva demokrasisi ile proleter demokrasi arasındaki temel farklılıkları vurgulayarak “fikir birikimimizi yeniden inşa etmemize”, “eşitlik ve özgürlük fikirlerinin gerekli sentezini” yeniden düşünmemize imkân tanıyor.

Claude Guillon’un önsözü ise komünist tarihçilerden çok sert eleştiriler alan eseri çeşitli tarihçilerin çalışmalarından yararlanarak yirminci yüzyılın ideolojik ve tarih yazımı tartışmaları içine yerleştiriyor.

  • Künye: Daniel Guérin – Burjuvazi ve Çıplak Kollular: Fransız Devrimi’nde Toplumsal Mücadeleler (1793-1795), çeviren: Beyza Başer, Ayrıntı Yayınları, tarih, 224 sayfa, 2024