Yasemin Özdek – Neoliberal Otoriter Dönüşüm ve Türkiye (2023)

Son 40 yıllık dönemde egemen olan neoliberalizm, siyasal rejimleri daha otoriterleştirdi.

Dünya ekonomisinin bir avuç sermaye grubunun hakimiyetine girmesine paralel olarak, siyasal rejimler de birçok ülkede oligarşilere dönüştü.

Parlamenter demokrasinin gerileme süreci ivme kazandı, yürütme şeflerinin elindeki güç toplanması artarak yaygınlaştı.

Bir yandan toplumsal sınıflar arasındaki kutuplaşma derinleşip her alanda eşitsizlik güçlenirken, diğer yandan liberal demokrasiler çöküş sürecine girdi.

Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de neoliberal otoriterlik son yıllara damgasını vurdu.

Türkiye’de neoliberal dönüşümün büyük bölümü, AKP iktidarı döneminde yaşandı.

AKP’nin 20 yıllık iktidarının sonucu, Cumhuriyet döneminin ilerici kazanımlarının yıkıma uğratılarak keyfi bir istibdat rejiminin hüküm sürmesi oldu.

Bu kitap, son 40 yıllık dönemde dünyada ve Türkiye’de yaşanan neoliberal otoriter dönüşümü eleştirel bir bakışla araştırıyor.

Demokrasilerdeki yeni çöküş eğilimi ve otoriterleşme süreçleri, hukuk ve yargı alanında yaşanan değişimler, yeni otoriter rejimlerin cinsiyetçi siyasetleri, kadın haklarına yönelik saldırılar ve AKP rejimi, bu kitabın odaklanarak incelediği ana temalar.

Kitap, 21. yüzyılın başında halen egemenliğini sürdüren otoriter iktidarların eşitsizlikçi ve baskıcı siyasetlerini kavramamıza katkıda bulunuyor.

  • Künye: Yasemin Özdek – Neoliberal Otoriter Dönüşüm ve Türkiye: Rejim, Hukuk ve Kadın, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2023

Ulf Schmidt – Gizli Bilim (2023)

Yirminci yüzyıl boyunca yüksek gizlilikteki tesislerde zehirli kimyasalları denemek için askerlerin kullanıldığı iddiaları, 1990’lı yılların başından beri medyada daha sıklıkla yer buluyor.

Britanya’da 1939 ve 1989 yılları arasında 21 binden fazla ordu mensubu bu gizli deneylere katıldı.

Bazıları kendi deneyimlerini zararsız olarak hatırlarken bazıları için nahoş, bazıları için zararlı bir deneyimdi ve bazı vakalar da ölümle sonuçlandı.

’Gizli Bilim’, geçmişte ittifak kuvvetlerini oluşturan ülkelerin özellikle Britanya’nın, Birleşik Devletler’in ve Kanada’nın kimyasal ve biyolojik silahlarının tarihinin izini süren ilk çalışma olarak önem kazanıyor.

Etik konulardan askeri bilim kültürüne, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda ilk kez kimyasal silah kullanmasıyla gelişen durumlardan uluslararası toplumun -halen süren- bu silahları yasaklama çabalarına kadar geniş bir kapsam okuyucuya sunuluyor.

Yazar, ittifak güçlerinin özellikle de Britanya’nın o günlerdeki durumlara ve değerlere göre bu alandaki yargılamalarını etik ve güvenilirlik açısından sorguluyor.

Bunu yaparak yüksek gizlilikteki araştırma kuruluşlarındaki karmaşık dinamikleri anlatıyor.

Kimyasal ve biyolojik savaş birlikleri oluşturmak amacında ve kapasitesinde olan bu kuruluşların kadrolarının büyük kısmı ordu yetkilileri, bilim insanları ve uzman sivil görevlilerden oluşuyordu.

Bu kadrolar, sürekli gelişen, sonu olmayan ulusal tehditler tanımlamak ve inşa etmek, bunlara karşı stratejiler geliştirmek için devasa bütçeler ve insana en zararlı malzemeleri kullanarak deneysel çalışmalar yaptılar.

‘Gizli Bilim’, belgeler ışığında bu deneyleri ve ortaya çıkan sonuçları, kapsamlı bir biçimde, bilim etiği çerçevesinde tartışmaya açıyor.

  • Künye: Ulf Schmidt – Gizli Bilim: Zehir Savaşları ve İnsan Deneyleri Yüzyılı, çeviren: Kenan Çelik, Doruk Yayınları, inceleme, 680 sayfa, 2023

Osman Tiftikçi – Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı (2023)

Türkiye’de kadınlar 1934 yılı sonunda seçme ve seçilme hakkını kazandılar.

Bu hak Cumhuriyet döneminde, eğitim, din, hukuk ve yaşamın diğer alanlarında yapılan reformların bir parçasıydı.

Bu reformlar sayesinde kadınlar eğitimin her düzeyine katılabilme, iş yaşamının her alanında yer alabilme, sanat ve kültür hayatına katılabilme, giyim kuşamda, aile yaşamında, kişi ve miras hukukunda dini gericiliğin zincirlerini kırabilme imkanlarına kavuştular.

Bu doğrulara karşın kadın haklarının iktidarın bir lütfu olduğu, Fransa’nın bile önüne geçildiği, Türkiye’nin kadınların siyasi haklarını tanıyan ilk ve tek İslam ülkesi olduğu gibi abartılar yanlıştır.

Osmanlı ve Türkiye kadınları, İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan itibaren kadınların siyasi haklarına yabancı değildi.

Partiye ilk kadın üye 1902 yılında yapılmıştı. Kadınların seçim hakkı 1920 yılında bir partinin (TKP), 1921 yılında da bir kadın derneğinin (Ulviye Mevlanların Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti) programında yer almıştı.

1923 Haziran’ında kadınlar İstanbul’da Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmuşlardı.

CHP ise genel kanının aksine kadın hakları konusunda çok istekli davranmadı.

1930 yılına kadar kadınların CHF’ye üyelik başvuruları bile reddedildi.

Seçme ve seçilme hakkının gerçek anlamda kullanılabilmesi ise 1951 seçimlerini bulmuştur.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının “verilmesi”, Osmanlı’dan gelen Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes feminist hareketlerinin sonu oldu.

Türkiye’de feminist hareket bu tarihten sonra 40-50 yıl ortada görünemedi.

Kitap, kimileri ilk kez gün ışığına çıkarılan Osmanlıca belgeleri de içeren geniş bir arşiv taraması sonucunda elde edilen nesnel bilgiler ışığında titizlikle hazırlanmış bir çalışma.

Çeşitli boyutlarıyla kadın çalışmalarına önemli katkılar içeren bu kitap, resmi tarih açısından da eleştirel yaklaşımlarıyla katkılar sunuyor.

  • Künye: Osman Tiftikçi – Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı: (Hakk-ı İntihâb) Mücadelesi 1908-1935, Nota Bene Yayınları, tarih, 208 sayfa, 2023

Stephen Crowley – Putin’in Emek İkilemi (2023)

Türkiye’de, genel olarak eski Sovyet cumhuriyetleri ve özel olarak Rusya Federasyonu üzerine yapılan nitelikli araştırmaların ve kitapların sayısı son derece sınırlı.

Üstelik bu alandaki çalışmaların genellikle uluslararası veya devletlerarası ilişkileri öncelediği, daha somut olarak, Batı ile Avrasya ya da NATO ile Rusya arasındaki mücadeleye odaklandığı görülüyor.

Böyle olunca, eski Sovyet coğrafyasının ekonomi politiği, bu ülkelerdeki rejimlerin niteliği ve yine bu ülkelerdeki güncel toplumsal hareketler ve işçi sınıfı hareketleri genellikle göz ardı ediliyor.

Bu bağlamda, eski Sovyet ülkelerinin ve Rusya’nın içsel dinamiklerine ilişkin güncel araştırmalara ihtiyaç olduğu açık.

Bu kitap, Rusya’nın ekonomi politiğini, Rus sanayileşmesinin ve kentleşmesinin gelişimini, Putin rejiminin niteliğini ve meşrulaştırma stratejilerini, sendikaların durumunu ve işçi sınıfının güncel örgütlenme ve mücadele deneyimlerini ele alıyor.

Ancak bunu, Rusya’nın Sovyetler Birliği’nden devraldığı sanayileşme ve kentleşme mirasının beraberinde getirdiği sorunlar üzerinden yapıyor.

Rusya’da, Sovyetler Birliği’nden miras ‘monokentler’ (yani tek bir endüstri veya işletme etrafında inşa edilmiş şehirler) Rusya’nın iktisadi büyümesinin önündeki zorlu bir sınavı temsil ediyor.

Ancak bu öyle bir sınav ki başarısız olunması durumunda sonuçları çok ağır olabilir.

Yani monokentlerin, yalnızca Putin rejiminin ve oligarkların geleceğini değil, aynı zamanda işçi sınıfının rejimle ilişkisini ve toplumsal dönüşüm olasılığını belirleyen önemli bir düğüm noktası olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, bu kitap, Putin rejiminin ve günümüz Rusya’sının ikilemlerine ve bunun toplumsal sonuçlarına odaklanıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Rusya’da sosyal ve iktisadi sorunlar üzerine patlak veren genel protestolar, neredeyse her zaman kendiliğinden olaylar, belirli bir toplumsal grubu olumsuz etkileyen hükümet reformlarına verilen anlık tepkiler olmuştur… Putin rejimi bu protestolardan sağ çıkmış olsa da her olayda iktisadi sıkıntıların hızla siyasallaşma ve iktisadi talepleri olan toplumsal grupların siyasi değişim çağrısı yapan diğer gruplarla birleşme potansiyelini gösterdiler.

Putin’e yönelik destek hala yüksek. Ancak kişiye dayalı rejimlerde tek adam kendisini iktidarın zirvesine yerleştirir ve buna bağlı olarak ülkenin içinde bulunduğu durumun nihai sorumlusu olarak görülmeye başlanır.

Rusya’da toplumsal protestoların istikrarı bozma olasılığı şimdilik düşük görünüyor. Ancak ortalama Ruslar için yaşam standartları, savaştan ve yaptırımlardan on yıl önce düşmeye başlamıştı. Zamanla, muhtemelen aylar yerine yıllarla ölçülebilecek bir süre içinde, Kremlin çok büyük bir olasılıkla net bir ikilemle karşı karşıya kalacak: ya yaşam standartlarının daha da kötüleşmesine izin verecek ya da iktisadi büyümeyi artırmak için reformlar yapacak. Ne var ki her iki adım da istikrarı bozan protestolarla sonuçlanabilir.”

  • Künye: Stephen Crowley – Putin’in Emek İkilemi: İstikrar ve Durgunluk Arasında Rus Siyaseti, çeviren: Deniz Gürler, NotaBene Yayınları, siyaset, 400 sayfa, 2023

John Bellamy Foster – Antroposen’de Kapitalizm (2023)

İçinde yaşadığımız kapitalist sistem geleceğimizi tehdit ettiği gibi şimdi bir de dünya ile çatışıyor.

Bu kitap, zamanımızın korkunç gerçekliğine dair.

Ancak aynı zamanda da tarihin kritik anlarında insanlığın gösterdiği çabanın bilgisine sahip olmanın getirdiği bitip tükenmez bir umuda da dair.

1919 yılında Marksist felsefeci Georg Lukacs dünyanın kaderinin tehlikeye girdiği devrimci durumlarda “bireyin bilinci ve sorumluluk duygusu, dünyanın yazgısının değişmesinin kendi eylemine ya da eylemsizliğine bağlı olduğu varsayımıyla karşı karşıya kalır” demişti.

Bugün işte böyle kritik bir dönemde yaşıyoruz.

İnsanlığın geleceğinin niteliği hatta varlığı verdiğimiz mücadelenin muhtevasına, kendimizi yeniden yaratarak dünyayı da yeniden yaratma becerimize, sadece şimdiki ve gelecekteki kuşakların değil, aynı zamanda gezegende yaşayan türlerin de iyiliği için etrafımızı saran ve geleceği tehdit eden yıkıcı toplumsal koşulları dönüştürme isteğimize bağlı.

Kapitalizm doğası gereği kendi yuvasını telafisi imkânsız bir şekilde kirleten bir sistem, üstelik artık bunu bütün gezegene yaydı.

Bu durumun bir bütün olarak insanlık ve gelecek bütün nesiller için yarattığı sorunun ölçeği tahayyüllerin ötesinde.

Bugün dünyada hâkim bir sosyoekonomik sistem olan kapitalizm, dünyadaki çoğu insanın gündelik yaşamını etkiliyor.

O kadar yaygın ve kapsayıcı ki, şunu sormak mantıklı: Dünyanın sonunu tasavvur etmek, kapitalizmin sonunu tasavvur etmekten daha mı iyi?

  • Künye: John Bellamy Foster – Antroposen’de Kapitalizm: Ekolojik Yıkım veya Ekolojik Devrim, çeviren: İdem Erman, Kalkedon Yayınları, siyaset, 178 sayfa, 2023

Saskia Sassen – Sürgünler (2023)

Gelir eşitsizliğinin artmasını, işsizlik rakamlarını, toprak ve su gibi kaynakların tahrip edilmesini ve sosyo-ekonomik temelli saiklere bağlı olarak yerinden edilen insanların durumunu yüzeysel düşüncelerle kavramak mümkün değil.

Özünde bu meselelerin tümü; yaşam alanlarından, hatta yaşamı mümkün kılan biyosferden bir tür kovulma olarak görülmeli ve bu bağlamda değerlendirilmeli.

Finanstan madenciliğe kadar çeşitli alanlarda sahip olunan bilgi birikimi ve teknolojik vasıtalar, günümüzün acımasız dünyasında, insanlar arasında eşitsizliğe sebep olacak şekillerde kullanılıyor.

Böyle bir güç şirketlerin, hükûmetlerin veya bireylerin tekeline geçmekten ziyade giderek sistemleşmekte ve bir düzen hâlini almaktadır.

Saskia Sassen, bu eserde, söz konusu bu sistemleşmenin ve neden olduğu sürgünlerin ardında yatan sebepleri aydınlatmak için ekonomiden finansa, bilgi teknolojilerinden şehirciliğe kadar farklı disiplinlere başvurarak çeşitli öngörüler sunuyor.

  • Künye: Saskia Sassen – Sürgünler: Küresel Ekonominin Acımasız ve Karmaşık Yapısı, çeviren: Nihan Aksoy, Albaraka Yayınları, inceleme, 280 sayfa, 2023

Kolektif – Türkiye’de Kent ve Çevre Yönetimi (2023)

İnsanlık ve doğa son yıllarda pek çok sorunla karşılaşıyor.

Bu sorunların ortaya çıkışında kent ve çevre yönetiminde yaşanan aksaklıkların da dikkat çeken etkileri bulunuyor.

Afetler, orman yangınları, pandemi, gıda güvensizliği, küresel ve yerel tedarik zincirlerindeki kopmalar, iklim değişikliği, küresel ısınma, atıklar, aşırı hava olayları, nükleer riskler, kirlilik, artan enerji ihtiyacı, çarpık kentleşme gibi sorunlar irdelendiğinde, bu gerçeklik daha da görünür hale geliyor.

Bu kitap, söz konusu etkileri Türkiye özelinde ele alarak literatüre bu bağlamda katkı sunuyor.

‘Türkiye’de Kent ve Çevre Yönetimi’ kitabı, bu alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve öğrenciler için olduğu kadar, insanlığın ve doğanın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bu sorunlara karşı geliştirilebilecek çözüm yollarıyla ilgilenen tüm okurlar için de kapsamlı ve bütüncül bir başucu kaynağı.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ruşen Keleş, Tayfun Çınar, Ayşegül Mengi, Yücel Çağlar, Nilgün Görer Tamer, Halil Semih Eryıldız, Demet Irklı Eryıldız, Mehmet Tunçer, Aygül Akkuş, Nuray Şahin, Harun Tanrıvermiş, Yeşim Tanrıvermiş, Sabriye Ak Kuran, İklim Ceren Gürseler, Sinem Atay, Arda Özkan, Levent Ürer, Hikmet Kuran, Mehmet Ozan Özbek, Yusuf Erbay, Asmin Kavas Bilgiç ve Hayriye Şengün.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de Kent ve Çevre Yönetimi, editör, Ruşen Keleş ve Hikmet Kuran, Nika Yayınevi, ekoloji, 440 sayfa, 2023

Peter Sloterdijk – 20. Yüzyılda Ne Oldu? (2023)

Çağdaş düşünür Peter Sloterdijk, önceki yüzyılın bizlere miras bıraktığı yükleri, öğretileri ve umutları farklı perspektiflerden irdeliyor.

Okurlarını ters köşeye yatırmayı seven yazar, insanlık tarihine savaş, kıyım ve devrimleriyle damgasını vuran aşırı yüklü bu yüzyılı alışıldık tarihsel ya da ideolojik bakış açılarıyla ele almaz; çünkü kendi deyişiyle olaylara ve ideolojilere odaklanarak 20. yüzyılı anlamak olası değildir.

Sloterdijk’a göre 20. yüzyılın baskın motifi, hakikati burada ve şimdi dolaysızca harekete geçirme iradesi olarak kendini gösteren şeydir.

Geçmiş yüzyılı anlamak için ekonomiden felsefeye tüm alanlarda tümden yeni yaklaşımlara gereksinim olduğunu öne süren Sloterdijk; ‘20. Yüzyılda Ne Oldu?’ ile okurları Antroposen’in anlamı, insanların evcilleştirilmesi, denizin önemi, küreselleşmenin felsefi veçheleri gibi bir dizi ilgili konunun yanı sıra Derrida ve Heidegger’in siyaseti üzerine de yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Peter Sloterdijk – 20. Yüzyılda Ne Oldu?, çeviren: Mustafa Tüzel, Tellekt Kitap, siyaset, 280 sayfa, 2023

Salisburyli Johannes – Siyasal Yönetim Üzerine Bir İnceleme (2023)

Salisburyli Johannes tarafından kaleme alınan ‘Policraticus’, Orta Çağ siyaset düşüncesinin en kapsamlı ve yaratıcı metinlerinden biri.

Yunancadan türetilen ve uydurma bir sözcük olan ‘Policraticus’ başlığı, Johannes tarafından eserin siyasal muhtevasını yansıtmak için icat edilmiş gibi görünüyor.

Döneminin önde gelen bürokratlarından biri olmasının yanı sıra, din adamı kimliği de bulunan Salisburyli Johnnes’in kendi tecrübe ve gözlemlerinden yararlanarak kaleme aldığı bu eser, dinin rehberliğinde toplumu en iyiye ulaştıracak yönetim şeklinin ayrıntılı bir izahıdır.

Ele aldığı problemlerin evrensel olması sebebiyle yazıldığı zamanı ve mekânı aşarak yerelliğe hapsolmaktan kurtulan bu kıymetli eser, aynı zamanda dönemin iktidar gruplarının arasındaki ilişkiye dair önemli ipuçları da barındırıyor.

Fatih Durgun tarafından ‘Siyasal Yönetim Üzerine Bir İnceleme’ adıyla Türkçeye çevrilen bu eser, siyasi açıdan olabilecek en iyi toplum yapısını anlatmasının yanı sıra, yazıldığı dönem için “aykırı” sayılabilecek bazı düşünceleri içermesi itibarıyla özgün bir metindir.

Zümreler arasındaki ilişkilerin keskin hatlarla çizildiği bir dönemde ortaya konan bu eser, toplumun her kesiminin kamuya sağladığı fayda ölçüsünde değerli ve vazgeçilmez olduğunu savunmasıyla çağdaşlarından farklı bir yerde konumlanır.

İngiliz bir din adamının Orta Çağ’da yazmış olduğu bu siyaset düşüncesi eseri, Klasik gelenek ile Hristiyan düşüncesini orijinal bir biçimde kaynaştırıyor ve bundan hareketle ideal hükümdarın ve siyasi yönetim şeklinin tarifini yapıyor.

  • Künye: Salisburyli Johannes – Siyasal Yönetim Üzerine Bir İnceleme, çeviren: Fatih Durgun, Timaş Yayınları, siyaset, 288 sayfa, 2023

Patrik Hermansson, David Lawrence, Joe Mulhall ve Simon Murdoch – Uluslararası Alternatif Sağ (2021)

Alternatif Sağ’ın (alt-right olarak kısaltılıyor) bir grup internet bağımlısı ergenin kendi aralarında eğleşmesi olmadığı Charlottesville’deki (Virginia/ABD) “Sağı Birleştir” mitingi sırasında ırkçılık karşıtı gruptan bir eylemcinin arabayla ezilerek öldürülmesiyle ortaya çıkmıştı.

O günden sonra bu gruptakilerin hangi ideolojik yönelimlere sahip olduğu, nasıl bir toplumsal grubu temsil ettiği ve bundan sonra eylemlerinin nerelere varacağı pek çok araştırmacının, gazetecinin ve akademisyenin sorduğu soruların başında geldi.

Alternatif Sağ, on yıllardır ortaya çıkan en önemli yeni aşırı sağ gruptur.

Irkçılık karşıtı bir savunma grubu olan Nefret değil UMUT (HOPE not hate) grubunun araştırmacıları tarafından yazılan bu kitap, bu yeni ve tehlikeli fenomen üzerine yazılmış derinlemesine, çığır açan ve erişilebilir/ulaşılabilir bir özet olarak okunabilir.

Kitap ‘Alternatif Sağ’ın nereden geldiğini, şu âna kadarki tarihçesini özetliyor, inanışlarını inceliyor, nasıl örgütlendiğini ve işlediğini tanımlar ve gelecekteki yönüne ışık tutuyor.

Kitaba katkıda bulunan dört araştırmacı hem bu sorunu derinlemesine irdeliyor hem de Hindistan, Japonya ve Rusya gibi Avrupa dışı coğrafyalarda da Alternatif Sağ’ın izlerinin, desenlerinin ve ideolojik kaynaklarını derinlemesine araştırıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“‘Uluslararası Alternatif Sağ’, internette faaliyet gösteren ama gerçek hayatta da faaliyetleri olan bir harekettir. Hareket ‘beyaz kimliğinin’ çokkültürlülük yanlısı ve liberal elitler ile sözde ‘Sosyal Adalet Savaşçıları’ tarafından tehdit altında olduğuna inanan, bu grupların ‘siyaseten doğruculuğu’ kullanarak Batı medeniyetini ve beyaz erkeklerin haklarını aşındırmaya çalıştığına inanan uluslararası bir dizi grup veya bireyden oluşur. Basitçe tanımlamak gerekirse ‘Alternatif Sağ’ aşırı sağ görüşlü, küreselleşmeye karşı, geleneksel/yerleşik muhafazakârlığa radikal bir ‘alternatif’ sunan bir gruplaşmadır. Mensuplarının eklektik ve birbirinden farklı yapısı ciddi anlaşmazlıklara yol açmakla birlikte, hepsi bir dizi çekirdek inanç etrafında bir araya gelmiştir.”

  • Künye: Patrik Hermansson, David Lawrence, Joe Mulhall ve Simon Murdoch – Uluslararası Alternatif Sağ: 21. Yüzyılın Faşizmi mi?, çeviren: Ertuğrul Genç, İletişim Yayınları, siyaset, 392 sayfa, 2023