Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025

Mengzi – Hükümdara Öğütler (2025)

‘Hükümdara Öğütler’ ya da Batı’da bilinen adıyla ‘Mencius’, Konfüçyüs sonrası Çin düşüncesinin en önemli klasiklerinden biri. ‘Hükümdara Öğütler’ (‘孟子 (Mèngzǐ)’, Mengzi’nin MÖ 4. yüzyılda farklı hükümdarlarla yaptığı diyalogları, ahlak, siyaset ve insan doğası üzerine görüşlerini içeriyor. Temel iddiası, insanın doğuştan iyi olduğu fikridir. Mengzi’ye göre merhamet, adalet, saygı ve bilgelik her insanda potansiyel olarak vardır; ancak bu nitelikler doğru eğitim ve erdemli bir yönetimle geliştirilmediğinde körelir. Bu nedenle iyi bir toplumun temeli, bireylerin içsel iyiliğini besleyen adil bir yönetimdir.

Kitapta yöneticiye düşen görev, halkın refahını sağlamak ve onların ahlaki gelişimine zemin hazırlamaktır. Mengzi, zorbalığa dayanan yönetimleri meşru saymaz; bir hükümdar halkın iyiliğini gözetmiyorsa, halkın ona karşı çıkma hakkı vardır. Bu düşünce, Çin siyaset felsefesinde “erdemli yönetici” idealini pekiştirir. Mengzi ayrıca ekonomik adalet, ölçülü yönetim ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması üzerine de ayrıntılı analizler yapar.

Eserin dili öğretici ve diyaloglar üzerinden ilerler; bu yönüyle hem felsefi hem pedagojik bir metindir. Mengzi, Konfüçyüs’ün öğretilerini soyut ahlak ilkelerinden çıkarıp toplumsal ve politik bir zemine taşır. Mengzi, insan doğasına duyduğu güvenle, ahlakın kaynağını dışsal otoritede değil, insanın içsel vicdanında arayan bir bilgelik kitabıdır.

  • Künye: Mengzi – Hükümdara Öğütler: Mengzi Klasiği, çeviren: İlknur Sertdemir, Vakıfbank Kültür Yayınları, siyaset, 272 sayfa, 2025

Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi (2025)

Thomas Piketty’nin bu eseri, insanlık tarihini ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin kademeli olarak azaldığı uzun bir süreç olarak anlatıyor. Piketty, kapitalizmin eşitsizlik üretme eğilimine rağmen, toplumsal mücadelelerin ve politik müdahalelerin bu gidişatı nasıl sürekli olarak dengelediğini anlatıyor. Ona göre eşitlik bir “doğal gelişme” değil; devrimler, vergilendirme reformları, işçi hareketleri ve eğitim politikaları gibi bilinçli kolektif eylemlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle tarih, yalnızca zenginliğin birikim hikâyesi değil, aynı zamanda adalet talebinin direngen bir anlatısı haline geliyor.

‘Eşitliğin Kısa Tarihi’ (‘Une Brève Histoire de l’égalité’), Batı merkezli ekonomik büyüme modellerinin sömürgecilikle ve servet transferiyle beslendiğini vurgulayarak, liberal demokrasinin eşitlik söylemini ahlaki bir maske olarak eleştiriyor. Fransız Devrimi’nden refah devletine, kadınların oy hakkından eğitim reformlarına kadar birçok dönüm noktasını analiz ederken, eşitlik fikrinin yalnızca maddi değil, kültürel ve siyasal bir inşa olduğunu hatırlatıyor. Ancak Piketty’nin çözüm önerileri –örneğin küresel servet vergisi veya mülkiyet paylaşım modelleri– bazı eleştirmenlerce fazla iyimser bulunuyor. Çünkü o, kapitalizmin yapısal direncini ve sermayenin politik gücünü zaman zaman hafife alıyor.

Yine de Piketty’nin tarihsel perspektifi, eşitliğin bir ütopya değil, kazanılmış bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Kitap, umutsuzluk çağında umutlu bir ekonomi tarihi sunarken, eşitliğin ideolojik değil, pratik bir hedef olduğunu güçlü biçimde vurguluyor.

  • Künye: Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, iktisat, 216 sayfa, 2025

Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (2025)

Thomas Robert Malthus’un bu eseri, insanlık tarihine damga vurmuş en tartışmalı tezlerden birini ortaya koyuyor. Malthus, nüfusun doğal olarak geometrik, gıda üretiminin ise aritmetik oranda arttığını ileri sürüyor ve bu farkın kaçınılmaz biçimde yoksulluk, açlık ve savaş gibi “doğal dengeleyicilerle” sonuçlandığını iddia ediyor. Ancak bu düşünce, insanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak gören, toplumsal eşitsizlikleri doğanın kaçınılmaz sonucuymuş gibi sunan soğuk bir bakış açısı taşıyor. ‘Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme’ (‘An Essay on the Principle of Population’), toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu doğallaştırıyor, böylece yoksulluğun sorumluluğunu sistemden çok bireylere yüklüyor.

Malthus, dönemin Aydınlanmacı düşünürleri William Godwin ve Marquis de Condorcet’in insan doğasına ve aklın ilerleme gücüne dair umutlarını “ütopik” buluyor. Oysa kendi yaklaşımı da farklı bir dogmaya dönüşüyor: değişimin mümkün olmadığı, insanın sürekli sınırlarına çarpacağı bir dünya tasarımı. Fakirlere yapılan yardımları nüfusu artıran bir tehlike olarak görmesi, etik açıdan rahatsız edici bir toplumsal darwinizmi andırıyor. Bu düşünce, yoksulların yaşam hakkını bir istatistik problemine indirgerken, mevcut güç ilişkilerini koruyan muhafazakâr bir ideolojiye hizmet ediyor.

Yoksulluğun Tanrı’nın koyduğu bir doğa yasasıyla belirlendiğini, doğal olduğunu iddia eden Malthus’un tezini Karl Marx, “proletaryaya karşı en acımasız savaş ilanı” olarak nitelendirmiş, Charles Darwin ise bu kitabı evrim teorisinin ilham kaynağı olarak göstermiştir. Fakat bugün, Malthus’un öne sürdüğü kaçınılmazlık fikrinin, eşitsizlikleri doğa yasası gibi sunarak eleştiriden kaçan bir ideolojik kılıf olduğu daha açık görülüyor.

  • Künye: Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme: Toplumun Gelecekteki İlerlemesine Etkileri ve Bay Godwin, Marki Condorcet ve Diğer Yazarların Düşünceleri Üzerine Gözlemler, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, siyaset, 176 sayfa, 2025

Marcello Musto – Marx’ın Dirilişi (2025)

Marcello Musto’nun bu kitabı, Karl Marx’ın düşüncelerini 21. yüzyılın toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları ışığında yeniden değerlendiren kapsamlı bir derleme. Musto, kitabında Marx’a dair yaygın yanlış anlamaları sorgularken, onun fikirlerinin günümüz dünyasında neden hâlâ geçerli olduğunu ayrıntılı biçimde tartışıyor. ‘Marx’ın Dirilişi: Temel Kavramlar ve Yeni Yorumlar’ (‘Marx Revival: Key Concepts and New Interpretations’), Marx’ın ekonomi politik, tarih anlayışı, yabancılaşma, sınıf mücadelesi ve ekoloji gibi temel kavramlarını çağdaş araştırmalarla yeniden yorumluyor. Bu sayede, Marx’ın yalnızca 19. yüzyıl kapitalizmini değil, günümüz küresel kapitalizmini de çözümleyebilecek bir düşünsel araç sunduğunu gösteriyor.

Kitap, tek bir anlatı yerine farklı araştırmacıların katkılarından oluşan bir kolektif çalışma olarak yapılandırılmış. Her bölüm, Marx’ın metinlerinin modern teorik çerçevelerle ilişkisini ele alıyor: Ekolojik kriz, dijital emek, postkolonyalizm ve toplumsal cinsiyet gibi güncel alanlarda Marx’ın kavramlarının nasıl yeniden üretildiği tartışılıyor. Musto, Marx’ın dogmatik değil, sürekli gelişen bir düşünür olduğunu vurguluyor; onun teorisinin, değişen tarihsel koşullara göre yeniden okunması gerektiğini savunuyor.

Eleştirel ama canlandırıcı bir tonla yazılan ‘Marx’ın Dirilişi’, Marksizmin donmuş bir ideoloji olmadığını, tersine günümüz krizlerini anlamak için güçlü bir teorik çerçeve sunduğunu gösteriyor. Musto’nun çalışması, Marx’ı geçmişin değil, geleceğin düşünürü olarak konumlandırıyor ve modern dünyada adalet, emek ve eşitlik mücadelesine yeniden teorik bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Marcello Musto – Marx’ın Dirilişi: Temel Kavramlar ve Yeni Yorumlar, çeviren: Pınar Meltem Üstündağ, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 544 sayfa, 2025

Thomas Paine – Toprak Adaleti (2025)

Thomas Paine’in ilk olarak 1797’de yayımlanan bu eseri, modern anlamda sosyal adalet, gelir dağılımı ve mülkiyet hakkı üzerine yazılmış en erken metinlerden biri kabul ediliyor. Paine, kitabında doğanın herkese ait olduğunu, toprağın mülkiyet haline getirilmesinin ise insanlık tarihinde eşitsizliğin başlangıcı olduğunu söylüyor. Ona göre özel mülkiyet, emeğin ürünü olarak meşrudur; fakat toprak, doğanın armağanı olduğu için kimsenin tekelinde olamaz. Bu nedenle, toprağın özelleştirilmesiyle kaybedilen ortak hakkın bir tür “doğal borç” olarak toplumun tüm üyelerine iade edilmesi gerektiğini öne sürüyor.

Paine, bu borcun ödenebilmesi için dönemin koşullarına göre oldukça radikal bir öneri getiriyor: Toprak sahiplerinin, mülklerinin bir kısmını kamusal bir fona aktarması gerektiğini savunuyor. Bu fon, her gence 21 yaşına geldiğinde başlangıç sermayesi olarak bir miktar para verilmesi ve yaşlılara düzenli gelir sağlanması için kullanılmalıdır. Böylece hem toplumsal dayanışma güçlenecek hem de ekonomik eşitsizlikler doğal bir dengeye kavuşacaktır. Paine’in bu fikri, günümüzde “evrensel temel gelir” tartışmalarının da öncülü sayılıyor.

‘Toprak Adaleti’ (‘Agrarian Justice’) aynı zamanda ahlaki bir çağrıdır. Paine, yoksulluğu bireysel başarısızlık değil, adaletsiz ekonomik sistemin sonucu olarak görüyor. Eşitliğin yalnızca yasalarla değil, maddi koşulların yeniden düzenlenmesiyle sağlanabileceğini vurguluyor. Ona göre gerçek özgürlük, yalnızca mülkiyetin değil, refahın da adil biçimde paylaşılmasıyla mümkündür.

‘Toprak Adaleti’, Paine’in politik düşüncesinin insancıl yönünü sergileyen bir manifesto niteliğinde. Eser, mülkiyetin sınırlarını sorgularken, sosyal adaletin ekonomik temellerini tartışmaya açıyor ve modern refah devletinin düşünsel öncüllerini kuruyor.

  • Künye: Thomas Paine – Toprak Adaleti, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, siyaset, 50 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye Siyaseti (2025)

1980’lerden 2010’lara uzanan süreçte Türkiye siyasetine dair hâkim analizler, devlet-toplum, merkez-çevre, asker-sivil gibi ikiliklere dayalı bir bakış açısıyla şekilleniyor. Bu yaklaşım, muhalif bir söylem üretse de zamanla hegemonik bir konum kazanıyor. Siyasi tarih, büyük ölçüde devlet ve bürokrasi içi ilişkiler üzerinden okunuyor; burjuvazi dahil toplumsal aktörlerin devlet ve siyaset üzerindeki etkileri yok sayılıyor. Kapitalizmin sınıfsal boyutları ya da sosyo-politik güç dengeleri arka plana itilerek, liberal demokrasi nihai hedef olarak sunuluyor. Böylece, teorik ve olgusal açıdan sorunlu bir devlet-merkezci anlatı ortaya çıkıyor.

2000’lerden itibaren ise farklı kuramsal yaklaşımlarla beslenen eleştirel çalışmalar yeni bir yönelim geliştiriyor. Bu araştırmalar, Türkiye siyasetini sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve dini kimlik eksenlerinde çözümlüyor. Devletin ve siyasetin, toplumsal mücadelelerin ve güç ilişkilerinin sahnesi olduğu vurgulanıyor. Bu derleme, Türkiye siyasetini devlet-merkezli ve ikiliklere dayalı anlatılardan çıkararak sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve kimlik mücadeleleri üzerinden yeniden okuyor. Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihinde işçiler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, Kürtler ve Aleviler gibi toplumsal kesimlerin siyasal özneliğini görünür kılıyor. Türkiye’nin hem içerideki güç dengeleri hem de küresel kapitalizmle ilişkileri bu yeni kuşak çalışmalar ışığında ele alınıyor.

Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihini konu edinen derleme, dönemsel dinamiklere ve temel meselelere odaklanarak kapsamlı bir bilanço çıkarıyor. 1990’larda gelişen eleştirel birikimden faydalanmakla birlikte esas olarak son yıllarda sosyal bilimlerde ortaya çıkan bu yeni araştırma geleneğinin ışığında Türkiye’nin siyasal geçmişine ve bugününe bakıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: İsmet Akça, Ahmet Demirel, Taha Baran, Y. Doğan Çetinkaya, Alexandros Lamprou, Ozan Kuyumcuoğlu, Cangül Örnek, Ayfer Genç Yılmaz, Mustafa Şener, Gencer Özcan, Ahmet Bekmen, Fulya Atacan, Evren Balta, Umut Bozkurt, Murat Somer, Özgür Sevgi Göral, Ayşegül Kars Kaynar, Özlem Kaygusuz, Yasemin Özgün, Eylem Özdemir, Levent Köker, Ulaş Bayraktar, Gülseren Adaklı.

  • Künye: Kolektif – Türkiye Siyaseti: Dönemler, Aktörler, Meseleler, derleyen: İsmet Akça, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, siyaset, 2025

 

Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, Çehov’un eserleri üzerinden özgürleşme düşüncesinin modern dünyadaki durumunu tartışıyor. Rancière, Çehov’un oyunlarında ve hikâyelerinde özgürleşmenin vaat edilmesine rağmen sürekli ertelenen, tamamlanmamış bir süreç olarak belirdiğini öne sürüyor.

Çehov’un karakterleri çoğu zaman kendi hayatlarını değiştirmek ister, yeni bir başlangıç umar, fakat bu arzuları genellikle gerçekleşmez. Bu ertelenmişlik, Rancière’e göre bireysel bir başarısızlıktan çok modern tarihin yapısal bir özelliğini yansıtır. Özgürleşme, ulaşılması gereken nihai bir hedef değil; daima askıda kalan, belirsiz ve tamamlanmamış bir deneyimdir. Bu noktada Rancière, Çehov’un sanatını sadece toplumsal bir eleştiri değil, aynı zamanda politik olanın sürekli yeniden tanımlandığı bir alan olarak yorumlar.

‘Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme’ (‘L’émancipation en suspens: Sur l’histoire de Tchekhov’), Çehov’un anlatılarındaki sıradan hayat kesitlerini, gündelik sıkıntıları ve küçük düş kırıklıklarını tarihsel özgürleşme tahayyülüyle ilişkilendirir. Bu bakış açısıyla Çehov, toplumsal dönüşümün büyük ideallerini değil, küçük jestlerde, yarım kalmış diyaloglarda ve gerçekleşmeyen umutlarda özgürleşmenin kırıntılarını görünür kılar.

Rancière’in yaklaşımı, Çehov’u yalnızca realist bir yazar olarak değil, modern özgürleşme düşüncesinin çelişkilerini açığa çıkaran bir düşünür olarak da konumlandırır. L’émancipation en suspens, hem Çehov’un edebiyatına yeni bir yorum getiriyor hem de modern siyasetin özgürlük ve eşitlik ideallerini sorgulayan felsefi bir tartışma sunuyor.

  • Künye: Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme, çeviren: M. Çağlar Atmaca, Livera Yayınevi, felsefe, 104 sayfa, 2025

Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik (2025)

Anthony D. Smith’in bu çalışması, küreselleşmenin yükseldiği çağda ulusların ve milliyetçiliğin kaderini tartışıyor. Smith, modern dünyada ulusların giderek önemini kaybettiğine dair yaygın görüşe karşı çıkarak, milliyetçiliğin farklı biçimlere bürünerek hâlâ güçlü bir ideoloji olmaya devam ettiğini vurguluyor. Ona göre uluslar yalnızca modern dönemin icadı değil, tarihsel kimliklerin ve kültürel aidiyetlerin sürekliliğiyle yeniden oluşur.

‘Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik’ (‘Nations and Nationalism in a Global Era’), ulusların modern devletler sistemi içindeki rolünü, milliyetçiliğin toplumsal dayanışma ve siyasi meşruiyet yaratmadaki işlevini ele alıyor. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik, kültürel ve siyasal dönüşümler karşısında bile milliyetçi söylemlerin güçlü kalmasının nedenlerini sorguluyor. Özellikle, iletişim teknolojilerinin ve göçlerin yoğunlaştığı dünyada bile insanların ulusal kimliklere tutunmaya devam etmesinin arkasında tarihsel mitler, semboller ve ortak hafızanın olduğunu öne çıkarıyor.

Smith ayrıca, liberal kozmopolit projelerin ulusların yerine geçemediğini, tersine çokkültürlü toplumlarda bile milliyetçiliğin yeni biçimlerde yeniden üretildiğini savunuyor. Ona göre küresel çağda ulus-devletler dönüşüyor ama ortadan kalkmıyor; milliyetçilik de eski kalıplarını aşarak esnek, uyarlanabilir ve kimi zaman daha tehlikeli formlar alıyor.

Sonuç olarak eser, ulusların ve milliyetçiliğin geleceğini anlamak isteyenlere hem teorik hem tarihsel açıdan kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Smith, modern dünyada milliyetçiliğin “geçici bir olgu” değil, farklı biçimlerde yaşamaya devam eden kalıcı bir güç olduğunu göstermeye çalışıyor.

  • Künye: Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik, çeviren: Derya Kömürcü, Alfa Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür (2025)

1990’lar, çokkültürcülüğün liberal demokrasiler için umut kaynağı olduğu bir dönemdi. Farklı kimliklerin ve toplulukların tanınması, demokrasiyi daha güçlü ve daha meşru kılacak bir unsur gibi görülüyordu. Çeşitlilik, bir tehdit değil, ortak yaşamı besleyen bir zenginlik olarak sunuluyordu. Ancak bu iyimserlik kısa sürede yerini kuşkulara bıraktı. Daha on yıl geçmeden çokkültürcülüğün toplumları böldüğü, yurttaşlık bilincini zayıflattığı ve güvenliği tehdit ettiği iddiaları yükseldi. 2000’lerle birlikte, özellikle 11 Eylül sonrasında bu eleştiriler doruk noktasına çıktı ve çokkültürcülüğün öldüğü ilan edildi.

Bugün ise durum çok daha çelişkili görünüyor. Artan göç hareketleri, bölgesel çatışmalar ve küresel kültürel temaslar, çokkültürlü yaşamı geri dönülmez bir gerçeklik haline getiriyor. Farklılıklarla birlikte yaşamak artık bir tercih değil, çağımızın zorunlu koşulu olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda Will Kymlicka’nın ‘Liberalizm, Topluluk, Kültür’ (‘Liberalism, Community, and Culture’) adlı eseri, birey ile topluluk arasındaki gerilimi anlamak için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kymlicka, liberalizmin yalnızca soyut haklardan ibaret olmadığını, özgürlüğün ancak bireylerin kendi kültürel kökleri içinde gerçeklik kazandığını savunuyor. Ona göre bireysel özerklik ile topluluk aidiyeti birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan unsurlar. Bu yaklaşım, demokratik toplumların günümüzün yakıcı sorunlarıyla başa çıkabilmesi için önemli kavramsal araçlar sunuyor. Kitap, özgürlük ve aidiyet arasındaki dengeyi düşünmek isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür, çeviren: Hasan Ayer, Fol Kitap, siyaset, 344 sayfa, 2025