Kolektif — Zulmün Adını Koymak (2026)

Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı ‘Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi’, modern dünyada giderek artan şiddet biçimlerini anlamanın en kritik adımının, onları doğru kavramlarla adlandırmak olduğunu savunuyor. Kitap, “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik” ya da “tehcir” gibi terimlerin yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda politik ve etik yükler taşıyan kavramlar olduğunu vurguluyor; bu kavramların yanlış ya da kasıtlı biçimde kullanılmasının, yaşanan zulmü görünmez kılabildiğini gösteriyor.

Eser, öncelikle bu kavramlar arasındaki sınırların neden bu kadar tartışmalı olduğunu sorguluyor. Soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın nerede başladığı, kitlesel şiddetin failin niyetiyle mi yoksa ortaya çıkan sonuçlarla mı tanımlanması gerektiği gibi sorular etrafında ilerliyor. Bu çerçevede kitap, yalnızca hukuki bir tartışma yürütmüyor; tarih, sosyoloji ve siyaset teorisini bir araya getirerek disiplinlerarası bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, kitlesel şiddeti tekil olaylar olarak değil, belirli tarihsel süreçler ve yapılar içinde ele alması oluyor. Farklı bölümlerde, imha rejimlerinin nasıl oluştuğu, zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin nasıl işlediği ve devlet politikalarının bu süreçlerdeki rolü inceleniyor. Bu analizler, şiddetin yalnızca anlık patlamalar değil, çoğu zaman uzun vadeli politikaların sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda “adlandırma siyaseti” meselesine özel bir ağırlık veriyor. Özellikle soykırım inkârcılığı, yalnızca geçmişi çarpıtmakla kalmayan, mağdurlar üzerinde yeni bir adaletsizlik yaratan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, zulmün adının konmamasının ya da yanlış konmasının, şiddetin kendisine eklenen ikinci bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta dikkat çeken bir diğer yön ise, şiddeti insan-merkezli bir çerçevenin ötesine taşıma çabası oluyor. Ekoloji, mekân ve beden üzerinden geliştirilen analizler, kitlesel zulmün yalnızca insan topluluklarını değil, onların yaşadığı çevreyi ve hafızayı da dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu sayede eser, soykırım çalışmalarına yeni kavramsal açılımlar kazandırıyor.

Sonuç olarak ‘Zulmün Adını Koymak’, kavramların netleştirilmesi ile etik ve politik sorumluluk arasındaki bağı görünür kılıyor. Okuru, yalnızca geçmişte yaşanan vahşetleri anlamaya değil, bugünün şiddet biçimlerini doğru adlandırarak onlarla yüzleşmeye çağırıyor ve bu yönüyle hem teorik hem de güncel bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarla ise şöyle: Devrim Sezer, Ümit Kurt, Umut Özsu, Aytek Soner Alpan, İmge Oranlı, Umut Yıldırım ve Eray Çaylı.

Kolektif — Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi
Hazırlayan: Devrim Sezer, Ümit Kurt • Metis Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar (2026)

Robert Gildea’nın bu kitabı, 19. yüzyıl Avrupa tarihini yalnızca diplomasi ve devletler üzerinden değil, sokaklarda, meydanlarda ve sınırların ötesine taşan mücadeleler üzerinden yeniden kuruyor. Gildea, modern Avrupa’nın oluşumunu belirleyen sürecin, büyük ölçüde sıradan insanların katıldığı ayaklanmalar, devrimler ve kolektif hareketler aracılığıyla şekillendiğini gösteriyor.

‘Barikatlar ve Sınırlar’ (‘Barricades and Borders’), Fransız Devrimi sonrası dönemi başlangıç alarak Restorasyon sürecini, 1830 ve 1848 devrimlerini ve ulusal birlik mücadelelerini bütünlüklü bir anlatı içinde ele alıyor. Bu süreçte barikatlar, yalnızca fiziksel direniş noktaları değil, aynı zamanda yeni bir siyasal hayal gücünün sembolleri haline geldi. Bir şehirde ortaya çıkan isyanın, başka coğrafyalarda yankı bulması; fikirlerin, sloganların ve mücadele biçimlerinin sınırları aşarak dolaşıma girmesi, Avrupa’nın ortak bir siyasal deneyim alanına dönüşmesine katkı sağladı.

Gildea’ya göre bu yüzyılın tarihi, yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi olarak okunmalı. Gönüllü birlikler, gizli örgütler, sürgün ağları ve ulusötesi dayanışmalar, kıtanın farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez hatlar kurdu. Bu bağlar sayesinde özgürlük, ulus ve halk egemenliği gibi kavramlar, imparatorluk sınırlarını aşarak yayıldı ve farklı toplumlarda yeni anlamlar kazandı.

Eser, ulus-devletlerin ortaya çıkışını da bu mücadeleler bağlamında değerlendiriyor. Ulusal birlik süreçleri, yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan projeler değil; aynı zamanda aşağıdan gelen baskılar, direnişler ve beklentilerle şekillendi. Bu yönüyle kitap, modern Avrupa’nın siyasi yapısının, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan ama uzun vadede derin etkiler bırakan kolektif eylemlerden doğduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak ‘Barikatlar ve Sınırlar’, 19. yüzyıl Avrupa’sını durağan bir ilerleme hikâyesi olarak değil, sınırları aşan hareketlerin, risklerin ve çatışmaların iç içe geçtiği dinamik bir süreç olarak anlatıyor. Bu yaklaşım, modern siyasal dünyanın kökenlerini anlamak için güçlü ve canlı bir perspektif sunuyor.

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar: Avrupa, 1800-1914
Çeviren: S. Erdem Türközü • Fol Kitap
Tarih • 816 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı (2026)

‘Mahir Çayan Kitabı’, Türkiye sosyalist hareketinin en etkili figürlerinden biri olan Mahir Çayan’ın teorik ve politik mirasını bütünlüklü biçimde bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca Çayan’ın kendi yazılarını sunmakla kalmıyor; aynı zamanda onun düşüncesini farklı açılardan değerlendiren metinlerle birlikte çok katmanlı bir okuma imkânı oluşturuyor. Böylece okur, hem bir devrimci pratiğin içinden doğan fikirleri hem de bu fikirlerin tarihsel yankılarını birlikte kavrıyor.

Metinler, Çayan’ın politik çizgisinin temelini oluşturan kavramlar etrafında şekilleniyor. “Politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “yeni-sömürgecilik” gibi başlıklar, Türkiye’nin toplumsal yapısını ve bağımlılık ilişkilerini anlamaya yönelik özgün bir çerçeve sunuyor. Çayan, emperyalizmi yalnızca dışsal bir baskı olarak değil, ülke içindeki sınıfsal ve yapısal ilişkilerle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye solunun düşünsel yönelimini derinden etkileyen bir kırılma yaratıyor.

Kitapta yer alan yazılar, aynı zamanda 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki devrimci hareketin teorik arka planını gözler önüne seriyor. FKF’den Dev-Genç’e ve THKP-C’ye uzanan süreç, yalnızca örgütsel bir gelişim değil, aynı zamanda bir düşünce pratiğinin dönüşümü olarak aktarılıyor. Bu bağlamda metinler, dönemin siyasal atmosferini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Çayan üzerine yazılmış değerlendirme yazıları ise onun mirasının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu metinler, Çayan’ın düşüncesinin nasıl yorumlandığını, hangi açılardan eleştirildiğini ve neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca tarihsel bir derleme değil, aynı zamanda yaşayan bir tartışma alanı sunuyor.

Sonuç olarak eser, Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün teorik katkılarından birini sistemli biçimde ortaya koyarken, Mahir Çayan’ın hem bir düşünür hem de bir eylem insanı olarak neden merkezi bir figür olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Emir Ali Türkmen • Dipnot Yayınları
Siyaset • 480 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti (2026)

‘Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler’, Thomas Hobbes düşüncesine yerleşmiş tek boyutlu “mutlak iktidar” yorumunu sarsarak, onu isyan ile düzen arasındaki gerilim üzerinden yeniden okumaya davet ediyor. Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü, Hobbes’u yalnızca otoritenin teorisyeni olarak değil, çatışmanın ve kırılganlığın filozofu olarak konumlandırıyor.

Bu yeniden yorumun merkezinde “Stasis” kavramı yer alıyor. Stasis, ne yalnızca savaş ne de yalnızca barış; her ikisinin iç içe geçtiği, düzen ile kaosun aynı anda var olduğu bir siyasal durumu ifade ediyor. Bu çerçevede Hobbes’un düşüncesi, klasik biçimde karşı karşıya konulan doğa durumu ile toplum durumu, özgürlük ile itaat, güvenlik ile şiddet gibi ikilikleri aşan daha karmaşık bir yapı içinde ele alınıyor.

Yazarlar, Hobbes’un iki temel figürünü birlikte düşünmenin önemini vurguluyor: Leviathan ve Behemoth. Leviathan düzeni, egemenliği ve birliği temsil ederken; Behemoth isyanı, parçalanmayı ve iç savaşı simgeliyor. Bu iki figür arasındaki gerilim, siyasal hayatın sürekliliğini belirleyen temel dinamik olarak okunuyor. Böylece siyaset, statik bir düzen kurma çabası olmaktan çıkıp sürekli tehdit altında olan bir denge arayışı hâline geliyor.

Eserin temel iddiası, insanın ne yalnızca korkak ve çıkarcı ne de tamamen rasyonel bir varlık olduğudur. İnsan, aynı anda hem itaat eden hem de başkaldıran bir varlık olarak siyasal düzenin içinde yer alıyor. Bu nedenle kalıcı ve mutlak bir barışın mümkün olmadığı, siyasal birliklerin her zaman çatışma ihtimalini içinde taşıdığı savunuluyor.

Kitap, Hobbes’u indirgemeci yorumlardan kurtararak, modern siyaseti anlamak için güçlü bir araç sunuyor; isyan ile iktidar arasındaki bitmeyen gerilimi merkeze alarak, düzenin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 362 sayfa • 2026

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları (2026)

Peg Birmingham bu çalışmasında, Hannah Arendt düşüncesi üzerinden insan haklarının temellerini yeniden tartışıyor. Kitap, Arendt’in ünlü “haklara sahip olma hakkı” formülasyonunun gerçekten sağlam bir felsefi zemin sunup sunmadığını sorguluyor.

Birmingham, bu soruya yanıt ararken Arendt’in “doğumluluk” kavramını merkeze alıyor. Ona göre insanın dünyaya her gelişinin bir başlangıç olması, eyleme geçme ve yeni olanı yaratma kapasitesi taşıması, insan haklarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve ontolojik bir mesele hâline getiriyor. İnsan, ancak başkalarıyla birlikte bir dünyada görünür olduğunda ve tanındığında “haklara sahip” olabiliyor.

‘Hannah Arendt ve İnsan Hakları’ (‘Hannah Arendt and Human Rights’), bu düşünceyi Arendt’in farklı metinleri üzerinden izliyor. Augustinusçu sevgi anlayışından Franz Kafka ve Walter Benjamin’in metinlerine uzanan geniş bir düşünsel hat içinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl siyasal bir anlam kazandığını gösteriyor. Böylece insan hakları, soyut bir ilke olmaktan çıkıp, birlikte yaşamanın somut koşullarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alınıyor.

Ancak Birmingham, bu yaklaşımı iyimser bir ortaklık fikriyle sınırlamıyor. Ortak bir dünyada yaşamanın yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda tiksinti, korku ve gerilim gibi duyguları da içerdiğini vurguluyor. Bu durum, Arendt’in “ortak sorumluluk açmazı” olarak adlandırdığı sorunu ortaya çıkarıyor: İnsanlar birbirine bağlıdır, ancak bu bağ her zaman uyumlu değildir.

Genel olarak eser, insan haklarını sabit ve güvence altına alınmış bir sistem olarak değil, kırılgan ama vazgeçilmez bir siyasal ilişki biçimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, insan hakları tartışmalarına daha derinlikli ve eleştirel bir felsefi perspektif kazandırıyor.

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları: Ortak Sorumluluk Açmazı
Çeviren: Eren Paydaş • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Plutarkhos — Devlet Yönetimi (2026)

‘Devlet Yönetimi’ (‘Πολιτικά Παραγγέλματα’), Plutarkhos tarafından kaleme alınmış, siyasetle uğraşanlara yönelik pratik öğütler içeren bir eserdir. Metin, ideal bir devlet düzeni kurmaktan çok, mevcut siyasal yapı içinde erdemli ve etkili bir yönetici olmanın yollarını tartışıyor.

Plutarkhos, siyaseti ahlaktan ayrı düşünmüyor. Ona göre iyi bir yönetici, yalnızca güç sahibi değil, aynı zamanda ölçülü, adil ve kendini denetleyebilen biri olmalı. Hırs, öfke ve kibir gibi duyguların siyasal kararları bozduğunu vurgulayarak, yöneticinin önce kendi karakterini terbiye etmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle siyaset, dış dünyayı yönetmeden önce insanın kendini yönetmesiyle başlıyor.

Eserde halkla kurulan ilişki de merkezi bir yer tutuyor. Plutarkhos, yöneticinin halkı küçümsememesi, onların güvenini kazanması ve ortak iyiyi gözetmesi gerektiğini belirtiyor. Popülist övgülerle halkı kandırmak yerine, dürüstlük ve istikrarla hareket etmenin uzun vadede daha sağlam bir siyasal zemin oluşturacağını savunuyor.

Ayrıca dostluk, ittifaklar ve rakiplerle ilişkiler konusunda da ölçülü bir siyaset öneriliyor. Yöneticinin ne aşırı sert ne de aşırı yumuşak olması gerektiği; koşullara göre esneklik gösterebilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bu yaklaşım, siyasetin katı kurallardan çok pratik bilgelik gerektiren bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak eser, siyasetçiye güç kazanmanın değil, gücü doğru kullanmanın yollarını öğreten bir rehber niteliği taşıyor. Antik dünyanın deneyimlerinden beslenen bu öğütler, siyasetin değişen koşullarına rağmen geçerliliğini koruyan etik ve pratik ilkeler sunuyor.

Plutarkhos — Devlet Yönetimi: Politik Referanslar
Çeviren: Samed Kara • Meltem Kabalcı Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Ahmet Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık (2026)

Bu eser, Müslüman toplumlarda neden demokrasi ve ekonomik kalkınma sorunlarının yaygın olduğunu tarihsel ve karşılaştırmalı bir perspektifle açıklıyor. Ahmet T. Kuru, İslam’ın kendisinin bu sorunların nedeni olduğu ya da bütün sorumluluğun dış güçlere yüklenebileceği şeklindeki basit açıklamaları reddediyor. Bunun yerine İslam dünyasının erken dönemlerindeki ilerlemeyi ve sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan kurumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek daha kapsamlı bir açıklama geliştiriyor.

Müslüman entelektüel dünyada adeta fırtınalar estiren ‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık’ (‘Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment’), özellikle 8. ile 12. yüzyıllar arasında Müslüman toplumların bilim, düşünce ve ekonomi alanlarında dünyanın öncü bölgelerinden biri olduğunu hatırlatıyor. Bu dönemde görece bağımsız tüccarlar, düşünürler ve bilim insanları önemli bir dinamizm yaratmıştı. Ancak sonraki yüzyıllarda ulema ile devlet yöneticileri arasında oluşan güçlü ittifakın, entelektüel ve ekonomik alanların özerkliğini sınırladığını savunuyor. Yazara göre bu ittifak zamanla hem eleştirel düşüncenin hem de bağımsız ekonomik aktörlerin zayıflamasına yol açtı. Böylece siyasi otoritenin güçlendiği, ancak bilimsel üretimin ve ekonomik gelişmenin gerilediği bir yapı ortaya çıktı.

Kuru, Müslüman toplumların modern dönemde yaşadığı otoriterlik ve azgelişmişlik sorunlarını yalnızca sömürgecilikle açıklamanın da yetersiz olduğunu ileri sürüyor. Batı sömürgeciliğinin önemli bir etkisi olduğunu kabul etmekle birlikte, Doğu Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerin sömürgecilik sonrasında farklı kalkınma yolları izleyebildiğini hatırlatıyor. Bu nedenle asıl sorunun, dinî, siyasi ve ekonomik alanlar arasında kurulan tarihsel güç ilişkileri olduğunu vurguluyor. Kitap, ulema-devlet ittifakının düşünsel özgürlüğü sınırladığını ve toplumdaki farklı sınıfların özerk gelişimini engellediğini savunuyor.

Eser aynı zamanda çeşitli eleştirilerle de tartışılan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Bazı yorumcular kitabın Müslüman toplumların krizini dış güçlere bağlamadığı için eleştirirken, bazıları da İslam’ın rolünü yeterince sorgulamadığını iddia ediyor. Buna karşılık Kuru, farklı İslami düşünce geleneklerini ve kurumsal yapılarını eleştirel biçimde inceleyerek daha karmaşık bir tarihsel tablo çizdiğini savunuyor. Kitabın normatif önerisi ise dinî, siyasi, ekonomik ve bilimsel alanların birbirinden görece bağımsız olması gerektiği yönünde. Yazara göre bu tür kurumsal ayrışma, hem demokratikleşmenin hem de bilimsel ve ekonomik gelişmenin önünü açabilecek temel koşullardan biri olarak görülüyor.

Ahmet T. Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma
Çeviren: Mehmet Akif Koç • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 368 sayfa • 2026