Kolektif – “Suriyeliler Her Yerde!” (2022)

“Suriyeliler her yerde!”

“Onlar, bizden daha çok hakka sahip”

“Kendi şehrimizde yabancı hale geldik”

Ekonomik krizin derinleşmesinin de etkisiyle geçtiğimiz bir yılda haberlerde siyasilerden, sosyal medyada ise kişilerden en çok duyduğumuz deyişler bunlar.

2011’deki iç savaştan sonra Türkiye’ye sığınan Suriyeli göçmenler, iç siyasetin yüksek tansiyonlu bir konusu haline geldiler.

Ülkeyi “istila” ettiklerine, ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturduklarına dair tepkiler, gerek sosyal medyada gerek siyasî olarak çoğaltıldı ve karşılık buldu.

Adını bu reaksiyonların gündelik dilde yaygınlaşan bir ifadesinden alan “Suriyeliler Her Yerde!”, Suriyelilere yönelik tedirginliğin ve nefret söyleminin özellikle yoğun olduğu Kilis’te yapılan bir araştırmaya dayanıyor.

Sadece göçmen sayısının çokluğundan değil, göçmenler başka yerlerden farklı olarak şehrin çeperine “kusulmayıp” “yerli” halkla iç içe yaşadığından ötürü, Kilis, bu “hassasiyetlerin” yüksek olduğu bir saha.

“Suriyeliler Her Yerde!”, Suriyeli göçmenler hakkında doğru bilinen yanlışların son derece canlı örneklerini ortaya koyuyor.

Göçmenler ve “yerliler” arasındaki karşılaşmaların, etkileşimlerin çok yönlü dinamiğine ışık tutuyor.

Bayram Koca ile Duygu Altınoluk’un hazırladığı derlemede onların yanı sıra Haydar Karaman ve Tuğçe Berfim Tunç’un yazıları yer alıyor.

  • Künye: Kolektif – “Suriyeliler Her Yerde!”: Yerliler ve Göçmenler, derleyen: Bayram Koca ve Duygu Altınoluk, İletişim Yayınları, sosyoloji, 127 sayfa, 2022

Seneca – Acıma Üzerine (2022)

Kurgusu danışmanından imparatora özel bir iletişim biçiminde olsa bile ‘Acıma Üzerine’ (‘De Clementia’) Roma’nın üst sınıfına da seslenir.

Neron’un saltık gücünü, bundan kaynaklanabilecek iç kargaşayı vurgulayan yapıtın birinci kitabı, konumları sallantıda olan, varoluşları imparatorun iyi istemesine bağlı olan sınıfları ikna etmeyi amaçlar.

İkinci kitap, saltık gücün doğru kullanımı olarak acıma konusunda felsefi savlar sunar.

Bu sunumla Senaca, Neron’un öğretmeni olarak rolünün, imparatorun erki iyi yönde kullanmasını güvence altına almak olduğunu soylulara duyurmayı amaçlar.

Acımayı imparatorun başlıca erdemi düzeyine yükselten ‘Acıma Üzerine’ (‘De Clementia’) Seneca’nın siyaset felsefesi üzerine biricik kitabıdır.

  • Künye: Seneca – Acıma Üzerine, çeviren: Ayşenur Yüksel, Biblos Yayınları, felsefe, 66 sayfa, 2022

Marcel van der Linden – Dünyanın Bütün İşçileri (2022)

Bilindiği üzere Marx ve Engels ‘Komünist Manifesto’yu, dünyanın bütün işçilerine seslenerek sonlandırır.

Peki, bu ifadeyle tam olarak ne ima edilmeye çalışılmaktadır?

Küresel Emek Tarihi, işçilerin ve işçi hareketlerinin tecrübelerine yönelik tarihsel araştırmaların yetersiz kaldığı bir noktada devreye giren, nispeten yeni bir paradigmadır.

Nitekim 1960’lı yıllara kadar başat olan geleneksel yaklaşım ve ardından kabul görmeye başlayan yeni tarihsel yaklaşımın eksiklikleri, bütün iyi niyetlerine rağmen emeği küresel bir bağlam içinde değerlendirememekti: Hane ekonomisi, belki de herhangi bir ücretsiz emek biçimi yeterince ele alınmıyordu ve mevcut bakış açısı da ziyadesiyle dardı.

1990’lı yıllara gelindiğinde Marcel van der Linden, emek tarihini monadolojik anlatılardan sıyırmak ve gerçekten dünyanın bütün işçilerinden söz etmek için kendi paradigması bağlamında makaleler yazmaya başladı.

Bu kitap ise, van der Linden’in bir araya getirdiği bu makalelerden oluşuyor.

Tarihteki bütün tecrübeler emsalsizdir.

Ancak van der Linden, birbirinden farklı mekânlara ve zamanlara dair türlü kaynaklardan bir izlek sunar ve dünyanın bütün işçileri dediğimizde yalnız sokaklarında bir heyulanın dolaştığı Avrupa’yı veya gelişmiş kapitalist ülkeleri değil, dünyadaki bütün emekçileri tahayyül edebilmemiz için bu oluşlar arasındaki paralellikleri de gösterir.

  • Künye: Marcel van der Linden – Dünyanın Bütün İşçileri: Küresel Emek Tarihi Üzerine Makaleler, çeviren: Semih Gözen Esmer, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 480 sayfa, 2022

Namık Sinan Turan – Portede Saklı Tarih (2022)

Portede saklı olup ortaya çıkarılmayı bekleyen müzik evrensel bir dil olarak görülür.

Toplumları, kültürleri, coğrafyaları bağlayıp, iletişim sağlar.

Seslerden örülü müzikal köprüde politik ve kültürel boyutlar iç içedir.

Sosyopolitik bir mücadele alanı olarak yaklaşıldığında müzik, imparatorluk ya da ulus devlet kurgularının kültürel yönelimlerinde kimi zaman kışkırtıcı, kimi zaman telkin edici potansiyeliyle yer alır.

Bireysel ya da toplumsal açılardan bakıldığında müziğin insanı diğer hiçbir sanat dalının yapamayacağı kadar belli bir düşünce etrafında birleştirebilecek mesajları iletebilme özelliği, ona estetik bir beğeni olmanın ötesinde ardında gizli toplumsal süreçleri anlamaya yönelik bir uğraş niteliği kazandırır.

Söz konusu özelliği müziği disiplinlerarası çalışmalarda sıra dışı bir araç hâline dönüştürür.

Namık Sinan Turan’ın ‘Portede Saklı Tarih’ çalışması, asıl alanı siyasî tarih olan bir akademisyenin kaleminden müziği toplumsal tarih merceğiyle incelemeye yönelik bir girişimin sonucu.

Burada yazar, yüzyıllar içinde yaşanan siyasal ve kültürel değişimlere eşlik eden müziğin toplumsal arka planına ışık tutuyor.

Uzun bir tarihsel kesit içinde geniş bir coğrafyada, farklı kültürel dokularda üretilen müziğin sosyopolitik etki alanını değerlendiriliyor.

Osmanlı dünyasında müziğin üretim süreci ve aktörleri, modernleşmenin Osmanlı/Türk müzik geleneğinde yol açtığı dönüşümler, gelenek ve modern arasında biçimlenen müzik yaşamının toplumsal analizi, oryantalizm ve müzikal temsilleri, operanın emperyal bir tahakküm aracı olarak kullanımı gibi konular kitapta ayrıntılı biçimde incelenen baslıklar arasında yer alıyor.

Kitaptaki anlatıya besteciler, icracılar, müziğin icrasının gerçekleştiği kurumlar ve himaye merkezleri kadar dönemin siyasî elitleri ve kültür politikalarını yönlendirenler de eşlik ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e ve modern Ortadoğu’ya uzanan gelişmelerin müzik üzerindeki çarpıcı sonuçlarının incelendiği kitapta müzik ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiler ağı analiz ediliyor.

Böylece okurlara coğrafyalar ve kültürler arasında müzik-toplum ilişkisinin farklı ve çoğu zaman göz ardı edilen yönleri üzerine düşünme olanağı sağlıyor.

  • Künye: Namık Sinan Turan – Portede Saklı Tarih, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, müzik, 498 sayfa, 2022

Yağmur Dönmez – Türklük: Hüzünlü Bir Bağ (2022)

Türklük, sadece siyasal iktidarın dayatmaya çalıştığı şekliyle zuhur etmez.

Aynı zamanda iktidarla muhatap olan özneler bakımından direniş ve pazarlığın devreye sokulmasıyla da inşa edilir.

‘Türklük: Hüzünlü Bir Bağ’da Yağmur Dönmez, Trabzon-Çaykara örneğinde canlı bir etnografi çalışmasıyla, etnokültürel kimliğin nasıl kurulduğunu, nasıl yeniden üretildiğini tasvir ediyor.

Türkçe konuşmakla “sohbet dili” olarak Rumca konuşmak, Türklük-Müslümanlık-Lazlık-Rumluk, gündelik hayatta nasıl ayırt ediliyor, nasıl algılanıyor?

Basit ve açık zıtlıklar mı bunlar, yoksa aralarındaki sınırlar bazen geçirgen hale geliyor, birbirlerine dolanıyor mu?

Din, eğitim, sınıfsal konumlar, bu kimliklerin deneyimlenmesini nasıl etkiliyor?

Milli kimlik inşasının sadece tepeden aşağı bir iktidar tasarrufu değil, yer yer direnişlerle, yer yer pazarlıklarla biçimlenen dinamik yönünü gösteriyor kitap.

“Türklük hali”nin veya “halleri”nin, toplumsal yaşam deneyimi içinde nasıl şekillendiğinin keşfine çıkıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, göç yolları üzerinde bulunan bu topraklarda; inşa edilmek istenen Türklüğün; sürekli yerleşilmek istenen, muğlak, gücünü de büyük ölçüde bu muğlaklıktan alan, yine muğlaklığı ölçüsünde muhatap olduğu öznelerin bağ kurabildiği fakat yine bu muğlaklık nedeniyle çoğu özne açısından hep bir eksikliği getiren ve ancak öznelerin hüzünlü bir bağ kurabilmelerine olanak tanıyan bir pozisyon olarak düşünülmesi Türklük tahayyülümüzü genişletecektir.”

  • Künye: Yağmur Dönmez – Türklük: Hüzünlü Bir Bağ (Ulus-Devlet, Milliyetçilik, Etnik Kimlik: Bir Çaykara Etnografisi), İletişim Yayınları, siyaset, 248 sayfa, 2022

Jonathan Neale – Söndür Ateşi (2022)

Jonathan Neale bilim, teknoloji ve politikayı, fikirler ve gerçekçi tasarılar ile harmanlayıp herkesin anlayabileceği şekilde sunma konusunda sıra dışı yeteneklere sahip bir yazar.

Bu hünerini, Birleşik Krallık’taki sendikacılar, aktivistler ve siyasetçileri bir araya getiren Bir Milyon İklim İşi kampanyasında da sergilemişti.

Şimdi de ‘Söndür Ateşi’ adlı son kitabıyla tüm dünyaya sunuyor.

Neale, iklim adaleti aktivistleri için çok güçlü bir argüman ve sıkça başvurulabilecek bir kılavuz sunuyor.

Akıl yürütme şekli, fikirleri ve motivasyonunun etkileyici gücü bir araya gelince kusursuz bir çerçeve çıkıyor ortaya.

Pek çoğumuz için, yıllarca başucumuzda durmasını isteyeceğimiz bir kitap olacak.

  • Künye: Jonathan Neale – Söndür Ateşi: Yeşil Yeni Düzen ve Küresel İklim İstihdamı, çeviren: Tuna Emren, Z Yayınları, ekoloji, 432 sayfa, 2022

Gavin D. Brockett – Ne Mutlu Türk’üm Diyene (2022)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, savaştan yenik çıkmış perişan bir halkın ortak bir amaç etrafında kenetlendiğinde neler başarabileceğinin en büyük kanıtlarından biri olmayı sürdürüyor.

Peki, halk ‘Türk milli kimliğini’ ne zaman ve nasıl sahiplendi?

Resmi tarih, Cumhuriyet’in kuruluşuyla taçlanan süreci, ezelden beri var olan Türk milletinin Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kendine gelişi, ‘uyanışı’ olarak gördü.

Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle, Türkleri “seküler” ve “çağdaş” milletler arasına soktuğunu, halka millet bilincini aşıladığını anlattı.

Gavin D. Brockett, bu süreçte Türk milli kimliğinin ezelden beri var olduğu veya Kemalist elitin çabalarıyla halk tarafından benimsendiği şeklindeki beylik anlatılara meydan okuyor.

Halkın milli kimliği sorgusuz sualsiz kabullenmediğini, diğer kimliklerle tartarak, karşılıklı tavizlerin verildiği, uzun ve zorlu bir müzakere sürecinin sonunda benimsediğini gösteriyor.

Bu anlamda 1980’lerin ‘Türk-İslam sentezi’ anlayışının çok daha eskilere, çok partili sisteme geçişe kadar gittiğini ortaya koyuyor.

Bu süreçte özellikle yerel basının Müslüman bir Türk milli kimliğinin inşasında oynadığı hayati rolü gözler önüne seriyor.

Resmi tarih anlatısının aksine Anadolu halkının milli kimlik edinme sürecinde edilgen olmadığını, müzakereci bir fail olduğunu ortaya koyarak merkez/çevre ikiliğinin geçerliliğini de sorguluyor.

  • Künye: Gavin D. Brockett – Ne Mutlu Türk’üm Diyene: Türk-Müslüman Kimliğinin Müzakeresi, çeviren: Özgür Balkılıç, Fol Kitap, siyaset, 400 sayfa, 2022

Samo Tomšič – Keyfin Emeği (2022)

‘Keyfin Emeği’, kapitalizme direnişin, kimlik politikalarının ötesine geçerek, nasıl örgütlenebileceğini ve bunu yaparken psikanalizin nasıl katkılar sunabileceğini eşi görülmedik bir biçimde ortaya koyuyor.

Samo Tomšič bu açıdan, Hegel, Marx, Freud ve Lacan’a uzanan çizgide yeni bir “özne teorisyeni” olarak görülebilir.

‘Kapitalist Bilinçdışı’nın yazarından, arzu ile kapitalizm arasındaki kesişime dair, yeni bir libidinal ekonomi teorisi.

‘Keyfin Emeği’, Sloven filozof Samo Tomšič’in 2015 tarihli ‘Kapitalist Bilinçdışı’ kitabında başladığı kapitalizm ve psikanaliz arasındaki bağlantıları keşfetmeye devam ettiği, onun eşsiz katkısını gözler önüne seren çok önemli bir çalışma.

Bu yeni metinde Tomšič, özellikle Jean-François Lyotard tarafından önerilen arzu ve kapitalizm arasındaki kesişme noktası olan “libidinal ekonomi” kavramına odaklanarak ekonomi politiği tartışmak için psikanalizin belli başlı kavramlarını eleştirel bir şekilde gözden geçiriyor.

Marksist ve Freudcu-Lacancı düşünceyi Aristoteles ve Adam Smith’in felsefeleriyle karşılaştıran Tomšič, modernite çağında politik ve ekonomik teorinin narsisizmden ziyade yabancılaşmanın itici gücünü yansıtması gerektiğini öne sürüyor.

Bunu akılda tutarak,  Tomšič aynı zamanda emek ve direniş sorunlarını ve bunların geleneksel bir libidinal ekonomi anlayışında sundukları “psikanalitik çıkmazları” da analiz ediyor.

  • Künye: Samo Tomšič – Keyfin Emeği: Libidinal Ekonominin Eleştirisine Doğru, çeviren: Hakan Gürvit, Axis Yayınları, psikanaliz, 2022

Simon Kuper – Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (2022)

Futbol devrimleri başlattığı gibi diktatörleri de iktidarda tutabilir.

Simon Kuper’ın neredeyse bir dünya turu yaparak futbolun politika ve çeşitli kültürlerle ilişkisini araştırdığı ödüllü kitabı ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’, bir kısmın “güzel oyun” dediği, geri kalanların ise şöhretine anlam veremediği futbol tutkusuna olan bakışı değiştirdi ve tüm dünyada en çok okunan futbol kitaplarından biri oldu.

Güney Afrika’dan İtalya’ya, Rusya’dan Almanya’ya yirmi iki ülkeyi gezerek dünyanın en popüler sporunun bu ülkelerdeki kültürel ve politik etkisini inceleyen Kuper’ın birçok futbolcuyla, siyasetçiyle ve tabii ki taraftar grubuyla görüşerek kaleme aldığı ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’, ilginç detayları, perde arkasından bilgileriyle, bir futbol kitabından daha fazlası.

  • Künye: Simon Kuper – Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, çeviren: Sinan Gürtunca, İthaki Yayınları, futbol, 2022

Zafer Yılmaz – Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi (2022)

Türkiye’nin son yirmi yılı, en “kuvvetlinin” zor yoluyla “kuvvetini hak ve itaati vazife şekline dönüştürme” çabasının yol açtığı yıkıcı siyasal ve toplumsal sorunlarla dolu bir ortamda geçti.

Güçlü siyasal, ekonomik ve toplumsal saikler barındıran bu ısrarlı çabanın sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti, ikinci yüzyılına tarihinin en kapsamlı siyasal dönüşümlerden birini yaşayarak giriyor.

Zafer Yılmaz, bu siyasal dönüşümün merkezinde bulunan başkanlık sisteminin adım adım inşa olma tarihini, bu sistemin beraberinde nasıl bir siyasal yapı getirdiğini ve ne türde bir devlet-toplum ilişkisini hayata geçirmeyi hedeflediğini tartışıyor.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında getirilen ve aslında başkanlık sistemleri içerisinde tanımlanması mümkün olmayan bu siyasal rejimin temelde Türkiye toplumunu ne yönde dönüştürmeyi hedeflediğini değerlendiriliyor.

Erdoğan’ın başkanlık sistemi kanun hükmünde kararnamelerle, denge-denetleme mekanizmalarının neredeyse ortadan kaldırılmasıyla, haksızlık/hukuksuzlukla ve aşırı merkeziyetçi bir yapıyla anılıyor.

Bunların her biri, bir toplum için oldukça ciddi bir problemken, Türk tipi başkanlık sistemi bütün bu problemlerle birlikte ayakta durabiliyor.

Yılmaz, ‘Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi: İstisnai Cumhuriyetten Parsellenmiş Devlete’ kitabında, Erdoğan rejimini çelişkileriyle birlikte anlamanın yollarını arıyor.

Farklı mecralarda yayımlanmış yazılarını bir araya getiren kitap, böylece kurumsal yıkım, olağanüstü iktidarın inşası, stratejik yasallık, yurttaşlığın marjinelleştirilmesi gibi rejimin farklı bileşenlerine odaklanmayı mümkün kılıyor.

Bunun yanında, cumhuriyetçi demokrasi kavramını öne sürerek bir reçete değilse bile yeni bir başlangıcın toplumsal motivasyonunu rejim tartışmasına dahil ediyor.

Mevcut rejim tartışmalarına nitelikli katkı sunan, öğretici olduğu kadar davetkâr bir çalışma…

Kitaptan bir alıntı:

“Her başlangıç, geriye doğru bir sıçramayı ve geçmişle yeniden hesaplaşmayı, bir başka deyişle geleceğe uzanmak için geçmişin mirasıyla yeniden ilişkilenmeyi gerektirir. Bu başlangıcı bize sunacak miras, belki de Türkiye’de en az anlaşılmış siyasal düşünce olan cumhuriyetçi geleneğin demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesinde yatıyor.”

  • Künye: Zafer Yılmaz – Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi: İstisnai Cumhuriyetten Parsellenmiş Devlete, İletişim Yayınları, siyaset, 238 sayfa, 2022