Friedrich Meinecke – Devlet Aklı (2021)

Devlet yönetiminin merkezinde güç mü olmalı ahlak mı?

Friedrich Meinecke bu çalışmasında, Machiavelli’nin fikirlerini merkeze alarak modern çağda devlet aklı düşüncesinin nasıl geliştiğini gözler önüne seriyor.

Meinecke, yönetimin merkezine kendisine göre kaçınılmaz olarak gördüğü güç unsurunu koyarak devlet aklı kavramının modern çağ öncesi düşünce tarihindeki izlerine de temas ederek konuyu ele alıyor.

Yazar, bu bağlamda Machiavelli’yi milat olarak belirler.

Zira yazara göre, Machiavelli’yle beraber, olan ve olması gereken arasındaki ayrımda ilkinin lehine bir tavır alınmaktadır.

Böylelikle Machiavelli, kendinden sonraki tüm siyaset düşüncesini de uğraştıran bir tartışmayı fitillemiştir.

Temeli kamu yararı ve çıkar olan “devlet aklı” ahlaki gereklerle teraziye konmuş, olan’ı tespit etme cesaretini gösteren Machiavelli de sırf bu tavrından ötürü eleştiri oklarını üstüne çekmiştir.

Makyavelizmin Fransa, İtalya ve Almanya’da alımlanışındaki eleştirilerden Büyük Friedrich’e etkisine; Hobbes, Hegel ve Fichte gibi filozoflardan Ranke ve Treitschke gibi tarihbiliminde çığır açmış bilginlere kadar uzanan bir çizgide, düşünce tarihi yaklaşımının mimarlarından Meinecke devlet aklı kavramının tarihini adım adım izliyor.

  • Künye: Friedrich Meinecke – Devlet Aklı: Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi, çeviren: M. Sami Türk, Albaraka Yayınları, siyaset, 452 sayfa, 2021

Joel Andreas – Haklarını Yitirenler (2021)

Mao döneminde işçiler, iş güvenceli kadrolu güvenceli işlere sahipti, hatta çalıştıkları fabrikalarda pay sahibiydi.

Bugünse Çin, dünyanın en büyük emek sömürücülerinden biridir.

Joel Andreas’ın bu özgün çalışması, dünya çapındaki en uzun süreli endüstriyel yurttaşlık deneyiminin yükseliş ve düşüşünü kayıt altına alıyor.

1949’da iktidarı ele geçiren Çin Komünist Partisi sınıfsal eşitlik sağlamak amacıyla iktisadi, kültürel ve siyasal sermayeyi hedef alan bir dizi kampanya başlattı ve 1949 devrimini takip eden onyıllarda, Çinli işçiler iş güvenceli kadrolu çalışma ve fabrikalarda meşru paydaşlık anlamına gelen bir “endüstriyel yurttaşlık” elde ettiler.

1990’ların ortalarından itibaren sürekli kadrolu çalışma sisteminden büyük ölçüde esnek, güvencesiz çalışmaya dayalı bir sisteme geçilmesiyle birlikte, Çin’de endüstriyel yurttaşlık radikal bir değişime uğradı.

Bu komünist projenin başarısızlığının sebeplerini anlamak için nüfusun yönetildiği temel mekân olan işyerindeki hiyerarşik yapılara odaklanan ve araştırmasını o dönemde fabrikalarda çalışmış kişilerle yaptığı görüşmelere dayandıran Andreas, dünya çapındaki en uzun süreli endüstriyel yurttaşlık deneyiminin yükseliş ve düşüşünü kayıt altına alıyor.

Bunun Çin Komünist Partisi açısından ne anlama geldiğini, işçiler arasında nasıl yankı bulduğunu, Maocu dönem boyunca ne yönde gelişim gösterdiğini ve 1990’lardaki yapısal reformun işçilerin yoğun muhalefetine rağmen hangi yollardan uygulandığını belgeleriyle ve tanıklıklarla ortaya koyuyor.

‘Haklarını Yitirenler’, Çin’in yirminci yüzyılda giriştiği sosyalist deneylerin tarihine, mirasına ve geleceğine ilgi duyanların okuması gereken bir çalışma.

  • Künye: Joel Andreas – Haklarını Yitirenler: Çin’de Endüstriyel Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Onurcan Ülker, Koç Üniversitesi Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2021

Ali Kar – Anılar (2021)

Ali Kar bütün hayatını tavizsiz bir sosyalist mücadele yürüterek yaşadı.

Bu kitap da, Kar’ın ziraat teknisyenliğinden Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) yöneticiliğine ve oradan sürgüne uzanan çalkantılı hayatından çarpıcı anılar sunuyor.

Köyden ziraat teknisyenliğine, oradan köy öğretmenliğine, oradan astsubaylığa, oradan maden işçiliğine, oradan temizlik işçiliğine, oradan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) yöneticiliğine…

Sonra Kaçaklık…

Ülke dışı…

Yine işçilik…

Kar, Cem Karaca’nın şarkısındaki “işçisin sen, işçi kal” çağrısına uymuş gibi sanki bütün hayatı boyunca.

Ama o işçi “kalmakla” yetinmedi, nerede olursa olsun boyun eğmez bir işçi olarak kaldı.

Bu çalışma, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle “kahreden ve yaratan” bir sınıfın kendi içinden çıkardığı bir işçi önderinin özyaşamöyküsü olarak okunmalı.

  • Künye: Ali Kar – Anılar: Kahreden ve Yaratan ki Onlardır, Gün Zileli ve Can Şafak, Ayrıntı Yayınları, anı, 160 sayfa, 2021

Alessandro Passerin d’Entrèves – Devlet Fikri (2021)

Hukukun olmadığı yerde, devlet bir çeteden öteye gidemez.

“Devlet nedir?” ve “devleti devlet yapan veya devleti ayakta tutan nedir?” sorularının yanıtını arayan Alessandro Passerin d’Entrèves – Devlet Fikri (2021), devlet fikrinin güç, yasallık ve meşruluğu birlikte içermesi gerektiğini belirtiyor.

d’Entrèves, devleti güçle açıklamanın panzehri olarak sunulan yasallık koşulunun esasında güçten uzaklaşmadığını, hukukun ancak güçle var olabildiğini söylüyor ve buradan hareketle siyaset felsefesi tarihinin daha erken dönemlerinden ödünç aldığı meşruiyet düşüncesini modern dünyaya uyarlıyor.

Yazara göre devlet fikri güç, yasallık ve meşruluğu birlikte içerir.

Devleti bu üç nitelikten herhangi birini göz ardı ederek açıklamaya yönelen girişimler eksik kalmaya yazgılıdır.

Kitap, meşruluğun yasallığa indirgendiği ve yasallığın güçle belirlendiği çağımızda iyiden iyiye yoksullaşan devlet fikrinin hakkını vermesiyle özellikle dikkat çekiyor.

  • Künye: Alessandro Passerin d’Entrèves – Devlet Fikri: Siyaset Kuramına Giriş, çeviren: Furkan Kararmaz, Zoe Kitap, siyaset, 288 sayfa, 2021

Kadir Dede – Edebiyatın Ulusu Ulusun Edebiyatı (2021)

Cumhuriyetin ilk yıllarında yayımlanmış romanların ulus inşasında ne gibi roller üstlendiği hakkında nitelikli bir inceleme.

Kadir Dede, romanın modernleşme ve milliyetçilikle olan karmaşık ilişkisini aydınlatıyor.

‘Edebiyatın Ulusu, Ulusun Edebiyatı’, Ziya Gökalp’in betimlemesinden aldığı ilhamla 1923-1938 yılları arasında yayımlanmış romanların Türk ulusunun inşası doğrultusunda yüklendiği rolleri bir yandan ulus inşasına dair kuramsal tartışmalar diğer yandan romanın modernleşme ve milliyetçilikle olan karmaşık ilişkisi ışığında ele alıyor.

Bir “hayali cemaat” olarak Türk ulusunun yaygınlaşmasında, bireyler için kurgulanan bir kimliğin okura ulaşmasında ve milliyetçiliğe ilişkin fikirlerin kitleselleşmesinde pay sahibi olan eserleri aynı zamanda edebi olan politiktir iddiasının dayanakları olarak tartışıyor.

Dede, romanlarda yer bulan “biz” ve “öteki” kategorilerine kim ya da ne olduğunu bilmeyen bir kitleye “Türk” olduğunu göstermenin bir aracı olarak yaklaşırken, metinlerin nihai olarak ulus inşa süreçlerinin kritik ancak gölgede kalan bir boyutuna katkı sağladığını; bir hakikat etkisi yaratacak bir biçimde ulusun kökenini oluşturan “hikâye”yi vücuda getirdiğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Kadir Dede – Edebiyatın Ulusu Ulusun Edebiyatı: Erken Cumhuriyet Döneminde Ulus İnşası ve Roman, Nika Yayınevi, inceleme, 320 sayfa, 2021

Julian Stallabrass – Çağdaş Sanat (2021)

 

Julian Stallabrass’tan, sanat-siyaset ilişkisi üzerine sağlam bir eleştirel analiz.

Kitap, çağdaş sanat dünyasının 1989 ve sonrasında yaşanan küresel olayların ardından devletlerin ve şirketlerin güdümünde nasıl nasıl adım adım yozlaştığını gözler önüne seriyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından devreye giren yeni dünya düzeni, sınır tanımayan bir serbest ticaret rejimini uygulamaya koyarken, çağdaş sanatı da derinden etkiler.

Sermayeyle birlikte dolaşımı serbestleşen sanat, giderek dev küresel şirketlerin, korporasyonların denetimine açılır.

Bu süreçte sanat da, sanat kurumları da temelden dönüşür: başka başka kentlerde şubeler açan müzeler giderek mağaza zincirlerini andırır; dev şirketlerin logoları ile müzelerin logoları, sanatçı isimleri ile marka isimleri, pazarlama stratejileri çerçevesinde birbirine karışır.

Dev sergiler, imajlarını tazelemek isteyen devletlere, kentsel dönüşüm projelerini satmak isteyen yerel yönetimlere aracılık eder.

Kimlik, farklılık, melezlik, “sınırların aşılması” gibi temalar etrafında örgütlenen bienaller de, yeni dünya düzeninin gösterilerinden biri olmaktan öteye gidemez; diğer sanat kurumları gibi, zamanla şirketlere özgü bir kurumsal yönetim disiplininin, “sanat yönetiminin” etkisine girer.

İşte ‘Çağdaş Sanat’ da, küreselleşmiş dünyanın kültürel çoğulluk görüntüsünün ardındaki Batı merkezli homojenliği, “sınırsız serbestlik” şiarıyla maskelenen sansür ve dışlama mekanizmalarını açıklıyor.

Çağdaş sanatın, devletlerin ve şirketlerin güdümündeki seyrini izliyor.

  • Künye: Julian Stallabrass – Çağdaş Sanat: Bir Tarihçe, çeviren: Esin Soğancılar, İletişim Yayınları, sanat, 200 sayfa, 2021

Milton Mayer – Özgür Olduklarını Sanıyorlardı (2021)

Alman halkı, Nazilerin kendileri için en iyi seçenek olduğunu düşünüyordu.

Sonuç, kötülüğün kitlesel yükselişiydi.

Milton Mayer, savaş sonrasında bazı Almanlarla birebir görüşerek onları Nazi yapan etkenlerin neler olduğunu araştırdığı şahane bir kitapla karşımızda.

Frankfurt Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan Mayer, Kronenberg adındaki küçük bir kasabada yaşadığı sırada, on Alman ve onların 1933-1945 yıllarındaki hayatları üzerine bir çalışma yapar.

Mayer bu insanları Nazi yapan şeyin ne olduğunu merak etti ve bu kişilerle yaptığı savaş sonrası röportajları temel alan bu kitabı yazdı.

Onlarla Nazilik, Nazi Almanya’sının güç kazanması, kötülüğün kitlesel yükselişi üzerine yaptığı söyleşiler ‘Özgür Olduklarını Sanıyorlardı’ çalışmasının temelini oluşturuyor.

İlk kez 1955’te basılan ‘Özgür Olduklarını Sanıyorlardı’, değişimin yavaş bir şekilde kendini hissettirmesini, kötülüğün sessiz yükselişini, ahlaki otoritenin ortadan kalkmasını basit ama açıklayıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Nazi denen bu korkunç canavar ruhlu adamı hep görmek istedim. Onunla konuşmak ve onu dinlemek istedim. Onu anlamaya çalışmak istedim. İkimiz de insandık neticede.”

  • Künye: Milton Mayer – Özgür Olduklarını Sanıyorlardı, çeviren: Murat Demirtekin, The Kitap Yayınları, siyaset, 376 sayfa, 2021

Hasan Basri Aydın – Tanrıya Mektuplar (2021)

“Tanrı kötücül kullarını öbür dünyada cezalandırırken iyi ve yoksul kullarına neden bu dünyada yardım etmiyor?”

Sosyalist öğretmen Hasan Basri Aydın, tanrıya yazdığı altmış üç mektupla, iktidarın kendisine yaşattığı baskıları anlamaya çalışıyor.

‘Tanrıya Mektuplar’, 1932 yılında Malatya’nın Pötürge kasabasında doğan ve köyünde ilkokul olmadığı için 16 yaşındayken ilkokulu dışarıdan bitirerek öğrenimine devam eden sosyalist öğretmen Hasan Basri Aydın’ın mücadelesini anlatıyor.

Tanrının, kullarının iyiliğini düşündüğüne hükmedip, başına gelen sürgün, açığa alınma ve hapis gibi cezalandırılmaları anlamaya çalışıyor.

Sonunda tanrıya yazdığı altmış üç mektupta başına gelenlerin nedenlerini ve tanrının kötüleri neden cezalandırmadığını sorguluyor.

  • Künye: Hasan Basri Aydın – Tanrıya Mektuplar, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 384 sayfa, 2021

Mihalis Mentinis – Yemeğin Psikopolitikası (2021)

Ne yediğimiz, nerede ve kiminle yediğimiz kim olduğumuza dair çok şey söyler.

Mihalis Mentinis bu enfes çalışmasında, neoliberalizmde yemeğin ve yemek yapmanın dönüşen psikopolitik fonksiyonunu tartışmaya açıyor.

Deleuze ve Guattari, makinesel bir asamblaj içinde “bedenlerin zorunlu, kaçınılmaz ya da izin verilen alaşımını düzenleyen şeyin, her şeyden önce bir beslenme rejimi ve cinsellik rejimi” olduğunu ileri sürer.

Bu görüş, neoliberal simgesel düzende şef figürünün merkeziyeti açısından çok önemli bir saptamadır.

Bedenlerin birbirine karışmasının benliklerin birbirine karışmasıyla ayrışmaz bir şekilde ilintili olduğunu göz önünde tutacak olursak, çağdaş beslenme rejiminde kilit bir role sahip olan şef figürü psikopolitik açıdan da önemli bir role sahip.

Foucault’ya bakacak olursak bu durum daha da açık hale gelir.

Foucault modern dünyanın kontrollü diyet kaygısının cinsellikle ilgili bir takıntıya dönüştüğü savının artık geçerli olmadığı görüşündedir.

Bugün artık yemek ve dolayısıyla da beslenme rejimi, ahlak kurallarının bölgesi, bilimsel araştırma konusu, bireyselleşmeci düşünümsellik anlamında ayrıcalıklı bir konum elde etme iddiasındadır ve dolayısıyla neoliberal asamblajın yeniden şekillenişinde daha önce olduğundan çok daha büyük bir öneme sahip.

Bir başka deyişle, ne yediğimiz, nasıl ve ne miktarda yediğimiz, kiminle ve nerede yediğimiz, kim olduğumuzu belirlemede cinsel faaliyetlerimizden daha önemli (ya da en azından eşit) bir konuma yerleşmiştir.

Mentinis bu kitapta, yemeğin ve yemek yapmanın psikopolitik fonksiyonunu eleştirel bir şekilde incelerken konuyu farklı coğrafyalar ve disiplinler bağlamında ele alıyor.

Gastronomik faaliyetleri ünlü “şef” ikonundan ekonomik krizlere, anoreksiyadan yamyamlığa geniş bir çerçevede ele alan Mentinis çağdaş mutfak kültürünün, neoliberal gelişme süresince bir aşamadan başka bir aşamaya geçişi işaret eden bir ritüeller dizisi olarak anlaşılabileceğini ileri sürüyor.

Çalışma, sunduğu kapsayıcı teorik ve analitik çerçeveyle yemeğe ve yemek yapmaya dair farklı bakış açıları sunmasıyla dikkat çekiyor.

  • Künye: Mihalis Mentinis – Yemeğin Psikopolitikası: Neoliberal Çağda Yemek Ritüelleri, çeviren: Nazlı Sinanoğlu İnanç, Ayrıntı Yayınları, yemek, 192 sayfa, 2021

Marie-France Hirigoyen – Narsisistler İktidarda (2021)

Günümüzün en büyük küresel sorunu, narsisistlerin siyaset başta olmak üzere en önemli makamları işgal etmiş olmaları.

Deneyimli psikoterapist Marie-France Hirigoyen, narsisizmi toplumsal ve kültürel bir olgu olarak irdeleyerek narsisizm kuşatmasından kurtulmayı sağlayacak çıkış yolları öneriyor.

Gittikçe daha karmaşık ve rekabetçi hale gelen günümüz toplumunda, narsisistler iş dünyasında, medyada ve siyasette, her geçen gün daha sık karşımıza çıkıyor.

Üstünlüklerini her fırsatta sergilemeyi seven, baskın ve baştan çıkartıcı karakterdeki bu kişiler, en önemli makamları işgal ediyorlar.

Bu durum bir kesimin tepkisini ve öfkesini çekse de, toplumun büyük çoğunluğu -bazen kendi çıkarları pahasına- onlara hoşgörü göstermeye devam ediyor.

Narsisizmin çağımızı bu derece etkisi altına almasını nasıl açıklamak gerekir?

Hirigoyen, ‘Narsisistler İktidarda’da şaşırtıcı araştırma verileri ve klinik gözlemler

eşliğinde, bu can alıcı soruya cevap arıyor.

Daha önce ‘Manevi Taciz: Gündelik Hayatta Sapkın Şiddet’ kitabıyla geniş okur kitlesine ulaşan yazar, sosyoloji ile psikolojinin kesişim noktasında yeşeren çözüm ihtimaline işaret ediyor ve narsisizm kuşatmasından kurtulmayı sağlayacak çıkış yolları öneriyor.

Ortak geleceğimiz üzerine kafa yoran herkes için vazgeçilmez bir kaynak.

Kitaptan bir alıntı:

“Çağdaş narsisizmi küresel olarak, kim olduğumuzu etkileyen toplumsal ve kültürel bir olgu olarak anlamak gerekir. İster psikolojik ister sosyolojik açıdan yaklaşalım, küreselleşmenin bireylerde derin bir dönüşüme yol açtığını görmeliyiz. Gerekli taviz ve kısıtlamalar üzerine kurulu, nevrozların ortaya çıkışını kolaylaştıran ataerkil bir toplumdan, bireyin özgürlüğü ve hüsrana karşı tahammülsüzlük üzerine kurulu, narsisistik kırılganlıkların telafisini zorlaştıran bir kültüre geçtik.”

  • Künye: Marie-France Hirigoyen – Narsisistler İktidarda, çeviren: Ayşen Gür, İletişim Yayınları, siyaset, 223 sayfa, 2021