Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Hartmut Rosa — Rezonans (2026)

Modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin neden zayıfladığını ve bu kopuşun nasıl aşılabileceğini tartışan kapsamlı bir çalışmadır. Hartmut Rosa, modern toplumun temel dinamiğini “hızlanma” ve sürekli artış mantığı üzerinden açıklayarak, bu sürecin insanın dünyayı deneyimleme biçimini kökten dönüştürdüğünü gösteriyor.

Rosa’ya göre modern yaşam, verimlilik, kontrol ve genişleme üzerine kurulu olduğu için insan ile dünya arasındaki ilişki giderek araçsallaştı. Daha fazla şeye ulaşma, daha hızlı yaşama ve daha çok deneyim biriktirme arzusu, paradoksal biçimde derin bir yabancılaşma yarattı. İnsan, doğayı, nesneleri ve hatta diğer insanları işlevsel ölçütlerle değerlendirmeye başladı; böylece dünya ile kurulan bağ yüzeyselleşiyor ve duygusal derinliğini yitirdi.

Rosa’nın geliştirdiği “rezonans” kavramı, bu yabancılaşmaya karşı bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Rezonans, insanın dünya ile tek yönlü bir hâkimiyet ilişkisi kurması yerine, karşılıklı bir etkileşim içinde bulunmasını ifade ediyor. Bu ilişki biçiminde birey yalnızca dünyaya yönelmez; aynı zamanda dünyadan etkilenir, değişir ve dönüşür. Sanat, doğa, din, sevgi ya da anlamlı toplumsal ilişkiler, rezonansın mümkün olduğu alanlar olarak öne çıkıyor.

‘Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi’ (‘Resonanz: Eine Soziologie der Weltbeziehung’), tatmin edici bir yaşamın daha fazla deneyim biriktirmekten değil, bu tür derin ve dönüştürücü ilişkiler kurmaktan geçtiğini savunuyor. Bu nedenle modernliğin krizini yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, yapısal bir ilişki biçimi sorunu olarak ele alıyor.

Genel olarak kitap, insan ile dünya arasındaki ilişkinin hâkimiyet ve kontrol üzerinden değil, açıklık, duyarlılık ve karşılıklılık üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, modern yaşamın hız ve verimlilik baskısı içinde kaybolan anlam arayışına güçlü bir sosyolojik çerçeve sunuyor.

Hartmut Rosa — Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 672 sayfa • 2026

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar (2026)

Michel Foucault’nun 1966 tarihli iki radyo konferansını bir araya getiren bu kitap, beden ve mekân kavramlarını alışılmış sınırların ötesinde düşünmeleriyle dikkat çekiyor. Eser, mekânı yalnızca fiziksel bir zemin değil, deneyim, arzu ve iktidar ilişkilerinin kesiştiği canlı bir alan olarak ele alıyor.

“Ütopik Beden” metni, bedenin paradoksal doğasına odaklanıyor. Foucault’ya göre beden, dünyanın merkezinde yer alan ama aynı zamanda “hiçbir yer” olan bir varlık olarak tüm mekânların çıkış noktasıdır. İnsan, aynalar, imgeler, ritüeller ve estetik pratikler aracılığıyla bedenini dönüştürür, sınırlarını aşar ve onu başka yerlere taşır. Dövme, kostüm ya da dans gibi deneyimler, bedenin hem en somut gerçeklik hem de tüm ütopyaların kaynağı olduğunu gösteriyor. Böylece beden, kaçınılmaz bir sınır olduğu kadar, hayal gücünün ve kaçış arzusunun başlangıç noktası hâline gelir.

“Heterotopyalar” ise Foucault’nun “öteki mekânlar” kavramını geliştirdiği metin. Ütopyaların aksine heterotopyalar, gerçek dünyada var olan ancak mevcut düzeni askıya alan, yansıtan ve tersine çeviren alanlar olarak tanımlanıyor. Mezarlıklar, hapishaneler, tiyatrolar, aynalar ya da gemiler gibi mekânlar, toplumun normlarını hem barındırıyor hem de görünür kılıyor. Bu alanlar farklı zamanları, anlamları ve düzenleri bir araya getirerek gündelik gerçekliğin sınırlarını sorgulatıyor. Foucault, bu mekânları inceleyen düşünsel bir yaklaşımı “heterotopoloji” olarak adlandırıyor.

‘Ütopik Beden ve Heterotopyalar’ (‘Le Corps utopique suivi de Les Hétérotopies’), genel olarak beden ile mekân arasındaki ilişkiyi sabit ve nötr olmaktan çıkarıyor. Her ikisinin de tarihsel, çoğul ve politik olduğunu göstererek, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden kurulduğunu ortaya koyuyor. Böylece eser hem bireysel deneyimi hem de toplumsal düzeni anlamak için güçlü bir felsefi çerçeve sunuyor.

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar
Çeviren: Ferda Keskin • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 64 sayfa • 2026

Norbert Wiener — Sibernetik (2026)

Hayvanlar ile makineler arasında işleyiş bakımından ortak olan denetim ve iletişim süreçlerini inceleyen öncü bir eserdir. Norbert Wiener, sibernetik adını verdiği bu yaklaşımda hem biyolojik organizmaların hem de mekanik sistemlerin bilgi alışverişi, geri bildirim ve kontrol mekanizmaları üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor.

Kitapta temel kavram “geri bildirim”dir. Wiener’e göre bir sistemin çevresiyle etkileşimi, aldığı bilgiyi işleyip buna göre davranışını düzenlemesiyle mümkün oluyor. Bu süreç, insan sinir sisteminde olduğu kadar makinelerde de benzer biçimde işliyor. Böylece organizmalar ile makineler arasında keskin bir ayrım yerine, ortak prensipler üzerinden kurulan bir benzerlik ortaya çıkıyor.

‘Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim’ (‘Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine’), iletişimi yalnızca mesaj iletimi olarak değil, belirsizliği azaltan bir süreç olarak ele alıyor. Bu noktada bilgi kavramı, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyle birlikte düşünülüyor. Wiener, entropi kavramını kullanarak sistemlerin düzenini korumak için sürekli bilgi alışverişine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kitap aynı zamanda otomasyonun ve akıllı makinelerin toplumsal etkilerine de değiniyor. Wiener, makinelerin giderek daha karmaşık kararlar alabilmesinin insan emeği, ekonomi ve etik üzerinde önemli sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Bu nedenle sibernetik yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve felsefi sonuçları olan bir düşünce çerçevesi olarak ele alınıyor.

Genel olarak eser, disiplinlerarası bir yaklaşım geliştirerek matematik, biyoloji ve mühendisliği bir araya getiriyor ve modern bilgi teorisi ile yapay zekâ çalışmalarının temellerini atan önemli bir çalışma olarak kabul ediliyor.

Norbert Wiener — Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran (2026)

‘Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim’, Osmanlı/Türkiye ile İran’ın modernleşme deneyimlerini karşılaştırmalı bir tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alıyor. Tolga Gürakar, iki toplumun gelenek, devlet yapısı, din-siyaset ilişkileri ve sınıfsal dönüşümleri üzerinden farklı modernleşme yolları geliştirdiğini gösteriyor. Osmanlı’da merkezi devletin sürekliliği ve Sünni ulemanın devlet içindeki kurumsal konumu laiklik, bürokratik kapasite ve kurumsal devamlılık gibi olguları şekillendirirken; İran’da Şii ulemanın görece bağımsızlığı ve merkezi otoriteyle kurduğu gerilimli ilişki, siyasal meşruiyet krizlerini ve toplumsal muhalefetin dinamiklerini belirleyen başlıca etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.

Kitap, İran ve Türkiye’yi yalnızca coğrafi komşular olarak değil, tarih boyunca birbirini etkileyen siyasal ve toplumsal süreçlerin parçası olan iki ülke olarak ele alıyor. Safevilerden Kaçarlar ve Pehleviler dönemine uzanan İran tarihi ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin dönüşümü birlikte inceleniyor. Bu süreçte devlet-toplum ilişkileri, bürokratik kurumların gelişimi, ideolojik yönelimler ve sınıfsal yapılar arasındaki etkileşimler analiz ediliyor. Gürakar, modernleşmenin yalnızca kurumların veya ideolojilerin değişimiyle açıklanamayacağını; ekonomik yapılar, sınıf mücadeleleri ve toplumsal krizlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Eserin merkezinde devrimlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu yer alıyor. Gürakar’a göre devrimler ani kopuşlar ya da basit rejim değişiklikleri değildir; uzun tarihsel süreçlerde biriken siyasal, toplumsal ve ekonomik gerilimlerin sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerdir. Bu nedenle Türkiye ve İran’daki devrimsel kırılmalar, tarihsel süreklilikler ile kriz dönemlerinin kesişiminde anlaşılabilir. Kitap, mezhep veya etnisite gibi tek boyutlu açıklamaların ötesine geçerek, dinî kurumların siyaset ve ekonomiyle kurduğu ilişkileri ve sınıfsal çelişkileri merkeze alıyor.

Bu yaklaşım, günümüz İran’ındaki toplumsal hareketleri ve Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha geniş bir tarihsel bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Gürakar, ulusal tarihlerimizi birbirinden yalıtılmış anlatılar olarak değil, karşılıklı etkileşimler ve uluslararası bağlam içinde şekillenen süreçler olarak ele alıyor. Böylece kitap, hem İran’ın bugünkü siyasal krizlerini hem de Türkiye’nin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen okurlar için uzun dönemli ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 420 sayfa • 2026

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler (2026)

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı yalnızca mühendislik başarısı olarak değil, çağımızın güç mimarisi olarak ele alıyor. Kitap, algoritmaların ve büyük verinin teknik araçlar olmanın ötesine geçerek sermaye birikimi, emek rejimleri ve jeopolitik dengeler üzerinde belirleyici hale geldiğini söylüyor. Yapay zekâ burada bir yazılım değil; ekonomik egemenliğin ve siyasal otoritenin yeniden dağıtıldığı bir alan olarak okunuyor.

Altuğ Yalçıntaş ve Gizem Yardımcı, dijital kapitalizmin merkezinde verinin yer aldığını gösteriyor. Veri, petrol benzeri bir kaynak değil; sürekli üretilen, işlenen ve tekelleştirilen bir güç biçimi. Bu güç, birkaç küresel teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşırken klasik rekabet kurallarını aşındırıyor. Ağ etkileri, platform ekonomileri ve algoritmik kontrol mekanizmaları, piyasayı serbest rekabet alanı olmaktan çıkarıp kapalı ekosistemlere dönüştürüyor. Böylece “kod”, ekonomik tahakkümün dili haline geliyor.

Kitap, otomasyon meselesini de siyasal bir soru olarak tartışıyor. Yapay zekâ milyonlarca işi dönüştürürken ya da ortadan kaldırırken, üretkenlik artışının getirisi kime gidecek? Emek piyasalarında artan eşitsizlik, güvencesizlik ve “asimetrik refah” nasıl yönetilecek? Yazarlar, değer kavramının yeniden tanımlandığı bir eşiğe geldiğimizi ileri sürüyor: İnsan emeğinin payı azalırken, algoritmik üretimin mülkiyeti daha da kritik hale geliyor.

Jeopolitik boyutta ise ABD-Çin rekabeti merkezde duruyor. Yapay zekâ liderliği, yalnızca ekonomik üstünlük değil; askeri kapasite, standart belirleme gücü ve küresel norm üretme yeteneği anlamına geliyor. Bu nedenle YZ yarışı, yeni bir soğuk savaş dinamiği olarak okunuyor.

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı nötr bir araç olarak değil, servetin, egemenliğin ve özgürlüğün yeniden dağıtıldığı bir mücadele alanı olarak konumlandırıyor. Okuru teknik heyecanın ötesine geçmeye ve şu soruyu sormaya çağırıyor: Kodun yazdığı gelecekte özgürlük kimin olacak?

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler: Yapay Zekânın Politik Ekonomisi Üzerine Sohbotlar
• Nika Yayınevi
Siyaset • 210 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026

Kolektif — Van Tebliğleri (2026)

‘Van Tebliğleri: Van ve Çevresi’, Van Gölü havzasını yalnızca bir coğrafya olarak değil, çok katmanlı bir tarih sahnesi olarak ele alan kapsamlı bir derleme. Konferans sunumlarından oluşan bu seçki, Van ve çevresinin toplumsal, ekonomik ve kültürel geçmişini, çok uluslu bir imparatorluğun çözülme süreciyle birlikte düşünüyor. Merkezde, büyük siyasal kırılmaların yerel dinamikler üzerindeki etkisi yer alıyor.

Kitabın ilk bölümü 1915’e ve tarihyazımının yeniden değerlendirilmesine odaklanıyor. Çarlık Rusyası ile Van Ermenileri arasındaki ilişkiler, İttihat ve Terakki’nin bölgedeki temsilcileri ve Nisan 1915 Van Direnişi farklı perspektiflerle ele alınıyor. Böylece resmi anlatıların ötesine geçerek, olayların çok aktörlü ve çatışmalı doğası görünür kılınıyor.

İkinci bölüm, kurtulanların anlatıları ve maddi kalıntılar üzerinden hafızayı merkeze alıyor. Sözlü tarih çalışmaları, Van Gölü çevresinde dolaşan kolektif hatıraları kayıt altına alırken; harabeler, taş yapılar ve görünmez izler mekânın hafızasını taşıyan tanıklar olarak okunuyor. Hatırlama ile unutma arasındaki gerilim, bölgenin geçmişine dair yeni sorular üretiyor.

Dönüşüm ve çatışma başlığı altında 19. yüzyıl aşiret hareketleri, yerleşim örüntüleri ve güç ilişkileri inceleniyor; Hamidiye katliamlarının demografik ve sosyoekonomik sonuçları tartışılıyor. Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler arasındaki ilişkiler; etnik temizlik, yerel beyler, tımar düzeni ve az bilinen topluluklar üzerinden analiz ediliyor. Misyoner faaliyetleri ise eğitim, yardım ve kültürel etkileşim bağlamında ele alınıyor.

Afetler, kıtlıklar ve yoksulluk temsilleri, bölgenin kırılgan yapısını gösterirken; Ahtamar’ın son Katolikosu gibi figürler tarihyazımını yeniden düşünmeye davet ediyor. Son bölümde mekân ve hafıza ilişkisi, Fılıstan’dan Gola Fıraqa’ya uzanan örneklerle tartışılıyor; Van ile Yerevan arasında kurulan müşterek mağduriyet bağları empati kavramı üzerinden sorgulanıyor.

Bu derleme, Van’ı yalnızca trajedilerle değil, çok kültürlü bir geçmişin karmaşık dokusuyla anlamaya çağırıyor; tarihyazımını yerel hafıza ve maddi kültürle buluşturarak yeni araştırma alanlarına kapı aralıyor.

Kolektif — Van Tebliğleri: Van ve Çevresi (Toplumsal, Ekonomik ve Kültürel Tarihi Konferansı)
Yayına hazırlayan: Altuğ Yılmaz, Orhun Yalçın • Hrant Dink Vakfı Yayınları
Tarih • 306 sayfa • 2026

Paul Goalby Cressey — Taksi-Dans Salonu (2026)

Paul Goalby Cressey’nin bu eseri, modern kent yaşamında eğlence, cinsellik, sınıf ve yabancılaşma ilişkilerini sosyolojik bir bakışla inceleyen öncü bir çalışmadır. Cressey, 1920’ler Amerika’sında yaygın olan “taxi-dance hall”ları (erkeklerin dans başına para ödediği salonlar) yalnızca bir eğlence mekânı olarak değil, kentsel yaşamın yarattığı toplumsal ihtiyaçların ve gerilimlerin yoğunlaştığı sosyal alanlar olarak ele alıyor. Bu mekânlar, göç, yalnızlık, yoksulluk ve duygusal yoksunluk gibi kent deneyimlerinin somutlaştığı birer karşılaşma noktası olarak okunuyor.

Kitapta dans salonları, ticarileşmiş boş zaman pratiklerinin bir ürünü olarak analiz ediliyor. Kadın bedeni, duygusal yakınlık ve eğlence, piyasa ilişkileri içinde metalaşıyor; ilişkiler samimiyet değil, değişim ve ücret üzerinden kuruluyor. Cressey, bu yapının hem erkek müşteriler hem de kadın dansçılar için yarattığı psikolojik ve toplumsal etkileri inceliyor. Yalnızlık, geçici bağlar, kırılganlık ve aidiyetsizlik, kent yaşamının tipik duyguları olarak bu mekânlarda görünür hale geliyor.

‘Taksi-Dans Salonu’ (‘The Taxi-Dance Hall’), Chicago Okulu sosyolojisinin klasiklerinden biri olarak kent sosyolojisi, kültürel çalışmalar ve modernlik eleştirisi açısından büyük önem taşıyor. Cressey, eğlence mekânlarını yüzeysel alanlar olarak değil, modern toplumun sınıf ilişkilerini, cinsiyet rejimlerini ve duygusal yapısını anlamak için anahtar sosyal alanlar olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, modern şehir hayatının görünmeyen sosyolojisini çözümleyen kurucu metinlerden biri olarak kabul ediliyor.

Paul Goalby Cressey — Taksi-Dans Salonu: Ticarileşmiş Eğlence ve Şehir Hayatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme
Çeviren: Cemre Su Kavalalı • Heretik Yayıncılık
Sosyoloji • 391 sayfa • 2026