Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Enno Maessen — Modern İstanbul’un Yeniden Temsili (2026)

Enno Maessen’in bu çalışması, İstanbul’un modernleşme sürecini kentin en kozmopolit ve sembolik alanlarından biri olan Beyoğlu üzerinden inceliyor. Çalışma, Beyoğlu’nu yalnızca bir semt olarak değil, 20. yüzyıl boyunca İstanbul’un dünyayla kurduğu ilişkinin mekânsal ve kurumsal bir temsili olarak ele alıyor.

Maessen, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Cumhuriyet’e uzanan süreçte Beyoğlu’nun geçirdiği dönüşümü, özellikle uluslararası kurumlar, yabancı misyonlar, kültürel kuruluşlar ve diplomatik yapılar üzerinden analiz ediyor. Bu kurumların kentsel mekânın düzenlenmesinde, mimarinin biçimlenmesinde ve “modern İstanbul” imgesinin üretilmesinde oynadığı rol kitabın temel odak noktalarından biri.

‘Modern İstanbul’un Yeniden Temsili’ (‘Representing Modern Istanbul’), modernleşmeyi tek yönlü bir Batılılaşma hikâyesi olarak anlatmak yerine, müzakere, çatışma ve yeniden temsil süreçleri üzerinden okuyor. Beyoğlu’nda faaliyet gösteren yabancı okullar, hastaneler, kültür merkezleri ve uluslararası örgütler; yerel yönetimler, merkezi devlet ve kent sakinleriyle kurdukları ilişkiler bağlamında ele alınıyor. Bu etkileşimler, modern kentsel kimliğin nasıl inşa edildiğini ve sürekli yeniden tanımlandığını gösteriyor.

Maessen ayrıca Beyoğlu’nun imgesel boyutuna da odaklanıyor. Seyahat yazıları, planlama raporları, mimari projeler ve kurumsal belgeler aracılığıyla Beyoğlu’nun nasıl “Avrupai”, “kozmopolit” ya da “uluslararası” bir mekân olarak temsil edildiğini inceliyor. Bu temsillerin, İstanbul’un küresel kent olarak algılanmasında belirleyici olduğunu vurguluyor.

Eser, kentsel tarih, mimarlık, uluslararası ilişkiler ve kültürel çalışmalar alanlarını bir araya getiren disiplinlerarası bir yaklaşım sunuyor. ‘Modern İstanbul’un Yeniden Temsili’, Beyoğlu üzerinden İstanbul’un modernleşme deneyimini, uluslararası kurumların kent üzerindeki etkisini ve modernlik söyleminin mekânsal üretimini anlamak isteyen okurlar için önemli ve özgün bir kaynak niteliği taşıyor.

Enno Maessen — Modern İstanbul’un Yeniden Temsili
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 288 sayfa • 2026

Dan Schiller — Hatlar Karıştı (2025)

Dan Schiller bu kitabında ABD telekomünikasyon tarihini teknik ilerleme öyküsü olarak değil, siyasal iktidar, sermaye ve kamusal çıkar arasındaki uzun bir mücadele olarak ele alıyor. Posta hizmetlerinden internete uzanan sürecin, tarafsız ve kaçınılmaz bir teknolojik evrim olmadığını; devlet politikaları, şirket çıkarları ve sınıfsal çatışmalar içinde biçimlendiğini savunuyor. İletişim altyapısının, Amerikan kapitalizminin genişlemesiyle birlikte şekillendiğini gösteriyor.

Schiller, erken dönemde posta sisteminin ulusal pazarın kurulmasında oynadığı merkezi role odaklanıyor. Devlet destekli iletişim ağlarının, ticari entegrasyonu hızlandırdığını ve ekonomik bütünleşmeyi mümkün kıldığını anlatıyor. Telgraf ve telefonun yayılmasıyla birlikte kamusal hizmet ile özel tekel arasındaki gerilim derinleşiyor. AT&T örneği üzerinden, düzenleme ve serbest piyasa arasındaki salınım ayrıntılı biçimde inceleniyor.

‘Hatlar Karıştı’ (‘Crossed Wires’), Soğuk Savaş döneminde telekomünikasyonun askeri, stratejik ve ideolojik önem kazandığını vurguluyor. Devletin güvenlik gerekçeleriyle iletişim altyapısına yaptığı yatırımların, özel şirketler için yeni kâr alanları açtığını gösteriyor. Bu dönemde kamusal kaynaklar ile özel sermaye arasındaki simbiyotik ilişki belirginleşiyor ve iletişim teknolojileri küresel güç projeksiyonunun parçası haline geliyor.

İnternetin ortaya çıkışı da Schiller’e göre özgürleştirici bir kopuş olmuyor. Dijital ağlar, neoliberal politikalarla birlikte hızla ticarileşiyor ve eşitsizlikleri yeniden üretiyor. Kitap, iletişimin demokratikleşmesi vaadi ile sermaye yoğunlaşması arasındaki çelişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, iletişim teknolojilerini anlamak isteyenler için tarihsel, eleştirel ve politik bir çerçeve sunuyor.

Dan Schiller — Hatlar Karıştı: Posta Teşkilatından İnternete ABD’de İletişim Sistemlerinin Çalkantılı Tarihi
Çeviren: Asuman Kutlu • Phoenix Yayınları
Tarih • 752 sayfa • 2025

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi (2026)

Ludwik Fleck bu kitabında bilimsel bilginin nesnel ve zamandan bağımsız bir gerçeklik olmadığını, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluştuğunu savunuyor. Bir bilimsel “olgu”nun kendiliğinden keşfedilmediğini, belirli düşünme alışkanlıkları ve kavramsal çerçeveler içinde yavaş yavaş kurulduğunu gösteriyor. Bilim insanlarının dünyayı algılama biçimleri, ait oldukları entelektüel çevre tarafından şekilleniyor ve bu durum bilginin yönünü belirliyor.

Fleck bu çerçevede “düşünce stili” ve “düşünce kolektifi” kavramlarını geliştiriyor. Düşünce stili, bir grubun neyi sorun olarak gördüğünü, neyi geçerli bilgi saydığını ve hangi yöntemleri benimsediğini belirliyor. Düşünce kolektifi ise bu stili paylaşan bilim insanları topluluğunu ifade ediyor. Bir olgunun kabul görmesi, bu kolektif içinde dolaşan fikirlerin uyumlu hale gelmesine bağlı oluyor.

Kitapta frengi hastalığının tarihsel olarak nasıl tanımlandığı örneği üzerinden, tıbbi bilginin dönüşümü ayrıntılı biçimde inceleniyor. Aynı hastalık farklı dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılabiliyor ve bu değişim deneysel verilerden çok, hâkim düşünce stiline dayanıyor. Fleck bu süreçte yanlışların ve belirsizliklerin bile bilimin ilerlemesinde kurucu rol oynadığını vurguluyor.

‘Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi’ (‘Entstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache’), bilimi mutlak doğrular üreten bir alan olarak değil, toplumsal bir etkinlik olarak ele alıyor. Bilim sosyolojisi, bilgi kuramı ve tarihsel epistemoloji açısından öncü bir çalışma sayılıyor ve Thomas Kuhn gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakıyor. Fleck, bilimsel bilginin nasıl mümkün olduğunu anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir perspektif sunuyor.

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi: Düşünce Tarzı ve Düşünce Kolektifi Teorisine Bir Giriş
Çeviren: Elif Hilal Fertellioğlu • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler (2026)

Begüm Uzun, Cihan Erdal ve Özlem Avcı Aksoy imzalı bu kitap, 2020’ler Türkiye’sinde gençler arasında belirginleşen, çoğu zaman “seküler” olarak adlandırılan yeni bir milliyetçilik biçimini spekülasyonlardan arındırarak anlamaya çalışan kapsamlı bir saha çalışması sunuyor. Kitap, klasik milliyetçi örgütlenmelerle mesafeli duran, mevcut partilerde kendini temsil edilmiş hissetmeyen gençlerin siyasal duygulanımlarını, çelişkilerini ve arayışlarını merkeze alıyor.

‘Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik’, milliyetçiliği yalnızca bir ideoloji değil; tarihsel, söylemsel ve gündelik pratikler içinde sürekli dönüşen bir olgu olarak ele alıyor. İlk bölümlerde milliyetçilik kuramları, yeni sağ, popülizm ve göç tartışmaları üzerinden kavramsal bir çerçeve kurulurken, Türkiye’de milliyetçiliğin Turancılıktan Türk-İslam sentezine uzanan kısa ama yoğun bir tarihsel arka planı çiziliyor. Böylece “yeni nesil” milliyetçiliğin hangi miraslarla temas ettiği, hangilerinden bilinçli biçimde uzaklaştığı görünür hale geliyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, milliyetçiliğin dijital izlerini gündelik vakalar üzerinden sürmesi. Spor sahalarından konser tartışmalarına, sığınmacı karşıtlığından TeknoFest gibi teknoloji-milliyetçilik kesişimlerine uzanan örnekler, genç milliyetçi dilin nasıl kurulduğunu ve hangi duygularla beslendiğini gösteriyor. Bu vakalar, “seküler” vurgunun dine mesafeden çok, ümmetçi ya da muhafazakâr söylemlerden ayrışma ihtiyacına işaret ettiğini ortaya koyuyor.

Derinlemesine mülakatlar ve odak grup görüşmelerine dayanan son bölümde ise gençlerin devlet algısı, Atatürk’ü sahiplenme biçimleri, Türklük tanımları, Kürt meselesine yaklaşımları ve demokrasi–otoriterlik gerilimi ayrıntılı biçimde analiz ediliyor. Yazarlar, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda görülen belirsizliklerin, bu milliyetçiliğin henüz tamamlanmamış, akışkan bir kimlik formu olduğunu düşündürdüğünü vurguluyor.

‘Yeni Genç Türkler’, gençler arasındaki yükselen milliyetçiliği ne romantize ediyor ne de şeytanlaştırıyor. Aksine, bu eğilimi tarihsel bağlamı, dijital kültürü ve sahadan gelen seslerle birlikte düşünmeye davet eden eleştirel ve dikkatli bir okuma öneriyor.

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 206 sayfa • 2026

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı (2026)

Sari Hanafi’nin bu çalışması, çağdaş sosyal bilimlerde hâkim olan liberal söylemleri eleştirel bir bakışla sorguluyor ve sosyoloji için daha diyalojik, çoğulcu bir yaklaşım öneriyor. Hanafi, özellikle küresel akademide yaygınlaşan “sembolik liberalizm” kavramı üzerinden, özgürlük, çoğulculuk ve hoşgörü gibi değerlerin çoğu zaman yüzeysel ve temsili düzeyde benimsendiğini savunuyor.

‘Sembolik Liberalizme Karşı’ (‘Against Symbolic Liberalism’), sembolik liberalizmin, Batı-merkezli bilgi üretimini sorguluyormuş gibi yaparken aslında mevcut epistemik hiyerarşileri yeniden ürettiğini gösteriyor. Hanafi’ye göre bu yaklaşım, Küresel Güney’den gelen bilgileri tanıyor gibi görünse de onları çoğunlukla marjinalleştiriyor, folklorize ediyor ya da evrensel teorilerin ham maddesi haline getiriyor. Böylece eşitsiz güç ilişkileri, liberal bir dil içinde görünmez kılınıyor.

Hanafi, buna karşılık “diyalojik sosyoloji” çağrısında bulunuyor. Bu yaklaşım, farklı entelektüel gelenekler arasında gerçek bir karşılıklılığı, eşitliği ve müzakereyi esas alıyor. Sosyolojinin yalnızca Batı’dan dünyaya yayılan bir teori alanı değil, farklı coğrafyaların tarihsel deneyimlerinden beslenen çok merkezli bir bilgi pratiği olması gerektiğini savunuyor. Diyalog, burada yalnızca metodolojik bir tercih değil, etik ve politik bir zorunluluk olarak ele alınıyor.

Kitap, akademik özgürlük, bilgi üretimi, göç, din ve kamusal alan gibi temaları küresel eşitsizlikler bağlamında yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, sosyal bilimlerin eleştirel potansiyelini ciddiye alan okurlar için, liberal söylemlerin sınırlarını ve alternatif düşünme imkânlarını açığa çıkaran önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı: Diyalojik Sosyoloji İçin Bir Savunma
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 320 sayfa • 2025

David Benatar – En Pratik Etik (2025)

David Benatar’ın adlı kitabı, etiği soyut ilkeler alanından çıkarıp gündelik hayatın somut sorunlarıyla yüzleştiriyor. Benatar bu çalışmada ahlak felsefesinin yalnızca teorik tartışmalardan ibaret olmadığını, aksine herkesin günlük kararlarında doğrudan rol oynadığını söylüyor.

‘En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair’ (‘Very Practical Ethics: Engaging Everyday Moral Questions’), üreme, kürtaj, hayvanların kullanımı, yoksulluk, yardım yükümlülüğü, ifade özgürlüğü, ceza ve ölüm gibi konuları ele alıyor. Benatar, bu başlıklarda yaygın kabulleri sorguluyor ve rahatsız edici sonuçlara varmaktan kaçınmıyor. Özellikle insanların “iyi” olduklarına dair varsayımlarını eleştiriyor ve ahlaki sezgilerin çoğu zaman tutarsız ya da çıkar odaklı işlediğini gösteriyor.

Benatar’ın yaklaşımı, net örnekler ve düşünce deneyleri üzerinden ilerliyor. Okuru, “Bunu yapmak zorunda mıyım?” ya da “Bu gerçekten ahlaki mi?” gibi sorularla baş başa bırakıyor. Hayvanlara verilen zararın ahlaki statüsü, uzak coğrafyalardaki acılara karşı sorumluluk ve bireysel özgürlüklerin sınırları, kitabın en çarpıcı tartışma alanları arasında yer alıyor.

Kitap, okuru rahatlatan cevaplar sunmuyor. Aksine, ahlaki konfor alanlarını sarsıyor ve etik düşünmenin bedel gerektirdiğini hatırlatıyor. Bu yönüyle kitap, felsefeyle ilgilenenler kadar gündelik hayatta “doğru” kararlar aldığını varsayan herkes için kışkırtıcı ve dönüştürücü bir okuma sunuyor.

  • Künye: David Benatar – En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair, çeviren: Cansu Özge Özmen, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 656 sayfa, 2025

Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus (2025)

Elyesa Koytak’ın bu çalışması, şiirin yalnızca estetik bir ifade alanı değil, toplumsal ilişkiler içinde şekillenen canlı bir pratik olduğunu gösteriyor. Cemal Süreya’nın şiirini merkeze alarak İkinci Yeni’nin doğuşunu, bireysel yaratıcılıkla sınırlı bir kopuş değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak ele alıyor. Şiirin en kapalı görünen imgelerinde bile sınıf, kültür ve siyasal atmosferin izleri okunuyor.

‘Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi’, Süreya’nın 1950’ler boyunca kurduğu şiirsel dili dönemin politik gerilimleri, entelektüel çevreleri ve kurumsal yapılarıyla birlikte düşünüyor. Mülkiye çevresinden edebiyat dergilerine uzanan ilişkiler ağı içinde şairin konumunun nasıl oluştuğunu gösterirken, şiirin hem bu alan tarafından belirlendiğini hem de alanı dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece şair, edilgen bir figür değil, kendi koşullarını yazıyla yeniden kuran bir özne olarak beliriyor.

Alan, habitus ve eser arasındaki karşılıklı etkileşimi birlikte okuyan yaklaşım, şiiri toplumsal bir eylem olarak kavrıyor. İkinci Yeni’nin soyut dili, toplumsaldan kaçış değil, aksine onu dolaylı ve yaratıcı biçimlerde yeniden kurmanın yolu olarak okunuyor. Bu yönüyle kitap, şiiri sosyolojik indirgemeye hapsetmeden, toplumsal belirlenimleri görünür kılan güçlü bir yorum sunuyor.

Sonuçta çalışma, Cemal Süreya şiirinin yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, sosyoloji için de neden önemli olduğunu gösteriyor. Şiirin, baskın yapılara rağmen kendini yazan bir pratik olarak nasıl var olabildiğini açığa çıkarıyor ve okuru hem İkinci Yeni’ye hem de şiirin toplumsal imkânlarına yeniden bakmaya çağırıyor.

  • Künye: Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 156 sayfa, 2025

Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar (2025)

Kent, yalnızca binaların yan yana dizildiği bir fiziksel alan değil; anlamlar, ilişkiler ve iktidar biçimleriyle örülmüş yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Bu organizmanın temel dokusunu oluşturan konut, içinde barındırdığı mimari hücre tipolojileri aracılığıyla kentin gramerini, ritmini ve toplumsal dilini belirliyor. Hücreler tek tipleştiğinde, yalnızca mekân fakirleşmiyor; kentsel yaşam da giderek yabancılaştırıcı, dışlayıcı ve kontrol edici bir forma bürünüyor.

Murat Çetin bu kitabında, özellikle 2000 sonrası Türkiye’de konut üretiminin nasıl sistematik bir tektipleştirme sürecine sokulduğunu inceliyor. Konutun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp metalaştırıldığı, finansal ve siyasal mekanizmalarla araçsallaştırıldığı bu dönemde, mimarlığın nasıl merkeziyetçi, tekilleştirilmiş bir üretim aygıtına eklemlendiği ortaya konuluyor. Toplu konutun, eşitlik ve kolektiflik iddiasından uzaklaşıp prestij, rekabet ve spekülasyon ekseninde yeniden kurgulanması, kent dokularında derin kırılmalar yaratıyor.

Kitap, tektipleşmeyi yalnızca biçimsel bir mimari sorun olarak değil; toplumsal çözünme, yabancılaşma, pasifleştirme ve mülksüzleştirme süreçleriyle iç içe geçen politik bir strateji olarak ele alıyor. Konut tipolojileri üzerinden işleyen bu stratejilerin, kamusallığın aşınması, mekânsal adaletin bozulması ve kentli öznenin etkisizleştirilmesiyle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Böylece konut, ideolojik bir aygıt ve toplumsal mühendisliğin en güçlü araçlarından biri olarak okunuyor.

Tarihsel bir perspektifle, Türkiye’de toplu konutun geçirdiği dönüşümleri, kritik kırılma anlarını ve farklı tektipleşme biçimlerini karşılaştıran çalışma; eşitlik söylemiyle meşrulaştırılan standartlaştırmanın hangi noktalarda tahakküme dönüştüğünü tartışıyor. Son aşamada ise mevcut konut düzeninin yarattığı sorunlardan hareketle, kamusal hak, mekânsal adalet ve etik ilkeler temelinde alternatif konut üretim, finansman ve planlama modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Bu yönüyle kitap, konut meselesini estetik bir tartışmanın ötesine taşıyarak, çağdaş kentlerin sosyo-politik kaderini belirleyen merkezi bir sorun alanı olarak yeniden düşünmeye çağıran eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar: 2000 Sonrası Konut Mimarlığında ‘Tektipleşme’ Süreçleri, Nika Yayınevi, mimari, 200 sayfa, 2025

Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu (2025)

Alessandro Gandini, Zamanın Ruhu Nostalji adlı çalışmasında, günümüz kapitalizminin çözülme anlarını nostalji kavramı üzerinden okuyor. Savaş sonrası dönemde emeği, refahı ve “iyi hayat” idealini mümkün kılan toplumsal mutabakatın dağılmasıyla birlikte, geçmişe dönük söylemlerin neden bu kadar güçlü hâle geldiğini sorguluyor. Gandini’ye göre nostalji, masum bir özlem değil; güvencesizleşen çalışma rejimlerinin, kırılgan orta sınıfların ve siyasal temsil krizinin ürettiği bir duygulanım biçimi olarak işliyor.

‘Zamanın Ruhu: Nostalji Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine’ (‘Zeitgeist Nostalgia: On populism, work and the “good life”’), popülist siyasetin “kontrolü geri alma” ya da “yeniden büyük olma” vaatlerini, emeğin değersizleşmesi ve geleceğin belirsizleşmesi bağlamında ele alıyor. Ulus-devletin, istikrarlı istihdamın ve kitlesel tüketimin norm olduğu döneme yapılan göndermelerin, aslında kaybedilen bir toplumsal düzenin yasını tuttuğunu gösteriyor. Bu nostalji, geçmişi yeniden kurmaktan çok, bugünün güvencesizliğine katlanmayı mümkün kılan bir ideolojik sığınak sunuyor.

Gandini, dijital emek, yaratıcı endüstriler ve esnek çalışma biçimleri üzerinden, nostaljinin kültürel üretimle nasıl iç içe geçtiğini de inceliyor. Sosyal teoriyle kişisel gözlemleri birleştirerek, nostaljinin hem popüler kültürde hem de akademik tartışmalarda nasıl merkezi bir yer edindiğini açığa çıkarıyor. Kitap, nostaljiyi yalnızca bir duygu değil, çağdaş kapitalizmin krizlerini görünür kılan analitik bir mercek olarak ele alıyor ve “iyi hayat” fikrinin neden sürekli geçmişte arandığını sorguluyor.

  • Künye: ​​​​​​​Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu: Nostalji (Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine), çeviren: M. Gökhan Aslan, Kolektif Kitap, sosyoloji, 144 sayfa, 2025