Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri (2025)

Muzaffer Özgüleş bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların mimari üretim süreçlerindeki etkisini ve özellikle sultana annelerin, eşlerin ve kızların toplumsal yapıyı şekillendirme gücünü inceliyor. ‘Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası’ (‘The Women Who Built The Ottoman World: Female Patronage and the Architectural Legacy of Gülnuş Sultan’), merkezine II. Mehmed’den itibaren gelişen harem yapısını değil, haremin dışına taşan kadın varlığını alıyor. Gülnuş Sultan özelinde odaklanan eser, onun 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başındaki etkin mimari hamiliğini örnek göstererek, Osmanlı saray kadınlarının mimari vasıtasıyla nasıl siyasi ve sosyal nüfuz sahibi olduklarını detaylandırıyor.

Özgüleş, arşiv belgeleri, vakfiye metinleri ve dönemin seyyah anlatılarıyla desteklediği bu çalışmasında, kadınların yaptırdığı cami, medrese, sebil, han gibi yapıları yalnızca hayır kurumları olarak değil, aynı zamanda güç gösterisi, hafıza üretimi ve kamusal varlık tezahürleri olarak yorumluyor. Mimarlık tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen kadınlar, bu eserde özneleşiyor; üstelik sadece padişah annesi kimliğiyle değil, bireysel inşa ettirici olarak da öne çıkıyor.

Kitapta ele alınan yapılar yalnızca mimari değerleriyle değil, kent dokusuna, halkla ilişkiye ve siyasi bağlama etkileriyle de analiz ediliyor. Gülnuş Sultan’ın özellikle İstanbul’daki mimari izleri üzerinden yürüyen anlatı, bir kadının imparatorluk mimarlığı üzerindeki belirleyici etkisini görünür kılıyor. Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı mimarlık tarihinin eril anlatısına güçlü bir alternatif sunarak, kadınların da şehirleri ve anlamları inşa ettiğini kanıtlıyor.

  • Künye: Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2025

Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar (2025)

Malcolm Lambert’in bu çalışması, Orta Çağ Avrupa’sında gelişen sapkınlık (heresy) hareketlerini tarihsel bağlamları içinde ele alıyor. Yazar, sapkınlıkları sadece inançsal bir sapma olarak değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasi dinamiklerle iç içe geçmiş halk hareketleri olarak inceliyor.

Katolik Kilisesi’nin Orta Çağ boyunca kendi içindeki iktidar mücadelesi ve halk üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırma çabası, ona karşı gelişen çok sayıda dinsel direnişi de beraberinde getiriyor. Lambert, sapkınlık olarak adlandırılan bu hareketleri tek boyutlu bir inanç sapması gibi sunmak yerine, onları tarihsel bağlamı, sınıfsal tabanı ve siyasal etkileriyle birlikte analiz ediyor. Özellikle 11. yüzyılda başlayan Gregorius Reformu’nun ardından Kilise’nin kendini yenileme çabaları, aynı zamanda farklı yorumların bastırılmasına da neden oluyor.

Kitapta önce erken sapkınlık örnekleri ele alınıyor: Bogomiller, Katharlar ve Waldensiyanlar gibi grupların inanç sistemleri detaylandırılıyor. Bu hareketlerin özellikle halk kitleleri arasında yaygınlık kazandığı görülüyor. Bu sapkınlıklar, çoğu zaman yoksulluk, eşitlik ve ruhani saflık vurgusu yaparak Kilise’nin dünyevileşmiş yapısına karşı çıkıyor. Lambert, bu hareketlerin yalnızca teolojik değil, aynı zamanda sosyal adalet temelli itirazlar olduğunu öne sürüyor.

On üçüncü yüzyıldan itibaren Engizisyon’un ortaya çıkışı ve Kilise’nin şiddetli baskı politikaları, sapkınlıkla mücadelenin daha kurumsal bir hale geldiğini gösteriyor. Bununla birlikte Lollardlar, Hussçular ve daha sonra Reformasyon’a uzanacak diğer hareketler, direnişin sürekliliğini kanıtlıyor. Kitabın sonunda yazar, bu halk hareketlerinin Reformasyon üzerindeki etkilerini değerlendirerek, sapkınlığın aslında Avrupa’nın dinsel ve politik dönüşümünde önemli bir rol oynadığını savunuyor.

‘Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar’ (‘Medieval Heresy: Popular Movements from the Gregorian Reform to the Reformation’), sapkınlıkları sadece Kilise’ye karşı çıkan bireyler ya da gruplar olarak değil, toplumsal değişimin bir parçası olarak ele alıyor. Heresy’yi anlamanın, yalnızca din tarihini değil, aynı zamanda Avrupa’daki toplumsal muhalefeti de kavramak anlamına geldiğini söylüyor.

  • Künye: Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar, çeviren: Erdem Gökyaran, Kabalcı Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2025

Mesut Kınacı – Antik Çağda Müzik (2025)

Mesut Kınacı, ‘Antik Çağda Müzik’ adlı bu çalışmasında, Antik Yunan müziğinin arkaik ve klasik dönemlerdeki gelişimini derinlemesine inceliyor. Kitap, müziğin kökenlerine inerek ilkel toplumlarda hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığına dair kısa bir panorama sunuyor. Mezopotamya, Mısır ve Hitit gibi uygarlıklardaki müzik kültürüne kısaca değinen yazar, esas odağı Antik Yunan’a yöneltiyor ve bu kültürde müziğin mitolojik kökenlerine dair anlatıları okurla buluşturuyor.

Antik Yunan müziğinin tarihsel evrimi kronolojik bir çerçeve içinde aktarılıyor. Evrime yön veren müzisyenler, düşünürler ve toplumsal koşullar detaylandırılıyor. Müziğin sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda rasyonel bir disiplin haline geliş süreci örneklerle anlatılıyor. Kitap, Antik Yunan toplumunda müziğin gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini, doğumdan ölüme, savaşlardan eğlencelere kadar uzanan her alanda nasıl varlık gösterdiğini gösteriyor.

Symposionlar, dini festivaller, cenaze törenleri ve eğitim gibi toplumsal alanlarda müziğin nasıl kullanıldığına yer veriliyor. Hangi enstrümanın ne tür tören ya da etkinlikte çalındığı örnekleniyor. Enstrümanların icat öyküleri, biçimsel özellikleri ve kullanım teknikleri okuyucuya aktarılıyor. Böylece müzik, soyut bir ifade biçimi olmaktan çıkıp somut bir kültürel araç haline geliyor.

Arkaik ve klasik çağlarda Yunan müzik kültürünün ulaştığı düzey, onun yalnızca dönemini etkilemediğini, sonraki uygarlıklar ve günümüz müzik anlayışı üzerinde de kalıcı etkiler bıraktığını ortaya koyuyor. Titizlikle hazırlanmış bu kitap, Antik Çağ ve müzik tarihine ilgi duyan herkes için özgün bir kaynak.

  • Künye: Mesut Kınacı – Antik Çağda Müzik: Arkaik ve Klasik Dönemlerde Hellas’ta Müzik, Müzisyenler ve Enstrümanlar, Doğu Batı Yayınları, tarih, 191 sayfa, 2025

Alan E. Steinweis – Nazi Almanyası Tarihi (2025)

Alan E. Steinweis’in bu kitabı, Nazi Almanyası’nı yalnızca baskıcı bir diktatörlük olarak değil, halkın aktif desteğiyle şekillenen bir rejim olarak inceliyor. Steinweis, sıradan Almanların bu yönetime ne ölçüde gönüllü olarak katıldığını ve katkı sunduğunu analiz ediyor. ‘Nazi Almanyası Tarihi’ (‘The People’s Dictatorship: A History of Nazi Germany’), geleneksel totaliterlik anlatılarını aşarak, kitlelerin rejimle kurduğu karmaşık ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Nazi ideolojisi, yalnızca propaganda ve korku yoluyla değil, aynı zamanda aidiyet duygusu, toplumsal yükselme arzusu ve birlik söylemleriyle topluma nüfuz ediyor. Parti mitingleri, gençlik örgütleri ve sosyal programlar, halkı yalnızca kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda seferber ediyor. Steinweis, rejimin duygusal bağ kurma biçimlerinin altını çiziyor ve bu bağların gönüllü katılımı nasıl teşvik ettiğini gösteriyor.

Kitap, antisemitizmin toplumdaki karşılığını da detaylı biçimde ele alıyor. Yahudilere yönelik şiddetin yalnızca yukarıdan dayatılmadığını, aksine sivil katılımla da beslendiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda Holokost’un, yalnızca Nazi elitlerinin değil, birçok sıradan bireyin sessiz onayı ve desteğiyle mümkün hale geldiğini savunuyor.

Steinweis ayrıca savaş ekonomisi, kadın politikaları, iş gücü seferberliği ve eğitim sistemi gibi alanlarda Nazi yönetiminin toplumu nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. ‘Nazi Almanyası Tarihi’, Nazi rejimini yalnızca bir diktatörlük olarak değil, halkla kurduğu karşılıklı ilişki üzerinden tanımlıyor. Böylece okur, bu dönemi hem baskı hem de katılım çerçevesinde yeniden düşünmeye başlıyor.

  • Künye: Alan E. Steinweis – Nazi Almanyası Tarihi: Doğuşu, Yükselişi, Düşüşü, çeviren: Ali Kaan Cerit, Kronik Kitap, tarih, 336 sayfa, 2025

James E. Lindsay – Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat (2025)

James E. Lindsay’nin bu kitabı, Ortaçağ İslam dünyasında gündelik yaşamın çok boyutlu bir panoramasını sunuyor. ‘Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Medieval Islamic World’), siyasi ya da dini tarihin ötesine geçerek sıradan insanların yaşantılarına, alışkanlıklarına ve toplumsal ilişkilerine odaklanıyor. Yazar, Abbasilerden Memluklere uzanan geniş bir tarihsel dönemde farklı coğrafyalarda yaşamış Müslüman toplumları inceliyor.

Kitapta aile hayatı, toplumsal cinsiyet rolleri, eğitim, ibadet, ticaret, zanaatkârlık, şehir ve kırsal yaşam gibi birçok tema ele alınıyor. Lindsay, kaynakları dikkatle okuyarak hem elit sınıfın hem de halkın gündelik pratiklerini örneklerle açıklıyor. Camiler, medreseler, pazar yerleri, hamamlar ve evler gibi fiziksel mekânlar üzerinden, bireylerin yaşamını şekillendiren çevresel ve sosyal faktörleri görünür kılıyor.

Kadınların sosyal hayattaki yerinden çocuk eğitiminin ayrıntılarına, yeme-içme alışkanlıklarından meslekî örgütlenmelere kadar geniş bir çerçevede bilgi veriyor. Kitap, İslam dünyasının sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda canlı bir medeniyet olduğunu ve bu medeniyetin günlük yaşamın en küçük detaylarına kadar sirayet ettiğini gösteriyor.

Lindsay, tarihsel belgelerin yanı sıra edebiyat, fıkıh metinleri ve seyyah anlatılarını da kaynak olarak kullanıyor. Bu sayede, hem gerçeklere dayalı hem de kültürel anlatılarla zenginleşmiş bir bakış açısı sunuyor. ‘Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Halat’, okuyucuya sadece geçmişin yaşam biçimlerini değil, bugünün İslam dünyasının köklerini de anlamak için bir zemin sağlıyor.

  • Künye: James E. Lindsay – Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat, çeviren: Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi (2025)

‘Kasabanın Devrimi’, 1975-1980 döneminde Karadeniz’de yükselen devrimci mücadelenin izini Bulancak üzerinden sürüyor. Nuri Ödemiş, özellikle THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) ve onun gençlik yapılanması olan DEV-GENÇ’in (Devrimci Gençlik Federasyonu) bölgedeki etkisini ele alıyor. 1970’lerin ikinci yarısında bu örgütlerin mirasını sahiplenen Kurtuluş Hareketi, Karadeniz kıyısında özellikle Bulancak’ta güçlü bir kitle tabanı oluşturuyor. Aynı dönemde Devrimci Yol, bölgede diğer baskın aktör olarak sahneye çıkıyor. İki yapı arasında zaman zaman ortaya çıkan ideolojik ve örgütsel gerilimler, büyük şehirlere kıyasla daha yumuşak bir tonda yaşanıyor.

Kitap, Fatsa Yerel Yönetimi örneğiyle aynı dönemde yaşanan demokratik deneyimi hatırlatıyor ancak esas odak Bulancak oluyor. Bulancak’taki devrimci örgütlenme, merkezden gelen direktiflerden ziyade yerel inisiyatiflerle şekilleniyor. Bu özgünlük, Kurtuluş Hareketinin sınırlı yönlendirmesine rağmen ilçede kitleselleşmenin nasıl sağlandığını gösteriyor. Yerel halkla kurulan güçlü bağlar, devrimcilerin toplumsal karşılık bulmasını kolaylaştırıyor.

Ancak bu başarı, kendi sınırlarıyla da yüzleşiyor. Bulancak’taki hareket, Fatsa’daki gibi yerel yönetime dönüşemiyor. Kitap, bu farkın nedenlerini sorguluyor ve yerel başarıların kalıcı örgütsel yapılara dönüşememesinin sebeplerini analiz ediyor. Demokrasi pratiğinde yaşanan eksikler, halkla kurulan ilişkinin uzun vadeli kurumsallaşamamasıyla birleşiyor.

‘Kasabanın Devrimi’, Karadeniz’de THKP-C çizgisinin evrildiği mücadele biçimlerini, yerel pratikler üzerinden değerlendiriyor. Özellikle Kurtuluş ve Devrimci Yol arasında şekillenen mücadeleyi, devlet baskısı ve bölgesel dinamiklerle birlikte ele alıyor. Kitap, dönemin siyasal-toplumsal atmosferine dair hem tanıklık hem de çözümleme sunuyor.

  • Künye: Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi: 1970’li Yıllarda Bulancak, Nota Bene Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Fernand Braudel – İtalyan Modeli (2025)

Fernand Braudel’in bu kitabı, İtalya’nın tarihsel, kültürel ve ekonomik etkilerini merkeze alarak Avrupa uygarlığı içindeki konumunu yeniden düşünmeye davet ediyor. Braudel, İtalya’yı yalnızca bir ülke değil, dönemsel olarak diğer Avrupa toplumlarına model olmuş bir “medeniyet biçimi” olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, İtalya’nın Rönesans dönemindeki liderliğinden başlayarak farklı dönemlerde Batı Avrupa’nın geri kalanını nasıl etkilediğini anlamayı mümkün kılıyor.

‘İtalyan Modeli’ (‘Le Modèle italien’), İtalya’nın tarih sahnesindeki rolünü üç temel zaman diliminde ele alıyor: Roma İmparatorluğu’nun mirası, Orta Çağ’daki şehir devletlerinin yükselişi ve nihayetinde Rönesans’la zirveye ulaşan kültürel önderliği. Braudel, bu dönemlerde İtalyan şehirlerinin –özellikle Floransa, Venedik ve Milano’nun– siyasal örgütlenme, ekonomi, ticaret, sanat ve mimarlık alanında Avrupa’ya yol gösterdiğini savunuyor. İtalya, hem mal hem de düşünce akışının merkezinde durarak “model” kimliğini pekiştiriyor.

Ancak bu “model ülke” olma hali süreklilik göstermiyor. Braudel, İtalya’nın sonraki yüzyıllarda bu öncü rolünü nasıl yitirdiğini, siyasi bölünmüşlüğün ve ekonomik gerilemenin bu dönüşümde nasıl etkili olduğunu anlatıyor. İtalya artık diğer Avrupa ülkelerinden öğrenen, dış etkileri içselleştiren bir topluma dönüşüyor. Bu dönüşüm, bir uygarlık modeli olarak İtalya’nın hem tarihteki anlamını hem de güncel yerini sorgulamaya açıyor.

Braudel, klasik tarih anlatılarını aşarak coğrafya, ekonomi, siyaset ve kültürün iç içe geçtiği uzun vadeli tarihsel ritimleri ön plana çıkarıyor. Bu bakışla İtalyan Modeli, Avrupa tarihine eleştirel ve katmanlı bir perspektiften yaklaşmayı öneriyor. Kitap, hem İtalya’nın tarihsel özgüllüğünü hem de bu özgüllüğün evrensel etkilerini anlamak isteyen okurlar için çok değerli bir kaynak.

  • Künye: Fernand Braudel – İtalyan Modeli, çeviren: Levent Başaran, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa (2025)

Hekataĩos’un bu ünlü eserinin Avrupa bölümü, Antik Yunan coğrafya geleneğinin en erken ve en önemli örneklerinden biri. Bu bölümde Hekataios, Avrupa’nın özellikle kıyı şeritleri ve bilinen iç bölgeleri hakkında gözleme ve seyahat anlatılarına dayalı bilgiler sunuyor. Metnin yalnızca parçaları günümüze ulaştığı için özet, bu fragmanlara ve antik kaynakların aktardıklarına dayanıyor.

‘Yeryüzünün Tasviri’nin (‘Περίοδος γῆς’) Avrupa bölümü, Ege kıyılarından başlayarak batıya ve kuzeye doğru uzanıyor. Trakya, İllirya, İtalya, İber Yarımadası ve Galya gibi bölgeler hakkında etnik, coğrafi ve kültürel notlar içeriyor. Hekataĩos bu halkları adlarıyla anıyor; yaşadıkları bölgelere, şehirlerine ve tanınan ırmaklara dair kısa bilgiler veriyor. Örneğin, Traklar çok sayıda kabileye ayrılmış, savaşçı bir halk olarak tanıtılırken, Keltler henüz fazla tanınmamakta, daha çok “dünyanın sonundaki halklar” arasında sayılmaktadır.

İtalya bölümünde, özellikle Güney İtalya’daki Yunan kolonilerine odaklanılıyor. Tarentum, Cumae, Napoli gibi şehirler hem coğrafi hem kültürel açıdan kısaca tanıtılıyor. Roma henüz küçük bir yerleşim yeri olarak geçiyor. Hekataĩos, deniz ticareti açısından önemli limanlara ve yollar üzerindeki geçitlere vurgu yapıyor.

Avrupa’nın iç kesimlerine dair bilgiler oldukça sınırlıdır; çünkü Yunanların bilgi alanı daha çok kıyı şeritleriyle sınırlıdır. Yine de Tuna Nehri ve çevresindeki halklardan kısaca bahsedilir. Skythler, kuzeydeki göçebe halklar olarak tanımlanır; yaşam biçimleri ve alışkanlıklarına dair kısa gözlemler bulunur.

Genel olarak Hekataĩos’un Avrupa tasviri, mitolojik açıklamaları reddeden ve gözleme dayalı, haritaya eşlik eden bir betimleme çabasıdır. Avrupa, hem bilinmezliği hem de çeşitliliğiyle antik Yunan düşüncesinde uzak ve gizemli bir kıta olarak sunulur. Bu bölüm, sonraki coğrafya yazarlarına öncülük eden önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa, çeviren: Sehriye Şahin, Kabalcı Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Hanns J. Prem – Aztekler (2025)

Hanns J. Prem’in bu eseri, Aztek uygarlığını tarihsel, kültürel ve dinsel boyutlarıyla bütünlüklü biçimde inceleyen akademik bir çalışma. ‘Aztekler: Bir Mezoamerika Uygarlığı’ (‘Die Azteken: Geschichte, Kultur, Religion’), yalnızca Azteklerin yükselişi ve çöküşünü değil, aynı zamanda onların dünyayı nasıl algıladıklarını, toplumsal yapılarının nasıl işlediğini ve tanrılarla ilişkilerini nasıl kurduklarını da ortaya koyuyor.

Prem, kitabına Azteklerin kökenleriyle başlıyor. Nahua halklarının Orta Meksika’ya göçleri, Tenochca adıyla tanınan Azteklerin 14. yüzyılda Tenochtitlán kentini kurmaları ve burada merkezi bir güç haline gelmeleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. İttifaklar, savaşlar ve haraç sistemine dayalı bir imparatorluk inşa eden Aztekler, askeri gücün yanı sıra dini ideolojilerini de yayarak hâkimiyet kurmuşlardır. Özellikle Güneş Tanrısı Huitzilopochtli adına yapılan insan kurbanları, bu ideolojinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Kitapta Aztek toplumunun çok katmanlı yapısına da değiniliyor. Soylular, rahipler, tüccarlar, zanaatkârlar ve köylüler arasında net bir iş bölümü vardır. Eğitim sistemleri, tapınak mimarisi, takvimleri ve yazı sistemleri gibi alanlardaki gelişmişlikleri, Azteklerin karmaşık ve organize bir uygarlık olduğunu gösteriyor. Prem, özellikle dini törenlerin toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için ne denli merkezi bir rol oynadığını vurguluyor.

Son bölümde ise İspanyol fatih Hernán Cortés’in gelişiyle başlayan yıkım süreci ele alınıyor. Azteklerin direnişi, yerli müttefiklerin rolü ve salgın hastalıkların etkisiyle imparatorluk çöker. Ancak Prem, bu çöküşün ardından Aztek mirasının tamamen yok olmadığını, halk belleğinde ve kültürel pratiklerde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu kapsamlı eser, yalnızca bir uygarlığın tarihini anlatmaz; aynı zamanda güç, inanç ve kültür arasındaki derin bağları anlamamıza olanak tanıyor.

  • Künye: Hanns J. Prem – Aztekler: Bir Mezoamerika Uygarlığı, çeviren: Sevgi Tuncay, Runik Kitap, tarih, 138 sayfa, 2025

Wolfgang Kemp – Fotoğrafın Tarihi (2025)

Wolfgang Kemp’in bu kitabı, fotoğrafın teknik bir buluş olmaktan çıkıp modern sanatın, belgelemenin ve görsel kültürün temel yapı taşlarından biri hâline gelme sürecini tarihsel bir çizgide anlatıyor. ‘Fotoğrafın Tarihi: Daguerre’den Gursky’ye’ (‘Geschichte der Fotografie: Von Daguerre bis Gursky’), 19. yüzyıl başlarında Louis Daguerre’in dagereotipiyle başlayan serüveni, 20. yüzyılın sonlarında Andreas Gursky’nin dijital manipülasyonla geniş ölçekli çalışmalara imza attığı dönemlere kadar izliyor.

Kemp, tarihsel anlatısını sadece kronolojik değil, aynı zamanda tematik bir yaklaşımla kuruyor. Fotoğrafın icadı, başlangıçta bilimsel bir araç ve belgeleme yöntemi olarak görülürken; kısa sürede sanatçılar, gazeteciler, politik aktörler ve toplumun çeşitli kesimleri için vazgeçilmez bir anlatı biçimi hâline gelir. Fotoğrafın hakikatle ilişkisi, belge niteliği, estetik işlevi ve ideolojik araç olarak kullanımı, kitabın temel tartışma eksenlerini oluşturuyor.

Yazar, Julia Margaret Cameron’un duygu yüklü portrelerinden, August Sander’in toplumsal tipolojilerine; Man Ray’in sürrealist deneylerinden, Robert Capa’nın savaş karelerine; Cindy Sherman’ın kimlik oyunlarından, Andreas Gursky’nin devasa dijital kompozisyonlarına uzanan geniş bir fotoğrafçı yelpazesi sunuyor. Her bir sanatçının teknik ve estetik tercihleri, dönemin kültürel bağlamıyla birlikte değerlendiriliyor.

Kemp’in kitabı, aynı zamanda fotoğraf kuramına dair temel tartışmalara da yer veriyor. Walter Benjamin’in “mekanik yeniden üretim” düşüncesinden Roland Barthes’ın “punctum ve studium” kavramlarına kadar birçok kuramsal yaklaşım, görsel örneklerle birlikte işleniyor. Bu sayede kitap, yalnızca görsel bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda görme biçimlerimize dair eleştirel bir rehber sunuyor.

‘Fotoğrafın Tarihi’, hem görsel hafızayı şekillendiren ustaları hem de teknolojik ve sosyo-politik dönüşümleri takip ederek, fotoğrafın geçmişten bugüne taşıdığı estetik, etik ve ideolojik yükleri derinlemesine inceliyor. Görsel kültürle ilgilenen herkes için kapsamlı ve düşündürücü bir başvuru kaynağı.

  • Künye: Wolfgang Kemp – Fotoğrafın Tarihi: Daguerre’den Gursky’ye, çeviren: Ahmet Can Akyol, Runik Kitap, fotoğraf, 126 sayfa, 2025