Michel Bruneau – Küçük Asya’dan Türkiye’ye (2018)

Küçük Asya ya da Anadolu, 20. yüzyılın başında, 1923’te Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan dünyada eşi benzeri görülmemiş bir mübadele anlaşması (Lozan Antlaşması) ile sona eren, yoğun ve şiddetli etnik temizlik ve kıyımların merkezi oldu.

Dolayısıyla Küçük Asya, tıpkı uzun zaman dilimindeki gibi yakın dönem kısa zaman dilimlerinde de, yalnızca tekrarlanan fetih teşebbüslerinin değil, aynı zamanda farklı şiddette ve etkide etnik-kültürel homojenleştirmelerin de nesnesi haline geldi:

Önce Helenleştirme, ardından Türkleştirme.

İşte Coğrafyacı ve Helenbilimci Michel Bruneau’nun bu muhteşem çalışması, bu sürecin zengin bir fotoğrafını çekiyor.

Çalışmanın asıl önemi ise, yakın dönemde yaşanan bu çalkantıların boyutunu anlayabilmek için, bunları özellikle Bizans, sonrasında Osmanlı gibi çoketnili imparatorluklardaki, sonrasında da bunların devamı olan Yunanistan ve Türkiye gibi ulus-devletlerdeki teritoryal meselelerle bağlantılandırarak, coğrafi-tarihsel bir perspektife yeniden yerleştirmesi.

Bu bağlamda kitap, Anadolu’nun kadim halklarının, dinî ve etnik topluluklarının; Rumların, Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin ve Asuri-Keldanilerin yazgısına dair, tarihin eski dönemlerinden bugüne uzanan nitelikli bir inceleme sunuyor.

Yazar, toprak meselesinin Küçük Asya’da her dönemde büyük önem arz ettiğini ve bu meselenin iki emperyal halk olarak Yunanlar ve Türkler arasında ve ayrıca iki egemen din olarak İslâm ve Ortodoks Hıristiyanlık arasında, başka coğrafyalarda, örneğin Balkanlar’da ya da Kafkasya’da yaşanandan çok daha sert mücadelelere mahal verdiğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Michel Bruneau – Küçük Asya’dan Türkiye’ye: Azınlıklar, Etnik-Milli Homojenleştirme, Diasporalar, çeviren: Ayhan Güneş, İletişim Yayınları, tarih, 376 sayfa

David I. Kertzer – Papa ve Mussolini (2018)

Tarihte de bugün de, dini kurumların başında bulunan kişilerin ve bizzat bu kurumların kendilerinin faşist diktatörlüklere kol değnekliği yaptığını görüyoruz.

Bu ilişki çok açık ve nettir.

Biz yine de bunun daha eski bir örneğine, Papa XI. Pius’un İtalya diktatörü Mussolini’nin “başarı” merdivenlerini hızla çıktığı ve Avrupa’da faşizmin yükseldiği bir dönemdeki utanç verici konumuna bakalım.

David Kertzer’in bu incelemesi, XI. Pius’un Mussolini’yle imzaladığı ve İtalya ile Roma Katolik Kilisesi arasındaki savaşı sona erdiren Lateran Antlaşması’nı ve sonrasında yaşananları kapsamlı bir şekilde irdeliyor.

Lateran Antlaşması, Kilise ile devletin birbirinden ayrılmasına son vermiş, böylece Mussolini’nin faşist hükümetinin hareket alanı artmış ve Kilise bunu yaparak faşist iktidar ile istekli bir ortaklık gerçekleştirmişti.

Kertzer’in çalışması, diktatörlük ile din ve diktatörlük ile Kilise arasındaki ilişkinin bilinmeyenlerini ortaya koymasıyla, en önemlisi de günümüze ışık tutmasıyla çok önemli.

  • Künye: David I. Kertzer – Papa ve Mussolini: XI. Pius’un Gizli Tarihi ve Avrupa’da Faşizmin Yükselişi, çeviren: Ahmet Arslan, Ayrıntı Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2018

Jean-Baptiste Chabot – Asur Edebiyatı (2009)

Jean-Baptiste Chabot ‘Asur Edebiyatı’nda, başkentleri Edessa (Urfa) olan Asurların Aramice yazılmış edebiyatlarını inceliyor, bu dilin trajik ölümünün izini sürüyor.

Chabot bunu, Aramice yazılmış kutsal olmayan ilk edebi metinlerden, bu dilin edebi bir dil olarak kaybolmaya başladığı zamanlara uzanarak yapıyor.

İlk ürünlerine bakıldığında, Asur edebiyatının yetkin bir düşünce ve kültür düzeyine sahip olduğunu söyleyen Chabot, buna örnek olarak da Aramice’nin çok tanrılı dinlerden günümüze kalan kısa kitabelerini ve ilk Hıristiyan Asur eserlerini gösteriyor.

Yazar, Asur edebiyatının altın çağını yaşadığı dönemleri ve ortadan kalkmasının öyküsünü sunuyor.

  • Künye: Jean-Baptiste Chabot – Asur Edebiyatı, çeviren: Vedii İlmen, Yaba Yayınları, inceleme, 160 sayfa

Mary Talbot ve Bryan Talbot – Öncü Kadınlar (2018)

İçeriğiyle de çizimleriyle de göz dolduran ‘Öncü Kadınlar’, 20. yüzyılın başında kadınların oy hakkını edinmesi için çalışmış kadınların ufuk açıcı mücadelelerini adım adım anlatıyor.

Mary Talbot’ın yazdığı, Bryan Talbot’ın resimlediği ‘Öncü Kadınlar’, akıcı bir macera ile bu tarihsel süreçte yaşananları harmanlayan harika bir grafik roman.

Kitap, evde de, işte ve siyasette de son sözü söyleme hakkının her zaman erkeğe tanındığı bir zamanda, kendi oy haklarını kazanmak için yola çıkmış, bu uğurda olağanüstü mücadele sergilemiş ve ısrarlarıyla yüzyıllık adaletsizliği ortadan kaldırmış öncü kadınları bize bir kez daha hatırlatıyor.

Bu her yönüyle özgün yapıtın, 2015 yılında Madrid Kitapçılar Birliği tarafından yılın en iyi grafik romanı seçildiğini de bilhassa belirtelim.

  • Künye: Mary Talbot ve Bryan Talbot – Öncü Kadınlar: Bir Direnişin Hikâyesi, çeviren: Damla Kellecioğlu, Desen Yayınları, 192 sayfa, 2018

Ziya Gökalp – Türk Medeniyeti Tarihi (2015)

Türk medeniyetini, Türklerin ortaya çıkışından Türkiye’nin yönünü Batı uygarlığına dönüşüne değin izleyen kapsamlı bir değerlendirme.

Bu süreci üç bölümde inceleyen kitapta, Türk kavminin ortaya çıkışı, Türklerin İslamiyeti kabul edişi, İslamiyet sonrası Türk medeniyeti, Türklerin Batı medeniyetini kabul edişi ve sonrası gibi konular var.

  • Künye: Ziya Gökalp – Türk Medeniyeti Tarihi, Ötüken Yayınları

Eric R. Dursteler – Dönme Kadınlar (2018)

Fatma Hatun ya da eski adıyla Beatrice Michiel,

Maria Gozzadini ve kızları Ayşe, Emine, Hatice,

Elena Civalelli,

Mihale Şatoroviç…

Eric Dursteler’ın bu nitelikli çalışması, yalnızca erken dönem Akdeniz’deki dönme kadınların hikâyelerini anlatmıyor, aynı zamanda dönemin geniş kültürel ve toplumsal pratikleri ve gelenekleri hakkında önemli bilgiler veriyor.

Güçlü arşiv çalışmalarına dayanmasıyla dikkat çeken kitabında Dursteler, dönme kadınların hem toplumsal hem de siyasi olarak nasıl güçlü olabildiklerini de ortaya koyuyor.

Örneğin Venedikli Beatrice Michel, dönme olduktan sonra Fatma Hatun adını almış ve böylece şahsi ve ailevi anlamda statüsünü yükseltmişti.

Bunun yanı sıra Hıristiyan Elena Civalelli ve Müslüman Mihale Şatoroviç, öylesine cesur kadınlardı ki, Osmanlı-Venedik sınırını kullanarak hayatlarına yepyeni yönler vermişlerdi.

Diğer bir önemli örnek de, Yunan adası Milos’tan kaçan dört Müslüman kadının Korfu’ya sığınmalarıydı.

Ayşe, Emine, Hatice ve anneleri Maria, Korfu’ya sığındıktan sonra İslamiyetten Hıristiyanlığa dönmüş ve bu durum Osmanlı-Venedik arasında uluslararası bir soruna neden olmuştu.

Bunun gibi ilgi çekici olaylarla dolu ‘Dönme Kadınlar’, Erken Akdeniz’de kimlik ve dönmelik arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir şekilde gözler önüne sermesiyle önemli.

  • Künye: Eric R. Dursteler – Dönme Kadınlar: Erken Dönem Modern Akdeniz’inde Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar, çeviren: Deniz Koç, Koç Üniversitesi Yayınları, kadın, 248 sayfa, 2018

Kolektif – Türkiye’de Tarih ve Tarihçilik (2018)

Türkiye’de tarih ve tarihçilik disiplininin ortaya çıkışı, gelişimi ve güncel sorunları hakkında iyi bir derleme.

Alanında uzman yazarların katkıda bulunduğu ve Vangelis Kechriotis’in anısına hazırlanmış kitap,

  • Osmanlı’da “demokrasi” pratiklerinin tarihyazımı üzerine etkilerini,
  • Sultan Abdülhamid ve Ermeni katliamları üzerinden Türk-Ermeni çatışmasının jeneolojisini,
  • Balkan Savaşları sonrasında çocukların ekonomik alanda seferber edilmesini ve ırkçılığın bu süreçteki izdüşümlerini,
  • Parvus Efendi ve Türkiye’de “Milli İktisat”ın gelişimini,
  • Tarihsel bilinç oluşumuna örnek olarak 1915’i,
  • Mustafa Armağan ve ‘Derin Tarih’ bağlamında sağ-revizyonizmin yükselişi ve böylece bir melez söylemin nasıl inşa edildiğini,
  • Ve Yön Dergisi’nin 1964-65 Rum tehcirine yaklaşımı üzerinden Türkiye solunun azınlık meselesine bakışını irdeliyor.

Kitabın sonunda, Edhem Eldem ve Şükrü Hanioğlu ile yapılmış aydınlatıcı iki söyleşi bulunduğunu da belirtelim.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de Tarih ve Tarihçilik: Kavramlar ve Pratikler, derleyen: Ümit Kurt ve Doğan Gürpınar, Heretik Yayıncılık, tarih, 312 sayfa, 2018

Stéphane Van Damme – Hakikate Yelken Açmak (2018)

‘Hakikate Yelken Açmak’, 17. ve 18. yüzyıllara odaklanarak bir tarihçinin felsefeye yaklaşımının ana hatlarını çiziyor.

Kültür tarihi alanında yaptığı çalışmalarla bildiğimiz Stéphane Van Damme’ın kitabı, o dönem yaşamış filozofların maddi hayatından önemli detaylar vermesi, yani söz konusu düşünürleriS toplumsal ve kişisel ilişkileri, yazışmaları ve seyahatleri gibi detaylar üzerinden ele almasıyla dikkat çekiyor.

Bu yüzyılların canlı bir kültürel panoramasını sunmasıyla da ilgi çeken kitap, Aydınlanma sürecindeki hakikat taleplerini, yenilik arayışını ve bunların sosyal ve politik arka planlarını detaylı bir bakışla irdeliyor.

Van Damme 17. ve 18. yüzyıllardaki felsefe sahasının geniş sınırlarını tespit ederken, o dönem ile günümüzün bilimlerini, sanatını, siyasetini ve ahlakı anlayışını meydana getiren modernist süreci karşılaştırıyor.

  • Künye: Stéphane Van Damme – Hakikate Yelken Açmak: Aydınlanma Dönemi Felsefesinin Öteki Tarihi, çeviren: Adem Beyaz, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2018

Jean Améry – Suç ve Kefaretin Ötesinde (2015)

Jean Améry, Naziler tarafından esir alınmış, 1937’de onlardan kaçarak Belçika’ya sığınmış, Nazilerin burayı işgal etmesinden sonra direnişe katılmış ve Gestapo tarafından yakalandıktan sonra toplama kamplarına gönderilmişti.

Bu kitap, Améry’nin olağanüstü yaşamının hikâyesini sunuyor.

Auschwitz, Buchenwald ve Bergen-Belsen toplama kamplarında kalmış bu önemli tanığa kulak veriyoruz.

  • Künye: Jean Améry – Suç ve Kefaretin Ötesinde, çeviren: Cemal Ener, Metis Yayınları

 

Erhan Berat Fındıklı – Mare Nostrum (2018)

Erhan Berat Fındıklı bu önemli çalışmasında, Benito Mussolini İtalya’sı zamanında Türkiye’ye gelmiş mimarlar, arkeologlar ve seyyahların Türkiye’nin o zamanlardaki dönüşümüne ne gibi katkılar sunduğunu inceleyerek çok değerli bir incelemeye imza atıyor.

Faşizmin İtalya’da iktidarda olduğu 1922-1943 yılları, Türkiye’de Kemalist devrimlerle ve tek parti rejimiyle (1925-1946) ifadesini bulan, Erken Cumhuriyet dönemine tekabül ediyor.

Türkiye’de bu dönemde, en öne çıkan söylemlerden biri, mimarlık ve altyapı yatırımlarıyla bütün ülkenin yeniden inşasıdır.

Farklı coğrafyalarda endüstrilerine yeni pazarlar arayan İtalyanlar için de, Türkiye’nin yeniden inşasında rol almak oldukça önemliydi.

Dahası, İtalyan arkeolog ve seyyahların da büyük dönüşümler geçirmekte olan Türkiye’ye büyük bir ilgisi bulunmaktaydı.

Dönemin Türk-İtalyan ilişkileri açısından önemli bir kaynak olan çalışmasında Fındıklı, bu ilişkiyi mimariden sosyolojiye tarihten kolonyal çalışmalara uzanan geniş bir perspektifle irdeliyor.

Bu dönemde Türkiye’ye gelmiş farklı meslek gruplarından İtalyanların benlik ve öteki kurgularını; kent, mekân, toplum, tarih ve mimarlık algılarını ve profesyonel, ideolojik, bireysel ve toplumsal duruşlarını daha iyi kavramak için çok iyi bir kaynak.

  • Künye: Erhan Berat Fındıklı – Mare Nostrum: Mussolini Dönemi’nde Türkiye’de İtalyan Mimarlar, Arkeologlar ve Seyyahlar (1922-1943), Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, inceleme, 380 sayfa, 2018