Cem Kara – Sınırları Aşan Dervişler (2023)

‘Sınırları Aşan Dervişler’, 1826-1925 yılları arasında, aslında bütün Osmanlı tarikatlarının büyük bir dönüşümden geçtiği bir kesitte, Bektaşiliğin gelişme seyrini inceliyor.

  • Osmanlı’daki muteber ve ayrıcalıklı konumunu büyük ölçüde Nakşibendiliğe bırakarak tasfiye edilen Bektaşilik, buna nasıl tepki verdi?
  • Arnavutluk, Bektaşiliğin yeni merkezi olarak nasıl öne çıktı?
  • Balkanlar’da yeni bir canlanma yaşayan Bektaşilik, hem kendi geleneğiyle, hem Osmanlı’daki dinî kültürleriyle, hem Batı kültürleriyle nasıl bir etkileşime girdi?
  • “Liberal ve hoşgörülü” bir inanç geleneği olarak baskılanmasının oryantalist bir simge haline gelmesi, nasıl gerçekleşti?

Cem Kara, 2022’de Annemarie Schimmel Ödülü’ne ve 2018 yılında merkezi Münih’te bulunan Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Merkezi’nin en başarılı tez ödülüne layık görülen çalışmasında, bu sorulara rengarenk bir resimle cevap getiriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bektaşilik 19. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar çeşitli inanç kültürlerinin bir izdüşümü işlevini görmüştür: Sünni Ulema, Bektaşiliği ‘hakiki’ İslâm’ın karşıtı, Türk milliyetçileri onu aslen Türk kültürünün bir parçası ve Batılı Masonlar ve Hıristiyan gruplarıysa Bektaşiliği özünde kendilerinin Şark’taki akraba bir kültürü olarak görmüştür. (…) Mevleviler, Melamiler veya Kızılbaş Alevileri için de farklı gruplarla ilişkileri dahilinde benzer şeyler söylenebilir, ancak bu denli çok çeşitli gruplarca bu denli çok yönlü bir şekilde tezahür eden başka bir inanç kültürüne pek nadir rastlanır.”

  • Künye: Cem Kara – Sınırları Aşan Dervişler: Bektaşiliğin Kültürel İlişkileri 1826-1925, İletişim Yayınları, tarih, 400 sayfa, 2023

Ali Satan – Atatürk’e Suikast ve Sadakat (2023)

1935 yılı Ağustos ayında Türk hükümeti gelen bir ihbarla alarma geçer.

İhbarı yapanlara göre birkaç kişilik bir ekip Beyrut’tan vapura binerek Atatürk’e suikast düzenleme maksadıyla yola çıkmıştır.

Aldığı duyum üzerine hemen harekete geçen hükûmet bir dizi tedbir alır, Cumhurbaşkanı’nın güvenliğini sağladıktan sonra başarıya ulaşamayan bu suikast planının arkasında kimin olduğunu aydınlatmaya çalışır.

Soruşturma esnasında bazı devlet adamlarının adının olaya karışması skandalın daha çok büyümesine sebep olur.

Yazılı basının bu haberi manşetlere taşımasıyla birlikte, söz konusu girişim halkın da tepkisini çeker.

Bütün bu sürecin belki en ilginç yanı ise suikast ihbarını yapan makamın İngiliz Büyükelçiliği olmasıdır.

‘1935 Meçhul Bir Suikastın Kronolojisi: Atatürk’e Suikast ve Sadakat’, diğer teşebbüslerin gölgesinde kaldığı için pek bilinmeyen bir suikast girişiminin tüm detaylarını arşiv belgelerinin ışığında gün yüzüne çıkarıyor.

İhbarın yapıldığı ilk andan mahkeme safhasının sonuna kadar süreci bütünüyle ele alıyor.

Ali Satan’ın İngiliz ve Türk arşivlerini tarayarak, kuyumcu titizliğiyle üzerinde çalıştığı bu eser yalnızca söz konusu suikast teşebbüsünü değil, daha büyük çerçevede Atatürk dönemi Türkiye’sini, özellikle bürokrasinin işleyiş biçimini anlama olanağı sunuyor.

Cumhuriyetin 100. yıl dönümüne yaklaştığımız şu günlerde bunu kavramak her zamankinden daha çok önem arz ediyor zira bu suikast gerçekleşseydi yeni kurulmuş cumhuriyetin kaderi bambaşka bir yöne doğru seyredecekti.

  • Künye: Ali Satan – Atatürk’e Suikast ve Sadakat, Timaş Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2023

Sungur Savran – Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele (2023)

Cumhuriyetin kuruluşunun yüzüncü yıldönümünü yaşıyoruz.

Bu yolu açan, 1918-1923 arası dönemde verilen Millî Mücadele’dir.

Gerek cumhuriyet gerekse onu hazırlayan bu tarihî mücadele, daima tek bir bireyin, Mustafa Kemal’in zihninde şekillenmiş bir fikrin uygulanması olarak indirgemeci biçimde ele alınmıştır.

‘Bir İhtilal Olarak Millî Mücadele’, her şeyden önce Millî Mücadele’yi farklı bir pencereden, Marksist bir analiz temelinde anlama çabasıdır.

Sungur Savran, bu tarihî olayın Marksist anlayışa göre gerçek bir devrim olduğunu savunuyor.

Sonuçta bir burjuva devrimi olarak biçimlenmiştir ama özellikle 1918’den 1921 başına kadar başta köylülük ve işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıflar da kendi örgütleri ile bu mücadeleye katılmışlardır.

Millî Mücadele bu kitapta her şeyden önce bir toplumun kriz çağında yaşadığı sınıf mücadeleleri açısından ele alınıyor.

Savran bu kitapta epey bir putu kırmaya yöneliyor. Millî Mücadele’nin 19 Mayıs 1919’dan önce zaten başlamış olduğunu vurguluyor.

Kuvayı Milliye olarak bilinen güçlerle Ankara hükümetinin askerî güçlerini özdeşleştirmenin yanlışlığını kanıtlarıyla gösteriyor.

Mustafa Kemal’in ta Sakarya Meydan Muharebesi’ne (Ağustos-Eylül 1921) kadar Millî Mücadele’nin tartışılmaz lideri haline gelmediğinin altını çiziyor.

En önemlisi, Sovyet Rusya’nın mücadelenin kazanılmasındaki rolünün vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor.

Başta Mustafa Suphi olmak üzere Türkiye Komünist Fırkası’nın önderlerinin, Ocak 1921’de katledilmesinin gerçek faili hep belirsizlik taşımıştır.

Savran bu kitapta aynı zamanda bu cinayetin failini tarihî bir belge temelinde açıklıyor.

  • Künye: Sungur Savran – Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele, Yordam Kitap, tarih, 432 sayfa, 2023

Jeremy D. Popkin – Haiti Devrimi’nin Kısa Tarihi (2023)

Haiti Devrimi’nin hikayesi, özgürlük ve eşitlik hakkındaki modern fikirlerin kaynağı olarak Batı Avrupa uygarlığını görmek isteyenler için çarpıcı bir hatırlatmadır.

ABD’de ve Fransa’da özgürlük ve eşitlik fikirlerini etkili bir dille formüle eden devrimci liderler, Atlantik dünyasında siyahların köleleştirilmesini sürdürmek için ölümüne savaşmaya hazırlardı.

“Bu topraklarda köle olamayacağını; köleliğin bu topraklarda sonsuza dek kaldırıldığını” ilan eden ilk anayasa ABD’nin ve devrim Fransası’nın anayasaları değil Toussaint L’Ouverture’ün 1801 Anayasasıydı.

Tüm insanların eşit değerde olduğunun tanınması, dünya için gerçekten evrensel bir değerler dizisinin temeli olacaksa, bu ilkenin Fransız Saint-Domingue kolonisindeki Afrika kökenli insanların mücadelelerinin bir sonucu olarak ilk defa açıkça ifade edildiğini teslim etmeliyiz.

Jeremy Popkin bu usta işi çalışmasında, Haiti Devrimi’ni ve onun efsanevi lideri L’Ouverture’e yakından bakıyor.

  • Künye: Jeremy D. Popkin – Haiti Devrimi’nin Kısa Tarihi, çeviren: Gülcan Ergün, Zoe Kitap, tarih, 216 sayfa, 2023

Sirvart Malhasyan – Patrik Avedik’in Gizemli Yaşamı (2023)

Bu kitap, Rahip Tokatlı Avedik’in (1657, Tokat-1711, Paris) hayatı, patriklik makamına yükselişi ve gizemli ölümüyle ilgili önemli parçaları birleştirerek trajik ve düşündürücü bir tarihi olaylar silsilesini okuyuculara sunuyor.

İstanbul Ermeni Patriği Tokatlı Avedik’in hayatı, rahiplik günlerinden itibaren romanlara, filmlere konu olabilecek maceralarla geçmiş, 1711 yılında, doğduğu topraklardan çok uzakta, Paris’te trajik bir şekilde sonlanmıştır.

Fransa Kralı XIV. Louis’nin Katolik faaliyetlere giderek artan desteği ve bürokrasinin patrik üzerinde yoğunlaşan öfkesi sürgün edilmesine ve ölümüne neden olmuştur.

Patrik Avedik’in hayatının son günleri, neredeyse yüz yıl boyunca bir sır olarak kalmış, uzunca bir süre kendisinin Alexandre Dumas’nın romanına konu olan Demir Maskeli Adam olduğuna inanılmıştır.

Demir Maskeli Adam’la karıştırılması, tarihçilerin onunla ilgili merakını körüklemiş ve gerçeklerin gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır.

On sekizinci yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik faaliyetlerini ve Ermeni toplumunun yaşadığı dini ve siyasi tartışmaları ele alan bu kitap, Sirvart Malhasyan’ın pek çok Ermenice kaynağın yanı sıra Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Fransız Ulusal Kütüphanesi’ndeki belgeler ve dönemin ünlü tarihçilerinin, araştırmacılarının farklı dillerde kaleme alınmış çalışmaları ışığında yürüttüğü araştırmanın ürünü.

Osmanlı-Ermeni tarihinin az bilinen gizemli ve önemli bir kesitine Türkçede ilk kez bu kadar yakından bakıyoruz.

  • Künye: Sirvart Malhasyan – Patrik Avedik’in Gizemli Yaşamı: İstanbul Patrikliğinden Bastille Zindanlarına, Aras Yayıncılık, biyografi, 112 sayfa, 2023

Thomas Hager – Antibiyotiğin Öyküsü (2023)

Antibiyotiğin icadı, modern tarihin en önemli hikâyelerinden biridir.

Thomas Hager, ilaç endüstrisinin karanlık yüzünü de ihmal etmeden, antibiyotiğin keşfine giden heyecan verici süreci adım adım izliyor.

Çok eski değil, yıl 1931.

Tıp, bakteriyel enfeksiyonlar karşısında çaresiz.

Zatürre, veba, verem, difteri, kolera, menenjit gibi hastalıklara sebep olan bakteriyel enfeksiyon bir kez başladı mı, yeryüzündeki hiçbir şey onu durduramıyor.

Gazlı kangren, yaralı askerler için gayriresmî ölüm cezası demek.

Loğusa humması doğum yapan kadınların korkulu rüyası.

Ameliyathanede giyilen kanlı önlük şeref nişanı.

Mikroplara hiç dikkat edilmiyor.

O günlerde bakterilerin hastalığa yol açması sadece teoride kalıyor, olgu değil.

Bu yüzden cerrahlar, çıplak elle kullandıkları aletleri herhangi bir masaya bırakıyor, maske takmıyor.

Peki ne oldu da 20 sene sonra doğan çocuklar bütün bu hastalıkları bilmeden büyüdü?

Her şey 1930’lu yılların ortalarında, Almanya ve Fransa’daki bir dizi bulguyla, o zamanlar modern tıpta “mucizelerin mucizesi” olarak göklere çıkarılan keşiflerle, insanlara bakteriyel enfeksiyonları durdurmanın ilk etkili yolunu gösteren ilerlemelerle başladı.

Sülfa bulundu.

Bu çalışmalar daha sonra, henüz deneysel aşamadaki ilaçların –ABD başkanının oğlu dahil olmak üzere– insanlar üzerinde test edilip etkilerinin doğrulanmasıyla sürdü…

Araştırdıkça öykü daha tuhaf ve daha renkli, karakterler ve hikâyelerse daha çarpıcı hâle geliyor; bu öykünün içinde inanılmaz küçük hayvanlar ve büyük karteller var.

Merakla okunacak bir yakın tarih kitabı.

Thomas Hager; havadaki azotu kullanarak gübre üretmenin yolunu bulan iki Alman bilim insanının, Fritz Haber ve Carl Bosch’un öyküsünü anlattığı ‘Havadaki Simya’ kitabındaki gibi bu kitapta da Hitler’den, Nazilerden, Yahudi bilim insanlarının Amerika, Almanya ve Fransa’nın savaş şartlarında yaptıkları bilimsel araştırmalardan ve tabii ilaç sektörünün karanlık yüzünden söz ediyor.

  • Künye: Thomas Hager – Sahra Hastanelerinden Nazi Laboratuvarlarına Antibiyotiğin Öyküsü, çeviren: Ebru Elbaşıoğlu, Pan Yayıncılık, inceleme, 472 sayfa, 2023

Jay Winter – Savaşı Hatırlamak (2023)

‘Savaşı Hatırlamak’, yirminci yüzyıldaki anma ve savaş hakkında ustaca kaleme alınmış özgün bir eser.

Otuz yıllık bir çalışmanın ürünü.

Jay Winter, kendine özgü güçlü ve derinlikli üslubuyla çağdaş kültür tarihi üzerine yapılan tartışmaların ve akademik görüşlerin en etkili konularından birini ele alıyor: bellek ve belleğin tarihle ilişkisi.

Yazar bellek konusuna olan ilgiyi Birinci Dünya Savaşı’na yoğunlaşan bir çizgide konumlandırıyor.

İki dünya savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkan imgeler, geliştirilen diller ve ortaya konan yöntemler, savaşın kurbanlarının hakkını teslim etme ihtiyacına odaklanmış ve ileride yaşanacak çatışmaların yeniden tahayyülü ve hatırlanma biçimlerini şekillendirmiştir.

Kitap, belleğe yönelik mevcut ilginin kökenlerinin izini sürerek başlıyor, ardından özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında tarih ve belleği birbirine bağlayan anma pratiklerini irdeliyor.

Yazar ayrıca, film, televizyon, müzeler ve geçmişin anıların kamusal temsilleri aracılığıyla görüldüğü savaş suçları davaları gibi “hafıza tiyatrolarını” da ele alıyor.

Kitap, bu pratiklerin bir bütün olarak yirminci yüzyıl kültür tarihi için önemini ortaya koyuyor.

‘Savaşı Hatırlamak’, önde gelen Birinci Dünya Savaşı tarihçisinin bu alana yaptığı bir katkı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Jay Winter – Savaşı Hatırlamak: Yirminci Yüzyılda Bellek ve Tarih Arasındaki Büyük Savaş, çeviren: Petek Onur, Runik Kitap, tarih, 328 sayfa, 2023

Johann Chapoutot – İtaat Serbest (2023)

Reinhard Höhn, Nazi Almanyası’nda bir komutan ve III. Reich’ı kuran entelektüellerden biriydi.

Almanya’nın mağlubiyetinin ardından birkaç yıl gizlendikten sonra 1950’lerde bir yönetim okulu kurdu.

Ülkenin savaş sonrası liderlerinin büyük çoğunluğu, yani 600.000’in üzerinde yönetici –uzaktan eğitim alan 100.000 kişi buna dahil değildir– bu okulda eğitim gördü ve “insan yönetimi”ni, yani başka bir deyişle hiyerarşik iş organizasyonunu öğrendi.

Buna göre yönetici, belirlenmiş hedefleri elde etmek için hangi yollara başvurulacağını seçmekte özgürdü, ki III. Reich’ı yeniden silahlandırırken, Slav halklarını aç bırakırken ve Yahudi soykırımını gerçekleştirirken takip ettiği yol buydu.

Önde gelen Nazizm uzmanlarından Johann Chapoutot, ‘İtaat Serbest’te “başarı” tanımını sorgularken, günümüz kurumsal yönetim ilkeleri, uygulamaları ile Nazizm arasındaki derin bağlantıları inceliyor.

  • Künye: Johann Chapoutot – İtaat Serbest: Nazizmden Bugüne Yönetim, çeviren: Yurtsay Mıhçıoğlu, Alfa Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2023

Candan Türkkan – İstanbul’u Doyurmak (2023)

İstanbul, yüzlerce yıl Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, günümüzdeyse Türkiye’nin finansal kalbi olan, tarihî, kültürel ve ekonomik açıdan her zaman önemli bir şehir.

Candan Türkkan, ‘İstanbul’u Doyurmak’ta “iaşe”nin, iktidarın kendini var etme araçlarından biri olduğu tespitinden hareket ediyor; söz konusu tespitin yüzyıllar içinde bu toprakların kendine has ekonomi politiğiyle nasıl dönüşüp ne gibi sosyal ve siyasi sonuçlar yarattığını ele alıyor.

Osmanlı döneminde İstanbul’un iaşesine ilişkin birincil kaynakları, tarihî, antropolojik ve coğrafi çalışmaları kullanarak gıda sisteminin özelliklerini belirleyen Türkkan, bu sistemin 19. yüzyıldaki çözülüşünü takip ederek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan geniş bir tarihsel süreçte gıda rejiminin son derece etraflı bir analizini yapıyor.

1980’lerden itibaren gündelik hayatta/ ekonomide yaşanan dönüşüm ve değişimlerin, neoliberal politikaların, küreselleşmenin, sermaye piyasalarının, tedarik zincirlerinin izini sürerek İstanbul’un nasıl doyurulduğunun/doyduğunun günümüzdeki dinamiklerine daha yakından bakıyor.

Üstelik hem farklı bir gıda sistemi hem de farklı bir gıda rejimi vaat eden “karşı hareketleri”, alternatif yaklaşımları da ihmal etmeyerek.

İstanbul’un olduğu kadar Türkiye’nin de gerek tarihini gerek iaşe kültürünü, değişen beslenme politikalarını anlamak için çok önemli bir kaynak.

Kitaptan bir alıntı:

“(…) gıdanın nasıl üretildiğinin, hangi gıdaların üretildiğinin, üretim yerlerinden tüketim noktalarına nasıl taşındıklarının, nerede ve nasıl alınıp satıldıklarının, onları kimlerin işleyip tükettiğinin, tüm bunların siyasi sorular olduğunu ve dolayısıyla siyasi bünyenin nasıl tesis edildiğinin, egemenle tebaa arasındaki ilişkinin doğasının –kimin, kimi, nasıl yönettiğinin ve bu yönetimin neyi gerektirdiğinin– göstergeleri olduklarını savunuyorum.”

  • Künye: Candan Türkkan – İstanbul’u Doyurmak: Gıda İaşesinin Politik Ekonomisi, İletişim Yayınları, inceleme, 238 sayfa, 2023

Ulrich Trumpener – Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu 1914-1918 (2023)

  • Birinci Dünya Savaşı arifesinde ve savaş esnasında Berlin, Bâbıâli’nin kendi politikalarını oluşturmasında mutlak söz sahibi miydi?
  • Almanlar, Osmanlı silahlı kuvvetlerini ne derece kontrol ediyorlardı?
  • Almanların Türk topraklarındaki ekonomik gücünün boyutu ve savaş boyunca temin ettikleri kazanç neydi?
  • Reich Hükûmeti’nin ve Alman ekonomik çıkarlarının Osmanlı İmparatorluğu’na istinaden geliştirdikleri uzun vadeli planlar nelerdi?

Türkiye’de 120 yılı aşkındır Alman nüfuzunun boyutları tartışılıyor.

Almanların Osmanlı İmparatorluğu üzerinde gerçekten de pek çok eserde iddia edildiği kadar etkili ya da baskın olup olmadığını sorgulayan Ulrich Trumpener, ticaretten diplomasiye imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’ndaki serüvenini irdeliyor.

Bunun dışında yazar 1913’ten 1918’e kadar Osmanlı idaresini, İttihat ve Terakkî Fırkası’nın mahiyeti ve başarılarının içyüzüne değiniyor.

  • Künye: Ulrich Trumpener – Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu 1914-1918, çeviren: İbrahim Tolga Kara, Selenge Yayınları, tarih, 432 sayfa, 2023