Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar (2025)

Phaidon, Platon’un ölüm, ruhun ölümsüzlüğü ve hakikatin bilgisine ulaşma yolları üzerine kurduğu en yoğun düşünsel metinlerden biridir. Bu eser, sadece Antikçağ felsefesinin değil, insanlığın kendini anlama çabasının merkezinde duran büyük sorulara verdiği yanıtlarla yüzyıllardır düşünce tarihini şekillendiriyor. Elinizdeki çalışma ise Phaidon’u yalnızca bir çeviri metni olarak sunmakla kalmıyor; onu kuşatan çok katmanlı bir yorum geleneğini de görünür kılarak benzersiz bir bütünlük sunuyor.

Kitap, George Grote’un Phaidon üzerine yaptığı klasik nitelikteki çözümlemeyle açılıyor ve böylece metnin Antikçağ yorum geleneğine nasıl yerleştiğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Ardından John Burnet, Sokratesçi ruh öğretisini ayrıntılı biçimde ele alarak Phaidon’un merkezindeki ruh anlayışını tarihsel ve kavramsal bağlamına yerleştiriyor. J. A. Stewart, Platon’un idealar kuramını özellikle Phaidon’daki işlevi üzerinden incelerken; Herman H. Berger, Platon’un diyaloglarında ousia kavramının nasıl kullanıldığını filolojik bir titizlikle çözümlüyor.

Bu klasik metinlere, kitabın aynı zamanda derleyicisi olan Özgüç Orhan’ın üç önemli katkısı eşlik ediyor: Platon’un ontolojik terminolojisine dair açıklamalar, eidos ve idea ayrımının çeviri ve kavramsal sorunları üzerine ayrıntılı notlar ve psyche kavramının tarihsel anlam katmanlarını gösteren kapsamlı bir tartışma. Orhan ayrıca Epikharmos üzerine kısa ama önemli bir notla Platon’un erken dönemiyle ilişkili kültürel bir arka plan sunuyor.

Bütün bu metinler bir araya geldiğinde ortaya yalnızca Phaidon’u çevirmekle yetinmeyen, aksine onu antik felsefe, dil, kavram tarihi ve yorum geleneği açısından kuşatan çok boyutlu bir rehber çıkıyor. Bu kitap, Phaidon’u anlamayı ciddiye alan okurlar için, hem tarihsel hem felsefi hem de terminolojik düzeyde derinleşmeyi mümkün kılan kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar, hazırlayan: Özgüç Orhan, Dergah Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025

Jon Krakauer – Everest Günlüğü (2025)

‘Everest Günlüğü’ (‘Into Thin Air’), Jon Krakauer’in 1996 Everest Felaketi’ni hem kişisel tanıklık hem de analitik bir sorgulamayla aktardığı çarpıcı bir anlatı. Krakauer, Outside dergisi için ticari Everest tırmanışlarını araştırmak üzere Rob Hall’un Adventure Consultants ekibine katıldığında, yalnızca bir gazeteci değil, giderek sınırları zorlayan bir dağcının içine düştüğü etik ve fiziksel bir krizin tanığı hâline geldi.

10 Mayıs 1996’da yaşanan felaketin temeli, ticari dağcılığın Everest üzerinde yarattığı yapısal sorunlarda yatıyor: deneyimsiz müşteriler, zirve gününde sabit hatların zamanında kurulmamış olması, dar geçitlerde yığılmalar ve tehlikeli gecikmeler. Krakauer ve ekibi zirveye ulaşsa da dönüş yoluna fırtına yaklaşırken çıkmaları ölümcül sonuçların ilk işareti oluyor.

Öğleden sonra başlayan şiddetli kar fırtınası, Ek III ile zirve arasındaki bölgeyi bir ölüm koridoruna çeviriyor. Görüş sıfıra inerken birçok tırmanıcı yönünü kaybediyor; bazıları çöküp donmaya başlıyor. Krakauer büyük bir tükenmişlikle de olsa Kamp IV’e ulaşmayı başarıyor, fakat dağın üst kesimlerinde kalanların kaderi hızla kararıyor. Rehberler Rob Hall ve Andy Harris, dağcılar Doug Hansen ve Yasuko Namba da dahil olmak üzere sekiz kişi Everest’te hayatını kaybediyor. Krakauer, özellikle Andy Harris’i sağ kaldığını sanarak yanlış yönde değerlendirme yapmasının kendisinde ömür boyu taşıdığı ağır bir suçluluk duygusu yarattığını açıkça anlatıyor.

Krakauer, kitabında sadece olayların fiziksel akışını değil, kararların nasıl alındığını, yetkin rehberliğin sınırlarını ve ticari dağcılığın etik sorunlarını da mercek altına alıyor. Everest’in “ana tanrıça” olarak anılmasının ardında yatan hem çekicilik hem de ölümcül cazibe, onun anlatısında insan hırsı, kırılganlık ve doğa karşısındaki çaresizlikle birleşiyor. ‘Everest Günlüğü’, bir felaketi belgelemekten çok daha fazlası: modern maceracılığın karanlık yüzüne, bireysel sorumluluğa ve sınır deneyimlerinin insan ruhunda açtığı yaralara dair sarsıcı bir hesaplaşma.

  • Künye: Jon Krakauer – Everest Günlüğü, çeviren: Pelin Sertoğlu Hız, Siren Yayınları, anı, 328 sayfa, 2025

Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi (2025)

Luc Ferry ile Claude Capelier’nin bu kitabı, felsefeyi akademik soyutlamaların ötesine taşıyarak insanlığın anlam arayışının uzun tarihini berrak ve anlaşılır bir dille yeniden kuruyor. Yazarlar, kitabı bir anlatı değil bir diyalog olarak tasarlayarak felsefenin her çağda yeniden sorulması gereken temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor: Neden hâlâ filozoflara kulak veriyoruz? Çünkü her dönem kendi krizini aşmak için düşünceye geri dönmek zorunda kalıyor.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’ (‘La Plus Belle Histoire de la Philosophie’), felsefi düşüncenin beş büyük evresini izleyerek insanın dünyayı ve kendini anlamaya yönelik girişimlerinin nasıl dönüştüğünü gösteriyor:

  • Antik Yunan’da kozmosun düzeni “kurtuluşun” kaynağıydı.
  • Ortaçağ, anlamı inançta ve ilahi düzenin kesinliğinde buldu.
  • Rönesans, insanı ve hümanizmi merkeze aldı.
  • Modernite, aklın sınırlarını sorgulayarak özgürlüğün ve bireyliğin koşullarını araştırdı.
  • Peki bugün? Geleneksel idealler çökerken, ne inanç ne ulus ne de devrimci ütopyalar yaşamı yönlendirmeye yetiyor.

Ferry’nin yanıtı, kitabın merkez fikrini oluşturuyor: “Sevgi hümanizmi”. Bu yaklaşım, felsefeyi yalnızca kavramların tarihi değil, yaşama sanatı olarak görür. Ferry’nin “laik maneviyat” dediği bu düşünce, anlamın dışsal dogmalarda değil, insanın düşünme cesaretinde, özgürlüğünde ve sevgi kapasitesinde bulunduğunu savunuyor. Hayata yön veren şey artık aşkın otoriteler değil; bireyin başkalarıyla kurduğu bağlar, ortak gelecek duygusu ve dünyaya karşı üstlendiği sorumluluktur.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’, geçmişin büyük fikirlerini bugünün kaygılarıyla buluşturarak felsefeyi gündelik yaşama yeniden bağlayan bir rehber sunuyor. İnsanlığın kendini, çağını ve kaderini anlamak için çıktığı uzun yolculuğun hem özeti hem de devam etmekte olduğunu hatırlatan canlı bir düşünme daveti niteliği taşıyor.

  • Künye: Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi, çeviren: Öznur Karakaş, İş Kültür Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2025

İsmail Güney Yılmaz – Lazlar: Kimlik ve Toplum (2025)

‘Lazlar: Kimlik ve Toplum’, hem Laz kimliği üzerine yürütülen tartışmalara içerden bir ses kazandıran hem de Laz kültür hareketinin son otuz yılına eleştirel ve tarihsel bir çerçeve sunan kapsamlı bir çalışma. İsmail Güney Yılmaz, kendisinin de parçası olduğu bu kültürel dönüşümün mirasını incelerken, Laz kimliğini dar etnik tanımların dışına taşıyan toplumsalcı ve eşitlikçi yaklaşımını merkeze alıyor. Ona göre Lazları anlamak, yalnızca Lazların kendi iç dinamiklerine bakmakla değil; Doğu Karadeniz’in tarihsel ilişkiler ağını, komşu halklarla kurulan etkileşimleri, bölgenin ekonomik ve ekolojik koşullarını hesaba katmakla mümkün.

Kitabın çok katmanlı yapısı, içindekiler bölümünde de görüldüğü gibi, kimlik, kültür, siyaset, nüfus, etnografya, dil, müzik, edebiyat ve tarih gibi geniş bir alanı kapsıyor. Yılmaz, hem önceki çalışmalarını yeniden değerlendiriyor hem de daha önce hiç işlenmemiş başlıklara eğilerek Laz toplumunun güncel meselelerini açıklığa kavuşturuyor. Lazcanın yaşam mücadelesinden modern Laz edebiyatının oluşumuna, dini pratiklerden belediyelerdeki Laz temsiline, Megrel meselesinden 90’ların kültür hareketine uzanan geniş bir tartışma yelpazesi sunuyor.

Yazarın özellikle etnosentrik yorumlardan bilinçli biçimde uzak durması, çalışmayı alandaki birçok incelemeden ayırıyor. Lazları yalnızca “kendileriyle” değil, tarihsel olarak iç içe yaşadıkları tüm topluluklarla birlikte ele alması, kültürel farklılığı toplumsal ilişkiler bağlamında düşünmesi, eserin analitik gücünü artırıyor. Bu yönüyle kitap, Laz kimliğine dair ideolojik kutuplaşmaları aşan, eleştirel ve çoğulcu bir perspektif ortaya koyuyor.

‘Lazlar: Kimlik ve Toplum’, bölge araştırmaları, kimlik politikaları, kültürel çalışmalar ve sosyoloji alanında çalışan herkes için önemli bir kaynak niteliğinde. Laz toplumunun geçmişten bugüne taşıdığı kültürel mirası, dönüşümleri ve çelişkileri anlamak isteyen okurlar için hem derleyici hem yenilikçi bir başvuru eseri sunuyor.

  • Künye: İsmail Güney Yılmaz – Lazlar: Kimlik ve Toplum, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 208 sayfa, 2025

Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler (2025)

Doğanın yüzeyde masum görünen düzeni, aslında canlıların hayatta kalmak için sürekli olarak hileye başvurduğu bir denge oyunu kuruyor. Lixing Sun, doğadaki aldatmanın evrimsel kökenlerini araştırırken hilenin ahlaki bir kusur değil, yaşamın temel stratejilerinden biri olduğunu gösteriyor.

‘Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma’ (‘The Liars of Nature and the Nature of Liars’), yalanı kasıtlı bir davranış olarak tanımlayan insan merkezli bakışın ötesine geçerek organizmaların niyet taşımadan da birbirlerini kandırabildiğini ortaya koyuyor. Guguk kuşlarının yavru değiştirmesinden orkide çiçeklerinin sahte eş taklidine, bakterilerin ortak kaynaklardan beleşçilik yapmasına kadar uzanan örnekler, yaşamın her düzeyinde hileyi görünür kılıyor.

Sun, hilenin karmaşık bir beyin gerektirmediğini, bitkilerden mantarlara, hatta tek hücrelilere kadar tüm canlı formlarında ortaya çıktığını vurguluyor. Bu davranışlar, evrimsel silahlanma yarışlarını tetikleyerek yeni özelliklerin doğmasına katkı sağlıyor. Hile arttıkça karşı-hile stratejileri gelişiyor; böylece çeşitlilik ve karmaşıklık güçleniyor. Yazar, doğanın dürüstlükle değil, çıkar dengeleriyle işlediğini ve evrimin ahlaki ilkeler gözetmeden işe yarayan davranışları ödüllendirdiğini ileri sürüyor.

‘Doğa Yalan Söyler’, modern insan toplumlarındaki aldatma biçimlerinin de biyolojik temellerle akraba olduğunu hatırlatarak hem bilimsel hem felsefi bir tartışma açıyor. Sun’ın çalışması, hilenin dünyayı nasıl şekillendirdiğini göstererek evrimsel biyoloji yazını içinde önemli bir yer ediniyor.

  • Künye: Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma, çeviren: Şafak Tahmaz, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika (2025)

Raymond Geuss’un bu kitabı, siyaset felsefesinin nasıl yapılması gerektiğine dair yerleşik kabulleri kökten sorgulayan bir müdahale. Geuss, özellikle Kantçı geleneğin hâkim olduğu “siyaset = uygulamalı etik” anlayışını hedef alarak, siyasetin ideal ilkelerden değil, gerçek dünyadaki kurumların nasıl işlediğinden ve insanların hangi koşullarda nasıl eyleme yöneldiğinden yola çıkması gerektiğini savunuyor.

‘Felsefe ve Reel Politika’ (‘Philosophy and Real Politics’), normatif modeller kurmakla yetinen soyut siyaset felsefesini eleştirirken, reel politikanın karmaşık doğasını merkeze alıyor. Geuss’a göre iyi bir siyaset felsefesi, tarihsel bağlamları, iktidar ilişkilerini, ekonomik yapıların işleyişini, kültürel pratikleri ve psikolojik motivasyonları hesaba katmalıdır. Bu nedenle “etik”, izole bir alan değil; tarih, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve ekonomiyle örülü geniş bir bilgi ağıdır. Siyasi eylemi yalnızca ilkeler, normlar ve rasyonel tercih modelleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, insan topluluklarının gerçek davranış dinamiklerini ıskalar.

Geuss, siyaseti öncelikle bir eylem ve bağlam meselesi olarak yorumlar. İnançların, değerlerin ya da önermelerin kendisi, ancak onları şekillendiren maddi, tarihsel ve kurumsal koşullar içinde anlam kazanır. Bu nedenle siyaset felsefesi, ideal düzen tasarımlarından çok, mevcut güç yapılarını, çatışmaları, motivasyonları ve olası stratejik seçenekleri analiz eden pratik bir çerçeve sunmalıdır.

‘Felsefe ve Reel Politika’, yalnızca liberal siyaset anlatılarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değil; aynı zamanda insan topluluklarının eyleme geçme kapasitesine duyulan güveni yeniden vurgulayan yenilikçi bir çalışma. Siyaseti soyut bir ahlak mühendisliği değil, dünyayı belirleyen gerçek süreçlerle yüzleşme pratiği olarak konumlandırmasıyla, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarında güçlü ve kalıcı bir iz bırakıyor.

  • Künye: Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2025

Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci (2025)

Tarık Alpagut’un ‘Benim Babam Darbeci’ adlı eseri, Türkiye’nin askeri darbeler tarihine içeriden bir tanıklık sunan nadir örneklerden biri olarak öne çıkıyor. Yazar, 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan ve 22 Şubat 1962 darbe girişimine uzanan çalkantılı dönemi, büyük anlatıların gölgesinde kalmış kişisel bir hikâyeyle birleştiriyor. Milli Birlik Komitesi’nin iktidarı ele alış biçimi, Yassıada yargılamalarının yarattığı adalet tartışmaları ve darbeci kadroların kendi içindeki kırılmalar, anlatının arka planında tarihsel bir panoramaya dönüşüyor.

Eser, darbe sonrası kurulan düzenin hem toplumsal hem de siyasal sonuçlarını hatırlatırken, “biz kimseye karşı ihtilal yapmadık” söylemi ile uygulanan politikaların yarattığı çelişkiyi görünür kılıyor. Milyonlarca vatandaşın oy verdiği bir partinin kapatılması ve yöneticilerinin ölüm cezasıyla yargılanması, hem toplumda hem de ordu içinde derin bir huzursuzluk yaratıyor. Bu gerilim, askerî kadroların deneyimsizliği ile ülkeyi yönetme iddiası arasında sıkışmış bir kuşağın çıkmazını da yansıtıyor.

Kitabın merkezinde ise Talat Aydemir hareketi ve 22 Şubat 1962 girişimi yer alıyor. İsmet İnönü ile genç subaylar arasındaki güç mücadelesi, kan dökülmeden bastırılmış olsa da Türkiye’nin sancılı siyasal dönüşümünü belirleyen önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Alpagut, bu tarihsel çatışmayı yalnızca belgelerle değil, Kara Harp Okulu Alay Komutanı olan babası Kurmay Albay Turgut Alpagut’un kişisel kaderi üzerinden aktararak anlatıya duygusal ve insani bir derinlik kazandırıyor.

‘Benim Babam Darbeci’, darbelerin soğuk siyasi dilini kırarak, aile, sadakat, hayal kırıklığı ve tarihsel mirasın yükü gibi temalarla örülü bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Böylece kitap, sadece siyasi bir dönemin değil, o dönemi yaşayanların ruh halinin de izini süren özgün bir tanıklık sunuyor.

  • Künye: Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci, Ayrıntı Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

David Fromkin – Barışa Son veren Barış (2025)

Birinci Dünya Savaşı yıllarıyla 1922 arasını merkezine alan ‘Barışa Son Veren Barış’, modern Ortadoğu’nun nasıl kurulduğunu büyük güçlerin kararları, savaşın yarattığı boşluklar ve bölgesel aktörlerin hamleleri üzerinden anlatıyor. Fromkin, imparatorlukların çözüldüğü bu dönemde İngiltere başta olmak üzere ABD, Fransa ve Rusya gibi devletlerin masa başında çizdiği sınırların bugün hâlâ süren çatışmaların temelini nasıl attığını gösteriyor. Bölgenin petrol potansiyeli ve stratejik konumu, Mısır’dan İran’a uzanan geniş coğrafyayı hem yerel halkların hem de küresel güçlerin hesaplarının merkezine yerleştiriyor.

Kitap, Ortadoğu’nun kaderini belirleyen kararların çoğunun savaş alanlarında değil, kapalı kapılar ardında verildiğini vurguluyor. Fromkin, açık arşivlerin sağladığı verilerle Lloyd George, Churchill, Wilson, Kitchener, Lenin, Stalin, Mussolini ve Atatürk gibi figürlerin rolünü yeniden değerlendiriyor. Özellikle Arabistanlı Lawrence’ın efsaneleştirilmiş kişiliğini tarihsel bağlamına yerleştirerek, ona atfedilen etkinin gerçekte ne kadarının gerçek olduğunu sorguluyor. Bu yaklaşım, hem kişisel kahramanlık anlatılarının sınırlarını hem de büyük güçlerin bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme biçimini açığa çıkarıyor.

‘Barışa Son Veren Barış’ (‘A Peace to End All Peace: The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East’), Ortadoğu’daki güncel gerilimleri anlamak için tarihsel bir pusula sunuyor. Afganistan ve Irak işgallerinden Suriye iç savaşına, Filistin meselesinden bölgesel güç mücadelelerine kadar pek çok gelişmenin köklerinin bu dönemde atıldığını gösteriyor. Fromkin’in çalışması, devletler, topluluklar ve ideolojiler arasında kurulan kırılgan dengenin nasıl oluştuğunu açıklayarak, modern Ortadoğu’nun neden sürekli bir kriz döngüsünde salındığını anlamaya yardımcı oluyor.

  • Künye: David Fromkin – Barışa Son veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?, çeviren: Mehmet Harmancı, Diplomat Yayınları, tarih, 542 sayfa, 2025

Louis Althusser – Kara İnekler (2025)

 

Louis Althusser’in ‘Kara İnekler’i, filozofun 1976’da kendi kendisiyle yaptığı hayali bir söyleşi aracılığıyla siyaset teorisiyle kişisel hesaplaşmasını bir araya getiriyor. Yayınlanmamış elyazmalarından derlenen bu metin, Althusser’in uzun yıllar düşünsel zeminini oluşturan Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisini sorguladığı ve Marksist kuramın temel kavramlarını yeniden tartıştığı bir dönemin iç sesini yansıtıyor. Proletarya diktatörlüğü, SSCB deneyimi, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci örgütlenme gibi başlıklar, hem bir militanın kaygıları hem de bir filozofun katı teorik mücadelesiyle iç içe işleniyor.

Eserin adı, Hegel’in Tinin Görüngübiliminde aktardığı “gece tüm ineklerin kara göründüğü” deyişine göndermede bulunarak, politik açıdan bulanıklaşan bir çağda ideallerle gerçekliğin nasıl çatıştığını imâ ediyor. Althusser, devrimci hareketin geri çekildiği bu dönemi yalnızca bir durum tespiti olarak değil, komünist ideallere bağlı kalarak yeni bir yön arayışı olarak yorumluyor. Devleti, sınıfsal egemenliği ve proletarya diktatörlüğünü burjuva iktidarının tek gerçek alternatifi olarak yeniden temellendirirken, kendi siyasi angajmanını da acı bir açıklıkla yeniden değerlendiriyor.

‘Kara İnekler’ (‘Les vaches noires. Interview imaginaire’), Althusser külliyatında uzun süre eksik kalan politik-felsefi halkayı tamamlıyor. Dogmatik bir Althusser imgesini kırarak, hem esnek hem çok yönlü bir düşünürü görünür kılıyor. Bu istisnai polemik, teorik sertliği ile kişisel özeleştiriyi bir arada taşıyan yapısıyla, Marksist felsefede özne, iktidar ve örgütlülük üzerine yürütülen tartışmalara özgün bir katkı sunuyor.

  • Künye: Louis Althusser – Kara İnekler, çeviren: Erkan Ataçay, Sel Yayıncılık, felsefe, 288 sayfa, 2025

Menderes Kurt – Osmanlı’da Yahudi Hekimler (2025)

‘Osmanlı’da Yahudi Hekimler (15–18. Yüzyıl)’, Menderes Kurt’un Osmanlı tıp tarihinin arka planda kalmış bir damarını gün yüzüne çıkardığı kapsamlı bir inceleme. Kurt, Yahudi toplumunun sürgünlerden göçlere uzanan tarihsel yolculuğunun, hekimlik mesleğiyle kurduğu güçlü bağları Osmanlı bağlamında yeniden değerlendiriyor. Daha önce çoğunlukla siyaset ve ekonomi merkezli tartışmaların gölgesinde kalan bu konu, kitapta ilk kez doğrudan tıp mesleği üzerinden ele alınıyor ve böylece hem toplumsal hem entelektüel bir tarih yeniden inşa ediliyor.

Fatih döneminde mühtedi Yakub Paşa’yla başlayan hikâye, Kanuni’nin başhekimi Musa Hamon, Sanchi, Ben Yahya gibi köklü ailelerin yükselişiyle geniş bir çerçeveye yayılıyor. Kurt, bu hekimlerin yalnızca saray hekimi olmadıklarını; diplomasi, kültür aktarımı ve Doğu–Batı tıbbi gelenekleri arasında aracılık yaparak imparatorluğun entelektüel dokusunu şekillendirdiklerini gösteriyor.

Kitap, Yahudi hekimlerin statüsünün sabit olmadığını da vurguluyor. 17. yüzyılın siyasal ve toplumsal kriz ortamı, bu hekimlerin konumlarını yeniden tanımlamalarına yol açmış; ihtida eden Hayatizade Mustafa Feyzi Efendi ile Amatus Lusitanus ve Tobias Cohen gibi Avrupa kökenli figürler bu dönüşümün temsilcileri hâline gelmişti. Kurt, arşiv belgeleri ve biyografik kaynaklardan yararlanarak bu değişimi çok katmanlı bir perspektifle sunuyor.

Sonuç olarak eser, yalnızca bir meslek grubunun hikâyesini değil; Osmanlı’da bilgi dolaşımını, kimlik ilişkilerini ve iktidarın tıbbi uzmanlıkla kurduğu bağı anlamaya yönelik özgün bir katkı sağlıyor.

  • Künye: Menderes Kurt – Osmanlı’da Yahudi Hekimler (15-18. Yüzyıl), Selenge Yayınları, tarih, 240 sayfa, 2025