Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman (2025)

Tim Parks’ın bu kitabı, romanın insan yaşamındaki temel işlevini irdeleyen özgün bir edebiyat kuramı sunuyor. Parks, romanı yalnızca estetik bir ifade biçimi olarak değil, bireyin kendisini anlaması, duygusal deneyimlerini işleyebilmesi ve modern dünyanın karmaşasıyla baş edebilmesi için kullandığı hayati bir beceri olarak konumlandırıyor. ‘Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman’ (‘The Novel: A Survival Skill’), romanın okur için taşıdığı kişisel anlamı merkeze alarak, edebiyat eleştirisini psikolojik ve varoluşsal bir zemine oturtuyor. Yazar, özellikle Batı edebiyatının bireysel benliği inşa eden yönlerini sorgularken, romanın terapötik gücünü vurguluyor.

Parks’a göre roman, bireyin iç dünyasını sözcüklere dökebilmesini sağlıyor ve bu sayede içsel karmaşayı düzenleme imkânı tanıyor. Modern bireyin yaşadığı yabancılaşma, yalnızlık ve gerçeklik ile bağ kurma sorunu, roman sayesinde bir düzene oturuyor. Yazar, bu noktada romanın biçimsel özellikleri ile bireyin ruhsal ihtiyaçları arasında güçlü bir bağ kuruyor. Joyce, Beckett, Proust gibi yazarların eserleri üzerinden, romanın nasıl bir iç gözlem aracına dönüştüğünü gösteriyor. Parks’ın bakış açısı, edebi metni salt nesnel yapısıyla değerlendiren geleneksel eleştiriden uzaklaşıp, edebiyatı yaşamsal bir ihtiyaç olarak tanımlıyor.

Roman okumanın “boş zaman etkinliği” olmanın ötesinde, hayatta kalma stratejisi olabileceği fikrini temellendiriyor. Bu yönüyle kitap, roman sanatına varoluşsal bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman, çeviren: Kerem Işık, Livera Yayınevi, inceleme, 252 sayfa, 2025

Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler (2025)

Kant ‘Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’ (‘Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’) adlı bu eserinde estetik duygular üzerine derinlemesine bir ayrım yapıyor. Güzel duygusu, yumuşaklık, zarafet ve hoşnutlukla ilişkilendiriliyor. İnsan güzel olanla karşılaştığında huzur hissi duyuyor. Güzel, daha çok sevgiyle bağ kurulan nesnelere yöneliyor. Yüce ise hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırıyor. Güzel, ölçülü olanı; yüce, sınırsız olanı çağrıştırıyor. Bir dağ manzarası güzel olabilirken, fırtına içindeki okyanus yücelik hissi veriyor. Güzel, duyulara hitap ediyor; yüce, zihni zorlayan büyüklükte ortaya çıkıyor.

Kant, bu estetik ayrımı yalnız doğa ve sanatla değil, insan karakterleriyle de ilişkilendiriyor. Güzele duyarlılık nazik ve incelikli kişiliklerde öne çıkıyor. Yüceyi hisseden kişi ise cesaret, onur ve yüksek ahlaki duygular taşıyor. Kadınların daha çok güzel olana, erkeklerinse yüce olana eğilimli olduğunu savunuyor. Ancak bu, kültürel alışkanlıklarla da şekilleniyor. Kant, her bireyin doğuştan gelen mizacıyla estetik duyarlılığı arasında bir bağ kuruyor.

Eserde ahlaki yücelik ile estetik yücelik arasındaki fark da vurgulanıyor. Ahlaki yücelik, insanın iyilik uğruna acıya dayanabilmesini içeriyor. Estetik yücelikse karşısında küçüklüğümüzü hissettiğimiz doğa olaylarında ortaya çıkıyor. Kant, yüceyi hisseden kişinin aynı zamanda kendi içsel gücünü de fark ettiğini belirtiyor. Güzellik geçici bir hoşnutluk verirken, yücelik insanı derin düşüncelere yöneltiyor. Bu düşünsel derinlik, ahlaki gelişimin de temelini oluşturuyor.

  • Künye: Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler, çeviren: Gamze Aydemir, Say Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Nigel Rodgers – Manet (2025)

Nigel Rodgers, bu kapsamlı çalışmasında Édouard Manet’nin yaşamını ve sanatsal dönüşümünü görsel bir anlatıyla sunuyor. ‘Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri’ (‘Manet: His Life and Works in 500 Images’), yalnızca bir biyografi değil; aynı zamanda sanat tarihine görsel bir yolculuk sunan, zengin illüstrasyonlarla desteklenmiş bir inceleme olarak öne çıkıyor. Manet’nin erken dönem çalışmalarından başyapıtlarına kadar uzanan süreç, hem estetik hem tarihsel bağlam içinde analiz ediliyor. Sanatçının yaşadığı çağın toplumsal ve kültürel atmosferi, eserlerine nasıl yansıdığıyla birlikte ele alınıyor.

Manet’nin klasik geleneğe duyduğu ilgiyle başlayan sanat yolculuğu, zamanla modernleşen ve kurallara karşı çıkan bir üsluba evriliyor. Akademik resim anlayışıyla hesaplaşırken kullandığı figürler, konular ve teknikler dönemin izleyicilerini şaşırtıyor. Olympia, Le Déjeuner sur l’herbe ve Bar at the Folies-Bergère gibi eserler, sadece estetik değil, aynı zamanda ahlaki ve politik tartışmalar da yaratıyor. Rodgers, bu yapıtları hem sanat teorisi hem sosyal eleştiri bağlamında yorumluyor.

Kitapta Manet’nin kişisel yaşamına, arkadaş çevresine ve özellikle izlenimcilerle olan ilişkisine de geniş yer veriliyor. Monet, Degas ve Zola gibi figürlerle kurduğu entelektüel bağlar, onun yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda düşünsel bir figür haline gelişini ortaya koyuyor. Rodgers’ın anlatımı, Manet’yi yalnızca bir sanatçı olarak değil, modern sanatın öncüsü olarak anlamaya imkân tanıyor. Görsellerle desteklenen bu anlatı, okuyucuyu hem gözle hem zihinle iz bırakacak bir yolculuğa çıkarıyor.

  • Künye: Nigel Rodgers – Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri, çeviren: Menekşe Arık, İş Kültür Yayınları, resim, 256 sayfa, 2025

Kolektif – Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet (2025)

‘Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet: Düşünürler ve Yaklaşımlar’ (‘Social Work Theories and Methods’), sosyal hizmet alanındaki kuramsal çeşitliliği disiplinli ve sistematik bir biçimde ele alıyor. Sosyal hizmet uzmanlarının düşünsel altyapısını güçlendirmeyi hedefleyen bu çalışma, hem geleneksel hem çağdaş yaklaşımları kapsamlı şekilde tanıtıyor. Teorilerin yalnızca akademik bilgi değil, pratik uygulama süreçlerinde rehberlik eden araçlar olduğu vurgulanıyor. Her kuram, tarihsel gelişimi, temel kavramları ve sosyal hizmet pratiğine katkıları çerçevesinde değerlendiriliyor.

Psiko-sosyal yaklaşımlar, davranışçı ve bilişsel teoriler, çözüm odaklı terapi, sistem teorisi, ekolojik model ve güçlendirme yaklaşımı gibi birçok teori detaylı olarak açıklanıyor. Yazarlar, bu kuramların sosyal adalet, insan hakları ve etik sorumluluklarla nasıl örtüştüğünü de tartışıyor. Kuramların yalnızca bireysel düzeyde değil, aynı zamanda yapısal ve toplumsal bağlamlarda nasıl işlev gördüğü örneklerle gösteriliyor.

Kitap, sosyal hizmet uygulayıcılarına kuramsal bir harita sunarken aynı zamanda eleştirel bir bakış açısını da teşvik ediyor. Feminist teori, postmodern yaklaşımlar ve eleştirel kuram gibi çağdaş yönelimler, sosyal hizmetin güç ilişkileriyle nasıl başa çıktığını gözler önüne seriyor. Her bölüm, sosyal hizmetin hem bilimsel hem etik boyutunu vurgulayan bir dengeyle ilerliyor. Bu sayede teori ile pratik arasındaki mesafe kapanıyor.

Kitap, sosyal hizmet alanında çalışan herkes için kuramsal bir pusula işlevi görüyor.

  • Künye: Kolektif – Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet: Düşünürler ve Yaklaşımlar, editör: Mel Gray, Stephen A. Webb, Nika Yayınevi, inceleme, 350 sayfa, 2025

Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a (2025)

Hans Reichenbach bu kitapta, modern fiziğin kökenlerini ve düşünsel gelişimini anlatıyor. Bilimin tarihsel dönüşümünü, özellikle astronomiden başlayarak fiziğin temel kavramlarına doğru genişleten bir anlatı kuruyor. ‘Kopernik’ten Einstein’a’ (‘From Copernicus to Einstein’), Kopernik’in güneş merkezli evren modelinden başlayarak, Einstein’ın görelilik kuramına uzanan zihinsel sıçramaları açıklıyor. Reichenbach, bilimsel devrimlerin sadece gözlemlere değil, aynı zamanda düşünsel cesarete de dayandığını vurguluyor.

Kopernik’in ortaya koyduğu modelin yalnızca bir astronomik hipotez olmadığını, doğayı anlama biçimimizi temelden dönüştürdüğünü belirtiyor. Galileo’nun deneysel yöntemi, Kepler’in gezegen hareketleri üzerine kurduğu matematiksel ilkeler ve Newton’un evrensel çekim yasası bu çizgide birleşiyor. Her adımda, fiziksel dünyanın açıklanmasında yeni düşünme biçimleri gelişiyor.

Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramları ise bu sürecin zirvesi olarak yer alıyor. Zaman ve mekân kavramları Newtoncu fizik içinde mutlakken, Einstein bu mutlaklığı kırıyor. Gözlemcinin konumu ve hareketi, olayların nasıl algılandığını belirliyor. Bu da fiziği, sadece nesnel gerçeklik üzerine değil, aynı zamanda gözlemcinin doğasına dayanan bir bilim haline getiriyor. Reichenbach, göreliliği sadece teknik bir kuram değil, insan düşüncesinin esnekliğini kanıtlayan bir örnek olarak yorumluyor.

Kitap, bilimin soyut kavramlarla değil, sürekli değişen bakış açılarıyla ilerlediğini gösteriyor. Reichenbach, fiziği anlamak için düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

  • Künye: Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a: Evren, Uzay, Zaman ve Hareket, çeviren: Şehnaz Yardım, Say Yayınları, bilim, 120 sayfa, 2025

Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği (2025)

Sermet Muhtar Alus’un kaleminden süzülen bu yazılar, İstanbul’un hem seslerini hem de siluetini yeniden canlandırıyor. Müziği, geçmiş İstanbul yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak ele alan Alus, çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü kültür ortamını, konaklardaki fasıl meclislerinden Boğaz kıyılarındaki mehtap âlemlerine, kahvehanelerden düğünlere kadar geniş bir yelpazede resmediyor. Müzik, onun anlatılarında yalnızca bir arka plan değil; hayatın özünü oluşturan duygusal ve estetik bir damardır.

Yazılar, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında İstanbul’un müzik sahnesine damga vuran isimlere de canlı birer portre sunuyor. Tanburi Cemil’in zarafeti, Kemençeci Vasil’in ustalığı, Kanuni Şemsi’nin narin tınıları, Hafız Sami’nin ruhu titreten sesi ve Kantocu Peruz’un sahneye taşıdığı renkli kişiliği, hepsi Alus’un dikkatli gözlemleriyle dile geliyor. Hanende Karakaş, Mısırlı Udi İbrahim, Şekerci Cemil, Sinekemani Nuri, ud yapımcısı Manol ve Nasib Hanım gibi dönemin önde gelen diğer sanatçıları da unutulmadan, hikâyeleri ve kişilik özellikleriyle birlikte metinlere dahil ediliyor. Her biri, sadece müzikleriyle değil, yaşam tarzları ve toplumsal etkileşimleriyle de İstanbul’un o dönemki kültürel dokusuna yön veriyor.

Sermet Muhtar, müzisyenlerin sahnedeki hallerinden, özel hayatlarındaki nüanslara kadar uzanan çok katmanlı anlatılar sunuyor. Udi Nevres’in uduyla ağlatırken kendisinin de gözyaşlarına hâkim olamayışı, Udi Afet’in udu ensesinde çalacak kadar coşkulu oluşu, Hanende Nedim’in sesiyle semtler arası yankı bulması gibi detaylar, okuyucuyu yalnızca bilgiye değil, duygusal bir tanıklığa da davet ediyor. Laterna-piyano karşılaştırmalarından şarkıların besteleniş hikâyelerine kadar uzanan ayrıntılar, bu metinleri yalnızca nostaljik değil, aynı zamanda tarihsel bir belge haline getiriyor.

Bugüne dek dağınık olarak kalmış bu yazılar, ilk kez bu kitapta bir araya getirilerek İstanbul’un müzik hafızasına toplu bir bakış sunuyor. Sermet Muhtar Alus’un titiz anlatımıyla, artık yalnızca duyulmamış değil, hissedilmiş bir geçmişin kapıları aralanıyor.

  • Künye: Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği, Pan Yayıncılık, müzik, 192 sayfa, 2025

Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar (2025)

Hippolyte Taine, 1860’larda gerçekleştirdiği İngiltere seyahatine dayanarak kaleme aldığı bu kitapta, gözlemci bir filozof titizliğiyle İngiliz toplumunu analiz ediyor. ‘İngiltere Üzerine Notlar’ (‘Notes sur l’Angleterre’), bir seyahat günlüğünden ziyade sosyolojik ve kültürel bir inceleme niteliği taşıyor. Fransa’dan farklı olarak İngiltere’nin bireycilik, düzen ve özgürlükle şekillenen yapısına dikkat çekiyor. Taine’in yaklaşımı, gözlemleri kadar yorumlarıyla da tarihsel anlam taşıyor.

Kitap boyunca İngiliz ahlak anlayışı, çalışma disiplini, dinî yaşantı ve toplumsal kurumlar üzerinde duruluyor. İngilizlerin güçlü burjuva değerlerine sahip olduğu, iş etiğiyle dinî tutumlarının birbirini desteklediği anlatılıyor. Sanayi devriminin etkisiyle şekillenen sosyal yapı, kentleşme ve refah seviyesi ayrıntılı biçimde betimleniyor. Taine, İngilizlerin pratik zekâsı ve sade yaşam tarzları karşısında hem hayranlık hem mesafe hissediyor.

İngiltere’nin siyasi sistemine ve kamu hayatına dair yapılan tespitlerde, anayasal monarşinin istikrarı ve özgürlükçü karakteri öne çıkıyor. Taine, İngiltere’nin eğitim kurumlarından tiyatroya, basın özgürlüğünden hukuk sistemine kadar birçok alandaki farklılıkları not ediyor. Bu gözlemler, 19. yüzyıl İngiltere’sinin sadece fiziksel değil zihinsel haritasını da ortaya koyuyor. Taine’in kalemi, Avrupa’nın iki büyük kültürü arasında bir ayna görevi üstleniyor.

  • Künye: Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar, çeviren: Uzay Özgülenç, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahatname, 344 sayfa, 2025

Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım (2025)

Zygmunt Bauman, ‘Parçalar Halinde Hayatım’ (‘My Life in Fragments’) adlı bu kitabında yaşamının farklı dönemlerinden anılar, fikirler ve izlenimlerle örülü bir anlatı kuruyor. Kitap bir otobiyografiden çok, düşünsel bir günlük gibi ilerliyor. Bauman, yaşamını bütüncül bir hikâye olarak değil, parçalı ve geçişli bir deneyim ağı olarak sunuyor. Bu nedenle her bölüm, bir yaşam kırıntısına, bir zihinsel dönemeç ya da tarihsel bir kesite işaret ediyor. Sürgünlük, belirsizlik ve kimlik temaları, kitabın temel yapı taşlarını oluşturuyor.

Polonya’daki çocukluk yılları, Nazizm’den kaçış, savaş döneminde yaşadığı deneyimler ve sosyalizme duyduğu geçici inanç, anlatıda belirgin şekilde yer alıyor. Bu yaşanmışlıklar, onun sosyolojik bakışını şekillendiriyor. Göçlerle, sınırlarla, kimlik krizleriyle örülü hayatı, modernliğin çelişkilerini anlamasında etkili oluyor. Bauman, yerleşikliğin değil, hareketin ve geçiciliğin insan üzerindeki etkisini irdeliyor.

Kitap boyunca, özel olanla kamusal olan sürekli iç içe geçiyor. Bir birey olarak yaşadıklarıyla, teorik olarak ele aldığı kavramlar arasında sıkı bir bağ kuruluyor. Aile ilişkileri, akademik çevrelerle hesaplaşmaları, Doğu Avrupa’nın çelişkili siyaset iklimi ve Batı’daki entelektüel hayatın yüzeysel yönleri üzerine kişisel notlar aktarıyor. Bauman, bu parçalı yapı sayesinde hem kendini açıyor hem de düşünsel mirasını sorguluyor.

  • Künye: Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, anı, 240 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme (2025)

Harry Stack Sullivan, psikiyatrik görüşmeyi sadece bilgi alma süreci olarak değil, hastayla kurulan özel bir insanî etkileşim biçimi olarak tanımlıyor. Görüşme, psikoterapinin temelini oluşturuyor ve yalnızca tanı koymaya değil, tedaviye de hizmet ediyor. Ona göre, hastanın söyledikleri kadar söyleyemedikleri de dikkatle değerlendirilmesi gereken işaretler taşıyor.

‘Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz’ (‘The Psychiatric Interview’), terapistin iletişim biçimi ve yaklaşımının hastayla kurulan ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini detaylandırıyor. Terapist yalnızca dinleyen değil; dikkatle yönlendiren, empatik şekilde yaklaşan, yargılamadan sorular soran aktif bir katılımcı olarak rol alıyor. Bu etkileşim, hastanın kendi iç dünyasını açmasına ve bilinçdışı çatışmalarını ifade etmesine yardımcı oluyor.

Sullivan, özellikle “kişilerarası ilişkiler teorisi” çerçevesinde, bireyin yaşadığı psikopatolojilerin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Psikiyatrik görüşmenin saf bir teknik değil, etik sorumluluk içeren bir süreç olduğuna vurgu yapılıyor. Görüşme boyunca terapistin amacı yalnızca semptomları anlamak değil, hastayı bir bütün olarak tanımak ve değişime alan açacak güvenli bir atmosfer yaratmak oluyor. Sullivan, terapist-hasta ilişkisinde dürüstlük, dikkat ve insanî duyarlılığın önemini merkeze yerleştiriyor. Bu yaklaşım, hem psikiyatrik hem de felsefî bir yön taşıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz, çeviren: Sayat Müller, Kanon Kitap, psikoloji, 260 sayfa, 2025

Kate Abramson – Gaslighting (2025)

Gaslighting, yalnızca bireyler arası bir manipülasyon biçimi değil; aynı zamanda sosyal ilişkiler, iktidar yapıları ve normatif beklentilerle iç içe geçmiş bir baskı mekanizması olarak işliyor. Abramson bu kavramı yalnızca psikolojik değil, etik ve felsefi bir mesele olarak da ele alıyor. ‘Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı’ (‘A Philosopher Looks at Gaslighting’), gaslighting’in mağduru değil de failine odaklanarak bu eylemin ardında yatan niyetleri, güç ilişkilerini ve toplumsal bağlamları inceliyor. Failin amacı, mağdurun gerçeklik algısını sistematik şekilde bozmak ve kendi algılarını ona dayatmak oluyor.

Gaslighting’in fail tarafından nasıl planlı bir süreç hâline getirildiği ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Bu süreçte kullanılan stratejiler arasında inkâr, alaya alma, abartma ya da önemsizleştirme gibi taktikler yer alıyor. Abramson, bu manipülasyonun sadece bireysel değil, aynı zamanda kültürel olarak da desteklenebileceğini gösteriyor. Özellikle ataerkil toplumlarda kadınların deneyimlerinin daha kolay göz ardı edilmesi, gaslighting’in etkisini artırıyor.

Kitap ayrıca gaslighting’in ahlaki boyutlarını da sorguluyor. Yazar, mağdurun özerkliğini yok eden bu eylemin ciddi bir etik ihlal olduğunu belirtiyor. Gaslighting yalnızca insanın kendiyle olan ilişkisini değil, başkalarıyla olan ilişkilerini de kökten sarsıyor. Abramson, bu yıkıcı manipülasyonu görünür kılarak hem felsefi hem de toplumsal sorumlulukları hatırlatıyor.

  • Künye: Kate Abramson – Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı, çeviren: Ömer Anlatan, Timaş Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025