Marcel van der Linden – Dünyanın Bütün İşçileri (2022)

Bilindiği üzere Marx ve Engels ‘Komünist Manifesto’yu, dünyanın bütün işçilerine seslenerek sonlandırır.

Peki, bu ifadeyle tam olarak ne ima edilmeye çalışılmaktadır?

Küresel Emek Tarihi, işçilerin ve işçi hareketlerinin tecrübelerine yönelik tarihsel araştırmaların yetersiz kaldığı bir noktada devreye giren, nispeten yeni bir paradigmadır.

Nitekim 1960’lı yıllara kadar başat olan geleneksel yaklaşım ve ardından kabul görmeye başlayan yeni tarihsel yaklaşımın eksiklikleri, bütün iyi niyetlerine rağmen emeği küresel bir bağlam içinde değerlendirememekti: Hane ekonomisi, belki de herhangi bir ücretsiz emek biçimi yeterince ele alınmıyordu ve mevcut bakış açısı da ziyadesiyle dardı.

1990’lı yıllara gelindiğinde Marcel van der Linden, emek tarihini monadolojik anlatılardan sıyırmak ve gerçekten dünyanın bütün işçilerinden söz etmek için kendi paradigması bağlamında makaleler yazmaya başladı.

Bu kitap ise, van der Linden’in bir araya getirdiği bu makalelerden oluşuyor.

Tarihteki bütün tecrübeler emsalsizdir.

Ancak van der Linden, birbirinden farklı mekânlara ve zamanlara dair türlü kaynaklardan bir izlek sunar ve dünyanın bütün işçileri dediğimizde yalnız sokaklarında bir heyulanın dolaştığı Avrupa’yı veya gelişmiş kapitalist ülkeleri değil, dünyadaki bütün emekçileri tahayyül edebilmemiz için bu oluşlar arasındaki paralellikleri de gösterir.

  • Künye: Marcel van der Linden – Dünyanın Bütün İşçileri: Küresel Emek Tarihi Üzerine Makaleler, çeviren: Semih Gözen Esmer, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 480 sayfa, 2022

John Dewey – Nasıl Düşünürüz? (2022)

‘Nasıl Düşünürüz?’de John Dewey, düşünme ve düşünce eğitimine ilişkin görüşlerini, eğitimcinin ve eğitim sürecinin rolünü de dikkate alarak paylaşır.

Görüşlerini, bilginin insanın dünyayla etkileşimine sıkı sıkıya bağlı olduğu inancına dayandıran Dewey, düşünce eğitiminin gerekliliği ve okullardaki koşullar; düşünce eğitiminde doğal kaynakların kullanımı; tümevarımsal ve tümdengelimsel akıl yürütme; olguları yorumlama; somut ve soyut düşünme; düşünce eğitiminde etkinlik, dil ve gözlemin işlevleri ve daha birçok konuyu ele alıyor.

Bir asır önce ilk yayımlandığında olduğu gibi bugün de önemli ve ilham verici olan bu kitap, öğretim alanında aktif olan herkes (eğitimciler, öğrenciler, politika yapıcılar, düşünürler …) için kılavuz niteliğindedir.

  • Künye: John Dewey – Nasıl Düşünürüz?, çeviren: Seyithan Ulaş Selvi, Heretik Yayıncılık, eğitim, 280 sayfa, 2022

Kolektif – Saray ve Kozmos (2022)

Başlangıçta mütevazı bir Türk boyu olan Selçuklular, Orta Asya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan güçlü ve kültürel açıdan üretken bir imparatorluk kurmuş ve 11. yüzyıldan 14. yüzyıla dek İslam dünyasına hükmetmişlerdi.

‘Saray ve Kozmos: Selçukluların Muhteşem Çağı’, Selçuklu yönetimi altında vuku bulan sanatsal ve kültürel canlanmanın birer kanıtı niteliğindeki yaklaşık 250 objeye yer vererek bu heybetli hanedanın köken ve etkilerini inceliyor.

‘Saray ve Kozmos’, imparatorluğun İran ve Kuzey Irak’taki erken dönem ilerleyişinden başlayarak hâkimiyetini Anadolu ve Kuzey Suriye’ye genişletmesine dek genel bir tarihini sunduktan sonra, Selçuklu saray yaşamının ihtişamını gözler önüne seriyor.

Bu şatafatlı yaşam tarzı, ince zevklere sahip yeni bir seçkinler sınıfına da sirayet etmiş, sultanlar kadar şehirliler de göz kamaştırıcı sırlı seramikler ve gümüş, bakır ve altın kakmalı madeni eserler edinmişti.

Bilim ve teknolojideki ilerlemelere koşut olarak kitap sanatlarına ilginin de artması, Selçukluların bilim ve edebiyata verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bununla birlikte, Selçuklular ile düşmanları arasındaki savaşların yol açtığı huzursuzlukların yanı sıra doğal felaketler ve açıklanamayan gökyüzü olayları, insanları büyü ve astrolojide teselli aramaya yöneltmiş, bu arayış burç tasvirleri ve tılsımlı imgelerle bezenmiş objelerde ifade bulmuştur.

Bu halk inanışları, zarif Kur’an yazmalarının ve Kur’an’dan ayetler içeren çok sayıda kitabe ve mezartaşının da gösterdiği gibi, İslam dinine içten bir bağlılıkla yan yana var olmuştur.

Selçukluların muhteşem çağı, gerek bu dünyanın gerek gökler âleminin görkemini yücelten bir çağdı.

‘Saray ve Kozmos’, Selçukluların sanatsal başarılarını bütün boyutlarıyla ortaya koyarken İslam dünyasının kültürel mirasına yapmış oldukları katkının da eşsiz bir kaydını sunuyor.

  • Künye: Sheila R. Canby, Deniz Bayazıt, Martina Rugiadi ve A. C. S. Peacock – Saray ve Kozmos: Selçukluların Muhteşem Çağı, çeviren: Erdem Gökyaran, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 380 sayfa, 2022

William Germano ve Kit Nicholls – İzlence (2022)

Doğru izlenceyi hazırlamak için konu bilgisinden daha fazlası lazımdır: Bu, sınıfın ne yapması gerektiğine (ve ne “yapabileceğine”) dair bir kavrayış gerektirir.

İyi bir izlence, bir hapishaneye dönüşmeksizin öğrencinin hocayla birlikte çalışabileceği bir yapı sunar.

Doğası gereği derslerdeki tepkisi “öngörülemez” olan öğrencilerin, onların parlak fikirlerinin ve coşkularının gelişebilmesi için seçenekleri açık tutmayı tercih eden hocalara esnek bir alan sunulmalıdır.

Ders vermek zordur, dersi hazırlamak ise daha zordur.

Bir dönem boyunca bir sınıf dolusu öğrencinin dikkatini canlı tutabilmek, onlara fikirlerinizi, bilgilerinizi aktarabilmek konu hakkında bir uzmanlık kadar çok iyi bir planlama da gerektirir.

İşte bu planın adı izlence.

Ama bu birkaç sayfalık metni basit bir çizelge olarak düşünmek doğru mu?

Yazı ve edebiyat alanında kıdemli iki araştırmacı William Germano ve Kit Nicholls’un beraber kaleme aldıkları bu kitabın, pek ihmal edilen bu önemli belge ile ilgili dikkat çekici fikirleri var.

Ders vermenin ve sınıfın felsefesini izlence şekillendiriyor.

Onlara göre üniversitede bir sınıf aslında bir ulus devlete benziyor; öğretmen buranın hükümdarı, öğrenciler ise halk.

Sınıfın gayesi ise eğitim alabilmek.

Peki bu ulusun bir toplumsal sözleşmesi var mı?

Evet, işte o izlence.

  • Künye: William Germano ve Kit Nicholls – İzlence: Akademik Derse Hazırlık, çeviren: Resul Yüksel, Vakıfbank Kültür Yayınları, eğitim, 256 sayfa, 2022

Namık Sinan Turan – Portede Saklı Tarih (2022)

Portede saklı olup ortaya çıkarılmayı bekleyen müzik evrensel bir dil olarak görülür.

Toplumları, kültürleri, coğrafyaları bağlayıp, iletişim sağlar.

Seslerden örülü müzikal köprüde politik ve kültürel boyutlar iç içedir.

Sosyopolitik bir mücadele alanı olarak yaklaşıldığında müzik, imparatorluk ya da ulus devlet kurgularının kültürel yönelimlerinde kimi zaman kışkırtıcı, kimi zaman telkin edici potansiyeliyle yer alır.

Bireysel ya da toplumsal açılardan bakıldığında müziğin insanı diğer hiçbir sanat dalının yapamayacağı kadar belli bir düşünce etrafında birleştirebilecek mesajları iletebilme özelliği, ona estetik bir beğeni olmanın ötesinde ardında gizli toplumsal süreçleri anlamaya yönelik bir uğraş niteliği kazandırır.

Söz konusu özelliği müziği disiplinlerarası çalışmalarda sıra dışı bir araç hâline dönüştürür.

Namık Sinan Turan’ın ‘Portede Saklı Tarih’ çalışması, asıl alanı siyasî tarih olan bir akademisyenin kaleminden müziği toplumsal tarih merceğiyle incelemeye yönelik bir girişimin sonucu.

Burada yazar, yüzyıllar içinde yaşanan siyasal ve kültürel değişimlere eşlik eden müziğin toplumsal arka planına ışık tutuyor.

Uzun bir tarihsel kesit içinde geniş bir coğrafyada, farklı kültürel dokularda üretilen müziğin sosyopolitik etki alanını değerlendiriliyor.

Osmanlı dünyasında müziğin üretim süreci ve aktörleri, modernleşmenin Osmanlı/Türk müzik geleneğinde yol açtığı dönüşümler, gelenek ve modern arasında biçimlenen müzik yaşamının toplumsal analizi, oryantalizm ve müzikal temsilleri, operanın emperyal bir tahakküm aracı olarak kullanımı gibi konular kitapta ayrıntılı biçimde incelenen baslıklar arasında yer alıyor.

Kitaptaki anlatıya besteciler, icracılar, müziğin icrasının gerçekleştiği kurumlar ve himaye merkezleri kadar dönemin siyasî elitleri ve kültür politikalarını yönlendirenler de eşlik ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e ve modern Ortadoğu’ya uzanan gelişmelerin müzik üzerindeki çarpıcı sonuçlarının incelendiği kitapta müzik ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiler ağı analiz ediliyor.

Böylece okurlara coğrafyalar ve kültürler arasında müzik-toplum ilişkisinin farklı ve çoğu zaman göz ardı edilen yönleri üzerine düşünme olanağı sağlıyor.

  • Künye: Namık Sinan Turan – Portede Saklı Tarih, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, müzik, 498 sayfa, 2022

Todd May – Kırılgan Bir Yaşam (2022)

Bu koca dünyanın eziyetleri karşısında dinginlik ve metanetle duran, bize de bunu nasıl yapacağımızı öğreten Buddha’yı, Chuang Tzu’yu, Marcus Aurelius’u ya da Epikuros’u düşünün.

Ne de olsa ideal olan, ıstıraptan arınmış bir yaşam değil midir?

Hepimiz böyle bir yaşamı arzulamaz mıyız?

Çağımızın en ünlü post-yapısalcı düşünürlerinden Todd May buna karşı çıkarak basit ama sert bir gerçeği ortaya koyuyor: Fiziksel ya da ruhsal olsun, acı çekmek kaçınılmazdır.

‘Kırılgan Bir Yaşam’, kırılganlığımızın ve acı çekme yeteneğimizin aslında insanlığımızın en önemli yönlerinden biri olduğunu ve ıstıraplarımızla nasıl kucaklaşmamız gerektiğini anlatırken, dünya üzerindeki varoluş tarzımıza yönelik yeni bir bakış açısı ortaya koyuyor.

Rasyonel bir evren fikri çoğumuza yabancıdır.

Rasyonel olmaktan ziyade, en iyi ihtimalle kayıtsız veya keyfidir.

Hem doğal hem de insan kaynaklı kötülükler var.

Trajedi, kaza, adaletsizlik ve anlamsız zulüm var.

Doğanın kendisi, canlıların kendilerine direnemeyenleri avlayarak yaşamlarını sürdürdükleri bir duyarsızlığın hükümdarlığı sanki.

Rasyonel bir evren fikrini benimsemek, felsefi bir bilgelik alıştırmasından çok iradi bir cehalet edimine benzer.

  • Künye: Todd May – Kırılgan Bir Yaşam: İncinebilirliğimizi Kabullenmek, çeviren: Bekir Aşçı, İrene Kitap, felsefe, 232 sayfa, 2022

Robert Darnton – Eski Rejim’de Yeraltı Edebiyatı (2022)

Bu kitap on sekizinci yüzyılda dağılan bir dünyanın parçalarını bir araya getiriyor.

Devrim öncesi Fransa’da yasadışı edebiyatın üretimi ve yayılmasıyla hayat bulan bir dünyadan, yeraltı dünyasından söz ediyoruz.

O günlerde işin içindekiler hariç kimsenin görmediği bir yerdi ve şimdiye kadar öyle büyük bir tarihin altına gömüldü ki, ne kadar kazılırsa kazılsın gün yüzüne çıkarılması imkânsızmış gibi görünebilir.

O halde, tüm bu parçaları bir araya getirmeye kalkışmanın anlamı ne?

Cevaben ilk olarak tarihçinin en önemli görevlerinden birinin, eski dünyaların yeniden inşası olduğunu söyleyebiliriz.

Tarihçiler ve edebiyat kuramcıları on sekizinci yüzyılın büyük kitaplarını tekrar tekrar okudukça Aydınlanma’yı Batı medeniyeti içinde ayrı bir aşama olarak tasvir eder oldular.

  • Edebiyat Cumhuriyeti’nde (République des Lettres) yazarlar kariyerlerini nasıl inşa ediyordu?
  • Ekonomik ve sosyal durumları yazdıkları üzerinde ne denli etkiliydi?
  • Yayıncılar ve kitap satıcıları nasıl iş yapıyorlardı?
  • İş yapma biçimleri, müşterilerine ulaşan edebî ürünlerin fiyatını nasıl etkiliyordu?
  • Edebiyat neydi?
  • Okurları kimlerdi?
  • Nasıl okuyorlardı?

Bu sorular tarihin hemen her dönemi için sorulabilir ancak Eski Rejim’i anlamak için özel bir öneme sahipler.

On sekizinci yüzyıl boyunca Fransa’da genel bir okur kitlesi ortaya çıktı; kamuoyu güç kazandı ve ideolojik memnuniyetsizlik, modern çağın ilk büyük devrimini yaratmak üzere başka akımlarla birleşerek vücuda geldi.

Kitaplar bu mayaya çok büyük katkı verdiler, ancak verdikleri katkıyı değerlendirmek için sırf metinleri değerlendirmek yeterli değil.

Birçok metnin şekillendiği Grub Sokağı’yla başlayıp basımevlerinden ve kaçakçılık rotalarından geçerek, edebiyatın muazzam yeraltı dünyasındaki merdiven altı işlere ve gizli kapaklı operasyonlara uzanmak ve kitapların arkasındaki dünya hakkında daha fazlasını öğrenmek gerekiyor.

Bu kitap, tam bu konuda yardımımıza koşuyor.

  • Künye: Robert Darnton – Eski Rejim’de Yeraltı Edebiyatı, çeviren: Suat Başar Çağlan, Zoom Kitap, tarih, 226 sayfa, 2022

William Turner – Felsefenin Tarihi (2022)

Bu tarih, filozofların hayatlarının incelenmesini, okulların ve düşünce dizgelerinin karşılıklı ilişkisinin soruşturulmasını ve felsefi ilerleme veya gerileme sürecinin izlenmesi çabasını kapsar.

Felsefenin doğası ve kapsamı, tarihinin incelenmesi için nedenler ortaya koyar.

Felsefe, araştırmasını bir veya birkaç bilgi bölümüyle sınırlamaz; o, her şeyin nihai ilkesiyle ve yasasıyla ilgilenir.

Her bilimin amacı fenomenlerin nedenini bulmaktır; felsefe de nihai nedenleri keşfetmeye çalışır, böylece alt bilimlerde başlamış olan birleştirici süreç daha yüksek bir düzleme taşınır.

Soruşturma alanının genişliği, bilimsel araştırma sonuçlarını birleştirmenin zorluğu ve bu sonuçların sürekli artan karmaşıklığı felsefenin aşamalı gelişimini gerekli kılar.

Felsefi öğretilerin, öncelikle hakikate katkı olarak değerlendirilmesi beklenirken, aynı zamanda dünyanın yazın, sanatsal, siyasi ve endüstriyel hayatını büyük ölçüde belirleyen yaşamsal güç olarak da incelenmesi gerekir.

Bugün, bu güçler hakkında bilgi sahibi olmadan insanların ve ulusların dışsal eylemlerini tek başına açıklayan düşüncenin iç hareketlerini kavramanın imkânsız olduğu, her zamankinden daha fazla açık bir şekilde anlaşılıyor.

‘Felsefenin Tarihi’, felsefi fikirlerin, dizgelerin ve felsefe okullarının bir anlatımıdır.

  • Künye: William Turner – Felsefenin Tarihi, çeviren: Merve Menekşe, Retorik Yayınları, felsefe, 720 sayfa, 2022

Domenico Sestini – Boğaziçi 1779 (2022)

Floransalı nümizmat ve botanikçi Domenico Sestini bu eserinde eşine az rastlanır bir Boğaziçi anlatısı sunuyor.

Bir sandal gezisiyle bütün Boğaziçi yerleşimlerini ziyaret ederek başlayan eser ilk bölümde yazarın Ortaköy, Tarabya, Büyükdere ve Üsküdar’da gözlemlediği Boğaziçi bağlarına uzanıyor.

Yeni kurulan bir bağda beş yıllık bir süreç içindeki tüm bağcılık uygulamaları detaylıca anlatılırken üzüm türleri ve şarap yapım tekniklerine dair ender bulunur bilgiler veriliyor.

Şöyle yazıyor Sestini: “… sizlere on dönüm arazi alıp bağa çevirmenin maliyetini nakledeceğim. İşe en başından başlayıp bağ kâra geçene kadar yapılan masrafları göreceğiz. Tabii bağa yıl yıl nasıl bakmak gerektiğini de… Bağ bakımının iyi idrak edilmesi, bağcılığın ihtimam ve sebatla yapılması gerekiyor.”

Kuruş, para ve akçe cinsinden tüm masraf ve getirilerin sunulduğu tablolar ise bu ilk bölümü daha da değerli kılıyor.

İkinci bölüm, Boğaziçi bostan ve tarlalarındaki zirai üretimi inceliyor.

Yazar hububattan baklagillere, meyve sebzeden yabani türlere geniş bir yelpazedeki mahsul çeşitliliğini Türkçe adlarıyla sunuyor.

Bu sıra dışı eser, üçüncü bölümde Boğaziçi bahçelerine uzanıyor.

Sestini’nin detaylı Osmanlı bahçeleri tasvirini, modern botanik biliminin kurucusu kabul edilen Linneaus’un sistemiyle yaptığı çiçek sınıflandırması izliyor.

Yazar tıpkı zirai mahsuller gibi ağaç ve çiçekleri de Türkçe adlarıyla veriyor.

Son bölüm ise Osmanlı av teşkilatı ve Boğaz’daki av hayvanları üzerine.

Avcı sultanlara dair bir anlatı da sunan bu bölüm, Boğaz’daki ormanları incelerken hayvan varlığını da yine Linneaus sistemiyle ve Türkçe adlarıyla aktarıyor.

İstanbul Boğazı’na dair en değerli birincil kaynaklardan ‘Boğaziçi 1779’, Priscilla Mary Işın’ın önsözüyle Türkçede.

  • Künye: Domenico Sestini – Boğaziçi 1779, çeviren: Mert Pekdoğdu, Kitap Yayınevi, botanik, 124 sayfa, 2022

Yağmur Dönmez – Türklük: Hüzünlü Bir Bağ (2022)

Türklük, sadece siyasal iktidarın dayatmaya çalıştığı şekliyle zuhur etmez.

Aynı zamanda iktidarla muhatap olan özneler bakımından direniş ve pazarlığın devreye sokulmasıyla da inşa edilir.

‘Türklük: Hüzünlü Bir Bağ’da Yağmur Dönmez, Trabzon-Çaykara örneğinde canlı bir etnografi çalışmasıyla, etnokültürel kimliğin nasıl kurulduğunu, nasıl yeniden üretildiğini tasvir ediyor.

Türkçe konuşmakla “sohbet dili” olarak Rumca konuşmak, Türklük-Müslümanlık-Lazlık-Rumluk, gündelik hayatta nasıl ayırt ediliyor, nasıl algılanıyor?

Basit ve açık zıtlıklar mı bunlar, yoksa aralarındaki sınırlar bazen geçirgen hale geliyor, birbirlerine dolanıyor mu?

Din, eğitim, sınıfsal konumlar, bu kimliklerin deneyimlenmesini nasıl etkiliyor?

Milli kimlik inşasının sadece tepeden aşağı bir iktidar tasarrufu değil, yer yer direnişlerle, yer yer pazarlıklarla biçimlenen dinamik yönünü gösteriyor kitap.

“Türklük hali”nin veya “halleri”nin, toplumsal yaşam deneyimi içinde nasıl şekillendiğinin keşfine çıkıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, göç yolları üzerinde bulunan bu topraklarda; inşa edilmek istenen Türklüğün; sürekli yerleşilmek istenen, muğlak, gücünü de büyük ölçüde bu muğlaklıktan alan, yine muğlaklığı ölçüsünde muhatap olduğu öznelerin bağ kurabildiği fakat yine bu muğlaklık nedeniyle çoğu özne açısından hep bir eksikliği getiren ve ancak öznelerin hüzünlü bir bağ kurabilmelerine olanak tanıyan bir pozisyon olarak düşünülmesi Türklük tahayyülümüzü genişletecektir.”

  • Künye: Yağmur Dönmez – Türklük: Hüzünlü Bir Bağ (Ulus-Devlet, Milliyetçilik, Etnik Kimlik: Bir Çaykara Etnografisi), İletişim Yayınları, siyaset, 248 sayfa, 2022