Marcello Musto – Marx’ın Dirilişi (2025)

Marcello Musto’nun bu kitabı, Karl Marx’ın düşüncelerini 21. yüzyılın toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları ışığında yeniden değerlendiren kapsamlı bir derleme. Musto, kitabında Marx’a dair yaygın yanlış anlamaları sorgularken, onun fikirlerinin günümüz dünyasında neden hâlâ geçerli olduğunu ayrıntılı biçimde tartışıyor. ‘Marx’ın Dirilişi: Temel Kavramlar ve Yeni Yorumlar’ (‘Marx Revival: Key Concepts and New Interpretations’), Marx’ın ekonomi politik, tarih anlayışı, yabancılaşma, sınıf mücadelesi ve ekoloji gibi temel kavramlarını çağdaş araştırmalarla yeniden yorumluyor. Bu sayede, Marx’ın yalnızca 19. yüzyıl kapitalizmini değil, günümüz küresel kapitalizmini de çözümleyebilecek bir düşünsel araç sunduğunu gösteriyor.

Kitap, tek bir anlatı yerine farklı araştırmacıların katkılarından oluşan bir kolektif çalışma olarak yapılandırılmış. Her bölüm, Marx’ın metinlerinin modern teorik çerçevelerle ilişkisini ele alıyor: Ekolojik kriz, dijital emek, postkolonyalizm ve toplumsal cinsiyet gibi güncel alanlarda Marx’ın kavramlarının nasıl yeniden üretildiği tartışılıyor. Musto, Marx’ın dogmatik değil, sürekli gelişen bir düşünür olduğunu vurguluyor; onun teorisinin, değişen tarihsel koşullara göre yeniden okunması gerektiğini savunuyor.

Eleştirel ama canlandırıcı bir tonla yazılan ‘Marx’ın Dirilişi’, Marksizmin donmuş bir ideoloji olmadığını, tersine günümüz krizlerini anlamak için güçlü bir teorik çerçeve sunduğunu gösteriyor. Musto’nun çalışması, Marx’ı geçmişin değil, geleceğin düşünürü olarak konumlandırıyor ve modern dünyada adalet, emek ve eşitlik mücadelesine yeniden teorik bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Marcello Musto – Marx’ın Dirilişi: Temel Kavramlar ve Yeni Yorumlar, çeviren: Pınar Meltem Üstündağ, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 544 sayfa, 2025

Yalçın Çakmak – Osmanlı’da Dinden Çıkma (2025)

Yalçın Çakmak’ın ‘Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad)’ adlı eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’dan ayrılma vakalarına devletin ve din otoritelerinin nasıl yaklaştığını derinlemesine inceliyor. Çakmak, 15. yüzyıldan imparatorluğun sonuna kadar uzanan geniş bir dönemi kapsayarak, mürtedlere yönelik cezaların zamanla nasıl değiştiğini ve bu değişimin arkasındaki siyasi, toplumsal ve dini dinamikleri açıklıyor. Kitap, irtidadın yalnızca bir inanç sorunu değil, aynı zamanda Osmanlı hukuk ve yönetim anlayışını anlamada önemli bir anahtar olduğunu gösteriyor.

Yazar, İslam hukukunda dinden çıkmanın teorik çerçevesini belirleyerek işe başlıyor. Ardından Osmanlı fakihlerinin ve şeyhülislamların fetvalarına başvurarak, irtidadın hukuki statüsünün nasıl yorumlandığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, hem metinlerin hem de uygulamaların dönemin siyasal atmosferine nasıl bağlı olduğunu gösteriyor. Özellikle 19. yüzyılda ölüm cezasının fiilen uygulanmaktan çıkması, devletin modernleşme süreciyle birlikte dini otoriteyle ilişkisini yeniden tanımladığını ortaya koyuyor.

Çakmak, bu dönüşümü somut örneklerle destekliyor; mahkeme kayıtları, fetvalar ve tarihsel belgeler aracılığıyla mürtedlerin nasıl yargılandığını ve hangi koşullarda affedildiklerini inceliyor. Yazar, tarafsız bir bakış açısını koruyarak ne inançsal bir savunma yapıyor ne de ideolojik bir eleştiriye sapıyor. Onun amacı, Osmanlı’da din-devlet ilişkilerini tarihsel bağlamında anlamak ve irtidad olgusunun hem hukuki hem de toplumsal boyutlarını açıklığa kavuşturmak oluyor.

Sonuçta kitap, Osmanlı’da dinden çıkma meselesine dair literatürdeki önemli bir boşluğu dolduruyor. Çakmak, meseleyi polemiklerden uzak, akademik bir soğukkanlılıkla ele alarak hem tarihçiler hem de din hukuku araştırmacıları için kalıcı bir başvuru kaynağı sunuyor.

  • Künye: Yalçın Çakmak – Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad), İletişim Yayınları, tarih, 308 sayfa, 2025

John Bowker – Tanrı Anlayışı (2025)

John Bowker’ın bu kitabı, Tanrı kavramının tarih boyunca geçirdiği dönüşümleri felsefi, teolojik ve kültürel bir çerçevede inceliyor. Bowker, hem Batı hem Doğu geleneklerinden örnekler vererek Tanrı düşüncesinin insanlık tarihindeki en etkili fikirlerden biri olduğunu vurguluyor. ‘Tanrı Anlayışı’ (‘God: A Very Short Introduction’), yalnızca Tanrı’ya inananlar için değil, inançsızlık ve kuşku meseleleriyle ilgilenenler için de derinlemesine bir sorgulama sunuyor.

Bowker, Tanrı fikrinin kökenlerini insanın anlam arayışına dayandırıyor. İnsanlığın doğa olaylarını açıklama, ölümle başa çıkma ve etik davranış için bir dayanak bulma çabalarının, Tanrı düşüncesini biçimlendirdiğini öne sürüyor. İslam, Hristiyanlık, Hinduizm ve Budizm gibi farklı inanç sistemlerinden örneklerle Tanrı’nın kişisel, aşkın ya da soyut biçimlerde nasıl algılandığını açıklıyor. Bu çeşitlilik, tek bir “Tanrı anlayışı”nın değil, insan deneyiminin çok yönlülüğünün göstergesi olarak sunuluyor.

Kitapta Bowker, modern çağda Tanrı inancının bilim ve seküler düşünce karşısındaki konumunu da ele alıyor. Evrim teorisi, kozmoloji ve ahlak felsefesi üzerinden, Tanrı’nın hâlâ anlamlı bir kavram olup olmadığını sorguluyor. Tanrı’yı reddetmenin de bir tür inanç biçimi olabileceğini, çünkü insanın metafiziksel boşluğu doldurma eğiliminden kaçamadığını öne sürüyor.

Son bölümde Bowker, Tanrı fikrinin geleceğine dair temkinli ama umutlu bir bakış sunuyor. Ona göre Tanrı düşüncesi, insanlığın ahlaki ve entelektüel gelişiminde hâlâ merkezi bir rol oynuyor. Tanrı’nın var olup olmamasından çok, bu fikrin insanın dünyayı ve kendini anlama biçimini nasıl etkilediği asıl mesele olarak öne çıkıyor.

  • Künye: John Bowker – Tanrı Anlayışı, çeviren: Enis Köksaldı, İş Kültür Yayınları, din, 176 sayfa, 2025

Anthony Gottlieb – Aklın Rüyası (2025)

Anthony Gottlieb, bu eserinde Batı düşüncesinin doğuşundan Rönesans’a kadar uzanan felsefe tarihini, yalnızca büyük filozofların fikirlerini anlatmakla kalmadan, bu fikirlerin ortaya çıktığı toplumsal ve entelektüel atmosferle birlikte ele alıyor. ‘Aklın Rüyası: Antik Yunan’dan Rönesans’a Batı Felsefesi Tarihi’ (‘The Dream of Reason: A History of Western Philosophy from the Greeks to the Renaissance’), mitolojik açıklamalardan akıl temelli sorgulamaya geçişi merkeze alıyor. Thales, Anaksimandros ve Pythagoras gibi erken dönem düşünürlerin doğa üzerine rasyonel açıklama çabalarıyla başlayan süreç, Sokrates’in ahlak temelli sorgulamalarına, Platon’un ideal düzen arayışına ve Aristoteles’in sistematik düşüncesine doğru evriliyor.

Gottlieb, Helenistik dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Septisizm gibi akımların insanın mutluluk ve bilgelik arayışına verdiği yanıtları inceliyor. Roma İmparatorluğu’nun yükselişiyle birlikte felsefenin dinle olan ilişkisini, Hristiyanlığın entelektüel zeminde nasıl şekillendiğini gösteriyor. Orta Çağ düşüncesinde Augustinus’un içe dönüş öğretisinden Aquinas’ın akıl ile inancı uzlaştırma çabasına uzanan bir çizgi kuruyor.

Eser, Rönesans’a yaklaştıkça insanın yeniden merkeze alınışını, bilginin otoriteye değil gözleme ve deneye dayanması gerektiğini vurgulayan bir dönüşümün habercisi olarak görüyor. Gottlieb’in anlatımı, tarihsel bir kronoloji içinde ilerlerken, felsefeyi soyut bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp insanın anlam arayışının canlı bir hikâyesi haline getiriyor.

  • Künye: Anthony Gottlieb – Aklın Rüyası: Antik Yunan’dan Rönesans’a Batı Felsefesi Tarihi, çeviren: Ramazan Atıl Karabey, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 440 sayfa, 2025

Thomas Paine – Toprak Adaleti (2025)

Thomas Paine’in ilk olarak 1797’de yayımlanan bu eseri, modern anlamda sosyal adalet, gelir dağılımı ve mülkiyet hakkı üzerine yazılmış en erken metinlerden biri kabul ediliyor. Paine, kitabında doğanın herkese ait olduğunu, toprağın mülkiyet haline getirilmesinin ise insanlık tarihinde eşitsizliğin başlangıcı olduğunu söylüyor. Ona göre özel mülkiyet, emeğin ürünü olarak meşrudur; fakat toprak, doğanın armağanı olduğu için kimsenin tekelinde olamaz. Bu nedenle, toprağın özelleştirilmesiyle kaybedilen ortak hakkın bir tür “doğal borç” olarak toplumun tüm üyelerine iade edilmesi gerektiğini öne sürüyor.

Paine, bu borcun ödenebilmesi için dönemin koşullarına göre oldukça radikal bir öneri getiriyor: Toprak sahiplerinin, mülklerinin bir kısmını kamusal bir fona aktarması gerektiğini savunuyor. Bu fon, her gence 21 yaşına geldiğinde başlangıç sermayesi olarak bir miktar para verilmesi ve yaşlılara düzenli gelir sağlanması için kullanılmalıdır. Böylece hem toplumsal dayanışma güçlenecek hem de ekonomik eşitsizlikler doğal bir dengeye kavuşacaktır. Paine’in bu fikri, günümüzde “evrensel temel gelir” tartışmalarının da öncülü sayılıyor.

‘Toprak Adaleti’ (‘Agrarian Justice’) aynı zamanda ahlaki bir çağrıdır. Paine, yoksulluğu bireysel başarısızlık değil, adaletsiz ekonomik sistemin sonucu olarak görüyor. Eşitliğin yalnızca yasalarla değil, maddi koşulların yeniden düzenlenmesiyle sağlanabileceğini vurguluyor. Ona göre gerçek özgürlük, yalnızca mülkiyetin değil, refahın da adil biçimde paylaşılmasıyla mümkündür.

‘Toprak Adaleti’, Paine’in politik düşüncesinin insancıl yönünü sergileyen bir manifesto niteliğinde. Eser, mülkiyetin sınırlarını sorgularken, sosyal adaletin ekonomik temellerini tartışmaya açıyor ve modern refah devletinin düşünsel öncüllerini kuruyor.

  • Künye: Thomas Paine – Toprak Adaleti, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, siyaset, 50 sayfa, 2025

Élisabeth Roudinesco – İçimizdeki Karanlık Yan (2025)

Élisabeth Roudinesco, bu eserinde, insan doğasının karanlık yönünü ve “sapkınlık” kavramının tarihsel evrimini inceliyor. ‘İçimizdeki Karanlık Yan: Sapkınlığın Tarihi’ (‘La part obscure de nous-mêmes: Une histoire des pervers’), ahlaki, dini, tıbbi ve psikanalitik söylemler içinde “perversité”nin (sapkınlığın) nasıl tanımlandığını ve her dönemin bu kavrama kendi korkularını nasıl yansıttığını araştırıyor. Roudinesco, insanın içindeki karanlığın yok edilemeyeceğini, bastırıldıkça biçim değiştirerek toplumsal hayatta yeniden ortaya çıktığını vurguluyor. Bu karanlık taraf, modern çağın normallik saplantısına karşı bir ayna görevi görüyor.

Yazar, sapkınlığın tarihini Orta Çağ’daki günah ve şeytan kavramlarından başlayarak Freud’un psikanalitik analizine kadar izliyor. Antik dönemde “ahlaki bozulma” olarak görülen eylemler, Hristiyanlıkla birlikte günahın ve cinselliğin kesişim noktasına yerleşiyor. Modern bilimlerin yükselişiyle ise bu olgu, tıbbi ve psikiyatrik bir kategoriye dönüşüyor. Roudinesco, özellikle Freud’un “sapık” figürünü patolojik olmaktan çıkararak insani bir olasılık, arzunun bir biçimi olarak ele almasını dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

Kitap, toplumların “öteki”ni tanımlama biçimlerini de sorguluyor. Sapkın olan, aslında toplumun kendi bastırılmış arzularının yansıması olarak ortaya çıkıyor. Roudinesco’ya göre modern çağın en büyük paradoksu, özgürlük ve ifade hakkını savunurken aynı zamanda arzuların sınırlarını çizme çabasıdır. Böylece “perversité”, hem toplumsal düzenin dışladığı hem de gizliden gizliye beslediği bir enerjiye dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Sapkınlığın Tarihi’, insan ruhunun karanlık tarafına cesur bir bakış sunuyor. Roudinesco, sapkınlığın bir hastalık değil, insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirterek, okuru kendi gölgesiyle yüzleşmeye davet ediyor.

  • Künye: Élisabeth Roudinesco – İçimizdeki Karanlık Yan: Sapkınlığın Tarihi, çeviren: Nami Başer, Sel Yayıncılık, inceleme, 200 sayfa, 2025

Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri (2025)

Garrett Ryan’ın bu eseri, Antik Yunan ve Roma dünyasına dair sık sorulan sorulara yanıt arayarak hem eğlenceli hem de öğretici bir anlatı sunuyor. Kitap, akademik bir tarih çalışmasından ziyade, tarih meraklılarının aklında beliren günlük ve ilginç sorulara açıklık getiriyor. “Neden Yunan heykelleri çıplaktı?”, “Gladyatörler gerçekten şişman mıydı?”, “Savaş fillerinin rolü neydi?” gibi başlıklar, antik dünyayı popüler kültürdeki imgelerden arındırarak daha gerçekçi bir çerçevede ele alıyor. Ryan, bu soruları yanıtlarken tarihsel kaynaklardan yararlanıyor, aynı zamanda modern algıyla antik gerçeklik arasındaki farkları gösteriyor.

‘Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular’ (‘Naked Statues, Fat Gladiators, and War Elephants: Frequently Asked Questions about the Ancient Greeks and Romans’) , yalnızca ilginç anekdotlara değil, aynı zamanda antik toplumların düşünce biçimlerine ve değer sistemlerine de ışık tutuyor. Örneğin çıplaklık, bugünün gözünde mahremiyetin ihlali gibi görünse de, Yunanlılar için kahramanlık, erdem ve estetik idealleri temsil ediyordu. Benzer şekilde, gladyatörlerin bedensel yapıları hakkındaki yanlış algılar düzeltiliyor; onların güç, dayanıklılık ve dövüş kabiliyeti açısından özel yetiştirildiği ortaya konuyor. Savaş filleri ise yalnızca askeri bir güç değil, psikolojik üstünlük sağlayan bir gösteri unsuru olarak analiz ediliyor.

Ryan’ın dili sade, esprili ve akıcı. Karmaşık akademik tartışmalar yerine, tarihsel merakları tatmin eden doğrudan yanıtlar veriliyor. Antik dünyayı hem şaşırtıcı hem de insani yönleriyle tanıtıyor. Okur, hem tarihsel bilgi edinirken hem de antik toplumların bugünkü hayatla kurduğu beklenmedik benzerlikleri keşfediyor.

Sonuçta kitap, Antik Yunan ve Roma’ya dair klişeleri sorgulayan, yanlış anlamaları düzelten ve bu uygarlıkların kültürünü gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden yeniden anlamamızı sağlayan keyifli bir rehber olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular, çeviren: Oya Yalçın, Mundi Kitap, tarih, 312 sayfa, 2025

Gary Cox – Sartre ve Kurmaca (2025)

Jean-Paul Sartre genellikle varoluşçuluk felsefesi ve politik yazılarıyla anılıyor, fakat Gary Cox bu kitapta onun edebiyatla kurduğu bağı merkeze alıyor. Sartre’ın romanları, tiyatro oyunları ve eleştirel yazıları yalnızca estetik ürünler olarak değil, aynı zamanda felsefi düşüncesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Cox, Sartre’ın edebiyatı felsefesini somutlaştırmak, deneyimlere ve insan özgürlüğüne dair sorularını gündelik hayata taşımak için kullandığını savunuyor. Böylece Sartre’ın metinleri yalnızca kuramsal argümanların yansıması değil, aynı zamanda özgürlüğün, sorumluluğun ve seçimlerin somut hikâyeler içinde sınandığı alanlar haline geliyor.

‘Sartre ve Kurmaca’ (‘Sartre and Fiction: The Case for the Literary’), Sartre’ın romanlarında karakterlerin özgürlük ve yabancılaşma deneyimlerini nasıl yaşadığını inceliyor. Cox’a göre bu metinlerde felsefi kavramlar yalnızca açıklanmıyor, aynı zamanda duygular, ilişkiler ve çelişkiler aracılığıyla yaşatılıyor. Oyunlarında ise Sartre toplumsal sorumluluk, ahlaki çatışma ve iktidar ilişkilerini sahneye taşıyor. Bu yaklaşım edebiyatın yalnızca süsleyici ya da ikincil bir uğraş olmadığını, felsefi düşünceyi besleyen ve ona yön veren asli bir alan olduğunu gösteriyor.

Cox ayrıca Sartre’ın edebiyata dair teorik yazılarını da ele alıyor. Özellikle “Edebiyat Nedir?” adlı metinde dile getirilen, yazının özgürleştirici potansiyeline yaptığı vurgu yeniden değerlendiriliyor. Ona göre Sartre, okuru edilgin bir alıcı değil, metnin anlamını tamamlayan aktif bir özne olarak görüyor. Böylece edebiyat, yazar ve okur arasında etik ve politik bir ilişki kuruyor.

Sonuçta kitap, Sartre’ın felsefi ve politik düşüncesinin edebi üretimlerinden ayrı düşünülemeyeceğini, aksine bu eserlerin onun düşünce dünyasının merkezinde yer aldığını ileri sürüyor. Gary Cox, Sartre’ın edebiyatını ciddiye alarak onun felsefesini daha geniş ve daha canlı bir bağlamda anlamamıza katkı sağlıyor.

  • Künye: Gary Cox – Sartre ve Kurmaca, çeviren: Zeynep Mertoğlu, Alfa Yayınları, felsefe, 384 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye Siyaseti (2025)

1980’lerden 2010’lara uzanan süreçte Türkiye siyasetine dair hâkim analizler, devlet-toplum, merkez-çevre, asker-sivil gibi ikiliklere dayalı bir bakış açısıyla şekilleniyor. Bu yaklaşım, muhalif bir söylem üretse de zamanla hegemonik bir konum kazanıyor. Siyasi tarih, büyük ölçüde devlet ve bürokrasi içi ilişkiler üzerinden okunuyor; burjuvazi dahil toplumsal aktörlerin devlet ve siyaset üzerindeki etkileri yok sayılıyor. Kapitalizmin sınıfsal boyutları ya da sosyo-politik güç dengeleri arka plana itilerek, liberal demokrasi nihai hedef olarak sunuluyor. Böylece, teorik ve olgusal açıdan sorunlu bir devlet-merkezci anlatı ortaya çıkıyor.

2000’lerden itibaren ise farklı kuramsal yaklaşımlarla beslenen eleştirel çalışmalar yeni bir yönelim geliştiriyor. Bu araştırmalar, Türkiye siyasetini sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve dini kimlik eksenlerinde çözümlüyor. Devletin ve siyasetin, toplumsal mücadelelerin ve güç ilişkilerinin sahnesi olduğu vurgulanıyor. Bu derleme, Türkiye siyasetini devlet-merkezli ve ikiliklere dayalı anlatılardan çıkararak sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve kimlik mücadeleleri üzerinden yeniden okuyor. Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihinde işçiler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, Kürtler ve Aleviler gibi toplumsal kesimlerin siyasal özneliğini görünür kılıyor. Türkiye’nin hem içerideki güç dengeleri hem de küresel kapitalizmle ilişkileri bu yeni kuşak çalışmalar ışığında ele alınıyor.

Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihini konu edinen derleme, dönemsel dinamiklere ve temel meselelere odaklanarak kapsamlı bir bilanço çıkarıyor. 1990’larda gelişen eleştirel birikimden faydalanmakla birlikte esas olarak son yıllarda sosyal bilimlerde ortaya çıkan bu yeni araştırma geleneğinin ışığında Türkiye’nin siyasal geçmişine ve bugününe bakıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: İsmet Akça, Ahmet Demirel, Taha Baran, Y. Doğan Çetinkaya, Alexandros Lamprou, Ozan Kuyumcuoğlu, Cangül Örnek, Ayfer Genç Yılmaz, Mustafa Şener, Gencer Özcan, Ahmet Bekmen, Fulya Atacan, Evren Balta, Umut Bozkurt, Murat Somer, Özgür Sevgi Göral, Ayşegül Kars Kaynar, Özlem Kaygusuz, Yasemin Özgün, Eylem Özdemir, Levent Köker, Ulaş Bayraktar, Gülseren Adaklı.

  • Künye: Kolektif – Türkiye Siyaseti: Dönemler, Aktörler, Meseleler, derleyen: İsmet Akça, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, siyaset, 2025

 

Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak (2025)

Matthew Maxwell’in bu çalışması, felsefi ve kişisel bir alegori üzerinden yaşamın kaçınılmaz sıkıntılarıyla baş etmenin yollarını araştırıyor. Maxwell, basit ama rahatsız edici bir metafor olan hamamböceği üzerinden insanın hayattaki zorluklara, kaygılara ve travmalara verdiği tepkileri sorguluyor. Hamamböceği burada yalnızca tiksindirici bir böcek değil, kişinin karşılaşmak istemediği, bastırdığı ya da kaçtığı gerçekliklerin simgesi olarak ele alınıyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap’ (‘How to Hold a Cockroach’), kısa ve akıcı bir anlatımla bireyin korkularına yaklaşımının onun yaşam deneyimini nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Maxwell, hamamböceği tutmanın aslında yaşamın kendisini tutmak anlamına geldiğini; yani kişi ne kadar dirense de hayatın olumsuzluklarını kabullenmeden bütünlüklü bir özgürlük ve huzur yaşanamayacağını savunuyor. Kaçmak yerine yüzleşmek, tiksinmek yerine anlamak, kontrol etmek yerine kabul etmek kitabın ana felsefi duruşunu oluşturuyor.

Yazar, kendi deneyimlerinden yola çıkarak okuru, “rahatsız edici olanla” kurulan ilişkinin dönüştürücü potansiyelini görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, mindfulness (farkındalık) ve stoacılıkla da benzeşen bir kabul felsefesi taşıyor. Maxwell, mutluluğun olumsuzlukların yokluğunda değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmekte bulunduğunu vurguluyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak’, modern yaşamın kaygıları, kişisel krizler ve insanın kırılganlığı karşısında basit bir mecaz üzerinden derin bir yolculuk sunuyor. Kitap, hem kişisel gelişim hem de felsefi düşünceyle ilgilenen okurlar için özgün bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap, çeviren: Şafak Kılıç, Okuyanus Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025