Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler (2025)

Kant ‘Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’ (‘Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’) adlı bu eserinde estetik duygular üzerine derinlemesine bir ayrım yapıyor. Güzel duygusu, yumuşaklık, zarafet ve hoşnutlukla ilişkilendiriliyor. İnsan güzel olanla karşılaştığında huzur hissi duyuyor. Güzel, daha çok sevgiyle bağ kurulan nesnelere yöneliyor. Yüce ise hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırıyor. Güzel, ölçülü olanı; yüce, sınırsız olanı çağrıştırıyor. Bir dağ manzarası güzel olabilirken, fırtına içindeki okyanus yücelik hissi veriyor. Güzel, duyulara hitap ediyor; yüce, zihni zorlayan büyüklükte ortaya çıkıyor.

Kant, bu estetik ayrımı yalnız doğa ve sanatla değil, insan karakterleriyle de ilişkilendiriyor. Güzele duyarlılık nazik ve incelikli kişiliklerde öne çıkıyor. Yüceyi hisseden kişi ise cesaret, onur ve yüksek ahlaki duygular taşıyor. Kadınların daha çok güzel olana, erkeklerinse yüce olana eğilimli olduğunu savunuyor. Ancak bu, kültürel alışkanlıklarla da şekilleniyor. Kant, her bireyin doğuştan gelen mizacıyla estetik duyarlılığı arasında bir bağ kuruyor.

Eserde ahlaki yücelik ile estetik yücelik arasındaki fark da vurgulanıyor. Ahlaki yücelik, insanın iyilik uğruna acıya dayanabilmesini içeriyor. Estetik yücelikse karşısında küçüklüğümüzü hissettiğimiz doğa olaylarında ortaya çıkıyor. Kant, yüceyi hisseden kişinin aynı zamanda kendi içsel gücünü de fark ettiğini belirtiyor. Güzellik geçici bir hoşnutluk verirken, yücelik insanı derin düşüncelere yöneltiyor. Bu düşünsel derinlik, ahlaki gelişimin de temelini oluşturuyor.

  • Künye: Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler, çeviren: Gamze Aydemir, Say Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a (2025)

Hans Reichenbach bu kitapta, modern fiziğin kökenlerini ve düşünsel gelişimini anlatıyor. Bilimin tarihsel dönüşümünü, özellikle astronomiden başlayarak fiziğin temel kavramlarına doğru genişleten bir anlatı kuruyor. ‘Kopernik’ten Einstein’a’ (‘From Copernicus to Einstein’), Kopernik’in güneş merkezli evren modelinden başlayarak, Einstein’ın görelilik kuramına uzanan zihinsel sıçramaları açıklıyor. Reichenbach, bilimsel devrimlerin sadece gözlemlere değil, aynı zamanda düşünsel cesarete de dayandığını vurguluyor.

Kopernik’in ortaya koyduğu modelin yalnızca bir astronomik hipotez olmadığını, doğayı anlama biçimimizi temelden dönüştürdüğünü belirtiyor. Galileo’nun deneysel yöntemi, Kepler’in gezegen hareketleri üzerine kurduğu matematiksel ilkeler ve Newton’un evrensel çekim yasası bu çizgide birleşiyor. Her adımda, fiziksel dünyanın açıklanmasında yeni düşünme biçimleri gelişiyor.

Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramları ise bu sürecin zirvesi olarak yer alıyor. Zaman ve mekân kavramları Newtoncu fizik içinde mutlakken, Einstein bu mutlaklığı kırıyor. Gözlemcinin konumu ve hareketi, olayların nasıl algılandığını belirliyor. Bu da fiziği, sadece nesnel gerçeklik üzerine değil, aynı zamanda gözlemcinin doğasına dayanan bir bilim haline getiriyor. Reichenbach, göreliliği sadece teknik bir kuram değil, insan düşüncesinin esnekliğini kanıtlayan bir örnek olarak yorumluyor.

Kitap, bilimin soyut kavramlarla değil, sürekli değişen bakış açılarıyla ilerlediğini gösteriyor. Reichenbach, fiziği anlamak için düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

  • Künye: Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a: Evren, Uzay, Zaman ve Hareket, çeviren: Şehnaz Yardım, Say Yayınları, bilim, 120 sayfa, 2025

Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği (2025)

Sermet Muhtar Alus’un kaleminden süzülen bu yazılar, İstanbul’un hem seslerini hem de siluetini yeniden canlandırıyor. Müziği, geçmiş İstanbul yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak ele alan Alus, çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü kültür ortamını, konaklardaki fasıl meclislerinden Boğaz kıyılarındaki mehtap âlemlerine, kahvehanelerden düğünlere kadar geniş bir yelpazede resmediyor. Müzik, onun anlatılarında yalnızca bir arka plan değil; hayatın özünü oluşturan duygusal ve estetik bir damardır.

Yazılar, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında İstanbul’un müzik sahnesine damga vuran isimlere de canlı birer portre sunuyor. Tanburi Cemil’in zarafeti, Kemençeci Vasil’in ustalığı, Kanuni Şemsi’nin narin tınıları, Hafız Sami’nin ruhu titreten sesi ve Kantocu Peruz’un sahneye taşıdığı renkli kişiliği, hepsi Alus’un dikkatli gözlemleriyle dile geliyor. Hanende Karakaş, Mısırlı Udi İbrahim, Şekerci Cemil, Sinekemani Nuri, ud yapımcısı Manol ve Nasib Hanım gibi dönemin önde gelen diğer sanatçıları da unutulmadan, hikâyeleri ve kişilik özellikleriyle birlikte metinlere dahil ediliyor. Her biri, sadece müzikleriyle değil, yaşam tarzları ve toplumsal etkileşimleriyle de İstanbul’un o dönemki kültürel dokusuna yön veriyor.

Sermet Muhtar, müzisyenlerin sahnedeki hallerinden, özel hayatlarındaki nüanslara kadar uzanan çok katmanlı anlatılar sunuyor. Udi Nevres’in uduyla ağlatırken kendisinin de gözyaşlarına hâkim olamayışı, Udi Afet’in udu ensesinde çalacak kadar coşkulu oluşu, Hanende Nedim’in sesiyle semtler arası yankı bulması gibi detaylar, okuyucuyu yalnızca bilgiye değil, duygusal bir tanıklığa da davet ediyor. Laterna-piyano karşılaştırmalarından şarkıların besteleniş hikâyelerine kadar uzanan ayrıntılar, bu metinleri yalnızca nostaljik değil, aynı zamanda tarihsel bir belge haline getiriyor.

Bugüne dek dağınık olarak kalmış bu yazılar, ilk kez bu kitapta bir araya getirilerek İstanbul’un müzik hafızasına toplu bir bakış sunuyor. Sermet Muhtar Alus’un titiz anlatımıyla, artık yalnızca duyulmamış değil, hissedilmiş bir geçmişin kapıları aralanıyor.

  • Künye: Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği, Pan Yayıncılık, müzik, 192 sayfa, 2025

Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar (2025)

Hippolyte Taine, 1860’larda gerçekleştirdiği İngiltere seyahatine dayanarak kaleme aldığı bu kitapta, gözlemci bir filozof titizliğiyle İngiliz toplumunu analiz ediyor. ‘İngiltere Üzerine Notlar’ (‘Notes sur l’Angleterre’), bir seyahat günlüğünden ziyade sosyolojik ve kültürel bir inceleme niteliği taşıyor. Fransa’dan farklı olarak İngiltere’nin bireycilik, düzen ve özgürlükle şekillenen yapısına dikkat çekiyor. Taine’in yaklaşımı, gözlemleri kadar yorumlarıyla da tarihsel anlam taşıyor.

Kitap boyunca İngiliz ahlak anlayışı, çalışma disiplini, dinî yaşantı ve toplumsal kurumlar üzerinde duruluyor. İngilizlerin güçlü burjuva değerlerine sahip olduğu, iş etiğiyle dinî tutumlarının birbirini desteklediği anlatılıyor. Sanayi devriminin etkisiyle şekillenen sosyal yapı, kentleşme ve refah seviyesi ayrıntılı biçimde betimleniyor. Taine, İngilizlerin pratik zekâsı ve sade yaşam tarzları karşısında hem hayranlık hem mesafe hissediyor.

İngiltere’nin siyasi sistemine ve kamu hayatına dair yapılan tespitlerde, anayasal monarşinin istikrarı ve özgürlükçü karakteri öne çıkıyor. Taine, İngiltere’nin eğitim kurumlarından tiyatroya, basın özgürlüğünden hukuk sistemine kadar birçok alandaki farklılıkları not ediyor. Bu gözlemler, 19. yüzyıl İngiltere’sinin sadece fiziksel değil zihinsel haritasını da ortaya koyuyor. Taine’in kalemi, Avrupa’nın iki büyük kültürü arasında bir ayna görevi üstleniyor.

  • Künye: Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar, çeviren: Uzay Özgülenç, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahatname, 344 sayfa, 2025

Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım (2025)

Zygmunt Bauman, ‘Parçalar Halinde Hayatım’ (‘My Life in Fragments’) adlı bu kitabında yaşamının farklı dönemlerinden anılar, fikirler ve izlenimlerle örülü bir anlatı kuruyor. Kitap bir otobiyografiden çok, düşünsel bir günlük gibi ilerliyor. Bauman, yaşamını bütüncül bir hikâye olarak değil, parçalı ve geçişli bir deneyim ağı olarak sunuyor. Bu nedenle her bölüm, bir yaşam kırıntısına, bir zihinsel dönemeç ya da tarihsel bir kesite işaret ediyor. Sürgünlük, belirsizlik ve kimlik temaları, kitabın temel yapı taşlarını oluşturuyor.

Polonya’daki çocukluk yılları, Nazizm’den kaçış, savaş döneminde yaşadığı deneyimler ve sosyalizme duyduğu geçici inanç, anlatıda belirgin şekilde yer alıyor. Bu yaşanmışlıklar, onun sosyolojik bakışını şekillendiriyor. Göçlerle, sınırlarla, kimlik krizleriyle örülü hayatı, modernliğin çelişkilerini anlamasında etkili oluyor. Bauman, yerleşikliğin değil, hareketin ve geçiciliğin insan üzerindeki etkisini irdeliyor.

Kitap boyunca, özel olanla kamusal olan sürekli iç içe geçiyor. Bir birey olarak yaşadıklarıyla, teorik olarak ele aldığı kavramlar arasında sıkı bir bağ kuruluyor. Aile ilişkileri, akademik çevrelerle hesaplaşmaları, Doğu Avrupa’nın çelişkili siyaset iklimi ve Batı’daki entelektüel hayatın yüzeysel yönleri üzerine kişisel notlar aktarıyor. Bauman, bu parçalı yapı sayesinde hem kendini açıyor hem de düşünsel mirasını sorguluyor.

  • Künye: Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, anı, 240 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme (2025)

Harry Stack Sullivan, psikiyatrik görüşmeyi sadece bilgi alma süreci olarak değil, hastayla kurulan özel bir insanî etkileşim biçimi olarak tanımlıyor. Görüşme, psikoterapinin temelini oluşturuyor ve yalnızca tanı koymaya değil, tedaviye de hizmet ediyor. Ona göre, hastanın söyledikleri kadar söyleyemedikleri de dikkatle değerlendirilmesi gereken işaretler taşıyor.

‘Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz’ (‘The Psychiatric Interview’), terapistin iletişim biçimi ve yaklaşımının hastayla kurulan ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini detaylandırıyor. Terapist yalnızca dinleyen değil; dikkatle yönlendiren, empatik şekilde yaklaşan, yargılamadan sorular soran aktif bir katılımcı olarak rol alıyor. Bu etkileşim, hastanın kendi iç dünyasını açmasına ve bilinçdışı çatışmalarını ifade etmesine yardımcı oluyor.

Sullivan, özellikle “kişilerarası ilişkiler teorisi” çerçevesinde, bireyin yaşadığı psikopatolojilerin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Psikiyatrik görüşmenin saf bir teknik değil, etik sorumluluk içeren bir süreç olduğuna vurgu yapılıyor. Görüşme boyunca terapistin amacı yalnızca semptomları anlamak değil, hastayı bir bütün olarak tanımak ve değişime alan açacak güvenli bir atmosfer yaratmak oluyor. Sullivan, terapist-hasta ilişkisinde dürüstlük, dikkat ve insanî duyarlılığın önemini merkeze yerleştiriyor. Bu yaklaşım, hem psikiyatrik hem de felsefî bir yön taşıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz, çeviren: Sayat Müller, Kanon Kitap, psikoloji, 260 sayfa, 2025

Philip Ball – Moleküller (2025)

Moleküller, maddenin dünyasını anlamamıza açılan kapıyı temsil ediyor. Philip Ball, bu kısa kitabında moleküllerin sadece kimyasal yapılar olmadığını, aynı zamanda günlük yaşamımızı şekillendiren varlıklar olduğunu gösteriyor. Kokladığımız çiçekten içtiğimiz kahveye, kullandığımız ilaçlardan giysilerimize kadar her şey, belirli moleküllerin etkisiyle varlık kazanıyor. Moleküller dünyasına giriş, yalnızca kimya öğrencileri için değil, doğayı anlamaya meraklı herkes için önemli bir keşfi başlatıyor.

Ball, moleküllerin sadece bilimsel değil aynı zamanda kültürel bir boyutunun da olduğunu anlatıyor. Tarih boyunca insanlar kokulara, tatlara ya da renk değişimlerine anlam yükleyerek bu moleküler etkilerle ilişki kuruyor. Parfümler, boyalar, ilaçlar ve zehirler gibi maddeler, moleküler yapıların hayat üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Moleküller sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal tepkilere de yol açıyor.

‘Moleküller: Kısa Bir Giriş’ (‘Molecules: A Very Short Introduction’), moleküllerin nasıl keşfedildiğini ve nasıl modellenerek anlam kazandığını da açıklıyor. Yapılarını anlamak için geliştirilen yöntemler, bilimsel bilginin sınırlarını zorluyor. Ayrıca moleküllerin üç boyutlu doğası, onların nasıl çalıştığını ve diğer maddelerle nasıl etkileşime girdiğini anlamamıza yardım ediyor. Philip Ball, kimyayı soğuk ve kuru bir bilim alanı olmaktan çıkararak yaşamsal ve canlı bir anlatı sunuyor.

  • Künye: Philip Ball – Moleküller: Kısa Bir Giriş, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, bilim, 184 sayfa, 2025

Michael S. Weisbach – İktisatçının Zanaatı (2025)

Michael S. Weisbach’ın bu kitabı, ekonomi alanında akademik araştırma yapmak isteyenler için uygulamalı bir rehber sunuyor. Yazar, araştırma sürecinin ilk adımında iyi bir soru belirlemenin önemine dikkat çekiyor. Literatürdeki boşlukları bulmak, bu boşlukları anlamlı ve test edilebilir sorulara dönüştürmek, kitabın temel vurgularından biri olarak öne çıkıyor. Weisbach, yalnızca metodolojik doğruluğun değil, araştırmanın ikna edici ve dikkat çekici olmasının da gerekli olduğunu savunuyor.

‘İktisatçının Zanaatı: Araştırma ve Yayın Rehberi’ (‘The Economist’s Craft: An Introduction To Research, Publishing, and Professional Development’), ampirik ekonomi araştırmalarında kullanılan yöntemleri örneklerle açıklıyor. Korelasyonla nedensellik arasındaki fark, doğal deneyler, araç değişkenler, panel veriler gibi temel kavramlar pratik yönleriyle ele alınıyor. Bu yöntemlerin sadece teknik değil, aynı zamanda ikna gücüne sahip biçimde uygulanması gerektiği vurgulanıyor.

Araştırma süreci kadar bulguların sunumu da kitabın merkezinde yer alıyor. Özellikle bir makalenin giriş bölümünün taşıdığı ağırlık, okuyucunun ilgisini ilk sayfalarda kazanmanın gerekliliğiyle açıklanıyor. Yazar, hakemli dergilerde yayın sürecinin dinamiklerini açık biçimde anlatıyor ve reddedilmenin olağan bir parça olduğunu, bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğini örneklerle gösteriyor.

Kitapta son olarak, akademik yaşamın pratik yönleri de yer alıyor. İş başvuruları, sunum hazırlıkları, akademik toplantılar, zaman yönetimi, işbirlikleri ve meslek etiği gibi konular, ekonomi araştırmacılarının günlük yaşamları açısından ele alınıyor. Tüm bu içerik, araştırma yapmak isteyenler için doğrudan ve yol gösterici bir biçimde aktarılıyor.

  • Künye: Michael S. Weisbach – İktisatçının Zanaatı: Araştırma ve Yayın Rehberi, çeviren: M. Ali Kayacık, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 424 sayfa, 2025

Giorgio Agamben – Pinokyo (2025)

Giorgio Agamben, Carlo Collodi’nin klasik Pinokyo masalını felsefi bir bakışla yeniden yorumluyor. ‘Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları’ (‘Pinocchio. Le avventure di un burattino doppiamente commentate e tre volte illustrate’), masalı yalnızca çocuklara yönelik bir hikâye değil, insan varoluşunun, kimlik oluşumunun ve toplumsal normlarla çatışmanın alegorisi olarak ele alıyor. Agamben’in yaklaşımında Pinokyo, hayata, itaate, sorumluluğa ve özgürlüğe dair derin soruların simgesine dönüşüyor.

Agamben, masalı aşırı sembolik ya da mistik okumaların ötesine taşıyor. Ona göre Pinokyo’nun yolculuğu, bir çocuğun insan olmaya doğru verdiği mücadeleyi temsil ediyor. Bu yolculuk, yalnızca bireysel dönüşümü değil, aynı zamanda toplumsal yapılarla hesaplaşmayı da içeriyor.

Pinokyo’nun uzayan burnu, burada sadece yalan söylemenin değil, sabit ve tanımlı bir kimliğe sığmayan insan doğasının işareti olarak değerlendiriliyor. Masaldaki karakterler de geleneksel iyi-kötü ayrımlarına uymuyor. Örneğin, Mangiafuoco’nun beklenmedik şefkati ya da Kedi ile Tilki’nin sinsiliği, Agamben’in ahlaki griliğe yaptığı vurgunun altını çiziyor.

Agamben’in yorumunda Pinokyo, sürekli dönüşüm içinde olan, kaçan, saklanan ve aynı zamanda olmak isteyen bir figür. Bu yönüyle hikâye, modern insanın sürekli kimlik arayışını ve toplumla kurduğu çelişkili ilişkiyi yansıtıyor. Masal, böylece yalnızca eğlenceli bir serüven değil, derin bir felsefi soruşturmanın zeminine dönüşüyor.

Özetle Agamben’in kitabı, Pinokyoyu çocuk edebiyatının sınırlarından çıkararak, özgürlük, itaat, dönüşüm ve kimlik temaları üzerinden düşünsel bir yolculuğa davet ediyor.

  • Künye: Giorgio Agamben – Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları, çeviren: Barış Yücesan, Akademim Yayıncılık, felsefe, 156 sayfa, 2025

Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri (2025)

Juan J. Linz, ‘Başkanlığın Riskleri’ (‘The Perils of Presidentialism’) adlı bu klasik metninde başkanlık sisteminin demokratik rejimler üzerindeki yapısal risklerine odaklanıyor. Parlamenter sistemle kıyaslandığında başkanlık sistemi, sabit görev süreleri ve sert kuvvetler ayrılığı nedeniyle siyasal krizlere daha açık hale geliyor. Linz’e göre başkanlık rejimi, hem yasama hem yürütme organlarının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle ortaya çıkan meşruiyet ikiliği üzerinden, çatışmaları yapısal olarak içeriyor. Bu durum, özellikle toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu ortamlarda demokratik dengeyi zedeliyor.

Başkanlık sisteminde lider, tek bir kişi olarak yürütmeyi temsil ediyor ve bu kişi sabit bir süre için seçiliyor. Bu yapı, uzlaşma kültürünü zayıflatıyor çünkü taraflar, yeni seçimlere kadar pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalmıyor. Linz, özellikle Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sisteminin sık sık otoriterliğe veya anayasal krizlere sürüklendiğini örneklerle gösteriyor. Başkanın güçlü halk desteğine sahip olması bile bu riski ortadan kaldırmıyor, aksine kişisel gücün denetlenmesini zorlaştırıyor.

Parlamenter sistem ise Linz’e göre daha esnek bir yapıya sahip bulunuyor. Hükümetler güvenoyu ile düşebiliyor, yeni koalisyonlar kurulabiliyor, lider değişimi sistem içinde çözülebiliyor. Bu esneklik, rejimin hayatta kalma kapasitesini artırıyor. Linz, başkanlık sisteminin “kazanan her şeyi alır” mantığıyla çalıştığını ve bu yüzden seçim sonuçlarının kaybeden taraf için daha yıkıcı etkiler doğurduğunu savunuyor. Bu özellik, kutuplaşma ve kurumların tıkanmasına neden oluyor. Linz’in eleştirileri, başkanlık sisteminin demokratik kırılganlıklara kapı aralayan doğasını açığa çıkarıyor.

  • Künye: Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri, çeviren: A. Asım Gökmen, Episteme Yayınları, siyaset, 60 sayfa, 2025