Ewa Solarz, Robert Czajka – Dünyalılar (2025)

Ewa Solarz ile Robert Czajka’nın bu kitabı, Dünya’yı ilk kez gören hayali uzaylıların gözünden yazılmış eğlenceli ama düşündürücü bir keşif anlatısı sunuyor. Bu dış bakış, insanların sıradan saydığı davranışları, alışkanlıkları ve ekosistemle ilişkilerini tuhaf, şaşırtıcı ve bazen de anlaşılmaz görünen olgulara dönüştürüyor. Böylece okur, kendi gezegenine uzaktan bakıyormuş gibi hissederek insan merkezci varsayımlarını sorgulama fırsatı buluyor. Kitap, çevresel bozulma, tüketim alışkanlıkları, türler arası bağımlılık ve gezegenin kırılganlığı gibi konuları sade bir dille görünür kılıyor ve özellikle insanların doğayı hem hayranlıkla sevip hem de hızla tahrip edişini çarpıcı bir karşıtlıkla aktarıyor.

‘Dünyalılar: Uzaylıların Dünya Raporu’ (‘Earthlings: Alien Insights into Earth’s Secrets’), hem çocuklara hem yetişkinlere hitap eden merak uyandırıcı bir üslup benimsiyor. Uzaylıların şaşkınlığı, okuru kendi davranışlarını yeniden düşünmeye çağıran yumuşak bir eleştiriye dönüşüyor. Görsel tasarım, Dünya’nın çeşitliliğini ve canlılar arasındaki görünmez bağları vurgulayarak metnin ekolojik mesajını güçlendiriyor. Kitap, bilimi kuru bir ders gibi sunmak yerine, mizah ve hayal gücüyle harmanlayarak çevre bilinci yaratmayı amaçlıyor. Bu yönüyle ‘Dünyalılar’, gezegene ilişkin farkındalığı artıran, çocuklara ekolojik düşünmeyi öğreten ve yetişkinlere de alışkanlıklarını yeniden değerlendirme imkânı veren yaratıcı bir çevre hikâyesi olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Ewa Solarz, Robert Czajka – Dünyalılar: Uzaylıların Dünya Raporu, çeviren: Selen Ak, Domingo Kitap, çizgiroman, 84 sayfa, 2025

Esra Burcu – Engellilik Sosyolojisi (2025)

Engellilik sosyolojisi, hem dünyada hem Türkiye’de geç fark edilen bir alan olsa da, bugün engelli bireylerin toplumsal konumunu anlamak için temel bir çerçeve sunuyor. Engelliliğe dair verilerin çoğu zaman gerçeğin altında kalması, hemen her toplumda görünmez bir nüfusun yaşadığı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu nedenle alan, engelliliği bireysel bir özellik yerine sosyal ilişkiler, mekânsal düzenlemeler ve kültürel kabuller içinde anlamlandırmayı öneriyor.

Esra Burcu’nun ‘Engellilik Sosyolojisi’ adlı kitabı, Türkiye’de uzun süre ihmal edilen engellilik–toplum ilişkisini sistematik biçimde ele alarak bu alanın sosyolojik temellerini ortaya koyuyor. Burcu, engellilik verilerinin çoğu zaman gerçeği yansıtmadığını, görünmeyen geniş bir engelli nüfusun toplumun her alanında var olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle engelliliğin bireysel bir özellikten çok toplumsal yapılar içinde oluşan bir konum olarak anlaşılması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, engellilik olgusunu refah devleti, bağımsız yaşam, etiketleme, dışlanma, ayrımcılık, meşrulaştırma ve sosyal inşa gibi kavramlar üzerinden tartışarak, engelli bireyin sosyal ilişkiler içindeki deneyimini merkezine alıyor. Burcu, engellilik sosyolojisini yalnızca teorik bir çerçeve olarak değil, toplumun engelli bireyi nasıl “normalleştirmeye” çalıştığını ve bu süreçte hangi baskıların üretildiğini tarihsel bir arka planla açıklayan eleştirel bir alan olarak sunuyor.

Eserde, engelli bireyin toplum içinde pasif konuma itilmesinin sosyal organizasyonun bir sonucu olduğu ve bu yapının kırılmasının ancak hak temelli bir yaklaşım ve yeni bir engellilik kültürünün inşasıyla mümkün olacağı savunuluyor. Engelliliğin bireyin “karakteristiği” değil, birey ile sosyal–mekânsal çevresi arasındaki etkileşim olduğu fikri merkeze alınıyor.

Burcu’nun çalışması, engelliliği baskı, dışlanma ve çeşitlilik eksenlerinde yeniden düşünmeyi sağlayarak, Türkiye’de engellilik alanında bilgiye dayalı farkındalık ve politika üretimi için güçlü bir sosyolojik zemin sunuyor.

  • Künye: Esra Burcu – Engellilik Sosyolojisi, Anı Yayıncılık, sosyoloji, 680 sayfa, 2025

Jürgen Malitz – Nero (2025)

Jürgen Malitz’in bu çalışması, Roma tarihinin en tartışmalı figürlerinden birinin yaşamını abartılardan arındırarak yeniden değerlendiriyor. İulius-Claudius hanedanının son temsilcisi olan Nero’nun çocukluğundan imparatorluğa uzanan yolculuğu, annesi Agrippina’nın politik manevraları, hanedanın iç rekabetleri ve dönemin güç ağları üzerinden okunuyor. Malitz, Nero’nun gençlik yıllarında gösterdiği olgunluğu, senatoyla ilişkilerini ve danışman çevresindeki iktidar mücadelelerini ayrıntılandırarak onun yalnızca bir tiran olarak hatırlanmasının basit bir indirgeme olduğunu vurguluyor.

Nero’nun annesini öldürtmesi, rakiplerini tasfiye etmesi ve Hıristiyanlara yönelik zulmü, tarih yazımında öne çıkan karanlık mirasın temel başlıkları olarak biliniyor. Ancak Malitz, Tacitus ve Suetonius gibi kaynakları dikkatle yeniden yorumlayarak bu anlatıların ardındaki siyasi motivasyonları, imparatorluk içindeki çıkar çatışmalarını ve propaganda etkilerini ortaya çıkarıyor. Nero’nun sanata, mimariye ve gösterilere verdiği güçlü desteğin yanı sıra, erken döneminde halk arasında kazandığı popülariteyi de göz ardı etmeyerek daha dengeli bir portre çiziyor.

Eserde, büyük Roma yangını, doğu ve batı eyaletlerindeki politik gelişmeler, senatoyla yaşanan gerilim ve imparatorluğun kültürel dönüşümü geniş bir çerçevede ele alınıyor. Malitz’in yaklaşımı, Nero’nun kişisel zaafları ile politik becerilerini birlikte değerlendirirken, onun karmaşık karakterini tarihsel bağlamıyla ilişkilendiren bütünlüklü bir okuma sunuyor. Böylece kitap, hem tartışmalı bir hükümdarın biyografisini hem de İmparatorluk Çağı’nın siyasal ve toplumsal dinamiklerini kavramak için güvenilir bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Jürgen Malitz – Nero, çeviren: Deniz Berk Tokbudak, Doruk Yayınları, biyografi, 160 sayfa, 2025

Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu (2025)

Toplumsal beklentiler ile bireysel arzular arasındaki gerilimde şekillenen kaçış fikrini merkezine alan bu kitap, Adam Phillips’in psikanalitik sezgileriyle insanın kaçma ihtiyacını nasıl tanımladığını gösteriyor. Phillips, Houdini’den Emily Dickinson’a uzanan dört “kaçış sanatçısı”nın yaşamlarını izlerken, insanların hem dış baskılardan hem de kendi iç çatışmalarından uzaklaşma isteğini nasıl anlamlandırdığını tartışıyor. Ona göre kaçış, yenilgiden çok bir yeniden kurma girişimini andırıyor; kişi, kaçtığı anda kendini daha canlı hissediyor çünkü sınırlarını, korkularını ve arayışlarını o anlarda daha açık biçimde görüyor.

‘Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine’ (‘Houdini’s Box: On the Arts of Escape’), kaçışın yalnızca bir savunma değil, aynı zamanda bir keşif olduğunu vurgulayarak, bireyin neye yöneldiğini anlamadan kim olduğunu kavrayamayacağını öne sürüyor. Houdini’nin fiziksel zincirlerden kurtulma gösterilerinden Dickinson’ın içe dönük özgürlük alanlarına kadar her örnek, özgürlüğün bedeni aşan karmaşık bir psikolojik boyutu olduğunu hatırlatıyor. Phillips, insanın hem kaçan hem kaçışını anlamlandıran bir varlık olduğunu gösterirken, kaçma arzusunun kültür, aile ve tarih tarafından şekillendiğini de açıklıyor.

Eser, kaçış temasını psikanaliz, edebiyat ve kültürel çözümleme üzerinden harmanlayarak alanında özgün bir konum edinmiş durumda. Kaçmayı bir zayıflık değil, insanın kendini yeniden tanımlama kapasitesinin önemli bir parçası olarak ele alması nedeniyle psikoloji, edebiyat ve kültürel kuram arasında köprü kuruyor. Bu yönüyle kitap, modern öznenin sıkışmışlık duygusunu anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine, çeviren: Oya Gürbahçe, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 160 sayfa, 2025

Tevfik Taş – Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi (2025)

‘Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi’, din ile iktidar arasındaki ilişkiyi, özellikle de Katolik Kilisesi’nin modern sınıflı toplumlarda üstlendiği siyasal rolü, keskin bir Marksist okumayla yeniden düşünmeye davet eden bir çalışma. Tevfik Taş, dinin yalnızca inanç alanına aitmiş gibi sunulan yüzünü tersine çevirerek, onu egemen düzenin en güçlü ideolojik aygıtlarından biri olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, düzen eleştirisinin din eleştirisinden bağımsız olamayacağı; çünkü dinin, sömürü ilişkilerini sürdürmek ve emekçileri mevcut düzene uyarlamak için tarihsel olarak merkezi bir işlev taşıdığı.

Taş, dinin “siyaset üstü” bir alan olarak sunulmasını, modern zamanların en etkili yanılsamalarından biri olarak tarif ediyor. Ona göre bu söylem, “kimin iktidarı?”, “kim için iktidar?” sorularını görünmez kılarak, dini kurumların sınıflı toplumun devamlılığındaki konumunu perdelemeye hizmet ediyor. Kilise, cami ya da havra bürokrasisinin kendisi için değil, kendi varlık koşullarını belirleyen sınıfsal düzen için iktidar talep ettiğini vurgulayan Taş, dinin sermaye sınıfının doğal bir müttefiki olduğunu, “tarafsızlık” iddiasının ise bu ittifakı gizleyen bir sis perdesi işlevi gördüğünü söylüyor.

Bu çerçevede Vatikan, kitabın temel örnek sahası haline geliyor. Yazar, Katolik Kilisesi’nin yüzyıllara yayılan kurumsal yapısını, anti-komünist siyasetlerde oynadığı rolü ve sınıf temelli düzenin sürdürülmesinde üstlendiği tarihsel işlevi ayrıntılı biçimde inceliyor. Taş’ın ele aldığı Vatikan tarihi, bir inanç kurumundan çok bir güç mimarisi, bir ideolojik aygıt, bir sınıf siyasetinin stratejik aktörü olarak okunuyor. Böylece kitap, yalnızca dinsel bir kurumun geçmişini değil, din-siyaset-sermaye üçgeninin uzun erimli ittifaklarını da görünür kılıyor.

  • Künye: Tevfik Taş – Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi, Yazılama Yayınları, tarih, 310 sayfa, 2025

Roy Wagner – Kültürün İcadı (2025)

Kültür çoğu zaman toplumların mirası olarak görüldüyse de Roy Wagner bu yerleşik kabule karşı çıkarak kültürü, insanların dünyayı anlamlandırma çabaları içinde her karşılaşmada yeniden kurdukları yaratıcı bir süreç olarak yorumluyor. Wagner’e göre kültür, sabit bir yapı değil, ilişkiler boyunca icat edilen bir anlamlar ağıdır ve antropolog da bu yaratımın bir parçasıdır. İnsanın kendi hakikatlerini icat ettiği düşüncesi yeni değil fakat bunu antropolojinin içine yerleştirmek zorlayıcıdır; bu nedenle Wagner, anlatının konforlu açıklamalar yerine çelişkileri ve karşıtlıkları izlemesi gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, araştırmacının “nesnel gözlemci” olduğu fikrini reddederek antropolojiyi tek yönlü betimlemeden çıkarıp karşılıklı bir yaratıcılık alanına dönüştürüyor. Kültürün icat ediliş biçimlerini anlamak, sahada geliştirilen simgesel düzenlerin, toplumsal uylaşımın ve bireysel anlam inşasının nasıl işlediğini de görünür kılıyor. Wagner, kültürün değişmez özler değil, icat edilen ilişkisel pratikler olduğunu göstererek kavramın sınırlarını genişletiyor.

‘Kültürün İcadı’ (‘The Invention of Culture’), antropoloji alanında bu nedenle önem taşıyor; çünkü kültürü durağan bir nesne olarak değil, sürekli üretilen bir süreç olarak konumlayarak disiplindeki açıklayıcı şemaları dönüştürüyor. Ayrıca, Batı düşüncesinin yerleşik varsayımlarını tersyüz eden bu yaklaşım, etnografiyi eleştirel ve yaratıcı bir yöntemle yeniden düşünmek isteyen araştırmacılar için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Roy Wagner – Kültürün İcadı, çeviren: Melih Pekdemir, Fol Kitap, antropoloji, 248 sayfa, 2025

Ferhat Jak İçöz – Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik (2025)

Ferhat Jak İçöz’ün ‘Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik’ adlı kitabı, varoluşçu psikoterapinin temel kavramlarını Türkiye’nin kültürel ve toplumsal gerçekliği içinde yeniden düşünmeye davet eden bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Varoluşçu yaklaşımın insanın anlam arayışı, özgürlükle gelen sorumluluk, ölüm ve hiçlik gibi sınır deneyimleri üzerine kurulu yapısını yalnızca kuramsal bir çerçeve olarak değil, terapötik ilişkide canlı biçimde işleyen bir süreç olarak ele alıyor.

Kitap, felsefi arka planı sade bir dille anlatırken, bu kavramların seans odasında nasıl somutlaştığını — danışanın deneyimini fenomenolojik olarak takip etmekten terapötik diyaloğun nasıl kurulduğuna, zorlayıcı duygularla çalışmaktan vaka formülasyonu oluşturmaya kadar — uygulamaya dönük araçlarla gösteriyor. Böylece varoluşçu düşüncenin soyut kavramları, klinik pratikte elle tutulur bir karşılık kazanıyor.

İçöz’ün çalışması, Türkiye’deki ruh sağlığı alanının hızla çeşitlenen ihtiyaçlarına yanıt veren bir rehber niteliğinde. Hem terapistler hem psikoloji öğrencileri hem de varoluşsal sorularla ilgilenen okurlar için, insanın dünyaya “atılmışlığı”, ilişkilerdeki kırılganlığı, seçimlerin ağırlığı ve anlam üretme çabasını birlikte düşünmeye imkân veren kapsamlı bir kaynak.

‘Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik’, varoluşçu psikoterapiyi ülkemiz bağlamında erişilebilir kılmasıyla, Türkiye’deki psikoterapi literatürüne önemli bir katkı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Ferhat Jak İçöz – Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik, Epsilon Yayıncılık, psikoloji, 464 sayfa, 2025

Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek (2025)

Robin Wall Kimmerer’ın bu kitabı, botanik bilimiyle yerli bilgeliğini aynı potada eriten, doğayla ilişkimizi hem zihinsel hem de duygusal düzeyde yeniden kuran etkileyici bir ekoloji anlatısı sunuyor. İlk kez 2013’te yayımlanan bu eser, modern çevre yazınının en güçlü başvuru kaynaklarından biri hâline geldi.

Potawatomi halkının bir üyesi olan Kimmerer, bitkileri yalnızca biyolojik organizmalar olarak değil, öğretmenler, yol göstericiler ve ilişki kurduğumuz varlıklar olarak görüyor. Bilimsel eğitiminden gelen analitik bakışı, yerli kozmolojisinin dünyayı armağanlar ağı olarak gören perspektifiyle birleştirerek okura hem kanıta dayalı hem de ruhu besleyen bir düşünme biçimi sunuyor. Bu yaklaşım, çevreyi “kaynak” olarak gören modern anlayışla keskin bir karşıtlık oluşturuyor ve ekolojik krizin derin nedenlerinin ilişkisizlik, kopuş ve karşılıklılık eksikliği olduğunu hatırlatıyor.

‘Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri’ (‘Braiding Sweetgrass: Indigenous Wisdom, Scientific Knowledge and the Teachings of Plants’); Kaplumbağa Adası’nın (Kuzey Amerika kıtasının yerli yaratılış anlatısı) mitlerinden Kimmerer’ın kendi anneliğine, bitkilerle kurduğu kişisel bağlardan günümüz ekolojik tehditlerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Burada temel bir fikir öne çıkıyor: Yaşayan dünyanın diğer sakinleriyle karşılıklı bir ilişki kurmadan gerçek bir ekolojik farkındalık geliştiremeyiz. Bitkilerin ve hayvanların “dilini duymayı” öğrenmek, toprağın cömertliğini anlamanın ve ona karşı sorumluluk geliştirebilmenin ön koşulu.

‘Kutsal Otu Örmek’, bilimle maneviyatı, kişisel deneyimle toplumsal eleştiriyi, ekolojik kaygıyla şükranı bir araya getiren son derece özgün bir çalışma. Hem çevre felsefesi hem de yerli ekobilgisi açısından önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor; doğaya dair bilgiyi yalnızca akılla değil, ilişki ve karşılıklılıkla kurmayı hatırlattığı için modern ekoloji tartışmalarında benzersiz bir yer tutuyor.

  • Künye: Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri, çeviren: Ayşe Başcı, Kolektif Kitap, ekoloji, 528 sayfa, 2025

David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar (2025)

David Graeber’in bu kitabı, antropoloji ile anarşizm arasında kurulmamış ama kurulması gereken fikri hattı cesurca tartışan kısa ama etkili bir manifesto niteliği taşıyor. İlk kez 2004’te yayımlanan bu çalışma, “var olmayan bir bilimin taslağı” olarak yola çıkıyor ve hem akademiye hem de siyasal düşünceye radikal bir soru yöneltiyor: Hiyerarşi, iktidar, şiddet ve kolektif örgütlenme biçimlerini inceleyen antropoloji ile aynı meseleleri politik bir etik üzerinden sorgulayan anarşizm neden ortak bir zemin yaratamıyor?

Graeber, modern olmayan toplumların karar alma süreçlerini ve çatışma çözme mekanizmalarını incelerken Batı’nın demokrasi anlayışının ne kadar dar bir tarihsel çerçeveye dayandığını gösteriyor. Antik Atina’nın “demokrasinin sıfır noktası” olarak sunulmasını eleştiriyor ve bunun, insan topluluklarının binlerce yıldır kullandığı farklı ve daha yatay örgütlenme biçimlerini görünmez kıldığını vurguluyor. Ona göre antropoloji, bu alternatif pratiklerin kaydını tutarak yalnızca tarihsel çeşitliliği değil, hiyerarşiye mecbur olmadığımız gerçeğini de ortaya çıkarıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’ (‘Fragments of an Anarchist Anthropology’), çoğunluk demokrasisinin hangi durumlarda işlemediğini, konsensüs, müzakere ve gönüllü birliktelik gibi başka karar alma yöntemlerinin neleri mümkün kıldığını somut örneklerle tartışıyor.

Graeber’in amacı yeni bir sistem inşa etmekten çok, mevcut politik hayal gücümüzün önündeki engelleri kaldırmak. Devletin zorunlu olmadığını, iktidarın doğal bir olgu değil tarihsel bir tercih olduğunu hatırlatıyor. Antropolojiyi, yalnızca kültürleri betimleyen bir disiplin olarak değil, özgürlük pratiklerini ortaya çıkarabilen bir araç olarak yeniden konumlandırıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’, siyaset teorisine alternatif bir perspektif sunması, demokratik pratikleri yeniden düşünmeye çağırması ve toplumsal hayal gücünü genişletmesi bakımından Graeber’in en etkili metinlerinden biri.

  • Künye: David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar, çeviren: Ulaşcan Kurt, Everest Yayınları, antropoloji, 104 sayfa, 2025

Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz (2025)

Bu kitap, Homeros’un dünyasını modern çağın karmaşıklıklarıyla bir araya getiren özgün bir düşünme alanı açıyor. Sylvain Tesson, ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’yı yalnızca antik destanlar olarak değil, hâlâ insan ruhunun temel sorularını aydınlatan canlı metinler olarak okuyor. Savaşın anlamsızlığı, öfkenin yıkıcılığı, yolculuğun dönüştürücü niteliği ve kaderin belirsizliği gibi temaları bugünün krizleriyle ilişkilendirerek Homeros’un sesinin neden hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Ona göre destanlar, modern dünyanın hızına karşı bir durup düşünme fırsatı sunuyor; insanı hem kendi geçmişiyle hem de ortak evrensel deneyimlerle buluşturuyor.

Tesson, kendi seyahatlerinden ve doğa karşısındaki gözlemlerinden yararlanarak Homeros’un metinlerine fiziksel bir canlılık katıyor. Rüzgârın yön değiştirmesi, denizin kabarması, güneşin batışı gibi imgeler, hem destanların ritmini hem de insanın doğayla ilişkisini yeniden düşünmemize yardımcı oluyor. Kahramanların tutkuları, zaafları, sadakatleri ve yalnızlıkları günümüz insanının duygusal çıkmazlarına ayna tutuyor; böylece antik karakterler yalnızca tarihsel figürler olmaktan çıkıp çağdaş birer muhatap hâline geliyor. Tesson’a göre Homeros, insan davranışlarının sürekliliğini anlamanın kapısını aralıyor ve destanları bir edebi miras olarak değil, bir yaşayış biçimi olarak okumayı mümkün kılıyor.

‘Homeros’la Bir Yaz’ (‘Un été avec Homère’), klasiklerin neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu hatırlatan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Tesson, Homeros’un kalıcılığını modern duyarlılıklarla ilişkilendirerek hem edebiyat hem felsefe açısından zengin bir yorum sunuyor. Böylece kitap, antik dünyanın mirasını bugünün düşünsel ihtiyaçlarıyla buluşturan önemli bir katkı hâline geliyor.

  • Künye: Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz, çeviren: İsmail Yerguz, Alfa Yayınları, deneme, 224 sayfa, 2025