Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda (2025)

Stephen Eric Bronner bu kitabında modernizmi yalnızca estetik bir kopuş olarak değil, siyasal çatışmaların ortasında şekillenen tarihsel bir mücadele alanı olarak ele alıyor. Sanatın kilise ve aristokrasi vesayetinden kurtulmasıyla kamusal alana çıkması, sanatçıyı kaçınılmaz biçimde siyasetin öznesi yaptı. Fransız Devrimi’nden 1848 ayaklanmalarına uzanan süreçte ortaya çıkan devrimci sanatçı figürü, estetiğin kendi içindeki politik boyutunu görünür kıldı ve modernizmin kökenlerini bu gerilimli zemine yerleştirdi.

Bronner, estetik modernizmin 19. yüzyıl sonlarında modernliğin krizine verilen bir yanıt olarak geliştiğini savunuyor. Avangard sanat hareketleri, dünyayı dönüştürme iddiasıyla ütopyacı bir kültürel politika kuruyor. Sanatın özerkliğini savunan bu hareketler, aynı anda hem radikal özgürlük vaadi taşıyor hem de siyasal iktidarla tehlikeli bir yakınlık kurabiliyor. Yazar, modernist sanatçıların devrim, kitle siyaseti ve iktidar karşısındaki çelişkili konumlarını tarihsel örneklerle tartışıyor.

‘Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya’ (‘Modernism at the Barricades’), 1917 Rus Devrimi ve 1930’larda faşizmin yükselişiyle sanat ve siyaset ilişkisinin keskinleştiğini gösteriyor. Modernistler, barikatların farklı taraflarında yer alsalar bile, burjuva konformizmine, kültürel durağanlığa ve otoriterliğe karşı ortak bir düşman algısında buluşuyor. Bronner, bu ortaklığın modernist estetiğin içsel politikasını oluşturduğunu ileri sürüyor.

Kitap, modernist avangardın umutlarını, yanılsamalarını ve kırılmalarını birlikte ele alarak sanatın siyasal alandaki rolünü yeniden düşünmeyi sağlıyor. Kitap, estetiğin tarihle, ideolojiyle ve iktidarla kurduğu bağı anlamak için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya, çeviren: Ayşe Boren, İletişim Yayınları, sanat, 280 sayfa, 2025

Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş (2025)

Marek Stachowski, Rumeli biliminin kurucu metni sayılan bu kitabında, Türkçenin Balkan dilleriyle kurduğu ilişkileri bağımsız bir araştırma alanı olarak ele alıyor. Yazar, Türkçenin Balkanlardaki varlığının yalnızca sözcük alıntılarıyla açıklanamayacağını, ses, biçim ve anlam düzeylerinde derin ve karşılıklı bir etkileşim yarattığını gösteriyor. Böylece eser, Türkoloji ile Balkan dilbilimi arasındaki boşluğu dolduran özgün bir çerçeve kuruyor.

‘Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri’ (‘Wprowadzenie do rumelistyki. Ślady języka tureckiego na Bałkanach’), Rumeli, Balkanlar, Türkçe ve Osmanlı Türkçesi gibi sık kullanılan kavramların tarihsel ve bilimsel sınırlarını netleştiriyor. Stachowski, ideolojik ve ulusalcı okumaların dili nasıl çarpıttığını tartışıyor ve dil temaslarını açıklamak için kavramsal bir arınma öneriyor. Bu yaklaşım, Türkçenin bölgede kurucu bir temas dili olarak anlaşılmasını sağlıyor.

Eserde Türkçenin Balkan dillerinde bıraktığı yapısal izler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Tanımlık kullanımı, iyelik yapıları, fiil çatısı ve zaman kategorileri gibi alanlarda Türkçenin etkisi somut örneklerle açıklanıyor. Bu analizler, dilsel temasın yüzeysel değil, gramerin derin katmanlarına yayıldığını ortaya koyuyor.

Stachowski, Rumeli Türkçesini Anadolu ağızlarının basit bir uzantısı olarak görmüyor. Rumeli ağızlarının Balkan dil çevresi içinde özgül bir gelişim izlediğini savunuyor. Karamanlıca ve Gagavuzca üzerine yapılan değerlendirmeler, dil, kimlik ve din ilişkilerinin Balkanlardaki karmaşık yapısını görünür kılıyor.

Kitap, çevirmen önsözünde de vurgulandığı gibi, Türkçenin Balkanlardaki izlerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru kaynağı. ‘Rumeli Bilimine Giriş’, dil temaslarını tarihsel, yapısal ve kuramsal düzeyde bir araya getirerek alanında neden vazgeçilmez olduğunu açıkça gösteriyor. Çalışma, karşılaştırmalı dil araştırmaları için yön veriyor.

  • Künye: Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri, çeviren: Hilal Oytun Altun, Dergah Yayınları, dilbilim, 168 sayfa, 2025

Güney Çeğin – Mikro-Faşizm (2025)

Faşizmi yalnızca tarihsel rejimlere, üniformalara ve açık baskı biçimlerine indirgemek, günümüz iktidar ilişkilerini kavramayı zorlaştırıyor. Güney Çeğin ‘Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri’nde faşizmi, gündelik hayatın en sıradan anlarında üretilen, çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir güç ilişkileri ağı olarak ele alıyor. Mikro-faşizm, dışsal bir zor aygıtından çok, arzunun içe kapanması, duygulanımın tek bir yoğunlukta kilitlenmesi ve ilişkilenme kapasitesinin daralması olarak düşünülüyor. Böylece faşizm, olağanüstü dönemlerin değil, gündeliğin içinde süreklilik kazanan bir potansiyel olarak beliriyor.

Çeğin, Félix Guattari’nin mikro-faşizm kavramını Brian Massumi’nin duygulanım teorisiyle birlikte okuyarak, otoriterliğin moleküler düzeyde nasıl üretildiğini gösteriyor. Komşuluk ilişkilerinde, işyerindeki “şaka”larda, dijital linç pratiklerinde, kıskançlık ve denetimle maskelenmiş sevgide ya da ahlaki normların baskıcı dilinde ortaya çıkan küçük tahakküm biçimleri kitabın merkezine yerleşiyor. Bu pratikler, makro faşizmin önkoşulu olan duygulanımsal yatkınlıkları sürekli yeniden üretiyor.

Kitap, mikro-faşizmi yalnızca teşhir etmiyor; ona karşı üretici bir politika imkânını da tartışıyor. Arzunun çoğullaştırılması, bağlantıların artırılması ve duygulanımın tek tipleşmeye direnmesi bu politikanın temel eksenlerini oluşturuyor. ‘Mikro-Faşizm’, faşizmi ideoloji ya da rejim olarak değil, arzu, duygu ve ilişki düzeyinde düşünmeye çağıran, rahatsız edici olduğu kadar ufuk açıcı bir teorik yolculuk sunuyor. Faşizmin dışarıda değil, tam da içimizde nasıl çalıştığını sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Güney Çeğin – Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri, Phoenix Yayınları, siyaset, 201 sayfa, 2025

Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri (2025)

Paul Richardson, ‘Coğrafyanın Mitleri’ adlı kitabında dünyayı tarafsızca gördüğümüz yanılgısını sorguluyor. Haritaların, sınırların ve ekonomik göstergelerin doğal gerçekler değil, tarihsel ve kültürel kurgular olduğunu gösteriyor. Ona göre modern insan dünyayı olduğu gibi değil, öğretilmiş şemalar aracılığıyla algılıyor ve bu şemalar siyasal kararları da belirliyor.

‘Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu’ (‘Myths of Geography: Eight Ways We Get the World Wrong’), kıtaların çiziminden ulus-devlet fikrine, sınırların değişmezliği inancından ekonomik büyümenin evrensel bir hedef olarak sunulmasına kadar sekiz temel coğrafi miti inceliyor. Richardson, GSYİH gibi ölçütlerin refahı temsil ettiğine dair kabulleri, Çin’in Yeni İpek Yolu’nun kaçınılmaz bir yayılma hamlesi olarak okunmasını ve Rusya’nın coğrafyası gereği tehditkâr olduğu fikrini eleştirel biçimde çözümlüyor.

Yazar, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir zemin değil, anlam üreten bir anlatı alanı olduğunu savunuyor. Haritaların masum olmadığını, iktidar ilişkilerini görünmez kıldığını ve dünyayı belirli biçimlerde düşünmeye zorladığını gösteriyor. Bu nedenle kitap, coğrafyayı kader olarak değil, sürekli yeniden yazılan bir yorum olarak ele alıyor.

Kitap, küresel siyaseti, ekonomi dilini ve mekân algısını sorgulamak isteyenler için önemli bir çalışma sayılıyor. Richardson, okuru alışıldık sınırların dışına çıkmaya çağırıyor ve dünyayı yeniden düşünmenin entelektüel bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu, çeviren: Samet Özgüler, Timaş Yayınları, coğrafya, 272 sayfa, 2025

Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi (2025)

Luc Ferry ile Claude Capelier’nin bu kitabı, felsefeyi akademik soyutlamaların ötesine taşıyarak insanlığın anlam arayışının uzun tarihini berrak ve anlaşılır bir dille yeniden kuruyor. Yazarlar, kitabı bir anlatı değil bir diyalog olarak tasarlayarak felsefenin her çağda yeniden sorulması gereken temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor: Neden hâlâ filozoflara kulak veriyoruz? Çünkü her dönem kendi krizini aşmak için düşünceye geri dönmek zorunda kalıyor.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’ (‘La Plus Belle Histoire de la Philosophie’), felsefi düşüncenin beş büyük evresini izleyerek insanın dünyayı ve kendini anlamaya yönelik girişimlerinin nasıl dönüştüğünü gösteriyor:

  • Antik Yunan’da kozmosun düzeni “kurtuluşun” kaynağıydı.
  • Ortaçağ, anlamı inançta ve ilahi düzenin kesinliğinde buldu.
  • Rönesans, insanı ve hümanizmi merkeze aldı.
  • Modernite, aklın sınırlarını sorgulayarak özgürlüğün ve bireyliğin koşullarını araştırdı.
  • Peki bugün? Geleneksel idealler çökerken, ne inanç ne ulus ne de devrimci ütopyalar yaşamı yönlendirmeye yetiyor.

Ferry’nin yanıtı, kitabın merkez fikrini oluşturuyor: “Sevgi hümanizmi”. Bu yaklaşım, felsefeyi yalnızca kavramların tarihi değil, yaşama sanatı olarak görür. Ferry’nin “laik maneviyat” dediği bu düşünce, anlamın dışsal dogmalarda değil, insanın düşünme cesaretinde, özgürlüğünde ve sevgi kapasitesinde bulunduğunu savunuyor. Hayata yön veren şey artık aşkın otoriteler değil; bireyin başkalarıyla kurduğu bağlar, ortak gelecek duygusu ve dünyaya karşı üstlendiği sorumluluktur.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’, geçmişin büyük fikirlerini bugünün kaygılarıyla buluşturarak felsefeyi gündelik yaşama yeniden bağlayan bir rehber sunuyor. İnsanlığın kendini, çağını ve kaderini anlamak için çıktığı uzun yolculuğun hem özeti hem de devam etmekte olduğunu hatırlatan canlı bir düşünme daveti niteliği taşıyor.

  • Künye: Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi, çeviren: Öznur Karakaş, İş Kültür Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2025

İsmail Güney Yılmaz – Lazlar: Kimlik ve Toplum (2025)

‘Lazlar: Kimlik ve Toplum’, hem Laz kimliği üzerine yürütülen tartışmalara içerden bir ses kazandıran hem de Laz kültür hareketinin son otuz yılına eleştirel ve tarihsel bir çerçeve sunan kapsamlı bir çalışma. İsmail Güney Yılmaz, kendisinin de parçası olduğu bu kültürel dönüşümün mirasını incelerken, Laz kimliğini dar etnik tanımların dışına taşıyan toplumsalcı ve eşitlikçi yaklaşımını merkeze alıyor. Ona göre Lazları anlamak, yalnızca Lazların kendi iç dinamiklerine bakmakla değil; Doğu Karadeniz’in tarihsel ilişkiler ağını, komşu halklarla kurulan etkileşimleri, bölgenin ekonomik ve ekolojik koşullarını hesaba katmakla mümkün.

Kitabın çok katmanlı yapısı, içindekiler bölümünde de görüldüğü gibi, kimlik, kültür, siyaset, nüfus, etnografya, dil, müzik, edebiyat ve tarih gibi geniş bir alanı kapsıyor. Yılmaz, hem önceki çalışmalarını yeniden değerlendiriyor hem de daha önce hiç işlenmemiş başlıklara eğilerek Laz toplumunun güncel meselelerini açıklığa kavuşturuyor. Lazcanın yaşam mücadelesinden modern Laz edebiyatının oluşumuna, dini pratiklerden belediyelerdeki Laz temsiline, Megrel meselesinden 90’ların kültür hareketine uzanan geniş bir tartışma yelpazesi sunuyor.

Yazarın özellikle etnosentrik yorumlardan bilinçli biçimde uzak durması, çalışmayı alandaki birçok incelemeden ayırıyor. Lazları yalnızca “kendileriyle” değil, tarihsel olarak iç içe yaşadıkları tüm topluluklarla birlikte ele alması, kültürel farklılığı toplumsal ilişkiler bağlamında düşünmesi, eserin analitik gücünü artırıyor. Bu yönüyle kitap, Laz kimliğine dair ideolojik kutuplaşmaları aşan, eleştirel ve çoğulcu bir perspektif ortaya koyuyor.

‘Lazlar: Kimlik ve Toplum’, bölge araştırmaları, kimlik politikaları, kültürel çalışmalar ve sosyoloji alanında çalışan herkes için önemli bir kaynak niteliğinde. Laz toplumunun geçmişten bugüne taşıdığı kültürel mirası, dönüşümleri ve çelişkileri anlamak isteyen okurlar için hem derleyici hem yenilikçi bir başvuru eseri sunuyor.

  • Künye: İsmail Güney Yılmaz – Lazlar: Kimlik ve Toplum, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 208 sayfa, 2025

Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler (2025)

Doğanın yüzeyde masum görünen düzeni, aslında canlıların hayatta kalmak için sürekli olarak hileye başvurduğu bir denge oyunu kuruyor. Lixing Sun, doğadaki aldatmanın evrimsel kökenlerini araştırırken hilenin ahlaki bir kusur değil, yaşamın temel stratejilerinden biri olduğunu gösteriyor.

‘Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma’ (‘The Liars of Nature and the Nature of Liars’), yalanı kasıtlı bir davranış olarak tanımlayan insan merkezli bakışın ötesine geçerek organizmaların niyet taşımadan da birbirlerini kandırabildiğini ortaya koyuyor. Guguk kuşlarının yavru değiştirmesinden orkide çiçeklerinin sahte eş taklidine, bakterilerin ortak kaynaklardan beleşçilik yapmasına kadar uzanan örnekler, yaşamın her düzeyinde hileyi görünür kılıyor.

Sun, hilenin karmaşık bir beyin gerektirmediğini, bitkilerden mantarlara, hatta tek hücrelilere kadar tüm canlı formlarında ortaya çıktığını vurguluyor. Bu davranışlar, evrimsel silahlanma yarışlarını tetikleyerek yeni özelliklerin doğmasına katkı sağlıyor. Hile arttıkça karşı-hile stratejileri gelişiyor; böylece çeşitlilik ve karmaşıklık güçleniyor. Yazar, doğanın dürüstlükle değil, çıkar dengeleriyle işlediğini ve evrimin ahlaki ilkeler gözetmeden işe yarayan davranışları ödüllendirdiğini ileri sürüyor.

‘Doğa Yalan Söyler’, modern insan toplumlarındaki aldatma biçimlerinin de biyolojik temellerle akraba olduğunu hatırlatarak hem bilimsel hem felsefi bir tartışma açıyor. Sun’ın çalışması, hilenin dünyayı nasıl şekillendirdiğini göstererek evrimsel biyoloji yazını içinde önemli bir yer ediniyor.

  • Künye: Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma, çeviren: Şafak Tahmaz, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika (2025)

Raymond Geuss’un bu kitabı, siyaset felsefesinin nasıl yapılması gerektiğine dair yerleşik kabulleri kökten sorgulayan bir müdahale. Geuss, özellikle Kantçı geleneğin hâkim olduğu “siyaset = uygulamalı etik” anlayışını hedef alarak, siyasetin ideal ilkelerden değil, gerçek dünyadaki kurumların nasıl işlediğinden ve insanların hangi koşullarda nasıl eyleme yöneldiğinden yola çıkması gerektiğini savunuyor.

‘Felsefe ve Reel Politika’ (‘Philosophy and Real Politics’), normatif modeller kurmakla yetinen soyut siyaset felsefesini eleştirirken, reel politikanın karmaşık doğasını merkeze alıyor. Geuss’a göre iyi bir siyaset felsefesi, tarihsel bağlamları, iktidar ilişkilerini, ekonomik yapıların işleyişini, kültürel pratikleri ve psikolojik motivasyonları hesaba katmalıdır. Bu nedenle “etik”, izole bir alan değil; tarih, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve ekonomiyle örülü geniş bir bilgi ağıdır. Siyasi eylemi yalnızca ilkeler, normlar ve rasyonel tercih modelleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, insan topluluklarının gerçek davranış dinamiklerini ıskalar.

Geuss, siyaseti öncelikle bir eylem ve bağlam meselesi olarak yorumlar. İnançların, değerlerin ya da önermelerin kendisi, ancak onları şekillendiren maddi, tarihsel ve kurumsal koşullar içinde anlam kazanır. Bu nedenle siyaset felsefesi, ideal düzen tasarımlarından çok, mevcut güç yapılarını, çatışmaları, motivasyonları ve olası stratejik seçenekleri analiz eden pratik bir çerçeve sunmalıdır.

‘Felsefe ve Reel Politika’, yalnızca liberal siyaset anlatılarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değil; aynı zamanda insan topluluklarının eyleme geçme kapasitesine duyulan güveni yeniden vurgulayan yenilikçi bir çalışma. Siyaseti soyut bir ahlak mühendisliği değil, dünyayı belirleyen gerçek süreçlerle yüzleşme pratiği olarak konumlandırmasıyla, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarında güçlü ve kalıcı bir iz bırakıyor.

  • Künye: Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2025

Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci (2025)

Tarık Alpagut’un ‘Benim Babam Darbeci’ adlı eseri, Türkiye’nin askeri darbeler tarihine içeriden bir tanıklık sunan nadir örneklerden biri olarak öne çıkıyor. Yazar, 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan ve 22 Şubat 1962 darbe girişimine uzanan çalkantılı dönemi, büyük anlatıların gölgesinde kalmış kişisel bir hikâyeyle birleştiriyor. Milli Birlik Komitesi’nin iktidarı ele alış biçimi, Yassıada yargılamalarının yarattığı adalet tartışmaları ve darbeci kadroların kendi içindeki kırılmalar, anlatının arka planında tarihsel bir panoramaya dönüşüyor.

Eser, darbe sonrası kurulan düzenin hem toplumsal hem de siyasal sonuçlarını hatırlatırken, “biz kimseye karşı ihtilal yapmadık” söylemi ile uygulanan politikaların yarattığı çelişkiyi görünür kılıyor. Milyonlarca vatandaşın oy verdiği bir partinin kapatılması ve yöneticilerinin ölüm cezasıyla yargılanması, hem toplumda hem de ordu içinde derin bir huzursuzluk yaratıyor. Bu gerilim, askerî kadroların deneyimsizliği ile ülkeyi yönetme iddiası arasında sıkışmış bir kuşağın çıkmazını da yansıtıyor.

Kitabın merkezinde ise Talat Aydemir hareketi ve 22 Şubat 1962 girişimi yer alıyor. İsmet İnönü ile genç subaylar arasındaki güç mücadelesi, kan dökülmeden bastırılmış olsa da Türkiye’nin sancılı siyasal dönüşümünü belirleyen önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Alpagut, bu tarihsel çatışmayı yalnızca belgelerle değil, Kara Harp Okulu Alay Komutanı olan babası Kurmay Albay Turgut Alpagut’un kişisel kaderi üzerinden aktararak anlatıya duygusal ve insani bir derinlik kazandırıyor.

‘Benim Babam Darbeci’, darbelerin soğuk siyasi dilini kırarak, aile, sadakat, hayal kırıklığı ve tarihsel mirasın yükü gibi temalarla örülü bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Böylece kitap, sadece siyasi bir dönemin değil, o dönemi yaşayanların ruh halinin de izini süren özgün bir tanıklık sunuyor.

  • Künye: Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci, Ayrıntı Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

David Fromkin – Barışa Son veren Barış (2025)

Birinci Dünya Savaşı yıllarıyla 1922 arasını merkezine alan ‘Barışa Son Veren Barış’, modern Ortadoğu’nun nasıl kurulduğunu büyük güçlerin kararları, savaşın yarattığı boşluklar ve bölgesel aktörlerin hamleleri üzerinden anlatıyor. Fromkin, imparatorlukların çözüldüğü bu dönemde İngiltere başta olmak üzere ABD, Fransa ve Rusya gibi devletlerin masa başında çizdiği sınırların bugün hâlâ süren çatışmaların temelini nasıl attığını gösteriyor. Bölgenin petrol potansiyeli ve stratejik konumu, Mısır’dan İran’a uzanan geniş coğrafyayı hem yerel halkların hem de küresel güçlerin hesaplarının merkezine yerleştiriyor.

Kitap, Ortadoğu’nun kaderini belirleyen kararların çoğunun savaş alanlarında değil, kapalı kapılar ardında verildiğini vurguluyor. Fromkin, açık arşivlerin sağladığı verilerle Lloyd George, Churchill, Wilson, Kitchener, Lenin, Stalin, Mussolini ve Atatürk gibi figürlerin rolünü yeniden değerlendiriyor. Özellikle Arabistanlı Lawrence’ın efsaneleştirilmiş kişiliğini tarihsel bağlamına yerleştirerek, ona atfedilen etkinin gerçekte ne kadarının gerçek olduğunu sorguluyor. Bu yaklaşım, hem kişisel kahramanlık anlatılarının sınırlarını hem de büyük güçlerin bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme biçimini açığa çıkarıyor.

‘Barışa Son Veren Barış’ (‘A Peace to End All Peace: The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East’), Ortadoğu’daki güncel gerilimleri anlamak için tarihsel bir pusula sunuyor. Afganistan ve Irak işgallerinden Suriye iç savaşına, Filistin meselesinden bölgesel güç mücadelelerine kadar pek çok gelişmenin köklerinin bu dönemde atıldığını gösteriyor. Fromkin’in çalışması, devletler, topluluklar ve ideolojiler arasında kurulan kırılgan dengenin nasıl oluştuğunu açıklayarak, modern Ortadoğu’nun neden sürekli bir kriz döngüsünde salındığını anlamaya yardımcı oluyor.

  • Künye: David Fromkin – Barışa Son veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?, çeviren: Mehmet Harmancı, Diplomat Yayınları, tarih, 542 sayfa, 2025