Alain Badiou ve Jean-Luc Nancy – Alman Felsefesi Üstüne Diyalog (2017)

Alman felsefesi, yaşayan iki büyük filozof olan Alain Badiou’nun da Jean-Luc Nancy’nin de eserlerinde her zaman önemli rol oynadı.

İşte Jan Völker’in moderatörlüğünde yürütülen bu söyleşi de, iki filozofun Alman felsefesi üstüne kısa, ama özlü ve güçlü bir diyalogunu sunuyor.

Badiou ve Nancy, burada Alman felsefesini ve bunun kendi sistemleri üzerindeki etkilerini tartışmakla yetinmiyor, aynı zamanda felsefenin mevcudiyeti, güncelliği, çağdaş zamana müdahalesi ve imkânları meseleleri üzerine de derinlemesine düşünüyor.

Söyleşinin, iki filozofun Fransa ile Almanya arasındaki felsefi ilişkinin evveliyatı ve şimdiki hali konusundaki değerlendirmelerini barındırmasıyla da ayrıca önemli olduğunu belirtmeliyiz.

  • Künye: Alain Badiou ve Jean-Luc Nancy – Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, söyleşi: Jan Völker, çeviren: Ahmet Nüvit Bingöl ve Levent Konca, Metis Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2017

Samo Tomšič – Kapitalist Bilinçdışı: Marx ve Lacan (2017)

Fransız psikanalist Jacques Lacan, Platon başta olmak üzere Descartes ve Hegel’den çokça etkilendi.

Kimilerine göre, Lacan’ın kuramında, Karl Marx’ın düşünceleri merkezi bir rol üstlenmemiştir.

Samo Tomšič ise, elimizdeki ilgi çekici çalışması ‘Kapitalist Bilinçdışı’nda, Lacan’daki Marx izlerinin kapsamlı bir fotoğrafını çekiyor.

Tomšič, Lacan’ın yapısal psikanalizini Marx’ın siyasal iktisada getirdiği eleştiriyle birlikte ele alıyor ve buradan hareketle bize, Freud’un kuramı ile Saussure ve Jakobson gibi yapısalcıların yaklaşımlarını da kompozisyona dâhil ettiği zengin bir tartışma sunuyor.

Bu sentez, bilinçaltının yapısıyla kapitalizmin yapısı arasındaki ilişkiyi psikanaliz, yapısalcılık ve siyasal iktisat eleştirisiyle harmanlıyor.

Tomšič, Lacan’ın 1960’ların sonunda Freud’a ikinci bir geri dönüşe kalkışmış olduğunu ve burada yapısalcı dilbilim göndermesinin Marx’ın siyasal iktisada yönelttiği eleştiriyle desteklendiğini savunuyor.

Kitap, Marx ve Lacan’ı, kapitalizm eleştirisi etrafında bir araya getirmesi, Lacan’ın düşüncesinin gelişimini ustaca izlemesi ve Marksizmin Lacancı psikanalize nasıl katkıda bulunduğunu ortaya koymasıyla önemli.

  • Künye: Samo Tomšič – Kapitalist Bilinçdışı: Marx ve Lacan, çeviren: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, psikanaliz, 288 sayfa, 2017

 

Aharon Appelfeld – Ruhun Kuytusunda (2014)

Dağ başında bir şehitliğin bekçiliğini yapan biri kız biri erkek iki kardeşin, toplumdan uzakta yaşamaları sonucunda inançlarını, değerlerini yitirişi.

Bu ıssızlıkta birbirine destek olan kardeşlerin ilişkisi, kısa bir süre sonra ağabey-kardeş sevgisini aşarak, onları utanç içinde bırakacak bir arzuya dönüşür.

  • Künye: Aharon Appelfeld – Ruhun Kuytusunda, çeviren: Aslı Biçen, Metis Yayınları

Kolektif – Siyasalın Peşinde: Dünyaya Tragedyalarla Bakmak (2017)

Bu güzel derleme, klasik tragedyaları siyaset felsefesindeki tartışmalar ve çağdaş sorular eşliğinde ele alıyor.

Kitaba katılan yazarlar, ‘Persler’, ‘Troyalı Kadınlar’, ‘Oresteia’, ‘Antigone’, ‘Eumenidler’ ve ‘Yakarıcılar’ gibi ünlü Antik Yunan tragedyalarını, yalnızca Atina demokrasisini anlamak için değil, modernliğin sosyal ve siyasal açmazlarını saptamak amacıyla da yeniden yorumluyor.

Klasik tragedyaların demokratik Atina’nın yüzüne tuttuğu bu aynaya yakından bakmak ayrıca demokratik eleştiri, kolektif bellek, adalet, pratik akıl, eylem, yurttaşlık, tiranlık, toplumsal cinsiyet, dışlama, muğlaklık, hukuk, şiddet, yas, bağışlama, melankoli ve tanıklık gibi günümüzde kamusal tartışmalara konu olan çeşitli problem ve kavramlara tragedyaların sunduğu geniş ve zengin perspektiften bakmak isteyenler bu kitabı kaçırmamalı.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Devrim Sezer, Nazile Kalaycı, Serdar Tekin ve Ünsal Doğan Başkır.

  • Künye: Kolektif – Siyasalın Peşinde: Dünyaya Tragedyalarla Bakmak, hazırlayan: Devrim Sezer ve Nazile Kalaycı, Metis Yayınları, siyaset, 208 sayfa, 2017

Frans de Waal – Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz? (2017)

İnsanoğlu uzun yıllar önce doğaya egemen oldu.

Fakat bu egemenlik, aynı zamanda kendi zekâ ve becerilerini diğer tüm türlerin üstünde görmesine neden olacak müzmin bir kibri de beraberinde getirdi.

Fakat daha da önemli ve tehlikelisi, bu kibrin beraberinde getirdiği cahilliktir.

Örneğin hayvanların zekâları ve duyguları hakkında neler biliyoruz?

Charles Darwin’in insan ve hayvan duyguları üzerine çokça yazdığı biliniyor ve 19. yüzyıldaki pek çok bilim insanı, hayvanlarda ileri seviyede zekâ keşfetmeye hevesliydi.

Bu çabaların neden geçici bir süre askıya alındığı veya neden biyolojinin yoluna bile isteye taş koyduğumuz, bugün hâlâ gizemini koruyor.

İşte primat davranışı ve bilişi hakkında önemli çalışmalar yapmış Frans de Waal da, hayvan zekâsının olağanüstü boyutlarını gözler önüne seriyor.

Konuyla ilgili yapılmış pek çok keşiften yola çıkan yazar, son yirmi yılda bu alanda yaşanan heyecan verici gelişmeleri sunuyor.

“İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz,” diye soran de Waal, kargalar, yunuslar, papağanlar, koyunlar, eşekarıları, yarasalar, balinalar, primatlar ve daha pek çok türün insanları şaşkına uğratacak olağanüstü zekâlarından örnekler veriyor.

  • Künye: Frans de Waal – Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?, çeviren: Ahmet Burak Kaya, Metis Yayınları, bilim, 344 sayfa

Ayşegül Utku Günaydın – Kadınlık Daima Bir Muamma: Osmanlı Kadın Yazarların Romanlarında Modernleşme (2017)

Tanzimat sonrası siyasal ve kültürel ortam, kadın hareketine de önemli bir sıçrama imkânı verdi.

Özellikle bugünlerde, Osmanlı’nın son döneminde kadın hareketinin durumuna dair yoğun bir ilgi gözleniyor.

İşte Ayşegül Utku Günaydın da, Osmanlı’nın sancılı modernleşme sürecini kadın yazarların yapıtları bağlamında derinlemesine inceliyor.

Halide Edib Adıvar’ın ‘Heyûlâ’ romanında yer alan “Kadınlık daima bir muamma!” cümlesinden adını alan kitap,

  • Tanzimat sonrası reformlarla kadın hareketinin yükselişini,
  • Bu dönemde yaşanan siyasal ve kültürel gelişmeleri,
  • Kadın olarak yazmanın toplumsal, politik ve kültürel anlamlarını,
  • Kadın kimliğini simgeleştirmede toplumsal cinsiyetin rolünü,
  • Kadın üzerindeki baskı mekanizmalarını ve kadını yalnızlaştırma çabalarını,
  • Ve modernleşme sürecinde zorlu aşamalardan geçen kadın kimliğinin oluşumunu detaylı bir bakışla tartışıyor.

Günaydın bunu yaparken de, Zafer Hanım, Fatma Aliye’, Selma Rıza Feraceli, Emine Semiye, Fatma Fahrünnisa, Güzide Sabri Aygün, Halide Edib Adıvar, Nezihe Muhiddin, Müfide Ferit Tek, Suat Derviş ve Halide Nusret Zorlutuna’ya ait toplam otuz romanını ele alıyor.

Kitap, modernleşmenin önemli simgelerinden biri olagelmiş, ayrıca derin bir toplumsal değişimin izlerini yansıtan kadınlık ve kadın kimliği üzerine sağlam bir çalışma.

  • Künye: Ayşegül Utku Günaydın – Kadınlık Daima Bir Muamma: Osmanlı Kadın Yazarların Romanlarında Modernleşme, Metis Yayınları, inceleme, 240 sayfa

Kolektif – Yeni İstanbul Çalışmaları (2014)

Büyük dönüşümler geçiren İstanbul’u siyaset, ekonomi, emek, ekoloji ve toplumsal cinsiyet gibi yönleriyle irdeleyen harikulade yazılar.

Neoliberalizmin baskıları, devlet şiddeti, kentsel muhalefet gibi konuları tartışan çalışmanın önemli bir katkısı da, İstanbul’a politik ekoloji çerçevesinden bakması.

  • Künye: Kolektif – Yeni İstanbul Çalışmaları, hazırlayan: Ayfer Bartu Candan ve Cenk Özbay, Metis Yayınları

Kalyan Sanyal – Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek: İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm (2017)

Postkolonyal kapitalist gelişmenin siyasal iktisadına dair sağlam bir tartışma.

Marx ilkel birikimi, ilk üreticiyi –köylü veya zanaatkâr– üretim araçlarından ayıran bir süreç olarak tasvir etmişti.

O’na göre, zanaatkâr sermayenin dolaşımına dâhil edilirken, emeğini istihdam etmenin her türlü aracından yoksun kalan köylü, kapitalist üretimde ücretli emekçi haline gelir.

Burada en önemli nokta şu: İlkel birikim sürecinde üretim araçlarını kaybeden bütün bu ilk üreticiler kapitalist üretimin bünyesine dâhil olmadığında durum nedir?

İşte Kalyan Sanyal da, kapitalist üretim alanına hiç sokulamayan ve ister istemez sermaye dışı bir unsur olarak var olması gereken artı emek gücü havuzunun, başka bir deyişle kapitalizmin dışladıklarının ve marjinalleştirdiklerinin izini sürüyor.

Dışlama ve marjinalleştirmenin kapitalist gelişimin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünen Sanyal, postkolonyalizm bağlamında azgelişmişliğin kapitalist kalkınmanın bizzat içinden kaynaklandığını savunuyor.

‘Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek’ ayrıca, ilkel birikim, yönetimsellik, postkolonyal kapitalist örgütlenme, kapitalist kalkınma ve küresel kapitalist ağa entegrasyon gibi güncel kavramları, üçüncü dünya ülkeleri bağlamında tartışmasıyla da önemli bir eser.

  • Künye: Kalyan Sanyal – Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek: İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm, çeviren: Ali Karatay, Metis Yayınları, iktisat, 320 sayfa

Leo Löwenthal – Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum (2017)

Yazar kimin için konuşmaktadır?

Yazarın zihninde, örneğin, yalnızca kendisi ve sınırlı bir seçkinler grubu oluşturan okurlar mı vardır?

Edebiyat sanat mıdır meta mı, yoksa bunların ikisi de midir?

Leo Löwenthal bu önemli eserinde, Descartes’tan bugüne edebiyat ve sanatın gelişimini ayrıntılı bir bakışla irdeliyor.

Bilhassa edebiyatın sunduğu sosyolojik imkânları sorgulamasıyla dikkat çeken incelemesinde Löwenthal,

  • Popüler kültürün tarihsel konumu,
  • ve 17. yüzyıllarda eğlence,
  • Sanatçı ve izleyici ilişkisindeki dönüşüm,
  • Sanat ve popüler kültür tartışması,
  • Edebiyat ve toplum,
  • Yazarın toplumdaki konumu,
  • Edebi materyaller olarak toplumsal sorunlar,
  • Ve başarının toplumsal belirleyicileri gibi ilgi çekici konuları tartışıyor.

Löwenthal’in kitabında öne çıkan bazı tespitleri ise şöyle:

  • “Edebiyat, uluslardan ve çağlardan özel altgruplara ve zamanlara uzanacak biçimde, toplumsal gruplarda tutunum sağlayan temel sembollerin ve değerlerin özellikle uygun bir taşıyıcısıdır.”
  • “Popüler emtia, öncelikle çokluğun (multitude) sosyo-psikolojik niteliğinin belirteçleridir.”
  • “Kitle iletişim araçlarının örgütlenmesini, içeriğini ve dilsel sembollerini inceleyerek, çok sayıda insanın emellerinin, önyargılarının, ortak inançlarının, davranış ve tutumlarının tipik biçimleri hakkında bilgi edinebiliriz.”
  • “Popüler edebi ürünler, en azından edebiyatın sanat ve meta olarak iki ayrı alana bölündüğü on sekizinci yüzyıldan beri, içgörü ve hakikat iddiasında bulunamazlar. Fakat modern insanın hayatında önemli bir kuvvet haline geldikleri için çağdaş toplumda insanın incelenmesine yönelik teşhis aletleri olarak bu ürünlerin sembollerinin değeri ne kadar vurgulansa azdır.”
  • “Çağımızın özellikle Rönesans dönemindeki şafağından beri, yaratıcı sanatsal edebiyat insan ile toplum arasındaki ilişkiyi incelemek için asli kaynaklardan birini teşkil ediyor.”
  • “İnsanın toplumla ruhsal ilişkisinde uzun süreçler çerçevesinde yaşanan değişimin incelenmesi fazlasıyla ihmal edilmiştir. Umudumuz, bu alanı edebiyatın yardımıyla nihayet sosyologların perspektifine taşıyabilmemizdir.”
  • “Edebiyat sadece insanın toplumsallaşmış davranışını değil onun toplumsallaşma sürecini de gösterir; sadece tekil deneyimden değil aynı zamanda o deneyimin anlamından da söz eder.”
  • “Yazarın biricik ve önemli bir yapıt yaratma arzusu, onu o güne dek adlandırılmamış kaygı ve umutları başarıyla odağa taşıyan yeni ve çarpıcı ifadeler keşfetmeye zorlar.”
  • “Yazar, birey konusunda uzmanlaşmış bir düşünürdür.”
  • “Edebiyat yazarının yapıtı, bireyin toplumla ilişkileri konusunda uzman olan sosyolog için kilit bir kaynak olabilir.”
  • “Edebiyatın sosyolojik yorumları, belli bir kültürel fenomenin birbirinden kopuk incelemeleri olmanın ötesine geçerek, insan hakkındaki en değerli tanıklıkların bazılarını sosyolojik bir çerçeveye oturtma çabaları haline gelebilir.”

Künye: Leo Löwenthal – Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum, çeviren: Beybin Kejanlıoğlu, Metis Yayınları, sosyoloji, 248 sayfa

Richard Sennett – Yabancı (2014)

Bir yabancı olmanın ne demek olduğuna dair iki deneme.

Bunlardan ilki, 16. yüzyılın şafağında küresel bir ticaret imparatorluğunun merkezi haline gelen Venedik’te istenmeyen ilan edilmiş Yahudiler.

İkincisi ise, hayatının büyük bölümünü sürgünde geçiren, 19. yüzyılın Rus reformcusu Alexandr Herzen’in hayatı etrafında gelişiyor.

  • Künye: Richard Sennett – Yabancı, çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları