Lale Çolak – Çitlerin Olmadığı (2022)

Lale Çolak, 19 Aralık Katliamı esnasında Ümraniye Cezaevi’nde bulunan devrimcilerdendi.

Bu kitap, Açlık Grevi sonrasında ise Ölüm Orucu Direnişi’nin sıra neferlerinden Çolak’ın direnişin ayrıntılı bir kroniği olarak da okunabilecek metinlerini bir araya getiriyor.

Türkiye’de cezaevlerinin tarihi baskı ve zor kadar direnişlerin de tarihidir.

2000’de gerçekleşen 19 Aralık Katliamı ve Ölüm Orucu Direnişi bu iki dünyanın kıyasıya çarpıştığı, sonuçları ve etkileri bugüne dek uzanan belirleyici bir tarihsel kesit; Çolak ise insanca bir yaşam için bedenini ölüm olasılığının üzerine kararlılıkla süren onlarca devrimciden biri.

Kavgasının şehri İstanbul sokaklarını zihinsel yolculuklarla tabana kuvvet adımlayan, çiçeklerin kokusunu, gökkuşağının tüm renklerini sansürlenmiş sayfalara bezeyerek şehirden şehre ulaştıran, bilime, edebiyata, müziğe ama ille de şiire tutkun, yaşama ölesiye bağlı bu genç kadının mektupları, ceberrut zihniyetin neyden korktuğunun da cevabını veriyor.

İdeallerinden kuşku duymayan, kararlı, inatçı ama bir o kadar da neşeli, mavracı, öğrenmeye ve öğretmeye olan sonsuz merakıyla Çolak; fiziki koşullarının çok ötesinde, zamanları, duvarları, sınırları aşan, ‘Çitlerin Olmadığı’ bir dünya düşünün bitimsiz ufkunu yansıttığı satırlarıyla en karanlık zihinlerde dahi güneş açtırıyor.

Ümraniye Cezaevi’nde yaşadığı operasyonun ardından önce Açlık Grevi sonrasında ise Ölüm Orucu Direnişi’nin sıra neferlerinden Lale Çolak’ın neredeyse yaşamını yitirdiği güne kadar kaleme aldıkları, gündelik yaşamlarının detaylarıyla, andığı isimlerle, yaşamını, bazen de belleğini yitirenlerle aynı zamanda direnişin ayrıntılı bir kroniği niteliği taşıyor.

Hücrelere sokularak sesleri boğulmaya çalışılan “içeridekiler”, fiziki özgürlük yanılsamasıyla hücreleşmiş yaşamlarında boğulan “dışarıdakilere” yıllar sonra bile soluk aldırıyor.

  • Künye: Lale Çolak – Çitlerin Olmadığı: Bir Ölüm Orucu Direnişinin Güncesi, Sel Yayıncılık, siyaset, 280 sayfa, 2022

Jacques Rancière – Halk Ülkesine Kısa Yolculuklar (2022)

Jacques Rancière’den ütopyanın temelindeki dürtü üzerine derinlemesine bir tefekkür.

‘Halk Ülkesine Kısa Yolculuklar’, bizi imgeler ve bilgi, ütopya ve gerçeklik, edebiyat ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor.

Rancière, geçmişten bu yana çeşitli deneyimler ve karşılaşmalardan hareketle, arşivlerde saklı belgeler ve yeniden yorumlanmayı bekleyen kâh edebi kâh sinematografik anlatılar ışığında, ütopyanın temelindeki dürtüyü, karşı konulmaz arzuyu mercek altına alıyor: halka, halkın ülkesine doğru yolculuk.

Burada halk sosyoekonomik bir kategori değil kesinlikle, otantik bir ütopya diyarında yaşayan muhayyel bir toplumsal gövde.

Diyar ise gerçekte hiçbir yerde var olmayan bir uzak ada değil örneğin.

Tam tersine hemen yanı başımızda duruyor; boğazın öbür yakasında, caddenin hemen ötesinde, her gün bindiğimiz metronun en son durağında…

Ziyaretçisine başka bir dünyanın, başka bir insanlığın görüntüsünün farklı yüzlerini sunuyor “halk ülkesi”, keşfe çıktığınız her bir coğrafyada.

Öte yandan Rancière, var olmayan değilse bile yolculuğa çıkan açısından varışı çoğu zaman olanaksız bir ülkeye değiniyor.

Wordsworth’un ‘Prelüd’ünden Büchner’in ‘Woyzeck’ine, Rilke’nin ‘Duino Ağıtları’ndan Rossellini’nin ‘Avrupa ‘51’ine, söktüğü her kurguda, eşelediği her ipucunda işte bu olanaksızlığın tarihsel ve felsefi köklerini sorgulayarak saptamalarda bulunuyor.

“Bir Çocuk Kendini Öldürüyor” başlıklı yazıda etraflıca ele aldığı Rossellini’nin başrolde Ingrid Bergman’ı izlediğimiz filmi, iki ayrı zamanda yaşanan iki farklı deneyimle Rancière’in siyasal ufkunu değiştirecek bir uyanışa işaret etmesi bakımından kişisel bir önem de taşıyor.

  • Künye: Jacques Rancière – Halk Ülkesine Kısa Yolculuklar, çeviren: Necmettin Kâmil Sevil, Sel Yayıncılık, felsefe, 150 sayfa, 2022

Emil Michel Cioran – Avare Düşünceler (2021)

“Her ülkede, her dünyada yabancı olmak: Hukuksal statünü metafizik bir nitelik düzeyine yükseltmek.”

Karanlık duygularımızın maharetli yazarı Emil Michel Cioran, okurunu nafilelik, hiçlik, ölüm, çöküş ve varoluş üzerine düşünmeye davet ediyor.

Cioran iflah olmaz, soluk kesen üslubuyla bütün fanatizmleri, inançları, dinsel ya da politik imanları yine yerden yere vuruyor: Kimi sayfalar bazı kaçış yollarını imlese de, ilerleme bir kurmaca sürüsüne, tanrı hastalığa, umut ise “uçurumun kenarında körebe oynamaya” dönüşüyor.

Cioran felsefeyi şeylerin “nafileliğinin algısı” olarak ortaya koyarak edebiyat dahil her türlü yanılsamaya karşı giriştiği mücadeleyi ölüm, çöküş, nafilelik, ıstırap, öznel varoluş üzerine aforizmalarla sürdürürken ilk sayfalardaki kişisiz biz ifadesine ben ve sen’i ekliyor ve kitabın iki temel kozunu açıkça ortaya seriyor: maddi, manevi ve tarihsel çürüme ile imkânsız kuşkucu ideal.

Paris’teki dilsel “ikinci doğuş”una tarihlenen ve aynı dönemeçte aldığı düşünsel viraja dair temel bir edebi belge niteliği taşıyan ‘Avare Düşünceler’de kalemini Baudelairevari bir koyuluğa doğru akıtarak nihayet intihar motifini öne çıkaran Cioran, insanlığı katiller ile intihar edenler olmak üzere ikiye ayırıyor: İntiharın varoluşun işkencesinde değerli bir kurtuluş kaynağına dönüştüğü satırlar ise, kendini Hiçliğe daha iyi teslim etmek için her türlü inançtan kurtulan “şeylerin dışındaki insan” olarak yazarın istisnai bir otoportresiyle tamamlanıyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Kendi sonumu faka basarcasına kabul ettim; bu kabul âdeta hem kanıma hem de uykusuzluklarıma yabancı bir sesten geliyor gibidir.”

“Şehirlerde yoldan geçenlerin gözlerinde rastladım ölüme; doğanın ortasında ise yaprakların hışırtısında. Ama daha sıklıkla da kalbin sessizliklerinde rastgeldim ölüme.”

“Bir bostanın ortasındadır sana özgü kısırlığın mutlak duyumu…”

“Kısırlık temeldeki bir histeridir. Her şey değerden yoksun gözükür; her şey birbirine denktir; önem taşıyan herhangi bir şey bulmak imkânsızdır. Dünyanın tebaası, sönük ve kokuşmuş uzanır zihnin dibinde.”

  • Künye: Emil Michel Cioran – Avare Düşünceler, çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, deneme, 94 sayfa, 2021

Künye: Louis Althusser – Ne Yapmalı? (2021)

Louis Althusser’den ufuk açıcı bir Gramsci ve Machiavelli karşılaştırması.

“İşçi sınıfı ve halk mücadelesini burjuva sınıf mücadelesine karşı üstün gelecek şekilde yönlendirmeye ve örgütlemeye yardım etmek için ne yapmalı?” sorusunun yanıtını arayan Althusser, 1978’de kaleme aldığı ve ölümünden sonra yayımlanan bu metninde, sınıf mücadelesine güncel bir perspektif olması amacıyla Machiavelli ve Gramsci üzerine derinlemesine bir sondaja girişiyor.

Düşünür bunu yaparken de, Gramsci’nin mutlak ampirizmini, Gramsci ve Machiavelli arasındaki görüş farklılıklarını ve Gramsci’nin düşünceleri bağlamında avrokomünizm ve sınıf diktatörlüğü konularını tartışıyor.

  • Künye: Louis Althusser – Ne Yapmalı?, çeviren: Yağmur Ceylan Uslu, Sel Yayıncılık, felsefe, 94 sayfa, 2021

H. Selim Açan – Bilince Dönüşen Zorunluluk (2021)

Sovyetler deneyiminin gurur veren başarıları ile yarattığı hayal kırıklıkları üzerine çok iyi bir çözümleme.

Selim Açan, Sovyetleri ezberlenmiş hatta servis edilen bilgiler ışığında değil, nesnel bir değerlendirmeye tâbi tutuyor.

Bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atan Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’yu yazdıklarında Avrupa’da bir hayalet dolaşıyordu.

Üretim ilişkilerinin kökten değişimine paralel yaşanan toplumsal dönüşümler ve kabaran tepki dalgasının birleşik bir Avrupa devrimiyle taçlanacağını öngörmüşlerdi.

Ancak tarihin tekerleği beklenildiği gibi dönmedi: Devrim, Ekim 1917’de Rusya’da gerçekleşti ve proletarya, nüfusun ezici çoğunluğunu köylülerin oluşturduğu geri kalmış bir tarım ülkesinde iktidarı ele geçirdi.

Yollarını el yordamıyla açmak zorunda kalan Rus komünistleri, son derece çetin geçen yılların ardından, ufukta bir Avrupa devriminin görünmediğine kanaat getirdikleri 1925 sonrasında, tek ülkede sosyalizmi inşaya yöneldiler.

Bu adım, Marksist harekette yüz yılı aşkın bir süredir devam eden keskin bir saflaşmayı da beraberinde getirdi.

Başlangıçta Bolşevik Parti içinde iktidar savaşımı veren kanatlar arasında yaşanan tartışma, çok geçmeden hem ideolojik mücadele sınırlarını aştı hem de enternasyonal bir nitelik kazanarak düşman kamplar üretti.

1936 ve 1956 gibi kritik dönemeçlerden geçerek 1989’da çöken SSCB deneyimi ve onun değerlendirilmesi, dünde kalan ya da kalması gereken bir olgu değildir; aksine, zihinlerde sosyalizmle özdeşleşen (ve nihayetinde yıkılan) bir tahayyülü temsil etmesi bakımından bugün hâlâ günceldir.

Kapitalizmin insanlığın ve doğanın üzerinden tüm yıkıcılığıyla geçtiği, dahası tarihsel sınırlarına dayandığı bu kesitte dahi sosyalizmin ve sınıfsız bir dünya düşü olarak komünizmin bir alternatif olarak görülmemesi, arkaik, bürokratik ve denetimden ibaret bir sistem anıştırmasının ötesine geçememesi bağlamında da günceldir.

Açan, Sovyet deneyimini kalıplaşmış ve ezberlenmiş hatta servis edilen bilgiler ışığında değil, kuşkusuz tarafgir ancak nesnel bir değerlendirmeye tâbi tutuyor.

Bugün bütün sonuçlarıyla değerlendirme ve eleştirebilme konforuna sahip olduğumuz, gurur veren başarılar kadar utanç tablolarını da içeren bir tarihi, bir gelecek projeksiyonuna dönüştürüyor.

  • Künye: H. Selim Açan – Bilince Dönüşen Zorunluluk, Sel Yayıncılık, siyaset, 159 sayfa, 2021

Michael Löwy – Devrim Bir İmdat Frenidir (2021)

Walter Benjamin’in kendine has devrim modeli bugüne nasıl yanıt verebilir?

Michael Löwy, Benjamin’in eserlerinin devrimci boyutunu net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Löwy, Benjamin’in eserleriyle ilk temasını, entelektüel güzergâhına yön veren bir milat, Marksizmin Avrupa ve Latin Amerika’daki heterodoks formları üzerine araştırmalarını derinden sarsan bir keşif olarak değerlendirir.

Devrimleri, ilerleme bağlamında dur durak bilmeden yol alan dünya tarihinin lokomotifi olarak gören Marx karşısında kendi ilerleme ve gelişme eleştirisini ortaya koyan Benjamin ise “imdat freni” olarak tanımladığı bir devrim modeli sunar.

Peki, insanlık, söz konusu freni çekmeyi başarabilecek midir?

‘Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından Löwy, “ekososyalizmin öncüsü” ilan ettiği Benjamin’in eserlerinin devrimci boyutuna dikkat çekerken, dogmatik olmayan tarihsel materyalizmden ilham alan yaklaşımlarla teolojik kaygılardan ileri gelen görüşlerini ustalıkla bir araya getiriyor.

Löwy bunu yaparken, Benjamin ve anarşizm, Benjamin’de teoloji ve antifaşizm gibi ilgi çekici konuları da tartışıyor.

  • Künye: Michael Löwy – Devrim Bir İmdat Frenidir: Walter Benjamin Üzerine Denemeler, çeviren: Alev Er, Sel Yayıncılık, felsefe, 116 sayfa, 2021

Ulusal Öğrenci Birliği – Öğrenci Hayatının Sefaleti (2021)

Bugün apolitikliğin ve açlığın dayatıldığı öğrenciler, Raskolnikov’un yaşadığı sefaletin beterini yaşıyor.

’68 olayları öncesinde dağıtılan ‘Öğrenci Hayatının Sefaleti’ ise, kurumsal bir cehalet örgütü haline gelmiş üniversitelere çarpıcı saptamalarla başkaldıran harika bir manifesto.

O dönem Strasbourg Üniversitesi’nde dağıtılan ve bir doğrudan demokrasi çağrısı niteliği taşıyan ‘Öğrenci Hayatının Sefaleti’ manifestosu, sayısız korsan baskıyla kısa süre içinde binlerce öğrenciye ulaşır.

Başlığını Guy Debord’un koyduğu ve Tunuslu sendikacı Mustapha Khayati’nin kaleme aldığı, Sitüasyonist Enternasyonal’in bu çağrısı; hem tüketim ve gösteri toplumu entelijansiyasının hem de sendikal ve politik bürokrasilerin yergisi olarak, öğrencileri iktidar çarkları içinde oyalanmayıp devrim umuduna şenlikli bir hava katmaya davet ediyor: “Sıkıntı karşıdevrimcidir!”

Dünyayı kapitalizmin ötesine taşıyacak özne, yeni bir “hayatın bilinçli yönetimini” şekillendirecek yapı ve ortaya çıkacak bu yeni dünyanın kategorilerine dair sorulara verdiği cevaplarla ‘Öğrenci Hayatının Sefaleti’, üniversitenin kurumsal bir cehalet örgütü haline geldiği, profesörlerin seri üretiminin ritmine uyumlanan yüksek kültürün çözülüp dağıldığı, akademik uzmanlık kisvesi altında bütünsel bakışın önüne set çekildiği günümüzde de güncelliğini koruyor.

Kitap, Ferda Keskin’in önsözüyle sunuluyor.

  • Künye: Ulusal Öğrenci Birliği – Öğrenci Hayatının Sefaleti, çeviren: Metin Yetkin, Sel Yayıncılık, siyaset, 53 sayfa, 2021

Josh Cohen – Çalış(ma)mak: Daha Ciddi Bir Mesai (2021)

Çalışmanın ve köleliğin yüceltildiği günümüzde, hiçbir şey yapmamak en devrimci tutumdur.

Psikanalist ve edebiyat kuramcısı Josh Cohen de, hiçbir şey yapmama sanatının inceliklerine ışık tutuyor, alternatif bir yaşamın olanaklarını tartışıyor.

Cohen’e göre, kendimizi daima çok fazla şey yapma dürtüsü ve hiçbir şey yapmama arzusu arasında sıkışmış olarak buluruz.

Suçluluk duyarız, zira arzularımızı bünyemizin utanç verici ya da fuzuli bir arızası olarak görmeye meyleden varlıklarız.

İşte ‘Çalış(ma)mak’, Orson Welles’ten Emily Dickinson’a, David Foster Wallace’tan Andy Warhol’a pek çok ismi karşımıza çıkararak ve aynı zamanda edebiyat, kültürel çalışmalar ile psikanaliz gibi farklı disiplinlerden yararlanarak bizi çalışmak, arzular, tembellik, can sıkıntısı ve hiçbir şey yapmamak gibi konular üzerine daha kışkırtıcı bir perspektifle bakmaya davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Peki ya duygusuz sırıtışıyla saat yönünde hareket eden Duracell Tavşanına ne demeli? Sinir bozucu olmakla birlikte dikkat çeken bu tavşan, yaşamlarımızın sürüklenebileceği otomatikleşmiş durumu hissettirir. Duracell Tavşanı gücünü kişisel bir amaç ya da arzudan değil bitmez tükenmez gayrişahsi bir enerjiden alarak yoluna devam edip durur. Yüzüne yapışmış sırıtışın ardında apokaliptik pop kültürümüzün her yerde karşımıza çıkan simgesi, körlemesine ilerlemenin arafının pençesine düşmüş o zombinin aşikâr figürü saklanır.”

  • Künye: Josh Cohen – Çalış(ma)mak: Daha Ciddi Bir Mesai, çeviren: Burcu Halaç, Sel Yayıncılık, inceleme, 264 sayfa, 2021

Emmanuel Levinas – Tanrı, Ölüm ve Zaman (2021)

‘Tanrı, Ölüm ve Zaman’, çağdaş fenomenolojiye etik alanında getirdiği yorumla dikkat çekmiş düşünür Emmanuel Levinas’ın 1975-76 akademik yılında Sorbonne Üniversitesi’nde vermiş olduğu; “Tanrı”, “ölüm” ve “zaman”  kavramları etrafında şekillenen derslerinden oluşuyor.

Düşünür bu derslerinde, Aristoteles, Platon, Kant, Hegel, Bergson gibi, felsefe tarihinin önde gelen figürlerini yeni bir okumaya tabi tutuyor.

Fakat dersleri asıl ilgi çekici kılan husus, Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’ adlı yapıtıyla bir hesaplaşmaya girişmesi.

Levinas ilk elden, Heidegger’in, nesnel zaman anlayışına getirdiği eleştiriler ile varoluşun kendine özgü zamansallığını bireyin ölümlülük koşuluyla yakın ilişki içinde ele alışını takdir ediyor.

Öte yandan Levinas, Heidegger’i, varlık, ölüm ve zaman gibi kavramları çözümlerken, temel varlık tasarısı içinde kaldığı için de eleştiriyor.

  • Künye: Emmanuel Levinas – Tanrı, Ölüm ve Zaman, çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, felsefe, 238 sayfa, 2021

Luis Martín-Santos – Sessizlik Zamanı (2021)

‘Sessizlik Zamanı’, Franco diktatörlüğü sonrası İspanyası üzerine çarpıcı bir roman.

Kimilerinin İspanyol edebiyatının ‘Ulysses’i olarak tanımladığı Luis Martín-Santos’un romanı, yıllarca sansürlenip yasaklanmıştı.

Dili bir ustaca kullanan Martín-Santos, romanında doğrusal bir anlatım yerine, şehrin tüm katmanlarının rejim tarafından bastırılmış sesine bilinç akışı tekniğiyle aracılık ediyor.

Roman, kanser gibi yayılan falanjist rejimi, faşist rejimin altında sıkışmış ve yalnızca elindeki değerlere tutunan halkı, aile ve evlilik kurumunu, entelektüalite ve bilimi, geleneksel rolleri, ideal toplumu, lümpen orta sınıfı ve altkültürünü, faşizmin tekdüzeleştirip sunileştirdiği her toplumsal nüveyi bu insanlık trajedisinin ortasında yeniden yoğurarak sunuyor.

Roman, uzun bir aradan sonra yeniden Türkçede.

  • Künye: Luis Martín-Santos – Sessizlik Zamanı, çeviren: Yıldız Ersoy Canpolat, Sel Yayıncılık, roman, 256 sayfa, 2021