Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi (2025)

Charlotte Perkins Gilman’ın bu eseri, kadınların toplumsal konumunun ekonomik bağımsızlıkla nasıl şekillendiğini ve bu bağımsızlığın toplumsal evrimdeki yerini inceliyor. Gilman, kadınların yüzyıllar boyunca ev içi rollerle sınırlandırıldığını, üretim süreçlerinden dışlanarak ekonomik açıdan erkeğe bağımlı hale getirildiğini vurguluyor. Ona göre bu durum, yalnızca kadınların bireysel potansiyelini değil, toplumun genel gelişimini de sınırlıyor. Kadının ekonomik özgürlüğü, yalnızca adaletin bir gereği değil, aynı zamanda ilerlemenin zorunlu şartı olarak sunuluyor.

Gilman, toplumsal cinsiyet rollerinin doğal değil, tarihsel ve kültürel koşulların ürünü olduğunu savunuyor. Kadınların yetenekleri, yaratıcı güçleri ve topluma katkı potansiyelleri, ekonomik üretimden dışlandıklarında köreliyor. Eser, ev işlerinin kolektif hale getirilmesi, bakım hizmetlerinin toplumsal sorumluluk olarak paylaşılması ve kadınların üretken işlerde yer alması gerektiğini öne çıkarıyor. Böylece kadınlar yalnızca aile içinde değil, toplumsal yaşamda da eşit birer aktör haline gelebiliyor.

‘Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma’ (‘Women and Economics: A Study of the Economic Relation Between Men and Women as a Factor in Social Evolution’), bireysel mutluluk ile toplumsal refah arasındaki bağı netleştiriyor. Gilman, kadınların bağımsız gelir elde edebildiği ve ekonomik karar süreçlerinde söz sahibi olduğu bir düzenin, hem cinsiyet eşitliğini hem de toplumsal ilerlemeyi hızlandıracağını savunuyor. Ona göre ekonomik özgürlük, kadının zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini besleyen en temel güçtür. Bu nedenle, toplumsal evrim için kadınların üretim süreçlerine tam katılımı bir tercih değil, zorunluluktur.

  • Künye: Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma, çeviren: Türkü Ekin Nizamoğlu, Akademim Yayıncılık, feminizm, 216 sayfa, 2025

Tony Judt – Kötülük Kol Gezerken (2025)

Tony Judt’un ‘Kötülük Kol Gezerken’ (‘When the Facts Change: Essays, 1995–2010’) adlı eseri, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa ve Amerika’yı şekillendiren sosyal demokrasi, refah devleti ve sosyal güvenlik sistemlerinin günümüzde karşı karşıya olduğu tehditleri inceliyor. Judt, son kitabında geçmişin deneyimlerine dönerek dayanışma, diğerkâmlık ve paylaşım temelli bir toplum idealini yeniden canlandırmanın gerekliliğini savunuyor. Ona göre, 1950’lerden itibaren dünyaya yön veren sosyal politikaların anlaşılması, eski refah düzenlerinin çöküşüne karşı durmanın ön şartı. Bu çerçevede, sosyal demokrasiyi hem savunuyor hem de eleştirerek, özellikle Yeni Sol hareketlerin ideallerinden uzaklaşmasını sorguluyor.

Yazar, Batı solunu sağ ideolojilerin ekonomik ve siyasi programlarını benimsemekle suçluyor ve çıkış yolunun, yöneticilerin çıkarlarını korumak yerine yoksulluğu azaltacak ve geniş kitlelere refah sağlayacak politikalar üretmekten geçtiğini söylüyor. Bu yaklaşım, yalnızca geçmişin özlemi değil, bugünün ekonomik eşitsizliklerine somut çözümler sunma çabası olarak öne çıkıyor.

Judt, kitabını özellikle Atlantik’in iki yakasındaki gençlere hitaben yazdığını belirtiyor. Occupy hareketlerinden finansal kriz tartışmalarına uzanan bir bağlamda, paylaşımcı değerlerin yeniden hatırlanması gerektiğini vurguluyor. ‘Kötülük Kol Gezerken’, genç kuşaklara sorumluluk bilinci aşılayan, sol düşüncenin yeniden canlanması için güçlü bir çağrı niteliğinde; hem eleştirel hem de ilham verici bir manifesto olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Tony Judt – Kötülük Kol Gezerken, çeviren: Dilek Şendil, Alfa Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce (2025)

Steven Nadler ve Lawrence Shapiro’nun bu eseri, insanların yanlış düşünce biçimlerine nasıl kapıldığını ve felsefenin bu tuzaklardan çıkışta nasıl yol gösterebileceğini inceliyor. Yazarlar, günümüzde bilgi bolluğu içinde doğru ile yanlışı ayırt etmenin zorlaştığını, özellikle de sosyal medyanın yanlış bilgiyi hızla yayarak düşünsel hataları pekiştirdiğini vurguluyor. Bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar da doğurduğunu belirtiyorlar. ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?’ (‘When Bad Thinking Happens to Good People: How Philosophy Can Save Us from Ourselves’), yanlış düşünmenin psikolojik kökenlerini açıklarken, inançlarımızı körü körüne savunma eğiliminin nasıl oluştuğunu da ele alıyor.

Nadler ve Shapiro, yanlış akıl yürütme türlerini mantıksal safsatalar ve bilişsel önyargılar üzerinden örneklendiriyor. Kendi görüşlerimizi doğrulayan bilgileri seçme, karşıt kanıtları görmezden gelme veya karmaşık sorunları basite indirgeme gibi eğilimler, düşünce kalitemizi zayıflatıyor. Yazarlar, bu zihinsel tuzakların farkına varmanın felsefi düşünme becerilerini geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Felsefe, eleştirel sorgulamayı, mantıklı argüman kurmayı ve kanıta dayalı inançlar geliştirmeyi öğretiyor.

Kitapta ayrıca, Sokrates’ten Kant’a uzanan düşünürlerin yöntemleri, günümüzün bilgi karmaşasında yol gösterici araçlar olarak sunuluyor. Yazarlar, “doğruyu aramak” ile “haklı çıkmak” arasındaki farkı netleştiriyor ve okuru fikirlere açık, kendi varsayımlarını sorgulayan bir zihin yapısına davet ediyor. Sonuç olarak, felsefi düşünmenin yalnızca akademik bir uğraş değil, yanlış bilgiden korunmak ve daha sağlıklı toplumsal tartışmalar yaratmak için yaşamsal bir beceri olduğu mesajını veriyor.

  • Künye: Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2025

Martin Glazier – Öz (2025)

Martin Glazier, bu kısa ama yoğun eserinde “öz” kavramının metafizikteki yerini yeniden değerlendiriyor. ‘Öz’ (‘Essence’), özün yalnızca şeylerin ne olduğu sorusuna yanıt veren bir nitelik olmadığını, aynı zamanda gerçekliğin yapısını kavramak için temel bir araç sunduğunu savunuyor. Glazier, özsel gerçekliklerin yalnızca tanımlayıcı değil, açıklayıcı da olduğunu öne sürüyor. Öz, bir varlığın kimliğini belirlemekle kalmıyor, onun neden öyle olduğunu anlamamıza da katkı sağlıyor.

Kitapta öz, “aktif” ve “gizli” gerçeklikler ayrımı üzerinden ele alınıyor. Aktif gerçekler, gözlemlenebilir ve dünyada etkin olan durumlarken; gizli olanlar daha çok mantıksal veya olasılıkla ilgili düzeyde kalıyor. Glazier, özsel doğruların aktif gerçekliklere dayandığını ileri sürerek, özün gerçeklik içinde dinamik bir yer kapladığını gösteriyor. Bu yaklaşım, öz kavramını soyut bir kategori olmaktan çıkarıp işleyen bir açıklama düzeyine taşıyor.

Öz ile kimlik, açıklama, zorunluluk ve bilgi gibi temel felsefi kavramlar arasındaki ilişki de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Glazier, özün yalnızca metafizik değil, epistemolojik bir rolü de olduğunu belirtiyor. Ona göre öz, yalnızca varlığın ne olduğunu bilmemizi değil, onu neden öyle bildiğimizi de açıklar. ‘Essence’, özün metafizikteki konumunu tartışmaya açmakla kalmıyor, bu konumun daha derin bir felsefi çözümleme gerektirdiğini de ortaya koyuyor.

  • Künye: Martin Glazier – Öz, çeviren: Samet Büyükada, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 128 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Haz İlkesinin Ötesinde (2025)

Freud, bu metninde psikanalizin temel varsayımı olan “haz ilkesi”nin evrenselliğini sorguluyor. Haz ilkesi, canlı organizmaların acıdan kaçıp hazza yönelme eğiliminde olduğunu varsayıyor. Ancak Freud, klinik gözlemlerinde bu ilkenin ötesine geçen, hatta ona karşı çalışan eğilimlerle karşılaştığını ifade ediyor. Özellikle travma sonrası nevrozlar, bireyin sürekli olarak acı verici bir deneyimi zihninde tekrar ettiğini gösteriyor. Bu durum, yalnızca haz ilkesine dayalı bir açıklamayla kavranamıyor.

Freud, çocukların belli bir nesneyi oyunlarında tekrar tekrar canlandırmasını da bu bağlama yerleştiriyor. Çocuk, oyunu aracılığıyla hoş olmayan bir deneyimi denetleme ve yeniden anlamlandırma çabası içine giriyor. Burada tekrarın yalnızca haz verici bir amaca değil, kontrol arzusuna da hizmet ettiği görülüyor. Haz ilkesinin ötesinde işleyen bir başka psikolojik dinamiğin varlığı böylece hissediliyor.

Bu çerçevede Freud, “tekrar zorlantısı” kavramını geliştiriyor. Organizmanın kendisini travmatik bir duruma istemsizce yeniden sokma eğilimini, yaşam güdüsünün karşı kutbunda yer alan bir başka güdüyle, yani “ölüm dürtüsü”yle ilişkilendiriyor. Ona göre canlı, ilkel ve cansız bir duruma dönme yönünde bilinçdışı bir eğilim taşıyor. Yaşamı sürdüren Eros ile onu çözmeye çalışan Thanatos arasındaki bu gerilim, insan davranışının temelinde yer alıyor.

Freud’un bu metni, psikanalitik kuramda bir kırılma noktası oluşturdu. Yalnızca bireysel davranışları değil, uygarlığın gelişim sürecini de bu iki temel dürtü arasındaki çatışma üzerinden açıklıyor. ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ (‘Jenseits des Lustprinzips’), Freud’un düşüncesinde karanlık olanın, yıkıcı olanın ve tekrarın temel psikolojik yapı taşları olarak nasıl ele alındığını gösteriyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Haz İlkesinin Ötesinde, çeviren: Sinan Köseoğlu, Say Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2025

Ulus Baker – Makine-Dil (2025)

Makine, yalnızca sanayiyi ya da teknolojiyi temsil eden soğuk bir aygıt değil; modernliğin derinliklerine kök salmış, insan varoluşuna dair düşünme biçimimizi baştan sona dönüştüren bir metafor olarak öne çıkıyor. Gözün yerini alan kamera, dilin sınırlarını zorlayan algoritmalar, duyguyu şekillendiren devreler, arzuyu yönlendiren sistemler… Bunların her biri hem mecazi birer imge hem de yaşamın gündelik akışına doğrudan müdahale eden gerçek yapılar olarak karşımıza çıkıyor.

Ulus Baker’in düşünce evreninden süzülmüş, kimi zaman gözden kaçmış kimi zaman da bir yerlerden “bulunmuş” yazılardan oluşan bu derleme, odağına bu karmaşık makine imgesini alıyor. Kitap boyunca makine, yalnızca teknik bir varlık olarak değil, aynı zamanda insanın ifade gücünü, anlam üretimini ve algı biçimlerini dönüştüren bir özne gibi ele alınıyor.

‘Makine-Dil’, okuru estetikten sinemaya, felsefeden sosyolojiye uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Her kavşakta, dili yeniden kurmanın ve düşünceyi dönüştürmenin olasılıklarını araştırıyor. Bu kitap, sadece makinelerle ilgili değil; aynı zamanda insanın nerede başlayıp nerede bittiğine, dili kullanırken neleri kurup neleri yitirdiğine dair bir sorgulama daveti. Bir çiçek dürbünü gibi: Her çevirdiğinizde başka bir açı, başka bir renk, başka bir anlam…

  • Künye: Ulus Baker – Makine-Dil, derleyen: Ege Berensel, İletişim Yayınları, felsefe, 243 sayfa, 2025

Menekşe Tokyay – Karnım Zil Çalıyor! (2025)

Menekşe Tokyay’ın ‘Karnım Zil Çalıyor!: Bir Hak Olarak Ücretsiz Okul Yemeği’ adlı kitabı, yalnızca çocukların beslenme yetersizliğine dikkat çeken bir çağrı değil; aynı zamanda eğitimde eşitliğin, sosyal adaletin ve kalkınma politikalarının da merkezine yerleştirilmesi gereken bir meseleyi gündeme taşıyor. Tokyay, çocukların aç karnına okula gitmek zorunda bırakıldığı, temiz suya erişimde bile ciddi eşitsizliklerin yaşandığı bir ülkede bu durumun artık “çözülmesi gereken acil bir sorun” olduğunu güçlü verilerle ortaya koyuyor.

Yetersiz beslenmenin yalnızca fiziksel gelişimi değil, zihinsel performansı da derinden etkilediğini hatırlatan yazar, bu sorunun bireyin hayatı boyunca sürecek bir eşitsizliğe dönüştüğünü vurguluyor. Türkiye’de milyonlarca öğrencinin gıdaya erişiminin yalnızca ailesinin ekonomik gücüne bağlı olmasının hem ahlaki hem de yapısal bir adaletsizlik yarattığını belirtiyor. Bu tablo, yalnızca çocukların değil, toplumun genel refahını da tehdit ediyor.

Tokyay kitabında, dünya genelindeki çeşitli okul yemeği uygulamalarını inceliyor; finansman modellerinden yasal düzenlemelere kadar pek çok boyutla konuyu masaya yatırıyor. Ancak esas katkısı, bu politikaların Türkiye’de nasıl uygulanabileceğine dair somut ve uygulanabilir öneriler geliştirmesi. Ücretsiz okul yemeğinin yalnızca bir sosyal destek değil, bir hak olarak tanınması gerektiğini savunurken, bunun eğitimde fırsat eşitliğini artıracağını ve uzun vadede ülke kalkınmasına önemli katkı sağlayacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. Kitap, karar vericilere olduğu kadar, her yurttaşa da bir vicdan çağrısı yapıyor.

  • Künye: Menekşe Tokyay – Karnım Zil Çalıyor!: Bir Hak Olarak Ücretsiz Okul Yemeği, İletişim Yayınları, inceleme, 246 sayfa, 2025

Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman (2025)

Tim Parks’ın bu kitabı, romanın insan yaşamındaki temel işlevini irdeleyen özgün bir edebiyat kuramı sunuyor. Parks, romanı yalnızca estetik bir ifade biçimi olarak değil, bireyin kendisini anlaması, duygusal deneyimlerini işleyebilmesi ve modern dünyanın karmaşasıyla baş edebilmesi için kullandığı hayati bir beceri olarak konumlandırıyor. ‘Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman’ (‘The Novel: A Survival Skill’), romanın okur için taşıdığı kişisel anlamı merkeze alarak, edebiyat eleştirisini psikolojik ve varoluşsal bir zemine oturtuyor. Yazar, özellikle Batı edebiyatının bireysel benliği inşa eden yönlerini sorgularken, romanın terapötik gücünü vurguluyor.

Parks’a göre roman, bireyin iç dünyasını sözcüklere dökebilmesini sağlıyor ve bu sayede içsel karmaşayı düzenleme imkânı tanıyor. Modern bireyin yaşadığı yabancılaşma, yalnızlık ve gerçeklik ile bağ kurma sorunu, roman sayesinde bir düzene oturuyor. Yazar, bu noktada romanın biçimsel özellikleri ile bireyin ruhsal ihtiyaçları arasında güçlü bir bağ kuruyor. Joyce, Beckett, Proust gibi yazarların eserleri üzerinden, romanın nasıl bir iç gözlem aracına dönüştüğünü gösteriyor. Parks’ın bakış açısı, edebi metni salt nesnel yapısıyla değerlendiren geleneksel eleştiriden uzaklaşıp, edebiyatı yaşamsal bir ihtiyaç olarak tanımlıyor.

Roman okumanın “boş zaman etkinliği” olmanın ötesinde, hayatta kalma stratejisi olabileceği fikrini temellendiriyor. Bu yönüyle kitap, roman sanatına varoluşsal bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman, çeviren: Kerem Işık, Livera Yayınevi, inceleme, 252 sayfa, 2025

Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler (2025)

Kant ‘Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’ (‘Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’) adlı bu eserinde estetik duygular üzerine derinlemesine bir ayrım yapıyor. Güzel duygusu, yumuşaklık, zarafet ve hoşnutlukla ilişkilendiriliyor. İnsan güzel olanla karşılaştığında huzur hissi duyuyor. Güzel, daha çok sevgiyle bağ kurulan nesnelere yöneliyor. Yüce ise hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırıyor. Güzel, ölçülü olanı; yüce, sınırsız olanı çağrıştırıyor. Bir dağ manzarası güzel olabilirken, fırtına içindeki okyanus yücelik hissi veriyor. Güzel, duyulara hitap ediyor; yüce, zihni zorlayan büyüklükte ortaya çıkıyor.

Kant, bu estetik ayrımı yalnız doğa ve sanatla değil, insan karakterleriyle de ilişkilendiriyor. Güzele duyarlılık nazik ve incelikli kişiliklerde öne çıkıyor. Yüceyi hisseden kişi ise cesaret, onur ve yüksek ahlaki duygular taşıyor. Kadınların daha çok güzel olana, erkeklerinse yüce olana eğilimli olduğunu savunuyor. Ancak bu, kültürel alışkanlıklarla da şekilleniyor. Kant, her bireyin doğuştan gelen mizacıyla estetik duyarlılığı arasında bir bağ kuruyor.

Eserde ahlaki yücelik ile estetik yücelik arasındaki fark da vurgulanıyor. Ahlaki yücelik, insanın iyilik uğruna acıya dayanabilmesini içeriyor. Estetik yücelikse karşısında küçüklüğümüzü hissettiğimiz doğa olaylarında ortaya çıkıyor. Kant, yüceyi hisseden kişinin aynı zamanda kendi içsel gücünü de fark ettiğini belirtiyor. Güzellik geçici bir hoşnutluk verirken, yücelik insanı derin düşüncelere yöneltiyor. Bu düşünsel derinlik, ahlaki gelişimin de temelini oluşturuyor.

  • Künye: Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler, çeviren: Gamze Aydemir, Say Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Nigel Rodgers – Manet (2025)

Nigel Rodgers, bu kapsamlı çalışmasında Édouard Manet’nin yaşamını ve sanatsal dönüşümünü görsel bir anlatıyla sunuyor. ‘Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri’ (‘Manet: His Life and Works in 500 Images’), yalnızca bir biyografi değil; aynı zamanda sanat tarihine görsel bir yolculuk sunan, zengin illüstrasyonlarla desteklenmiş bir inceleme olarak öne çıkıyor. Manet’nin erken dönem çalışmalarından başyapıtlarına kadar uzanan süreç, hem estetik hem tarihsel bağlam içinde analiz ediliyor. Sanatçının yaşadığı çağın toplumsal ve kültürel atmosferi, eserlerine nasıl yansıdığıyla birlikte ele alınıyor.

Manet’nin klasik geleneğe duyduğu ilgiyle başlayan sanat yolculuğu, zamanla modernleşen ve kurallara karşı çıkan bir üsluba evriliyor. Akademik resim anlayışıyla hesaplaşırken kullandığı figürler, konular ve teknikler dönemin izleyicilerini şaşırtıyor. Olympia, Le Déjeuner sur l’herbe ve Bar at the Folies-Bergère gibi eserler, sadece estetik değil, aynı zamanda ahlaki ve politik tartışmalar da yaratıyor. Rodgers, bu yapıtları hem sanat teorisi hem sosyal eleştiri bağlamında yorumluyor.

Kitapta Manet’nin kişisel yaşamına, arkadaş çevresine ve özellikle izlenimcilerle olan ilişkisine de geniş yer veriliyor. Monet, Degas ve Zola gibi figürlerle kurduğu entelektüel bağlar, onun yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda düşünsel bir figür haline gelişini ortaya koyuyor. Rodgers’ın anlatımı, Manet’yi yalnızca bir sanatçı olarak değil, modern sanatın öncüsü olarak anlamaya imkân tanıyor. Görsellerle desteklenen bu anlatı, okuyucuyu hem gözle hem zihinle iz bırakacak bir yolculuğa çıkarıyor.

  • Künye: Nigel Rodgers – Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri, çeviren: Menekşe Arık, İş Kültür Yayınları, resim, 256 sayfa, 2025