Hekeem Ahmed Xoşnaw – Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (2025)

Hekeem Ahmed Xoşnaw’ın bu eseri, erken dönem İslam coğrafyacıları ve gezginlerinin eserleri üzerinden Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı ve bu döneme ait toplumsal yapılarını inceleyen önemli bir araştırma. ‘Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (846-1229)’ (‘Kurd û Erdnîgariya Wan: Li gor Geşteger û Erdnîgarnasên Misilman (846 – 1229)’), 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman diliminde, Müslüman alimlerin ve seyyahların gözlemlerine dayanarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerin fiziki coğrafyasını, şehirlerini, kırsal yaşamını ve kültürel özelliklerini ortaya koyar. Yazar, bu tarihi metinleri titizlikle analiz ederek, o dönemin Kürt toplumu hakkında zengin bir bilgi birikimi sunar.

Eser, özellikle İbn Hurdâzbih, Belâzûrî, Yakubî, Mes’ûdî, İbn Havkal, İstahrî, Makdisî, İbn Fadlan, İbn Cübeyr, Yakut el-Hamevî gibi önemli coğrafyacı ve gezginlerin yazılı kayıtlarını esas alır. Bu kaynaklar üzerinden, Kürtlerin o dönemdeki dağılımı, komşularıyla ilişkileri, ekonomik faaliyetleri, siyasi yapıları ve gündelik yaşamlarına dair detaylar sunulur. Kitap, Kürtlerin dağlık ve stratejik bölgelerdeki yerleşimlerini, tarım ve hayvancılıkla geçimlerini nasıl sağladıklarını ve ticaret yollarındaki rollerini belgelerle destekler.

Xoşnaw, bu kaynaklarda Kürtlerin genellikle savaşçı ve dağlık bölgelerde yaşayan, kendi geleneklerine bağlı bir halk olarak tasvir edildiğini belirtiyor. Ancak bu tasvirlerin tek boyutlu olmadığını, bazı coğrafyacıların Kürtlerin misafirperverlik, cesaret ve toplumsal düzen gibi olumlu özelliklerine de değindiğini gösteriyor. Kitap, Kürt aşiret yapısı, liderlik biçimleri ve komşu devletlerle olan ilişkileri hakkında da bilgiler içeriyor.

Kitap, Müslüman gezgin ve coğrafyacıların Kürt coğrafyasını nasıl algıladıklarını ve kendi dönemlerinin dünya haritalarında veya coğrafi tanımlamalarında Kürt bölgelerine nasıl yer verdiklerini de mercek altına alıyor. Bu durum, o dönemin bilgi birikimi ve Kürtlerin bölgedeki konumu hakkında değerli ipuçları sunuyor. Eser, haritalar ve coğrafi tanımlamalar üzerinden, Kürtlerin yaşadığı topraklardaki şehirlerin ve yerleşim yerlerinin tespit edilmesine de yardımcı oluyor.

Sonuç olarak, Hekeem Ahmed Xoşnaw’ın bu çalışması, Kürt tarihine ve coğrafyasına dair, erken dönem İslami kaynaklara dayalı, kapsamlı ve orijinal bir çalışma niteliğinde. Kitap, hem akademik çevreler hem de Kürt tarihi ve kültürüyle ilgilenen genel okuyucular için önemli bir başvuru kaynağı. Eser, tarihin belirli bir diliminde, belirli bir coğrafyadaki Kürtlerin yaşamına ışık tutarak, onların karmaşık geçmişine dair yeni perspektifler sunuyor.

  • Künye: Hekeem Ahmed Xoşnaw – Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (846-1229), çeviren: Seyfettin Çetin, Nubihar Yayınları, tarih, 420 sayfa, 2025

Jak Şalom – Bir Sinematekten Ötekine (2025)

Onat Kutlar, Hüseyin Baş ve Şakir Eczacıbaşı’nın girişimleriyle 1965’te kurulan, Türkiye’de sinema “kültürünün” yer etmesinde önemli rol oynayan Türk Sinematek Derneği’nin, ilk üyesi Jak Şalom.

Fransa Sinemateki’nin kurucusu, “hazinelerin koruyucu ejderi” Henri Langlois ile beraber Fransız Sinemateki’nde ve Dünya Sinema Müzesi’nin kuruluşunda görev almış sinema uzmanı Jak Şalom.

Film eleştirileri yazmış, gerçekleşen yeni hareketlerin, kurulan oluşumların içinde bulunmuş, hatta bir kısa film bile çekmiş sinemacı Jak Şalom.

50 yıl sonra, yarım kalan hikâyenin devamını getirmek üzere kolları sıvamış ve daha kurumsal bir yapıyı inşa etmiş sinematekçi Jak Şalom.

İlk değerlendirmelerini 12 yaşındayken kenara not almaya başlayan, 1950’lerden bugüne “büyük beyazperde”ye tüm yönleriyle kendini adamış sinemasever Jak Şalom.

‘Bir Sinematekten Ötekine: Sinemayı Sevmek’ Jak Şalom’un kaleminden ve dilinden, bir insanın, dönemin, kurumun, o kuruma hayat verenlerin, kendini sinemaya adamış insanların “belge”si.

  • Künye: Jak Şalom – Bir Sinematekten Ötekine: Sinemayı Sevmek, Kırmızı Kedi Yayınevi, anı, 448 sayfa, 2025

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı (2025)

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon ve Jean-Claude Passeron’un bu ortak çalışması, sosyolojinin bilimsel bir disiplin olarak nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair temel bir metodoloji ve epistemoloji rehberi. ‘Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık’ (‘Le métier de sociologue: Préalables épistémologiques’), sosyolojinin, yaygın kanılarla ve sağduyu bilgisiyle arasına bir mesafe koyması gerektiğini, aksi takdirde bilimsel bir bilgi üretilemeyeceğini vurguluyor. Yazarlar, sosyoloğun kendi ön yargıları, değerleri ve toplumsal konumu gibi faktörlerin araştırma sürecini nasıl etkileyebileceğine dikkat çekerek, bu öznelliğin farkında olunması ve kontrol edilmesi gerektiğini savunuyor.

Kitap, “sosyolojik inşa” kavramının önemini vurguluyor. Toplumsal gerçekliğin kendiliğinden “verili” olmadığını, aksine sosyoloğun kavramsal araçlar, teorik çerçeveler ve metodolojik yaklaşımlar kullanarak onu “inşa etmesi” gerektiğini belirtiyor. Bu inşa sürecinde, toplumsal olguların nesnel bir şekilde ele alınması, nedensellik ilişkilerinin araştırılması ve ampirik verilerle desteklenmesi esastır. Gündelik yaşamın yüzeysel gözlemlerinin bilimsel analizin yerini tutamayacağı, sosyolojinin özel bir “bakış açısı” gerektirdiği vurgulanır.

Sosyolojik araştırmanın her aşamasında, teorik ve metodolojik titizliğin önemi üzerinde duruluyor. Veri toplama tekniklerinden (anket, mülakat, gözlem) analiz yöntemlerine kadar her adımda, bilimsel rasyonalitenin ve eleştirel düşüncenin rehberliğinde hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor. Kitap, sosyoloğun rolünün sadece toplumsal gerçekliği betimlemek değil, aynı zamanda onu açıklamak ve yapısal mekanizmalarını anlamak olduğunu savunarak, sosyolojik bilginin toplumsal değişime katkı sağlayabilecek dönüştürücü potansiyeline işaret eder.

  • Künye: Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık, çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 2025

Susie Hodge – Sanat Hırsızlığı (2025)

Susie Hodge’un ‘Sanat Hırsızlığı: Hiç Göremeyeceğiniz 50 Sanat Eseri’ (‘Art Theft and Forgery: The Story of the World’s Most Notorious Robberies and Scandals’) adlı kitabı, çalınan ve asla kurtarılamayan 50’den fazla sanat eserine dair ilgi çekici bir araştırma. Bunlar artık hiç kimsenin asla göremeyeceği sanat eserleri. Kaybolmalarının ardındaki enteresan hikâyeleri anlatan Hodge’un koleksiyonunda yer alan resimlerin bazıları şöyle:

  • Michelangelo’nun “Faun Maskesi”
  • Caravaggio’nun “Doğuş”u
  • Rembrandt’ın “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi”
  • Cézanne’ın “Auvers-sur-Oise’a Bakış”ı
  • Van Gogh’un “Baharda Nuenen’deki Papaz Evi Bahçesi”.

Bu kitap titiz bir araştırma ve ilgi çekici bir hikâye anlatımıyla, bu değerli sanat eserlerinin ve daha fazlasının çalınmasıyla ilgili gizemleri ortaya çıkarıyor.

Sanat, suç ve tarihin kesiştiği noktayı merak eden herkes için mutlaka okunması gereken bir kitap.

  • Künye: Susie Hodge – Sanat Hırsızlığı: Hiç Göremeyeceğiniz 50 Sanat Eseri, çeviren: Talha Lafçı, Hayalperest Kitap, resim, 176 sayfa, 2025

Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında (2025)

Bu kitap, Türkiye’de “liberalizm”in dışarıdan gelme bir ideoloji olarak algılanmasının ötesine geçiyor. Doğan Gürpınar, bu düşünceyi, ülkenin kendi siyasi dinamiklerinden türeyen yerel ve melez bir fikir kümesi olarak inceliyor. Kitap, Hürriyet ve Özgürlük gibi kavramların Türkiye siyasetindeki farklı anlamlarını ve bu kavramlar uğruna verilen mücadelelerin karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Yüz elli yılı aşkın süredir devam eden bu özgürlük arayışının, kimlik siyasetleri, çokkültürcülük, cinsiyet politikaları ve yeni kapitalist şiddet gibi güncel sorunsallarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gürpınar, liberalizmin günümüzdeki çelişkili ve karmaşık rolünü analiz ederken, yükselen Yeni Sağ karşısında başka liberalizmlerin mümkün olduğunu ve özgürlük talebinin önemini vurguluyor.

‘Zincirli Hürriyet Diyarında’, Türkiye’nin iki yüz yıllık özgürlük mücadelesinin tüm yönlerini –coşkusunu, hayal kırıklıklarını ve yeniden doğuşlarını– mercek altına alıyor. Daha özgür, adil ve onurlu bir toplum özleminin bir muhasebesi olarak, gelecekteki özgürlük arayışları için bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında: Türkiye’de Liberalizmin Mazisi ve İmkânları, Telemak Kitap, siyaset, 632 sayfa, 2025

Ali Behdad – Camera Orientalis (2025)

Ali Behdad’ın bu kitabı, fotoğrafın Doğu’yu “keşfetme” ve temsil etme biçimlerini eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. ‘Camera Orientalis: Ortadoğu Fotoğrafçılığının Yansımalar’ (‘Camera Orientalis: Reflections on Photography of the Middle East’), 19. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Avrupalı seyyahlar, oryantalistler ve sömürgeciler tarafından çekilen fotoğrafların, Doğu’ya dair Batılı tahayyülleri nasıl inşa ettiğini ve pekiştirdiğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Behdad, fotoğrafın nesnel bir kayıt aracı olmaktan ziyade, belirli bir ideolojik çerçeve içinde nasıl kullanıldığını ve Doğu’nun egzotik, hareketsiz ve Batı’nın tüketimine açık bir “öteki” olarak sunulmasına nasıl hizmet ettiğini gösteriyor.

Kitap, fotoğrafın sadece görsel bir belge olmadığını, aynı zamanda kültürel bir müdahale aracı olduğunu savunur. Oryantalist fotoğrafçıların kompozisyonları, seçtikleri konular ve aydınlatma teknikleri aracılığıyla, Doğu’nun Batılı gözlemci için nasıl “okunur” hale getirildiğini analiz eder. Behdad, bu fotoğrafların genellikle Doğu’nun özgünlüğünü ve karmaşıklığını basitleştiren, stereotipleri güçlendiren ve Doğu’yu Batı’nın üstünlüğünü kanıtlayan bir dekor olarak kullanan bir bakış açısı sunduğunu ortaya koyar.

‘Camera Orientalis’, oryantalist fotoğraf geleneğinin, sömürgecilikle olan bağlarını ve iktidar ilişkilerini de mercek altına alıyor. Fotoğrafların, sömürgecilik projelerini meşrulaştırmada, Doğu’yu yönetilebilir ve kontrol edilebilir bir alan olarak göstermede nasıl bir rol oynadığını tartışıyor. Behdad, fotoğrafın hem bir tanıklık hem de bir manipülasyon aracı olarak çifte rolünü vurgulayarak, görsel temsilin karmaşık doğasına ışık tutuyor.

  • Künye: Ali Behdad – Camera Orientalis: Ortadoğu Fotoğrafçılığının Yansımaları, çeviren: Didem Kizen Matalon, Everest Yayınları, fotoğraf, 288 sayfa, 2025

Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi (2025)

Cemal Dindar’ın bu eseri, Urfa’da psikiyatrist olarak görev yaptığı dönemdeki deneyimlerinden ve yerel fotoğrafçı Mahmut Okkaş’ın objektifinden yansıyan öykülerden ilham alarak, bölgede “deli” olarak damgalanmış bireylerin yaşamlarına odaklanıyor. Kitap, bu insanları salt birer vaka olarak değil, derin insani yönleriyle ele alarak, toplumsal önyargıları sorgulamaya ve deliliği bireysel bir trajediden ziyade toplumsal bir olgu olarak görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, okuyucuyu akıl sağlığına dair yaygın kabulleri yeniden düşünmeye sevk ederken, bireyin yalnızlığı ve toplumsal dışlanmışlık gibi evrensel temaları da işliyor.

Eser, delilik kavramının sadece psikolojik bir durum olmadığını, aynı zamanda güçlü bir sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamı olduğunu ortaya koyuyor. Cemal Dindar, yerel tarih ve kültürle kurduğu güçlü bağ sayesinde, Urfa’nın toplumsal dokusu içinde “deliliğin” nasıl anlamlandırıldığını, bu bireylerin toplumla etkileşimlerini ve maruz kaldıkları ötekileştirmeyi detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu sayede, okuyucu, belirli bir coğrafyanın kültürel kodları üzerinden, insan ruhunun kırılganlığına ve toplumsal algının delilik üzerindeki etkisine dair derinlemesine bir anlayış geliştiriyor.

‘Yuvasız Kuşlar Gibi’, toplumsal belleğin inşası ve ötekileştirmenin sonuçları üzerine düşündüren, resimli bir “sivil tarih” sunuyor. Kitap, hem akademik hem de genel okuyucular için, insan ruhunun karmaşıklığına, toplumsal normların birey üzerindeki etkisine ve tarihin unuttuğu seslere dair zengin bir yolculuk vaat ediyor. Cemal Dindar’ın bu eseri, deliliğin yalnızca bir teşhis olmadığını, aynı zamanda insan deneyiminin bir parçası olarak, toplumsal vicdanı harekete geçirmesi gereken bir mesele olduğunu ifade ediyor.

  • Künye: Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi: “Deliliğin Resimli Sivil Tarihi”, Alfa Yayınları, psikoloji, 216 sayfa, 2025

Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım! (2025)

‘Restore Etmeyelim, Koruyalım!’ başlığını taşıyan bu kitap, Georg Dehio ve Aloïs Riegl’ın, eski eserleri tamamlamaya, hatta yeniden inşaya odaklı restorasyon anlayışını eleştiren ve somut örnekler üzerinden tartışan metinlerini içeriyor.

Kitap, anıt koruma bilimi ve felsefesinin temellerini atan iki önemli metindir. Her iki yazar da, on dokuzuncu yüzyılda hızla gelişen restorasyon pratiklerine eleştirel bir yaklaşım getirerek, dönemin koruma anlayışını ve tarihsel mirasın geleceğe aktarılma biçimlerini derinden etkilemiştir. Dehio ve Riegl, anıtların sadece estetik değerlere sahip nesneler olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir hafıza taşıdıklarını vurgularlar.

Dehio’nun eseri, on dokuzuncu yüzyıldaki anıt koruma çabalarının tarihsel gelişimini ve bu süreçteki kurumsal yapılanmaları inceler. O dönemde yaygın olan “stil birliği” ilkesine dayalı, çoğu zaman özgünlükten uzak restorasyon pratiklerine karşı çıkar. Dehio, anıtın yaşını ve geçirdiği değişikleri gösteren izlerin korunması gerektiğini, aşırı müdahalelerin eserin tarihsel değerini yok ettiğini savunur. Ona göre, bir anıtı restore etmek yerine, mevcut haliyle korumak ve yaşlılık izlerini de birer değer olarak kabul etmek esastır. Bu yaklaşım, koruma bilimine “özgünlük” ve “belgeleme” gibi kavramları kazandırmıştır.

Aloïs Riegl ise, anıt değerlerini felsefi bir zemine oturtur. Riegl, anıtların sahip olduğu farklı değer türlerini (tarihsel değer, yaş değeri, sanatsal değer vb.) detaylıca analiz eder. Özellikle “yaş değeri” kavramını öne çıkarır; yani, bir anıtın zamanla yıpranmışlığının, aşınmalarının ve bozulmalarının da kendi başına bir estetik ve tarihsel değer taşıdığını savunur. Bu yaklaşım, anıtın geçirdiği süreci ve ona dokunan zamanın izlerini koruma fikrinin temelini oluşturur. Riegl, restorasyonun, anıtın “yaş değerini” yok etme riski taşıdığına dikkat çeker.

Her iki yazar da, anıtların geçmişle gelecek arasında bir köprü olduğunu ve bu köprünün tahrip edilmemesi gerektiğini savunur. Onlar için koruma, yok olanı yeniden inşa etmekten ziyade, var olanı anlamak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Dehio’nun pratik koruma anlayışı ve Riegl’in felsefi derinliği, anıt koruma prensiplerinin bugünkü halini almasında kilit rol oynamıştır.

Bu iki düşünürün eserleri, “Restore etmeyelim, koruyalım!” sloganıyla özetlenen bir felsefeyi temsil eder. Anıtların, sadece güzel yapılar veya sanat eserleri değil, aynı zamanda tarihi birer belge ve kültürel kimliğin taşıyıcıları olduğu fikrini pekiştirmişlerdir. Bu eserler, modern koruma etiğinin temel taşlarını oluşturarak, dünya miras alanlarının korunmasında uluslararası standartların geliştirilmesine de zemin hazırlamıştır.

  • Künye: Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım!, çeviren: Hüseyin Tüzün, Erdem Ceylan, Arketon Yayıncılık, mimari, 124 sayfa, 2025

Ulrich Gutmair – Bizler Yarının Türkleriyiz (2025)

Ulrich Gutmair imzalı bu kitap, 1980’lerin başındaki Yeni Alman Dalgası (Neue Deutsche Welle – NDW) müzik akımının ve dönemin gençlik kültürünün, Almanya’daki Türk göçmen toplumuyla olan beklenmedik ve karmaşık ilişkisini mercek altına alıyor. ‘Bizler Yarının Türkleriyiz: Yeni Dalga, Yeni Almanya’ (‘Wir sind die Türken von morgen. Neue Welle, neues Deutschland’), bu iki grubun nasıl birbirine bağlandığını ve Almanya’nın kültürel manzarasını nasıl yeniden şekillendirdiğini inceliyor. Gutmair, NDW’nin sadece bir müzik akımı olmadığını, aynı zamanda dönemin Almanya’sında yükselen yeni bir kimlik arayışının, özgürleşme çabasının ve toplumsal değişim arzusunun bir ifadesi olduğunu savunuyor.

Yazar, NDW’nin enerjisini ve “garip” cazibesini, o dönemde Almanya’daki Türk gençliğinin yaşadığı yabancılaşma ve aidiyet arayışıyla ilişkilendiriyor. Kitap, her iki grubun da yerleşik normlara ve beklentilere meydan okuma biçimlerini, yeni ifade yollarını arayışlarını ve kimliklerini geleneksel sınırların ötesinde tanımlama çabalarını paralellikler kurarak inceliyor. Müzik, moda ve popüler kültür üzerinden, bu iki farklı grubun nasıl ortak bir zemin bulduğunu ve birbirlerinin deneyimlerini yansıttığını anlatıyor.

Gutmair, kitabında sadece müzikal ve kültürel analiz yapmakla kalmıyor, aynı zamanda dönemin Almanya’sının sosyo-politik atmosferine de değiniyor. Göçmenlik, entegrasyon, kimlik politikaları ve Alman toplumunun çokkültürlülüğe yaklaşımı gibi konuları, NDW ve Türk gençliğinin deneyimleri üzerinden tartışıyor. Kitap, Almanya’nın “yeni” kimliğinin, sadece etnik Almanlar tarafından değil, ülkenin göçmen nüfusu, özellikle de Türk toplumu tarafından nasıl birlikte inşa edildiğini gösteriyor.

Kitap, “Yarının Türkleri biziz” ifadesinin hem ironik hem de derin bir anlam taşıdığını ortaya koyuyor. Bu ifade, sadece gelecekte Almanya’nın demografik yapısındaki değişimi işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda kültürel ve toplumsal olarak daha çeşitli, melezleşmiş bir Almanya’nın ortaya çıkışını da simgeliyor. Gutmair, bu iki kültürel dalganın kesişim noktasının, Almanya’nın modernleşme ve kimlik dönüşüm sürecinde nasıl bir rol oynadığını analiz ediyor.

Sonuç olarak bu kitap, müzik, popüler kültür ve göçmenlik gibi farklı alanları bir araya getirerek, 1980’lerin Almanya’sına dair özgün ve düşündürücü bir bakış açısı sunuyor. Ulrich Gutmair, bu eseriyle Almanya’nın kültürel ve toplumsal çeşitliliğinin oluşumunda NDW ve Türk gençliğinin rolünü vurgulayarak, ulusal kimliğin dinamik ve sürekli değişen doğasına dikkat çekiyor.

  • Künye: Ulrich Gutmair – Bizler Yarının Türkleriyiz: Yeni Dalga, Yeni Almanya, çeviren: Serkan Seymen, Kolektif Kitap, müzik, 256 sayfa, 2025

Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak (2025)

Steven Johnson’ın bu kitabı, son yüz yılda insan ömrünün nasıl iki katına çıktığının şaşırtıcı hikâyesini anlatıyor. 1900’lerin başında küresel yaşam beklentisi kırklı yaşların başındayken, günümüzde birçok yerde seksenli yaşları aştığını belirten Johnson, bu devasa ilerlemenin arkasındaki faktörleri detaylı bir şekilde ele alıyor. ‘Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?’ (‘Extra Life: A Short History of Living Longer’), bu başarının tek bir keşfe değil, işbirlikçi yeniliklere, kamu desteğine sahip sistemlere, işbirlikçi ağlara ve reformlar için mücadele eden aktivistlerin çabalarına dayandığını savunuyor.

Johnson, tıp ve halk sağlığındaki çığır açan gelişmeleri ele alırken, bunların sadece laboratuvarlarda değil, toplumsal düzenlemeler, altyapı iyileştirmeleri ve davranışsal değişiklikler yoluyla nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Aşılar, antibiyotikler, pastörize süt, klorlu içme suyu ve emniyet kemerleri gibi günümüzde sıradan kabul edilen pek çok şeyin, insan ömrünü uzatmada ne kadar kritik bir rol oynadığını vurguluyor. Bu gelişmelerin her birinin ardında, genellikle göz ardı edilen halk sağlığı kahramanlarının ve bilim insanlarının ilham verici hikâyeleri yatıyor.

Kitap, tarihteki büyük salgınlardan (çiçek hastalığı, kolera, İspanyol gribi gibi) alınan dersleri bugünkü COVID-19 krizi bağlamında da değerlendiriyor. Johnson, bilim insanlarının, doktorların, gönüllü deneycilerin ve aktivistlerin nasıl bir halk sağlığı devrimi başlattığını, milyonlarca hayatı kurtardığını ve insan sağlığına dair düşüncelerimizi temelden değiştirdiğini anlatıyor. Kitap, özellikle çocuk ölümlerindeki çarpıcı düşüşün ortalama yaşam süresini uzatmada büyük payı olduğunu belirtiyor.

Kitap, ilerlemenin mümkün olduğunu hatırlatmanın ötesine geçerek, halk sağlığı sistemleri benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya kalırken yaşam beklentisindeki düşüşlerden nasıl kaçınılacağı sorusunu da irdeliyor. Güncel teknolojilerin veya müdahalelerin gelecekteki krizlerin etkisini nasıl azaltabileceğine dair gözden kaçırılan fırsatlara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, Steven Johnson’ın bu eseri, insanlığın yaşam süresini ikiye katlaması gibi en şaşırtıcı başarılarından birini kutlarken, ortak hedeflerin ve kamu kaynaklarının kalıcı gücünü, halk sağlığı ve tıp kahramanlarının genellikle göz ardı edilen rollerini gözler önüne seriyor. Bu, insanlığın olağanüstü bir yolculuğunun ve hayatta kalma ve yenilik arayışımızın bizi nasıl dönüştürdüğünün kapsamlı bir hikâyesidir.

  • Künye: Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?, çeviren: Çağrı Tuğrul Öztürk, Orenda Kitap, bilim, 112 sayfa, 2025