Hatice Sena Arıcıoğlu – Seküler Türkiye’de Ruh Çağırma (2025)

Hatice Sena Arıcıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de laikleşme sürecinin yoğun olarak yaşandığı 1936 ile 1969 yılları arasında ruh çağırmanın nasıl bir yer edindiğini ve özellikle de Bedri Ruhselman Çevresi’nin bu bağlamdaki rolünü inceliyor. ‘Seküler Türkiye’de Ruh Çağırma: Din ve Modern Bilim Arasında Ruhselman ve Çevresi’ (‘Spiritism in Secular Turkey 1936 – 1969: The Ruhselman Circle Between Religion and Modern Science’), bu dönemin Türkiye’sinde din ve modern bilim arasındaki gerilimlerin yaşandığı bir ortamda, ruh çağırmanın hem dini hem de bilimsel söylemlerle nasıl bir ilişki kurduğunu ve kendine özgü bir inanç sistemi geliştirdiğini analiz ediyor. Arıcıoğlu, Ruhselman Çevresi’nin spiritüel pratiklerini, yayınlarını ve düşünce sistemini merkeze alarak, bu çevrenin laik Türkiye’deki entelektüel ve dini tartışmalara nasıl dahil olduğunu ve nasıl bir anlam dünyası yarattığını detaylı bir şekilde ele alıyor.

Kitap, Ruhselman Çevresi’nin spiritizmin temel prensiplerini benimserken, aynı zamanda dönemin bilimsel ve felsefi akımlarından nasıl etkilendiğini ve bu etkileşim sonucunda ortaya çıkan özgün yorumları araştırıyor. Çevrenin, spiritüel seanslar, medyumluk deneyimleri ve ruhlarla iletişim kurma pratikleri üzerinden geliştirdiği inanç sistemi hem geleneksel dini anlayışlardan hem de katı materyalist bilim görüşlerinden farklılaşan bir alternatif sunuyordu. Arıcıoğlu, bu çevrenin yayınladığı eserler, dergiler ve diğer iletişim araçları aracılığıyla spiritüel düşüncelerini nasıl yaygınlaştırdığını ve laik Türkiye’de kendine nasıl bir takipçi kitlesi edindiğini de inceliyor.

Kitap, laik bir devlette ruh çağırmanın varoluş mücadelesini, dini ve bilimsel söylemlerle kurduğu karmaşık ilişkiyi ve bir inanç sistemi olarak nasıl şekillendiğini anlamak için önemli bir çalışma. Kitap, Ruhselman Çevresi örneği üzerinden, modernleşme ve laikleşme süreçlerinin yaşandığı toplumlarda alternatif inanç biçimlerinin nasıl ortaya çıkabileceğine ve kendine özgü bir anlam dünyası yaratabileceğine dair değerli bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Hatice Sena Arıcıoğlu – Seküler Türkiye’de Ruh Çağırma: Din ve Modern Bilim Arasında Ruhselman ve Çevresi, Fol Kitap, sosyoloji, 272 sayfa, 2025

Crawford Hollingworth, Cathy Tomlinson – Beyin Nasıl Çalışır? (2025)

Crawford Hollingworth ve Cathy Tomlinson’ın bu çalışması, beynimizin nasıl yapılandığını ve işlediğini anlaşılır bir dilde açıklayan bir rehber. ‘Beyin Nasıl Çalışır?: Önyargıların Esiri Olmadan Düşünme Kılavuzu’ (‘How Your Brain is Wired: An Owner’s Manual’), beynin temel bölümlerini, bu bölümlerin işlevlerini ve birbirleriyle nasıl etkileşim kurduklarını detaylı bir şekilde ele alıyor. Sinir hücreleri (nöronlar), sinapslar ve farklı beyin bölgelerinin (ön lob, parietal lob, temporal lob, oksipital lob, beyincik, beyin sapı vb.) görevleri, örnekler ve basit açıklamalarla sunuluyor. Yazarlar, beynin öğrenme, hafıza, duygu, dikkat, karar verme ve davranış gibi temel süreçlerinin nörobiyolojik temellerini okuyucuya aktarıyor.

Kitap, sadece beynin statik bir haritasını sunmakla kalmıyor, aynı zamanda beynin dinamik ve sürekli değişen yapısını da vurguluyor. Nöroplastisite kavramı, yani beynin deneyimler ve öğrenme yoluyla kendini yeniden organize edebilme yeteneği, kitabın önemli temalarından biridir. Yazarlar, bu özelliğin yaşam boyu öğrenme ve adaptasyon için ne kadar kritik olduğunu anlatıyor. Ayrıca, genetik yatkınlıkların ve çevresel faktörlerin beyin gelişimi ve işlevi üzerindeki etkileşimini de inceliyorlar. Stres, uyku, beslenme ve egzersizin beyin sağlığı üzerindeki rolü gibi pratik konulara da değinilerek, okuyuculara beyinlerini en iyi şekilde nasıl kullanacaklarına dair ipuçları veriliyor.

‘Beyin Nasıl Çalışır?’, karmaşık nörobilimsel kavramları günlük hayattan örneklerle basitleştirerek, herkesin beyninin işleyişini temel düzeyde anlamasına yardımcı olmayı hedefliyor. Kitap, beynin potansiyelini en üst düzeye çıkarmak, öğrenme becerilerini geliştirmek, duygusal refahı artırmak ve daha sağlıklı kararlar almak isteyen herkes için değerli bir kaynak.

  • Künye: Crawford Hollingworth, Cathy Tomlinson – Beyin Nasıl Çalışır?: Önyargıların Esiri Olmadan Düşünme Kılavuzu, çeviren: Yonca Aşçı Dalar, İş Kültür Yayınları, bilim, 232 sayfa, 2025

M. Bedrettin Toprak – Osmanlı İstanbulu’nda Eşitsizlik (2025)

Küresel ekonomilerde giderek derinleşen bölüşüm sorunları ve artan eşitsizlikler, bu konulara yönelik akademik ilginin ve araştırmaların hem miktarını hem de önemini sürekli olarak yükseltiyor. İktisadi kalkınma düzeyleri arasındaki belirgin farklılıkların kökeninde yatan temel nedenleri anlamak, ilgili toplumların ekonomik yapılarının uzun vadeli ve kapsamlı bir incelemesini zorunlu kılıyor. Son yıllarda iktisadi analizde merkezi bir konuma yükselen bu önemli araştırma alanında, Osmanlı İmparatorluğu dönemi üzerine yapılan çalışmaların mevcut literatürdeki boşluğu dikkat çekici.

İşte bu eser, söz konusu eksikliği giderme amacıyla kaleme alınmış.

  • Avrupa kıtasında Sanayi Devrimi’nin dönüştürücü etkileri yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu büyük ekonomik dönüşümün itici güçleri hangi aşamadaydı?
  • Tarihin bu kritik ayrım noktasında ortaya çıkan ekonomik tablo, belirli kurumsal ve yapısal faktörlerden mi kaynaklanıyordu, yoksa Simon Kuznets’in eşitsizlikler üzerine geliştirdiği teoriler mi bu süreci daha iyi açıklamaktaydı?

Bu temel ve kapsamlı sorulara mütevazı ancak somut verilerle katkıda bulunmayı hedefleyen bu titiz ve uzun soluklu araştırma, 18. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unun demografik özelliklerini, servetin yapısını ve dağılımını, servet eşitsizliğinin boyutlarını ampirik yöntemlerle detaylı bir şekilde ortaya koyuyor.

Kitap, dönemin İstanbul toplumunu hangi sosyoekonomik katmanlar ve gruplar temelinde incelemenin mümkün olduğunu araştırıyor.

  • Cinsiyet, dini inanç, sosyal unvan ve meslek gruplarına göre servet yapıları nasıldı ve bu gruplar servetten ne ölçüde pay alıyorlardı?
  • Servet, hangi finansal ve maddi varlıklar şeklinde tutuluyordu?
  • Osmanlı miras hukukunun servetin nesilden nesile aktarılmasında nasıl bir rolü vardı ve bu durum servet eşitsizliğini hangi yönde etkiliyordu?

Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentindeki Kadı Sicilleri’nde bulunan tereke defterlerinden özenle derlenen zengin bir veri seti aracılığıyla analiz ediliyor. Bu analizler sonucunda kitap, 18. yüzyıl İstanbul’unda işleyen pazar mekanizmasının, ekonomik eşitsizlikleri ne ölçüde sınırlayıcı bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

  • Künye: M. Bedrettin Toprak – Osmanlı İstanbulu’nda Eşitsizlik: Terekeler Üzerinden Demografi ve Servet Analizi, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 280 sayfa, 2025

Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik (2025)

Kraliyet Askeri Akademisi’nden yetişen ve İngiliz ordusunun en çalkantılı dönemlerinde sahneye çıkan Sir James E. Alexander, yalnızca bir asker değil aynı zamanda bir diplomat ve kâşifti. Alexander’ın bu eseri, yazarın uzun ve çeşitli askeri kariyerinin anılarını kapsıyor. ‘Şarkta ve Garpta Askerlik’ (‘Passages in the Life of a Soldier: Or, Military Service in the East and West’), Alexander’ın hem “Doğu” olarak adlandırdığı bölgelerdeki (Hindistan, İran vb.) hem de “Batı” olarak tanımladığı coğrafyalardaki (Avrupa, Afrika, Amerika) askeri hizmetlerini ve bu hizmetler sırasındaki kişisel deneyimlerini detaylı bir şekilde aktarıyor.

Alexander, bir asker olarak görev yaptığı farklı coğrafyalardaki askeri harekatlara, savaşlara, garnizon hayatına ve sosyal ilişkilere dair canlı ve birinci elden bilgiler sunar. Kitap, dönemin askeri taktiklerini, ordunun günlük yaşamını, askerlerin arasındaki ilişkileri ve farklı kültürlerle olan etkileşimleri yansıtan anekdotlarla dolu. Yazar, sadece askeri olayları anlatmakla kalmaz, aynı zamanda görev yaptığı bölgelerin coğrafi özelliklerini, yerel halkların yaşam tarzlarını ve kültürel farklılıklarını da kendi gözlemleriyle okuyucuya aktarıyor.

Kitap, bir askerin kişisel yolculuğunu ve askeri hizmetin farklı cephelerini gözler önüne sererken, aynı zamanda 19. yüzyılın ilk yarısındaki İngiliz İmparatorluğu’nun askeri ve sosyal tarihine de ışık tutuyor. Alexander’ın anıları, dönemin askeri hayatına dair samimi ve detaylı bir bakış sunarak, okuyucuyu o yılların dünyasına götürüyor.

  • Künye: Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik, çeviren: Uğur Gezen, Albaraka Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

Kolektif – “Biz Erkekler” (2025)

“Biz Erkekler” adlı bu önemli derleme, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren şekillenen siyasi, düşünsel ve edebi arenada üretilen erkeklik anlatılarını derinlemesine inceleyerek, ülkenin kimlik inşası sürecine farklı bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Kitap, Türkiye’nin modernleşme projesinin farklı ideolojik kanallarında yer alan önemli figürlerin –Kemalist modernleşmenin “yeni adam” idealini savunan yazarlardan İslâmcı düşüncenin önde gelen isimlerine, ırkçı-militarist milliyetçi çevrelerden “erkeklikten muaf” olduklarını iddia eden sol düşünürlere kadar geniş bir yelpazede–  nasıl farklı erkeklik imgeleri inşa ettiklerini titizlikle analiz ediyor.

Kemalist modernleşmenin “yeni adam” figürünü idealize eden Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Ahmet Ağaoğlu ve İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi yazarların eserlerinde, modern, Batılı değerlerle uyumlu, aktif ve idealize edilmiş bir erkeklik portresi çizilirken; Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu ve İsmet Özel gibi İslâmcı düşünürlerin metinlerinde ise geleneksel değerlere bağlı, manevi derinliği olan ve İslami kimliği ön planda tutan bir erkeklik anlayışı öne sürülüyor. Ömer Seyfettin, Nihal Atsız ve Esat Mahmut Karakurt gibi ırkçı-militarist milliyetçilerin eserlerinde ise kahramanlık, savaşçılık ve ulusal ideallere bağlılık gibi vurgularla şekillenen, sert ve otoriter bir erkeklik imgesi belirginleşiyor. Şaşırtıcı bir şekilde, Şefik Hüsnü, Zekeriya Sertel ve Hikmet Kıvılcımlı gibi sol düşünürlerin, en azından söylemsel düzeyde, geleneksel erkeklik rollerinden ve beklentilerinden uzaklaşma ve “erkeklikten muaf” bir kimlik inşa etme çabaları da bu derlemede inceleniyor.

“Biz Erkekler”, sadece farklı ideolojilerin nasıl farklı erkeklik temsilleri yarattığını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda bu temsillerin modern Türkiye’nin siyasi ve kültürel manzarasını nasıl şekillendirdiğini de anlamamıza yardımcı oluyor. Bu zihin açıcı derleme, okuyucuyu farklı düşünce dünyalarına doğru bir keşif yolculuğuna çıkarırken, edebiyat, siyaset ve düşünce arasındaki karmaşık ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Farklı ideolojilerin penceresinden sunulan erkeklik anlatılarının karşılaştırılması, modern Türkiye’nin kimlik arayışının ve toplumsal dinamiklerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle, “Biz Erkekler”, modern Türkiye’nin düşünce tarihine ilgi duyan herkes için okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aylin Özman, Selin Akyüz ve Gülşen Seven’in hazırladığı derlemede ayrıca Alev Çınar ile Beyza Çubukçu, Sercan Çınar, Aslı Çırakman, Ayşe Durakbaşa, Özlem Duva Kaya, Funda Gençoğlu, Murat Göç, Çimen Günay Erkol, Feyda Sayan Cengiz, İnci Özkan Kerestecioğlu, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu, H. Bahadır Türk, Aslı Yazıcı Yakın ile Meriç Kükrer ve Sinan Yıldırmaz’ın yazıları yer aldı.

  • Künye: Kolektif – “Biz Erkekler”: Türkiye’de Siyaset, Düşünce ve Edebiyatta Erkeklik Anlatıları, derleyen: Aylin Özman, Selin Akyüz, Gülşen Seven, İletişim Yayınları, inceleme, 358 sayfa, 2025

Kolektif – Histeri Nedir?, Histerik Kimdir? (2025)

Binlerce yıldır varlığı bilinen ve yine binlerce yıldır doktorlar, din adamları ve filozoflar tarafından üzerine çeşitli yorumlar yapılan histeri olgusu, son kırk yılda psikiyatrinin temel sınıflandırmalarından ve bilimsel ilginin odağından kayboldu. Bu durum, histeriye ve “histerik” olarak tanımlanan bireylere ne olduğu sorusunu akla getiriyor. İşte bu kitap, histerinin ve bu tanımlamaya maruz kalanların aslında bir yere kaybolmadığını, aksine çağımızın çeşitli sapmalar gösterdiğini örneklerle ortaya koyuyor.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud için histeri, salt bir rahatsızlık ya da bozukluk olmanın ötesinde, insan zihninin derinliklerini keşfetmek için vazgeçilmez bir araçtı. Freud, histeri vakalarını inceleyerek bilinçdışının doğasını anlamada önemli adımlar atmıştı. Fransız psikanalist Jacques Lacan ise histeriyi daha da ileri bir boyuta taşıyarak onu bir bilgi edinme yöntemi, hatta bilginin kendisinin konumunu sorgulama biçimi olarak ele aldı. Lacan’ın “histerik söylem” olarak adlandırdığı toplumsal etkileşim biçimi, insanları geçmişteki baskıcı ve köleci ilişkilerin ötesine taşıyarak yeni bir bağ kurmaya teşvik ediyordu. Özetle, Freud ve Lacan’ın çalışmalarıyla histeri, psikoloji ve toplumsal ilişkiler bağlamında geniş bir anlam yelpazesine yayıldı.

Bu kitaptaki tüm yazarlar, Lacancı psikanalitik yöntemle klinik çalışmalarını sürdüren uzmanlar. Her biri, kendi özgün bakış açılarından histerinin çeşitli yönlerini ele alarak okuyucuya farklı perspektifler sunuyor. PrAxis serisinin bu ilk kitabı, histeri üzerine süregelen düşünce biçimlerimizi derinlemesine etkileyecek ve yeni anlayışlar geliştirmemize katkıda bulunacaktır. Histerinin sadece bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda çağımızın sosyo-kültürel yapısıyla da yakından ilişkili karmaşık bir olgu olduğu bu çalışmada çeşitli boyutlarıyla inceleniyor. Kitap, histerinin günümüzdeki tezahürlerini anlamak ve bu olguya farklı açılardan bakmak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Kolektif – Histeri Nedir?, Histerik Kimdir?, editör: Özgür Öğütcen, Axis Yayınları, psikanaliz, 158 sayfa, 2025

Steven Roger Fischer – Okumanın Tarihi (2025)

Steven Roger Fischer’in ‘Okumanın Tarihi’ (‘A History of Reading’) adlı kitabı, okumanın insanlık tarihindeki uzun ve karmaşık yolculuğunu kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Fischer, bu eserinde, yazının icadından modern dijital çağa kadar okuma pratiklerinin nasıl geliştiğini, dönüştüğünü ve toplumsal hayata nasıl derinlemesine nüfuz ettiğini gözler önüne seriyor. Kitap, sadece okuma eyleminin teknik yönlerini değil, aynı zamanda okumanın kültürel, sosyal, ekonomik ve politik boyutlarını da inceliyor. Fischer, farklı uygarlıklarda ve dönemlerde okuma alışkanlıklarının nasıl şekillendiğini, okuryazarlığın toplumsal statü ve güçle olan ilişkisini, bilginin yayılmasında ve kültürel mirasın aktarılmasında okumanın oynadığı merkezi rolü detaylı bir şekilde analiz ediyor.

Yazar, Sümer çivi yazısından Antik Mısır hiyerogliflerine, Grek alfabesinden Roma İmparatorluğu’nun okuma kültürüne, Orta Çağ manastırlarının sessiz okuma pratiklerinden Rönesans’ın okuma devrimine kadar pek çok farklı dönemi ve kültürü inceliyor. Fischer, matbaanın icadının okuma tarihinde bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor ve bu gelişmenin kitapların yaygınlaşmasını, okuryazarlığın artmasını ve bilginin daha geniş kitlelere ulaşmasını nasıl sağladığını ayrıntılarıyla anlatıyor. Aydınlanma çağıyla birlikte okumanın bireysel düşünce ve eleştirel akıl yürütme üzerindeki etkileri de kitapta önemli bir yer tutuyor. Fischer, romanın ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasıyla birlikte okumanın nasıl bir eğlence ve kişisel gelişim aracı haline geldiğini de irdeliyor.

‘Okumanın Tarihi’, sadece elitlerin ve din adamlarının tekelinde olan okumanın zamanla nasıl yaygınlaştığını ve sıradan insanların hayatının bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Kitap, okuryazarlık oranlarındaki artışın toplumsal değişimleri nasıl tetiklediğini, eğitim sistemlerinin gelişiminde okumanın nasıl temel bir beceri olarak kabul edildiğini ve modern dünyada bilginin erişilebilirliğinin okuma pratiklerini nasıl dönüştürdüğünü de ele alıyor. Fischer, dijital teknolojilerin okuma alışkanlıkları üzerindeki etkilerini ve gelecekte okumanın nasıl bir evrim geçirebileceğine dair öngörülerde bulunarak, okumanın insanlık tarihindeki vazgeçilmez rolünü bir kez daha vurguluyor. Sonuç olarak, bu eser, okumanın sadece bir beceri olmanın ötesinde, insan uygarlığının ilerlemesinde ve kültürel kimliğin oluşmasında hayati bir öneme sahip olduğunu kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Steven Roger Fischer – Okumanın Tarihi, çeviren: Ayşe Handan Konar, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Otto Rank – Psikoloji ve Ruh (2025)

Otto Rank’ın bu çalışması, ruh ile psikoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen temel bir çalışmadır. ‘Psikoloji ve Ruh’ (‘Seelenglaube und Psychologie. Eine prinzipielle Untersuchung über Ursprung, Entwicklung und Wesen des Seelischen’), ruhsal olanın kökenlerini, gelişimini ve özünü anlamaya yönelik prensipli bir soruşturma yürütür. Psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte ruh kavramının geçirdiği dönüşümleri ve bu iki alan arasındaki potansiyel çatışma noktalarını ele alır. Rank’a göre, ilkel insanın ruh inançları, ölüm korkusu ve yaşamı anlamlandırma çabasıyla yakından ilişkilidir. Bu inançlar, ritüeller, mitler ve dinsel pratikler aracılığıyla toplumsal olarak paylaşılır ve bireyin psikolojik yapısını şekillendirir.

Kitapta, psikolojinin bilimselleşme süreciyle birlikte ruh kavramının nasıl nesneleştirildiği ve incelenmeye çalışıldığı tartışılır. Rank, geleneksel ruh anlayışının psikolojik teorilerdeki yerini sorgular ve ruhsal olanın sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, motivasyonlarını ve davranışlarını derinden etkileyen psikolojik bir gerçeklik olduğunu savunur. Ruh ve beden arasındaki dualizm eleştirilirken, psikolojik süreçlerin ruhsal deneyimlerle nasıl iç içe geçtiği vurgulanır. Rank, bireysel psikolojinin gelişiminde ruh inançlarının oynadığı rolü, özellikle çocukluk dönemi deneyimleri ve kültürel etkileşimler bağlamında analiz eder. Ruhsal kavramların, bireyin kimlik oluşumu, değer yargıları ve anlam arayışı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenir.

Rank, psikolojinin ruh inancından tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini, zira insan deneyiminin temelinde ruhsal bir boyutun var olduğunu ileri sürer. Ancak, bu ruhsal boyutun dinsel dogmalarla sınırlı olmadığını, bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunur. Kitap, ruh inancı ve psikoloji arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Rank, her iki alanın da insan doğasını ve deneyimini anlamak için farklı perspektifler sunduğunu ve bu perspektiflerin birbirini tamamlayabileceğini öne sürer. Sonuç olarak, eser, ruhsal olanın psikolojik anlamını ve psikolojinin ruh inancıyla olan kaçınılmaz bağını derinlemesine keşfeden önemli bir çalışmadır.

  • Künye: Otto Rank – Psikoloji ve Ruh, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Kolektif – Kömür Karası (2025)

“Bu 301 kişi neden öldü? Burası çok iyi bir işletme, çok kurumsal bir işletme; size çok güzel para veriyor, çok iyi davranıyor; bütün görevlerinizi yapıyorsunuz, sensörleriniz çok iyi çalışıyor, her şey çok yolunda ve hâlâ o işletmede çalışıyorsunuz, anladım. Patron, tutukluların bile maaşını yatırıyor, sigortasını ödüyor; böyle işletmede çalışılmaz mı, anladım. Her şey çok iyiydi, herkes madende gezdi; sıcak yok, nem yok, koku yok, monoksit yok; patlamalarda işçiler dışarı çıkartılıyor, kimse kimseye sesini yükseltmiyor… Bu 301 kişi niye öldü, sorusunun cevabı yok. Benim anladığım kadarıyla bu saatten sonra bu soruya cevap vermek isteyen yok. Kalkıp sırayla diyeceksiniz ki ‘benim işim değil, benim yetkim değil; ben bilmiyorum, amirim bilir, müdürüm bilir; ben işimi yaptım’. Bunları deyip oturacaksınız ve bunun sizi cezadan kurtaracağını düşüneceksiniz. Eğer gerçekten yeni bir şey söylemek isteyen olursa biz buradayız, ben buradayım.”

“Ben buradayım” diyen Avukat Selçuk Kozağaçlı ve yine “orada” olan Avukat Can Atalay, halen Silivri Cezaevi’nde. Katliam sanıklarından ise cezaevinde olan tek bir kimse yok. Elinizdeki kitap, Soma yargılamasının ve kimlerin nerede durduğunun unutulmaması için bir özet bırakma çabası.

  • Künye: Kolektif – Kömür Karası: Soma Katliamı Yargılaması, hazırlayan: Göksun Gökçe Göndermez, Zoe Kitap, hukuk, 464 sayfa, 2025

Virginia H. Aksan – Osmanlılar (2025)

Virginia Aksan’ın bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan yıkılışına kadar olan dönemini, özellikle modern savaşların imparatorluk üzerindeki etkisini mercek altına alıyor. ‘Osmanlılar: Kuşatılmış Bir İmparatorluk (1700-1923)’ (‘The Ottomans 1700-1923: An Empire Besieged [Modern Wars In Perspective]’), bu dönemi Osmanlı Devleti’nin sürekli bir askeri baskı altında olduğu ve bu durumun imparatorluğun siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını derinden etkilediği bir “kuşatma” metaforuyla açıklıyor.

Kitap, Osmanlıların bu dönemdeki askeri yenilgilerini sadece toprak kaybı olarak değil, aynı zamanda devletin modernleşme çabalarını, idari reformlarını ve toplumsal dönüşümlerini şekillendiren temel bir faktör olarak ele alıyor. Aksan, Rusya, Avusturya ve diğer Avrupa güçleriyle yapılan uzun süreli savaşların, Osmanlı maliyesini çökerttiğini, merkezi otoriteyi zayıflattığını ve çeşitli etnik gruplar arasındaki gerilimleri artırdığını vurguluyor.

Aynı zamanda, Osmanlı elitlerinin bu askeri başarısızlıklar karşısında geliştirdiği modernleşme projelerini, ordu reformlarını ve Batı’dan yapılan teknolojik transferleri de detaylı bir şekilde inceliyor. Ancak yazar, bu reform çabalarının imparatorluğun çöküşünü engellemede yetersiz kaldığını, zira dış baskıların ve iç sorunların birleşimiyle Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmesinin giderek zorlaştığını belirtiyor.

Sonuç olarak, Aksan’ın çalışması, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılını modern savaşların gölgesinde, sürekli bir adaptasyon ve direnme mücadelesi olarak yeniden yorumluyor.

  • Künye: Virginia H. Aksan – Osmanlılar: Kuşatılmış Bir İmparatorluk (1700-1923), çeviren: Barış Özkul, Alfa Yayınları, tarih, 588 sayfa, 2025