Tim Maudlin – Fizik Felsefesi (2025)

Tim Maudlin, bu kitabında fizik felsefesinin temel başlıklarından biri olan uzay ve zaman kavramlarını ele alıyor. ‘Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman’ (‘Philosophy of Physics: Space and Time’), sadece fiziksel teorilerin teknik yönlerini değil, bu teorilerin dayandığı kavramsal çerçeveyi de sorguluyor. Kitap, okuyucuyu Newton’dan Einstein’a uzanan düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Fiziksel gerçekliğin yapısı üzerine yapılan klasik ve modern yorumları tartışarak, uzay ve zamanın ne olduğu sorusuna derinlikli yanıtlar arıyor.

İlk bölümlerde Newtoncu mutlak uzay ve zaman anlayışı ile Leibniz’in ilişkisel görüşü karşılaştırılıyor. Maudlin, her iki yaklaşımın dayandığı felsefi varsayımları açıklıyor ve bu çerçevenin klasik mekanik üzerindeki etkisini gösteriyor. Ardından Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte uzay ve zaman anlayışının nasıl dönüştüğü detaylı biçimde ele alınıyor. Özel ve genel görelilik kuramları, yalnızca fiziksel sonuçlarıyla değil, aynı zamanda felsefi anlamlarıyla da açıklanıyor. Zamanın akışı, eşzamanlılık, nedensellik ve gerçeklik gibi kavramlar, bu bağlamda yeniden tartışılıyor.

Maudlin, soyut tartışmalardan uzak durarak konuları açık, anlaşılır ve örneklerle desteklenen bir biçimde sunuyor. Matematiksel karmaşıklık yerine kavramsal berraklığı öne çıkarıyor. Kitap, fizik felsefesine ilgi duyanlar için hem giriş düzeyinde hem de derinleşmeye açık bir içerik sunuyor. Bilimin yalnızca formüllerden değil, düşünsel temellerden oluştuğunu hatırlatıyor. Uzay ve zaman üzerine düşünmek, yalnızca fizik değil, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmek anlamına geliyor.

  • Künye: Tim Maudlin – Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman, çeviren: Recep Demir, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 248 sayfa, 2025

Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm (2025)

Lynn Hankinson Nelson, bu kitabında biyolojiyi yalnızca doğal dünyayı açıklayan bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle örülü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş’ (‘Biology and Feminism: A Philosophical Introduction’), biyolojik bilgi ile feminist felsefenin kesiştiği noktaları inceliyor. Kitap, kadınların biyolojik olarak tanımlanma biçimlerinin tarihsel ve kültürel etkilerini sorguluyor. Bilimsel bilgilerin nesnel olduğu varsayımıyla yüzleşiyor ve bu bilginin hangi sosyal ilişkiler içinde üretildiğini ortaya koyuyor.

Nelson, biyolojiye feminist eleştiriyi getirirken iki temel çizgide ilerliyor: İlki, biyolojinin kadınları nasıl temsil ettiğini sorgularken; ikincisi, feministlerin bilimsel bilgi üretim süreçlerine nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikoloji, üreme, cinsiyet rolleri ve ataerkil toplumsal yapılar gibi başlıklar altında biyolojinin kadın kimliğini nasıl sabitlediği tartışılıyor. Bu tartışmalar, yalnızca kavramsal düzeyde kalmıyor; doğrudan sosyal politikalara, tıbba ve eğitim sistemlerine uzanıyor.

Kitap, feminist bilim kuramının temel savlarını okuyucuya tanıtarak, bilginin nesnelliği ile toplumsal konumların ilişkisini açığa çıkarıyor. Nelson, feminist yaklaşımların yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü güce sahip olduğunu savunuyor. Bilimsel bilginin toplumsal bağlamlardan bağımsız olmadığını ve cinsiyet normlarının bilim diline nasıl sızdığını gösteriyor. Böylece bilim, sorgulanamaz bir otorite değil, eleştirel bir düşünceyle yeniden inşa edilmesi gereken bir alan olarak konumlanıyor.

  • Künye: Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş, çeviren: Pınar Üzeltüzenci, Akademim Yayıncılık, feminizm, 348 sayfa, 2025

Graham Priest – Mantık (2025)

Mantık, doğru düşünmenin yapısını inceleyen bir disiplin olarak felsefe ve matematik arasında köprü kuruyor. Graham Priest, bu kısa ama yoğun kitapta, mantığın ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden önemli olduğunu herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyor. Mantığı yalnızca akıl yürütmenin kurallarıyla sınırlamıyor; dili, anlamı ve doğruluğu inceleyen geniş bir çerçevede ele alıyor. Aristoteles’ten başlayarak modern sembolik mantığa kadar uzanan tarihsel bir yolculuk sunuyor.

‘Mantık’ta (‘Logic: A Very Short Introduction’) öncelikle klasik mantığın temel kuralları açıklanıyor. “Ve”, “veya”, “değil” gibi bağlaçların nasıl çalıştığı, doğruluk tabloları ve geçerlilik kavramı üzerinden gösteriliyor. Ardından önermeler mantığı ve niceleyiciler mantığı devreye giriyor. Priest, sembollerin ve formüllerin nasıl çalıştığını örneklerle anlatıyor. Bu bölümlerde, günlük dilde karşılaştığımız ifadelerin nasıl biçimsel bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Böylece mantığın soyut bir oyun değil, düşüncenin mantığını modelleyen bir araç olduğunu vurguluyor.

Kitabın dikkat çeken kısımlarından biri, çelişki ve belirsizlikle ilgili bölümler oluyor. Priest, her önermenin ya doğru ya yanlış olacağını varsayan klasik mantık anlayışına alternatifler sunuyor. Paraconsistent mantık gibi sistemlerde çelişkilere rağmen geçerli çıkarımlar yapılabildiğini savunuyor. Bu, özellikle paradokslar ve felsefi sorunlar karşısında yeni kapılar açıyor. Mantığın yalnızca kesinlik değil, belirsizlikle başa çıkma biçimi olduğunu öne sürüyor. Böylece okuru, mantığın sanıldığından çok daha esnek ve yaratıcı bir düşünce alanı olduğuna ikna ediyor.

  • Künye: Graham Priest – Mantık, çeviren: Işıl Bayar Bravo, İş Kültür Yayınları, felsefe, 200 sayfa, 2025

Roger Caillois – Mitos ve İnsan (2025)

Roger Caillois’nin bu kitabı, mitosların insan düşüncesindeki yerini ve işlevini inceleyen derinlemesine bir antropolojik, felsefi çalışmayı ortaya koyuyor. Caillois, mitosları sadece geçmişin efsaneleri olarak değil, çağdaş insanın düşünce yapısında da etkili olan zihinsel kalıplar olarak değerlendiriyor. Ona göre mitos, insanın dünyayı anlamlandırma biçimiyle doğrudan ilişkili bir yapı kuruyor.

‘Mitos ve İnsan’, mitosların yalnızca dinî ya da kültürel anlatılar olmadığını; aynı zamanda insanın evren karşısındaki konumunu ve varoluşsal kaygılarını ifade ettiğini savunuyor. Mit, insanın bilinmeyenle başa çıkmak için geliştirdiği bir dil olarak ortaya çıkıyor. Mitoslar, toplumların korkularını, arzularını ve değerlerini simgeleştirerek kolektif bilinçte kalıcı izler bırakıyor.

Caillois, mitosların modern dünyada nasıl yeniden üretildiğine de dikkat çekiyor. Bilimsel düşünceye rağmen, insan zihni hâlâ mit yaratma ihtiyacı duyuyor. Popüler kültür, siyaset ve hatta bilimsel teoriler bile bu mitolojik düşünce kalıplarını taşıyor. Mitos, sadece arkaik zamanlara ait değil; günümüzün ideolojik ve sembolik yapılarında da yaşamaya devam ediyor.

Kitap boyunca Caillois, mitos ile insan arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu savunuyor. İnsan mitosu yaratıyor ama aynı zamanda mitos da insanı biçimlendiriyor. Bu dinamik ilişki, kültürlerin oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor. Caillois’nin yaklaşımı, mitosları sadece edebî ya da tarihî belgeler olarak değil, insan ruhunun derinliklerine inen birer düşünce biçimi olarak okumaya çağırıyor.

  • Künye: Roger Caillois – Mitos ve İnsan, çeviren: Haldun Bayrı, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 168 sayfa, 2025

Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı (2025)

Arthur Schopenhauer’un bu eseri, bireyin gündelik yaşamında karşılaştığı sıkıntılara ve beklentilere karşı nasıl daha huzurlu bir varoluş inşa edebileceğini felsefi bir sadelikle anlatıyor. ‘Mutlu Olma Sanatı’ (‘Die Kunst, glücklich zu sein’), mutluluğun ulaşılması gereken büyük ve istisnai bir şey değil, daha çok acıdan kaçınma ve beklentileri azaltma çabasıyla şekillenen bir yaşam durumu olduğunu savunuyor.

Kitapta Schopenhauer, insanın doğasında doyumsuzluk ve kıyas yapma eğilimi bulunduğunu belirtiyor. Bu eğilim mutluluğu sürekli erteleyen ve ulaşılamaz kılan bir yanılgıya yol açıyor. Ona göre insan, dış koşullardan ziyade iç dünyasında huzur aramalı. Beklentileri azaltmak, sahip olunanları takdir etmek ve başkalarının hayatıyla kendisininki arasında karşılaştırmalardan kaçınmak bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Schopenhauer, geçici hazzın peşinde koşmanın insanı daha derin bir boşluğa sürüklediğini söylüyor. Kalıcı bir içsel denge, haz peşinde koşmaktan çok sıkıntı ve acıyı azaltmaya odaklanmakla oluşuyor. Bu da kişinin yaşamındaki küçük sevinçleri, huzurlu anları ve sade alışkanlıkları yüceltmesiyle mümkün oluyor. Ona göre mutluluk, çoğu zaman “başımıza kötü bir şey gelmemesi” hâlidir; yani olumsuzluklardan korunmak bir tür mutluluktur.

Yazar, bu kısa ama etkili metninde, yaşama karşı tutumun ne denli belirleyici olduğunu gösteriyor. Mutluluk sanatı, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, iç dünyamıza yönelerek, düşünce ve tutumlarımızı dönüştürmeyi öneriyor. Bu yönüyle eser, hem bireysel dinginlik arayışında olanlara hem de yaşamı daha sade, bilinçli ve huzurlu sürdürmek isteyenlere yol gösterici bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı, çeviren: Mehmet Barış Albayrak, Sel Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2025

Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine (2025)

Ludwig Wittgenstein bu eseri, Wittgenstein’ın 1938 yılında Cambridge’de öğrencileriyle yaptığı derslerin ve diyalogların derlemesini sunuyor. ‘Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler’ (‘Lectures and Conversations on Aesthetics, Psychology and Religious Belief’), felsefi soruları yalnızca akademik düzlemde değil, gündelik dilin içinde düşünerek ele alıyor. Wittgenstein, estetik yargıları, psikolojik açıklamaları ve dinsel inancı teknik terimlerle değil, yaşamın içinde nasıl işlediklerine bakarak değerlendiriyor.

Estetik üzerine konuşmalarında Wittgenstein, “güzellik” gibi kavramların sabit tanımlarla değil, kullanım bağlamlarıyla anlaşıldığını savunuyor. Ona göre bir sanat eserini beğenmek, onu bir çerçeveye sokmaktan çok, onunla nasıl ilişkilendiğimizle ilgileniyor. Estetik deneyim, sadece nesneye ait değil, izleyiciye ve bağlama da bağlı bir anlam taşıyor. Müzik örnekleriyle estetik yargıların öğrenilmediğini, yaşandığını belirtiyor.

Psikoloji kısmında, zihinsel süreçlerin açıklanmasında betimleyici dilin önemine dikkat çekiyor. Özellikle “anlamak”, “niyet etmek” ya da “inanmak” gibi terimlerin soyut içsel durumlar değil, belirli bağlamlarda kullanılan eylem biçimleri olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, psikolojik açıklamaların daha çok gözlenen davranış biçimlerinden yola çıkması gerektiğini ima ediyor.

Dinsel inanç üzerine derslerinde ise Wittgenstein, inancı doğruluğu kanıtlanabilir bir önerme olarak değil, bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. Dinsel söylemin kendi iç tutarlılığı ve işlevi olduğunu, bilimsel ya da mantıksal ölçütlerle değerlendirilmesinin hatalı olacağını savunuyor. İnanç, bir bilgi değil; bir tavır, bir yöneliş olarak ortaya çıkıyor.

Kitap boyunca Wittgenstein’ın yaklaşımı, felsefeyi gündelik hayatın diliyle buluşturan, katı tanımlar yerine kullanım biçimlerine odaklanan bir çizgide ilerliyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefe meraklılarına değil, sanatla, insan doğasıyla ve inançla ilgili düşünen herkes için zihin açıcı bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler, derleyen: Cyril Barrett, çeviren: Muhsin Yılmaz, Liberus Yayınları, felsefe, 108 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Düşünen El (2025)

Juhani Pallasmaa’nın bu kitabı, mimarlıkta bedenin bilgeliğini ve sezgisel düşüncenin önemini vurgulayan felsefi bir manifesto. ‘Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik’ (‘The Thinking Hand: Existential and Embodied Wisdom in Architecture’), elin yalnızca bir araç değil, düşüncenin etkin bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Modern mimarlığın yalnızca görsel estetikle sınırlı kaldığını ve bedenin bütüncül algısının ihmal edildiğini savunuyor. Ona göre, tasarım süreci yalnızca zihinsel bir etkinlik değil, aynı zamanda dokunsal, ritmik ve bedensel bir pratiktir.

Kitap, elin tarih boyunca sanat, zanaat ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi ele alırken, zihin-beden ayrımına karşı çıkıyor. Pallasmaa, Descartes’tan bu yana yerleşen dualist anlayışın mimarlık pratiğini mekanikleştirdiğini belirtiyor. Bu anlayışın yerine, bedenin hafızasını, sezgisel bilgeliğini ve duyusal deneyimlerini merkeze alan bir yaklaşımı öneriyor. Özellikle elin öğrenen, hisseden ve düşünen bir uzuv olduğunu vurgulayarak, ustalığın yalnızca teknik bilgi değil, aynı zamanda bedensel farkındalıkla inşa edildiğini ifade ediyor.

Pallasmaa, ustaların ellerinde şekillenen yapıların bir tür “bedensel düşünce” ürünü olduğunu söylüyor. Bu düşünce, yalnızca fiziksel formda değil, mekânın ruhunda, malzemeyle kurulan ilişkide ve kullanıcıyla yaşanan etkileşimde hayat bulur. Elin düşünsel katılımı olmadan yapılan tasarımların, ruhsuz ve yüzeysel kalacağını savunuyor.

Sonuç olarak bu kitap, mimarlığı salt teknik bir üretim değil, insanın varoluşsal deneyiminin bir yansıması olarak görüyor. Kitap, hem mimarlara hem de sanatla uğraşanlara; zanaat, beden ve bilgelik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeleri için derinlikli bir davet.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik, çeviren: Ayşegül Yıldırım, İnka Kitap, inceleme, 152 sayfa, 2025

Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum (2025)

Miguel de Beistegui’nin bu çalışması, klasik ontolojiyi yeniden düşünmeye çağıran ve felsefeyi sabit varlık anlayışından koparıp oluşa, fark’a ve hareket’e odaklayan güçlü bir müdahale. ‘Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe’ (‘Truth and Genesis: Philosophy as Differential Ontology’), Heidegger ve Deleuze başta olmak üzere çağdaş kıta felsefesinin temel figürlerinden esinle, hakikati durağan bir öz değil, ortaya çıkış (genesis) ve fark (differance) süreçleriyle kavranması gereken dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

Beistegui, felsefenin görevinin “doğruyu söylemek” değil, hakikatin nasıl oluştuğunu, yani bir şeyin nasıl “hakikat hâline geldiğini” anlamak olduğunu savunuyor. Bu bağlamda hakikat, varlığın bir temsili değil, onun görünür hâle geliş sürecidir. Klasik metafizik anlayışın aksine, felsefenin amacı sabitlik değil, değişim, köken değil, oluş, öz değil, farktır. Bu noktada Beistegui’nin “fark ontolojisi” dediği yaklaşım devreye girer: varlığı sabit kategorilerle değil, birbirinden farklılaşan ilişkiler ve geçişlerle düşünmek.

Kitap boyunca Deleuze’ün “farkın önceliği” düşüncesiyle Heidegger’in “Varlığın tarihi” yaklaşımı bir araya getirilir. Bu sentez, felsefeyi yalnızca anlam üretimiyle değil, aynı zamanda bu anlamın nasıl üretildiğiyle, ortaya çıktığı koşullarla ilgilenen yaratıcı bir etkinlik olarak tanımlar. Böylece düşünce, temsilden çok edimsel bir güç, sabit doğrulardan çok hareket halindeki bir yaratım süreci hâline gelir.

‘Hakikat ve Oluşum’, okuyucusunu felsefeye bir sistem değil, bir açılım; bir tanım değil, bir soru olarak yaklaşmaya çağırıyor. Ontolojiyi yeniden şekillendiren bu yaklaşım, yalnızca akademik felsefeye değil, dünyayı kavrayış biçimimize de kökten bir alternatif sunuyor: Hakikat, kökeni sabitlenmiş bir “şey” değil, sürekli oluşan, farklılaşan ve anlam kazanan bir süreçtir.

  • Künye: Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe, çeviren: Sinem Özer, Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 464 sayfa, 2025

E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı (2025)

“Dünyadan en uzak yıldızı arıyorum, orada kendime bir beşik ve bir tabut yapmak için, benden yeniden doğmak ve bende ölmek için.”

“O zamanlar beni genelevler ve kütüphanelerden başka hiçbir şey cezbetmiyordu”

Emil Michel Cioran anadili olan Rumence’de yazdığı bu son eserinde düşüncenin sınırlarında dolaşan, metafizik bir yorgunluk ve varoluşsal çöküntüyle yoğrulmuş aforizmalar sunuyor. ‘Düşüncelerin Günbatımı’ (‘Le crépuscule des pensées’), sadece felsefî bir metin değil, aynı zamanda umutsuzluğun edebî bir biçimde dile geldiği bir iç hesaplaşmadır. Cioran, aklın ve düşüncenin nihai bir çözüm sunmadığını; aksine, insanı daha derin bir çıkışsızlığa sürüklediğini söylüyor.

Kitap boyunca yazar, bilgiye ve düşünceye dair bir alacakaranlık duygusu yaratır. Ona göre düşünmek, aslında bir tür acı çekmektir; çünkü varoluşun trajik doğası, ne kadar düşünülürse o kadar keskinleşir. Düşünce, insanın anlam arayışında başvurduğu en güçlü araç gibi görünse de, sonunda onu yorgun, kırılgan ve kendiyle baş başa bırakır.

Cioran, dini, ahlakı, zamanı ve bilinci sorgularken, hiçbir kesinlik sunmaz. Aksine, tüm mutlakları çürütür ve boşlukla yüzleşmeyi önerir. Bu anlamda eser, nihilizmin ve mistik bir umutsuzluğun izlerini taşır. Ancak Cioran’ın karamsarlığı, sıradan bir kötümserlikten farklıdır; bu karanlık bakış açısı, aynı zamanda yüksek bir bilinç seviyesinin ve derin bir içgörünün ürünüdür.

‘Düşüncelerin Günbatımı’, insan aklının kendiyle çatışmasını ve varoluşun ağırlığını duyumsatan keskin cümlelerle örülü. Her aforizma, hem bir sarsıntı hem de bir çağrıdır: Anlamdan kaçmak değil, onun yıkıntıları arasında dürüstçe kalabilmek. Cioran’ın dünyasında düşünce, bir kurtuluş değil, belki de en estetik biçimiyle yaşanan yenilgidir.

  • Künye: E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı, çeviren: İsmet Birkan, Jaguar Kitap, felsefe, 248 sayfa, 2025

Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi (2025)

Todd May, bu kışkırtıcı kitabında insanlığın varoluşunu ahlaki bir sorgulamayla ele alıyor: İnsan türü, dünyadaki varlığıyla gerçekten olumlu bir etki mi yaratıyor, yoksa gezegenin ve diğer canlıların geleceği için bir tehdit mi oluşturuyor? Kitap, bu soruyu yanıtlamak için hem felsefi hem de etik temelli bir düşünce yürütmesi sunuyor. ‘Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem’ (‘Should We Go Extinct?’), türümüzün doğrudan ve dolaylı etkilerini tartışırken, insanmerkezci yaklaşımları da sorguluyor.

İnsanlık, sanayi devriminden bu yana doğal yaşam üzerinde büyük bir yıkım yaratmış durumda. Ekolojik çöküş, türlerin kitlesel yok oluşu, iklim değişikliği ve hayvanlara uygulanan sistematik zulüm, insan faaliyetlerinin karanlık yüzünü ortaya koyuyor. May, bu gerçekler ışığında “insan türü yeryüzünden silinse daha mı iyi olurdu?” sorusunun yalnızca spekülatif değil, etik açıdan da düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Ancak kitap salt karamsar bir tablo çizmez. May, insanın aynı zamanda yaratıcı, dayanışmacı ve ahlaki bir varlık olduğuna da dikkat çeker. Sanat, bilim, sevgi ve adalet gibi değerler insan türünün yıkıcılıkla sınırlı olmadığını gösterir. Dolayısıyla, türümüzün yok olması gerektiği fikri ne kadar radikal olsa da, bu düşünce bizi sorumluluklarımızla yüzleşmeye zorlar.

Kitap, insanlığın doğa içindeki rolünü yeniden düşünmeye, yıkıcı alışkanlıklarımızı sorgulamaya ve ahlaki pusulamızı gözden geçirmeye çağıran bir felsefi provokasyon. May, insan olmanın yalnızca haklara değil, ağır sorumluluklara da işaret ettiğini hatırlatır. Kitap, çarpıcı bir soru etrafında, umutla karışık derin bir sorgulama sunar.

  • Künye: Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem, çeviren: Bekir Aşçı, İrene Kitap, felsefe, 152 sayfa, 2025