Chase Wrenn — Doğruluk (2025)

Chase Wrenn’in bu adlı kitabı, “doğru nedir?” sorusunu çağdaş analitik felsefenin temel tartışmaları çerçevesinde ele alan özlü ve sistematik bir çalışma. Wrenn, doğruluğu tek bir tanıma indirgemek yerine, farklı doğruluk kuramlarını karşılaştırarak bu kavramın felsefedeki işlevini açıklıyor.

Kitap, doğruluğun neden önemli olduğu sorusuyla başlıyor. Wrenn’e göre doğruluk, yalnızca dilsel ifadelerin bir özelliği değil, inanç, gerekçelendirme ve bilgiyle yakından ilişkili normatif bir kavramdır. Bu bağlamda doğruluk, düşüncenin dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alıyor. Kitapta uygunluk (correspondence), tutarlılık (coherence), pragmatist ve deflasyonist doğruluk kuramları açık ve dengeli biçimde ele alınıyor.

Wrenn, her kuramın güçlü ve zayıf yönlerini tartışırken, gündelik dil, bilimsel açıklama ve ahlaki yargılar gibi farklı bağlamlarda doğruluğun nasıl işlediğini gösteriyor. Özellikle deflasyonist yaklaşımların doğruluğu aşırı ölçüde sadeleştirip sadeleştirmediği sorusu, kitabın önemli tartışma eksenlerinden birini oluşturuyor.

‘Doğruluk’ (‘Truth), doğruluk tartışmasını teknik ayrıntılara boğmadan, kavramın felsefedeki merkezi rolünü görünür kılan bir giriş kitabı niteliği taşıyor. Analitik felsefeye ilgi duyanlar için, doğruluğun ne olduğu kadar, neden vazgeçilmez bir kavram olduğu sorusuna da net ve düşünmeye zorlayan cevaplar sunuyor.

Chase Wrenn — Doğruluk
Çeviren: Cemre Su Kavalalı ● Say Yayınları
Felsefe ● 264 sayfa ● 2025

Howard Caygill – Kant Sözlüğü (2025)

Howard Caygill’in bu çalışması, Immanuel Kant’ın karmaşık felsefi sistemini alfabetik kavramlar üzerinden açıklayan özgün bir başvuru çalışmasıdır. Kitap, Kant felsefesini kronolojik ya da yorumlayıcı bir anlatı yerine, kavramların anlam katmanlarını açarak okurun düşünceye doğrudan temas etmesini amaçlıyor.

Caygill, Kant’ın eleştirel felsefesinin merkezinde yer alan akıl, deneyim, özgürlük, ahlak, yasa ve estetik gibi temel kavramları tarihsel ve felsefi bağlamlarıyla birlikte ele alıyor. Kavramların yalnızca Kant’taki tanımlarını vermekle yetinmeyip, bu terimlerin Kant öncesi düşüncedeki kökenlerini ve Kant sonrasında geçirdikleri dönüşümleri de gösteriyor. Böylece Kant’ın felsefesinin nasıl bir düşünsel kırılma yarattığı görünür hâle geliyor.

‘Kant Sözlüğü’ (‘A Kant Dictionary’), Kant’ın sistemini donmuş bir yapı olarak sunmuyor. Aksine kavramlar arasındaki gerilimleri, belirsizlikleri ve içsel çelişkileri de açığa çıkarıyor. Saf aklın sınırları, pratik aklın talepleri ve yargı yetisinin rolü gibi temel meseleler, sözlük biçiminin sağladığı esneklikle farklı giriş noktalarından okunabiliyor.

‘Kant Sözlüğü’, Kant’ı “zor” ya da erişilmez bir filozof olarak algılayan okurlar için kavramsal bir rehber işlevi görüyor. Aynı zamanda Kant felsefesiyle uzun süredir uğraşanlar için de kavramların tarihsel yükünü ve teorik yoğunluğunu yeniden düşünme imkânı sunan, eleştirel ve derinlikli bir çalışma niteliği taşıyor.

Howard Caygill — Kant Sözlüğü
Çeviren: Metin Bal, Merve Ünver · Ayrıntı Yayınları
Felsefe · 512 sayfa · 2025

Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025

Edward S. Casey – Mekânın Kaderi (2025)

Edward S. Casey’nin bu kitabı, “mekân” kavramının Batı felsefesi tarihinde nasıl arka plana itildiğini ve buna rağmen düşüncenin merkezinde nasıl varlığını sürdürdüğünü inceleyen kapsamlı bir çalışma. Casey, mekânın yalnızca fiziksel bir arka plan değil, insan deneyimini kuran temel bir boyut olduğunu savunuyor.

‘Mekânın Kaderi’ (‘The Fate of Place’), Antik Yunan’dan başlayarak Aristoteles, Platon ve Stoacılar üzerinden mekân anlayışını ele alıyor; ardından Ortaçağ düşüncesi ve erken modern felsefeye geçiyor. Descartes’la birlikte mekânın “uzam”a indirgenmesi, Newtoncu mutlak uzay fikri ve Kant’ın mekânı zihnin apriori bir formu olarak tanımlaması, Casey’nin eleştirel biçimde tartıştığı kırılma noktaları arasında yer alıyor. Bu süreçte mekân, giderek soyutlaşıyor ve yaşantıdan koparılıyor.

Casey, modern felsefenin zamanı merkeze alırken mekânı ihmal ettiğini ileri sürüyor. Husserl, Heidegger ve Merleau-Ponty gibi fenomenologlar aracılığıyla mekânın yeniden düşünceye dâhil edilişini inceliyor. Özellikle “yer” kavramı üzerinden, beden, bellek ve deneyim arasındaki ilişkileri vurguluyor; insanın dünyayla kurduğu bağın her zaman belirli yerler üzerinden kurulduğunu gösteriyor.

‘Mekânın Kaderi’, mekânın felsefede kaybolan bir kavram değil, bastırılmış bir konu olduğunu öne sürüyor. Kitap, modern dünyanın yer duygusunu aşındıran soyutlaşmasına karşı, düşünceyi yeniden deneyime, bedene ve yaşanılan yerlere bağlama çağrısı yapıyor. Bu yönüyle eser, felsefe, mimarlık, coğrafya ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Edward S. Casey – Mekânın Kaderi: Felsefi Bir Tarih, çeviren: Abdullah Başaran, Runik Kitap, felsefe, 582 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi (2025)

Lars Svendsen bu kitabında, korku duygusunun bireysel ve toplumsal yaşamı nasıl derinden etkilediğini felsefi, psikolojik ve sosyolojik açılardan ele alıyor. Modern dünyada korkunun yalnızca içsel bir tepki değil, aynı zamanda kültürel olarak üretilen ve yönlendirilen bir olgu olduğunu savunuyor. Korkunun gündelik hayatı kuşatan görünmez bir çerçeveye dönüştüğünü gösteriyor.

‘Korkunun Felsefesi’ (‘Frykt’), modern toplumda korkunun nasıl sıradanlaştığını günlük örnekler üzerinden tartışıyor. Güvenlik önlemleri, medya dili ve sürekli vurgulanan riskler aracılığıyla bireylerin tehdit algısının nasıl şekillendiğini inceliyor. Svendsen, bu ortamda insanların gerçek tehlikelerle olasılıkları ayırt etmekte zorlandığını ve sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşadığını söylüyor.

Yazar, korkunun hem biyolojik hem de toplumsal bir yönü olduğunu vurguluyor. Evrimsel açıdan hayatta kalmayı sağlayan bir refleks olarak ortaya çıkan korkunun, modern dünyada çoğu zaman orantısız ve irrasyonel biçimlerde deneyimlendiğini anlatıyor. Risk kavramının bilimsel ölçütlerden çok duygusal tepkilerle belirlendiğini gösteriyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri korkunun politik ve kültürel olarak nasıl araçsallaştırıldığını ele alıyor. Medya ve siyaset yoluyla yayılan korkunun güvenlik talebini artırdığını, bunun da özgürlük alanlarını daralttığını savunuyor. Korkunun toplumsal güveni aşındırdığını ve bireyleri birbirinden uzaklaştırdığını öne sürüyor.

Svendsen, Aristoteles’ten Hobbes’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden korkunun felsefi arka planını tartışıyor. Etik, sorumluluk ve özgürlük kavramlarının korku ile nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Sonuçta korkunun tamamen yok edilmesi gereken bir duygu olmadığını, fakat bilinçli biçimde sorgulanmadığında yaşamı daraltan bir güce dönüştüğünü söylüyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 184 sayfa, 2025

Jan Patočka – Heretik Denemeler (2025)

Jan Patočka bu eserinde modern tarihin yalnızca olayların ardışıklığı olmadığını, insan varoluşunu kökten sarsan bir deneyim alanı olduğunu savunuyor. Fenomenolojik geleneği Husserl ve Heidegger üzerinden devralıyor, ancak bu mirası tarih ve siyasetle daha doğrudan ilişkilendiriyor. Tarihi ilerleme, akıl ya da teknik başarı anlatısı olarak değil, insanın anlamla kurduğu ilişkinin krizleri üzerinden okuyor.

Patočka’ya göre modern çağ, yaşamın doğal ve sorgulanmamış akışını parçalıyor. Bu kırılma insanı güvenlik, kesinlik ve konfor arayışına sürüklüyor, ancak aynı zamanda özgürlüğün imkânını da açıyor. Hakikatte yaşamak, sarsıntıyı bastırmak yerine onu bilinçli biçimde üstlenmekle mümkün oluyor. Özgürlük, hazır anlamları terk etmeyi, risk almayı ve dünyanın anlamını yeniden kurma cesaretini gerektiriyor.

Savaş deneyimi, teknik aklın egemenliği ve kitlesel seferberlik, kitapta tarihin en yoğun sarsıntı anları olarak ele alınıyor. İnsan bu anlarda yalnızca edilgen bir tanık olmuyor, kendi varoluşunun kırılganlığıyla doğrudan karşılaşıyor. Bu karşılaşma, sorumluluk duygusunu derinleştiriyor ve bireyi etik bir karar alanına çekiyor.

‘Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler’de (‘Heretical Essays in the Philosophy of History’) felsefe, soyut bir disiplin olmaktan çıkarak “ruha özen gösterme” pratiği olarak ele alınıyor. Bu pratik, bireyi yalnızca düşünmeye değil, sorumluluk almaya ve tarihle yüzleşmeye çağırıyor. Siyasetle metafiziğin kesiştiği bu noktada insan, çağının yükünü taşıyan bir özneye dönüşüyor. Jan Patočka’nın bu eseri, modern dünyanın anlam krizini kavramak isteyenler için tarihin içinden özgürlüğü düşünmeye davet eden temel bir metin olarak önemini koruyor.

Bu yönüyle ‘Heretik Denemeler’, okuru edilgen bir tarih anlayışından çıkarıyor ve yaşadığı çağla bilinçli bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Künye: Jan Patočka – Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler, çeviren: Nur Şahankaya, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi (2025)

Lars Svendsen’in bu kitabı, yalnızlığı modern toplumun bir arızası ya da geçici bir ruh hâli olarak değil, insan varoluşunun kaçınılmaz ve çok katmanlı bir deneyimi olarak ele alıyor. Yalnızlığın yalnızca sosyal ilişkilerin yokluğu anlamına gelmediğini vurgulayan Svendsen, insanın kalabalıklar içinde de derin bir yalnızlık yaşayabildiğini söylüyor. Bu nedenle kitap, yalnızlığı niceliksel değil niteliksel bir sorun olarak tartışıyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’ (‘Ensomhetens filosofi’), yalnızlığın tarihsel anlamlarının izini sürüyor. Antik çağda düşünsel geri çekilme ve içsel derinleşmeyle ilişkilendirilen yalnızlık, modern dönemde giderek olumsuz bir duruma indirgeniyor. Bireyciliğin yükselişiyle birlikte ilişkiler daha kırılgan hâle geliyor ve yalnızlık, kişisel bir başarısızlık gibi algılanıyor. Yazar, bu algının kültürel olarak üretildiğini ve kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Kitapta yalnızlığın her zaman zararlı olmadığı özellikle vurgulanıyor. Yaratıcılık, ahlaki sorumluluk ve kendilik bilinci çoğu zaman yalnızlık deneyimi içinde gelişiyor. Sorun yalnızlığın kendisi değil, onun zorunlu ve istenmeyen bir duruma dönüşmesi oluyor. Svendsen, yalnızlığın bastırılacak ya da tamamen ortadan kaldırılacak bir şey olmadığını savunuyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’, yalnızlığı psikolojik bir bozukluk olarak değil, etik, toplumsal ve felsefi bir mesele olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, modern insanın ilişki biçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızlığı çözülmesi gereken bir sorun yerine, anlamlandırılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor ve bu yönüyle çağdaş felsefe içinde önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 208 sayfa, 2025

John Richardson – Heidegger (2025)

John Richardson’ın bu çalışması, Martin Heidegger’in felsefesini kronolojik bir biyografi anlatısına indirgemeden, kavramsal eksenleri boyunca açımlayan bütünlüklü bir okuma sunuyor. Kitap, Heidegger’in düşüncesini yalnızca ‘Varlık ve Zaman’la özdeşleştiren dar yorumlara karşı çıkarak, erken dönem fenomenolojik çözümlemeler ile geç dönem ontolojik ve poetik yönelimler arasındaki sürekliliği görünür kılıyor. Richardson, Heidegger’in felsefesini bir “sistem” olarak değil, varlık sorusunun giderek derinleşen bir arayışı olarak ele alıyor.

Çalışmanın merkezinde ‘Varlık ve Zaman’ yer alıyor ve insan varoluşunun dünyaya her zaman zaten-atılmış, ilişkisel ve zamansal bir yapı olarak nasıl kavrandığı ayrıntılı biçimde inceleniyor. Dasein analitiği, gündeliklik, kaygı, ölüm ve özgünlük gibi kavramlar üzerinden, özne-merkezli modern felsefenin nasıl çözüldüğü gösteriliyor. Richardson, bu çözülmenin yalnızca varoluşçuluğa değil, etik, politika ve tarih anlayışlarına da uzanan sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümünde Heidegger’in düşüncesinin “dönüş” olarak adlandırılan geç evresi ele alınıyor. Varlığın tarihsel olarak örtülmesi, dilin düşünmedeki kurucu rolü, şiirin hakikati açığa çıkarma gücü ve teknolojinin dünyayı bir kaynak deposu olarak düzenlemesi tematik başlıklar altında tartışılıyor. Heidegger’in modern teknik aklına yönelttiği eleştiri, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl daraltıldığını gösteren ontolojik bir teşhis olarak okunuyor.

Richardson’ın çalışması, Heidegger’i ne yüceltici bir sadakatle ne de indirgemeci bir reddiyeyle ele alıyor. Aksine, felsefesinin açtığı imkânları ve yarattığı gerilimleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, Heidegger’i anlamayı, varlık sorusunu bugünün dünyasında yeniden sormakla eşdeğer bir düşünsel uğraş olarak konumlandırıyor.

  • Künye: John Richardson – Heidegger, çeviren: Soner Soysal, Alfa Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2025

Kolektif – Deleuze’den Sonra (2025)

Bu kitap 2025 Ocak’ta, tam da Gilles Deleuze’ün yüzüncü doğum gününde, Göçebe Düşünce Derneği tarafından düzenlenen “Deleuzecü Yüzyılda Deleuze’ün Yüzüncü Yılı” başlıklı sempozyumda sunulan konuşmaların bir araya getirilmesinden oluşuyor.

Kitap, bir düşünürü açıklamak ya da tamamlamak için değil, onunla birlikte düşünmeye devam etmek için yazılmış metinlerden oluşuyor. “Deleuze’den sonra” ifadesi, kronolojik bir sonu değil, kavramların yeni bağlamlarda yeniden çalıştırılmasını işaret ediyor. Deleuze’ün felsefesi burada kapalı bir sistem ya da korunması gereken bir miras olarak değil, hâlâ işleyen, rahatsız eden ve risk alan bir düşünme pratiği olarak ele alınıyor.

Çalışma, felsefeyi temsil eden bir üst anlatı olmaktan çıkarıp doğrudan üretim yapan yaratıcı bir güç olarak konumlandırıyor. Kavram yaratımı, içkinlik ve deneyim vurgusu bu yaklaşımın merkezinde duruyor. Kitap boyunca hâkim olan tutum, Deleuze’e sadakati bir bağlılık meselesi olarak değil, kavramlarla yüzleşmeyi göze alan bir düşünsel cesaret olarak ele alıyor.

Eğitimden politikaya, toplumsal bilinçdışından ekolojiye uzanan metinler barındıran kitap, Deleuzecü kavramları sabitlemeden yeniden dolaşıma sokuyor. Fark, tekrar ve varyasyon kavramları hem düşünsel hem de siyasal bir imkân olarak ele alınıyor. Metinler arasında tam bir uzlaşma yok; aksine verimli gerilimler ve yön değişimleri var.

Ortaya çıkan bütün, Deleuze’ü konu edinen kapalı bir yorumlar toplamı değil; felsefenin güncel sorunlara temas edebileceğini ve düşünmeyi konfor alanından çıkarabileceğini gösteren kolektif bir çaba olarak beliriyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Zeynep Gambetti, Hakan Yücefer, İlke Karadağ, Sercan Çalcı, Burcu Yalım, Emre Koyuncu, Erkin Şen, Emre Sünter, H. Deniz Özcan ve Corry Shores.

  • Künye: Kolektif – Deleuze’den Sonra: Farklar, Tekrarlar, Varyasyonlar, derleyen: İlke Karadağ, H. Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 331 sayfa, 2025

Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar (2025)

Phaidon, Platon’un ölüm, ruhun ölümsüzlüğü ve hakikatin bilgisine ulaşma yolları üzerine kurduğu en yoğun düşünsel metinlerden biridir. Bu eser, sadece Antikçağ felsefesinin değil, insanlığın kendini anlama çabasının merkezinde duran büyük sorulara verdiği yanıtlarla yüzyıllardır düşünce tarihini şekillendiriyor. Elinizdeki çalışma ise Phaidon’u yalnızca bir çeviri metni olarak sunmakla kalmıyor; onu kuşatan çok katmanlı bir yorum geleneğini de görünür kılarak benzersiz bir bütünlük sunuyor.

Kitap, George Grote’un Phaidon üzerine yaptığı klasik nitelikteki çözümlemeyle açılıyor ve böylece metnin Antikçağ yorum geleneğine nasıl yerleştiğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Ardından John Burnet, Sokratesçi ruh öğretisini ayrıntılı biçimde ele alarak Phaidon’un merkezindeki ruh anlayışını tarihsel ve kavramsal bağlamına yerleştiriyor. J. A. Stewart, Platon’un idealar kuramını özellikle Phaidon’daki işlevi üzerinden incelerken; Herman H. Berger, Platon’un diyaloglarında ousia kavramının nasıl kullanıldığını filolojik bir titizlikle çözümlüyor.

Bu klasik metinlere, kitabın aynı zamanda derleyicisi olan Özgüç Orhan’ın üç önemli katkısı eşlik ediyor: Platon’un ontolojik terminolojisine dair açıklamalar, eidos ve idea ayrımının çeviri ve kavramsal sorunları üzerine ayrıntılı notlar ve psyche kavramının tarihsel anlam katmanlarını gösteren kapsamlı bir tartışma. Orhan ayrıca Epikharmos üzerine kısa ama önemli bir notla Platon’un erken dönemiyle ilişkili kültürel bir arka plan sunuyor.

Bütün bu metinler bir araya geldiğinde ortaya yalnızca Phaidon’u çevirmekle yetinmeyen, aksine onu antik felsefe, dil, kavram tarihi ve yorum geleneği açısından kuşatan çok boyutlu bir rehber çıkıyor. Bu kitap, Phaidon’u anlamayı ciddiye alan okurlar için, hem tarihsel hem felsefi hem de terminolojik düzeyde derinleşmeyi mümkün kılan kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar, hazırlayan: Özgüç Orhan, Dergah Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025