Roger Caillois – Mitos ve İnsan (2025)

Roger Caillois’nin bu kitabı, mitosların insan düşüncesindeki yerini ve işlevini inceleyen derinlemesine bir antropolojik, felsefi çalışmayı ortaya koyuyor. Caillois, mitosları sadece geçmişin efsaneleri olarak değil, çağdaş insanın düşünce yapısında da etkili olan zihinsel kalıplar olarak değerlendiriyor. Ona göre mitos, insanın dünyayı anlamlandırma biçimiyle doğrudan ilişkili bir yapı kuruyor.

‘Mitos ve İnsan’, mitosların yalnızca dinî ya da kültürel anlatılar olmadığını; aynı zamanda insanın evren karşısındaki konumunu ve varoluşsal kaygılarını ifade ettiğini savunuyor. Mit, insanın bilinmeyenle başa çıkmak için geliştirdiği bir dil olarak ortaya çıkıyor. Mitoslar, toplumların korkularını, arzularını ve değerlerini simgeleştirerek kolektif bilinçte kalıcı izler bırakıyor.

Caillois, mitosların modern dünyada nasıl yeniden üretildiğine de dikkat çekiyor. Bilimsel düşünceye rağmen, insan zihni hâlâ mit yaratma ihtiyacı duyuyor. Popüler kültür, siyaset ve hatta bilimsel teoriler bile bu mitolojik düşünce kalıplarını taşıyor. Mitos, sadece arkaik zamanlara ait değil; günümüzün ideolojik ve sembolik yapılarında da yaşamaya devam ediyor.

Kitap boyunca Caillois, mitos ile insan arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu savunuyor. İnsan mitosu yaratıyor ama aynı zamanda mitos da insanı biçimlendiriyor. Bu dinamik ilişki, kültürlerin oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor. Caillois’nin yaklaşımı, mitosları sadece edebî ya da tarihî belgeler olarak değil, insan ruhunun derinliklerine inen birer düşünce biçimi olarak okumaya çağırıyor.

  • Künye: Roger Caillois – Mitos ve İnsan, çeviren: Haldun Bayrı, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 168 sayfa, 2025

Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı (2025)

Arthur Schopenhauer’un bu eseri, bireyin gündelik yaşamında karşılaştığı sıkıntılara ve beklentilere karşı nasıl daha huzurlu bir varoluş inşa edebileceğini felsefi bir sadelikle anlatıyor. ‘Mutlu Olma Sanatı’ (‘Die Kunst, glücklich zu sein’), mutluluğun ulaşılması gereken büyük ve istisnai bir şey değil, daha çok acıdan kaçınma ve beklentileri azaltma çabasıyla şekillenen bir yaşam durumu olduğunu savunuyor.

Kitapta Schopenhauer, insanın doğasında doyumsuzluk ve kıyas yapma eğilimi bulunduğunu belirtiyor. Bu eğilim mutluluğu sürekli erteleyen ve ulaşılamaz kılan bir yanılgıya yol açıyor. Ona göre insan, dış koşullardan ziyade iç dünyasında huzur aramalı. Beklentileri azaltmak, sahip olunanları takdir etmek ve başkalarının hayatıyla kendisininki arasında karşılaştırmalardan kaçınmak bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Schopenhauer, geçici hazzın peşinde koşmanın insanı daha derin bir boşluğa sürüklediğini söylüyor. Kalıcı bir içsel denge, haz peşinde koşmaktan çok sıkıntı ve acıyı azaltmaya odaklanmakla oluşuyor. Bu da kişinin yaşamındaki küçük sevinçleri, huzurlu anları ve sade alışkanlıkları yüceltmesiyle mümkün oluyor. Ona göre mutluluk, çoğu zaman “başımıza kötü bir şey gelmemesi” hâlidir; yani olumsuzluklardan korunmak bir tür mutluluktur.

Yazar, bu kısa ama etkili metninde, yaşama karşı tutumun ne denli belirleyici olduğunu gösteriyor. Mutluluk sanatı, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, iç dünyamıza yönelerek, düşünce ve tutumlarımızı dönüştürmeyi öneriyor. Bu yönüyle eser, hem bireysel dinginlik arayışında olanlara hem de yaşamı daha sade, bilinçli ve huzurlu sürdürmek isteyenlere yol gösterici bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı, çeviren: Mehmet Barış Albayrak, Sel Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2025

Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine (2025)

Ludwig Wittgenstein bu eseri, Wittgenstein’ın 1938 yılında Cambridge’de öğrencileriyle yaptığı derslerin ve diyalogların derlemesini sunuyor. ‘Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler’ (‘Lectures and Conversations on Aesthetics, Psychology and Religious Belief’), felsefi soruları yalnızca akademik düzlemde değil, gündelik dilin içinde düşünerek ele alıyor. Wittgenstein, estetik yargıları, psikolojik açıklamaları ve dinsel inancı teknik terimlerle değil, yaşamın içinde nasıl işlediklerine bakarak değerlendiriyor.

Estetik üzerine konuşmalarında Wittgenstein, “güzellik” gibi kavramların sabit tanımlarla değil, kullanım bağlamlarıyla anlaşıldığını savunuyor. Ona göre bir sanat eserini beğenmek, onu bir çerçeveye sokmaktan çok, onunla nasıl ilişkilendiğimizle ilgileniyor. Estetik deneyim, sadece nesneye ait değil, izleyiciye ve bağlama da bağlı bir anlam taşıyor. Müzik örnekleriyle estetik yargıların öğrenilmediğini, yaşandığını belirtiyor.

Psikoloji kısmında, zihinsel süreçlerin açıklanmasında betimleyici dilin önemine dikkat çekiyor. Özellikle “anlamak”, “niyet etmek” ya da “inanmak” gibi terimlerin soyut içsel durumlar değil, belirli bağlamlarda kullanılan eylem biçimleri olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, psikolojik açıklamaların daha çok gözlenen davranış biçimlerinden yola çıkması gerektiğini ima ediyor.

Dinsel inanç üzerine derslerinde ise Wittgenstein, inancı doğruluğu kanıtlanabilir bir önerme olarak değil, bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. Dinsel söylemin kendi iç tutarlılığı ve işlevi olduğunu, bilimsel ya da mantıksal ölçütlerle değerlendirilmesinin hatalı olacağını savunuyor. İnanç, bir bilgi değil; bir tavır, bir yöneliş olarak ortaya çıkıyor.

Kitap boyunca Wittgenstein’ın yaklaşımı, felsefeyi gündelik hayatın diliyle buluşturan, katı tanımlar yerine kullanım biçimlerine odaklanan bir çizgide ilerliyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefe meraklılarına değil, sanatla, insan doğasıyla ve inançla ilgili düşünen herkes için zihin açıcı bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler, derleyen: Cyril Barrett, çeviren: Muhsin Yılmaz, Liberus Yayınları, felsefe, 108 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Düşünen El (2025)

Juhani Pallasmaa’nın bu kitabı, mimarlıkta bedenin bilgeliğini ve sezgisel düşüncenin önemini vurgulayan felsefi bir manifesto. ‘Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik’ (‘The Thinking Hand: Existential and Embodied Wisdom in Architecture’), elin yalnızca bir araç değil, düşüncenin etkin bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Modern mimarlığın yalnızca görsel estetikle sınırlı kaldığını ve bedenin bütüncül algısının ihmal edildiğini savunuyor. Ona göre, tasarım süreci yalnızca zihinsel bir etkinlik değil, aynı zamanda dokunsal, ritmik ve bedensel bir pratiktir.

Kitap, elin tarih boyunca sanat, zanaat ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi ele alırken, zihin-beden ayrımına karşı çıkıyor. Pallasmaa, Descartes’tan bu yana yerleşen dualist anlayışın mimarlık pratiğini mekanikleştirdiğini belirtiyor. Bu anlayışın yerine, bedenin hafızasını, sezgisel bilgeliğini ve duyusal deneyimlerini merkeze alan bir yaklaşımı öneriyor. Özellikle elin öğrenen, hisseden ve düşünen bir uzuv olduğunu vurgulayarak, ustalığın yalnızca teknik bilgi değil, aynı zamanda bedensel farkındalıkla inşa edildiğini ifade ediyor.

Pallasmaa, ustaların ellerinde şekillenen yapıların bir tür “bedensel düşünce” ürünü olduğunu söylüyor. Bu düşünce, yalnızca fiziksel formda değil, mekânın ruhunda, malzemeyle kurulan ilişkide ve kullanıcıyla yaşanan etkileşimde hayat bulur. Elin düşünsel katılımı olmadan yapılan tasarımların, ruhsuz ve yüzeysel kalacağını savunuyor.

Sonuç olarak bu kitap, mimarlığı salt teknik bir üretim değil, insanın varoluşsal deneyiminin bir yansıması olarak görüyor. Kitap, hem mimarlara hem de sanatla uğraşanlara; zanaat, beden ve bilgelik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeleri için derinlikli bir davet.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik, çeviren: Ayşegül Yıldırım, İnka Kitap, inceleme, 152 sayfa, 2025

Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum (2025)

Miguel de Beistegui’nin bu çalışması, klasik ontolojiyi yeniden düşünmeye çağıran ve felsefeyi sabit varlık anlayışından koparıp oluşa, fark’a ve hareket’e odaklayan güçlü bir müdahale. ‘Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe’ (‘Truth and Genesis: Philosophy as Differential Ontology’), Heidegger ve Deleuze başta olmak üzere çağdaş kıta felsefesinin temel figürlerinden esinle, hakikati durağan bir öz değil, ortaya çıkış (genesis) ve fark (differance) süreçleriyle kavranması gereken dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

Beistegui, felsefenin görevinin “doğruyu söylemek” değil, hakikatin nasıl oluştuğunu, yani bir şeyin nasıl “hakikat hâline geldiğini” anlamak olduğunu savunuyor. Bu bağlamda hakikat, varlığın bir temsili değil, onun görünür hâle geliş sürecidir. Klasik metafizik anlayışın aksine, felsefenin amacı sabitlik değil, değişim, köken değil, oluş, öz değil, farktır. Bu noktada Beistegui’nin “fark ontolojisi” dediği yaklaşım devreye girer: varlığı sabit kategorilerle değil, birbirinden farklılaşan ilişkiler ve geçişlerle düşünmek.

Kitap boyunca Deleuze’ün “farkın önceliği” düşüncesiyle Heidegger’in “Varlığın tarihi” yaklaşımı bir araya getirilir. Bu sentez, felsefeyi yalnızca anlam üretimiyle değil, aynı zamanda bu anlamın nasıl üretildiğiyle, ortaya çıktığı koşullarla ilgilenen yaratıcı bir etkinlik olarak tanımlar. Böylece düşünce, temsilden çok edimsel bir güç, sabit doğrulardan çok hareket halindeki bir yaratım süreci hâline gelir.

‘Hakikat ve Oluşum’, okuyucusunu felsefeye bir sistem değil, bir açılım; bir tanım değil, bir soru olarak yaklaşmaya çağırıyor. Ontolojiyi yeniden şekillendiren bu yaklaşım, yalnızca akademik felsefeye değil, dünyayı kavrayış biçimimize de kökten bir alternatif sunuyor: Hakikat, kökeni sabitlenmiş bir “şey” değil, sürekli oluşan, farklılaşan ve anlam kazanan bir süreçtir.

  • Künye: Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe, çeviren: Sinem Özer, Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 464 sayfa, 2025

E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı (2025)

“Dünyadan en uzak yıldızı arıyorum, orada kendime bir beşik ve bir tabut yapmak için, benden yeniden doğmak ve bende ölmek için.”

“O zamanlar beni genelevler ve kütüphanelerden başka hiçbir şey cezbetmiyordu”

Emil Michel Cioran anadili olan Rumence’de yazdığı bu son eserinde düşüncenin sınırlarında dolaşan, metafizik bir yorgunluk ve varoluşsal çöküntüyle yoğrulmuş aforizmalar sunuyor. ‘Düşüncelerin Günbatımı’ (‘Le crépuscule des pensées’), sadece felsefî bir metin değil, aynı zamanda umutsuzluğun edebî bir biçimde dile geldiği bir iç hesaplaşmadır. Cioran, aklın ve düşüncenin nihai bir çözüm sunmadığını; aksine, insanı daha derin bir çıkışsızlığa sürüklediğini söylüyor.

Kitap boyunca yazar, bilgiye ve düşünceye dair bir alacakaranlık duygusu yaratır. Ona göre düşünmek, aslında bir tür acı çekmektir; çünkü varoluşun trajik doğası, ne kadar düşünülürse o kadar keskinleşir. Düşünce, insanın anlam arayışında başvurduğu en güçlü araç gibi görünse de, sonunda onu yorgun, kırılgan ve kendiyle baş başa bırakır.

Cioran, dini, ahlakı, zamanı ve bilinci sorgularken, hiçbir kesinlik sunmaz. Aksine, tüm mutlakları çürütür ve boşlukla yüzleşmeyi önerir. Bu anlamda eser, nihilizmin ve mistik bir umutsuzluğun izlerini taşır. Ancak Cioran’ın karamsarlığı, sıradan bir kötümserlikten farklıdır; bu karanlık bakış açısı, aynı zamanda yüksek bir bilinç seviyesinin ve derin bir içgörünün ürünüdür.

‘Düşüncelerin Günbatımı’, insan aklının kendiyle çatışmasını ve varoluşun ağırlığını duyumsatan keskin cümlelerle örülü. Her aforizma, hem bir sarsıntı hem de bir çağrıdır: Anlamdan kaçmak değil, onun yıkıntıları arasında dürüstçe kalabilmek. Cioran’ın dünyasında düşünce, bir kurtuluş değil, belki de en estetik biçimiyle yaşanan yenilgidir.

  • Künye: E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı, çeviren: İsmet Birkan, Jaguar Kitap, felsefe, 248 sayfa, 2025

Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi (2025)

Todd May, bu kışkırtıcı kitabında insanlığın varoluşunu ahlaki bir sorgulamayla ele alıyor: İnsan türü, dünyadaki varlığıyla gerçekten olumlu bir etki mi yaratıyor, yoksa gezegenin ve diğer canlıların geleceği için bir tehdit mi oluşturuyor? Kitap, bu soruyu yanıtlamak için hem felsefi hem de etik temelli bir düşünce yürütmesi sunuyor. ‘Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem’ (‘Should We Go Extinct?’), türümüzün doğrudan ve dolaylı etkilerini tartışırken, insanmerkezci yaklaşımları da sorguluyor.

İnsanlık, sanayi devriminden bu yana doğal yaşam üzerinde büyük bir yıkım yaratmış durumda. Ekolojik çöküş, türlerin kitlesel yok oluşu, iklim değişikliği ve hayvanlara uygulanan sistematik zulüm, insan faaliyetlerinin karanlık yüzünü ortaya koyuyor. May, bu gerçekler ışığında “insan türü yeryüzünden silinse daha mı iyi olurdu?” sorusunun yalnızca spekülatif değil, etik açıdan da düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Ancak kitap salt karamsar bir tablo çizmez. May, insanın aynı zamanda yaratıcı, dayanışmacı ve ahlaki bir varlık olduğuna da dikkat çeker. Sanat, bilim, sevgi ve adalet gibi değerler insan türünün yıkıcılıkla sınırlı olmadığını gösterir. Dolayısıyla, türümüzün yok olması gerektiği fikri ne kadar radikal olsa da, bu düşünce bizi sorumluluklarımızla yüzleşmeye zorlar.

Kitap, insanlığın doğa içindeki rolünü yeniden düşünmeye, yıkıcı alışkanlıklarımızı sorgulamaya ve ahlaki pusulamızı gözden geçirmeye çağıran bir felsefi provokasyon. May, insan olmanın yalnızca haklara değil, ağır sorumluluklara da işaret ettiğini hatırlatır. Kitap, çarpıcı bir soru etrafında, umutla karışık derin bir sorgulama sunar.

  • Künye: Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem, çeviren: Bekir Aşçı, İrene Kitap, felsefe, 152 sayfa, 2025

Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum (2025)

Roger-Pol Droit, bu kısa ve sade kitabında, dinlerin temel yapılarını ve insan yaşamındaki yerini genç bir okuyucuya, özellikle de kızına anlaşılır bir dille anlatıyor. ‘Kızıma Dinleri Öğretiyorum’ (‘Les religions expliquées à ma fille’), herhangi bir dine üstünlük tanımadan, farklı inanç sistemlerini eşit mesafede ele alıyor. Amaç, genç bir insanın din olgusunu tarihsel, kültürel ve felsefi yönleriyle anlamasına yardımcı olmak.

Yazar, dinin ne olduğu sorusuyla başlıyor: İnsan neden kutsala inanır, neden törenler düzenler, neden tanrılara ihtiyaç duyar? Ardından büyük dinlerin — Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm — temel inançlarını ve ritüellerini tanıtır. Bu tanıtımda amaç, farklılıkları vurgulamak değil, tüm dinlerin insan deneyimini anlamlandırma çabası olduğunu göstermek.

Kitap boyunca Droit, dogmalardan çok sorulara odaklanıyor. “Tanrı var mı?”, “Tüm dinler barışı mı amaçlar?”, “Ateist olmak ne anlama gelir?” gibi sorular etrafında şekillenen anlatı, çocuğun merakını ve sorgulama arzusunu teşvik ediyor. Dinin bireysel bir mesele olduğu, ama aynı zamanda toplumları etkileyen güçlü bir yapı taşıdığı anlatılıyor.

Yazar, dinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini ve insan kültürleriyle nasıl iç içe geçtiğini de aktarıyor. Kutsal metinlerin yoruma açık olduğu, inancın kişisel olduğu ve hoşgörünün önem taşıdığı vurgulanıyor. Droit’e göre din, insanın anlam arayışının bir parçasıdır ve onu anlamak, insanı anlamaktır.

Bu kitap, genç okurlar için sade bir giriş niteliği taşısa da, her yaştan okuyucuya dinleri önyargılardan uzak, felsefi bir bakış açısıyla düşünme olanağı sunuyor.

  • Künye: Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum, çeviren: Özge Burçak Aydınalp, Say Yayınları, felsefe, 80 sayfa, 2025

Mladen Dolar – Söylentinin Felsefesi (2025)

Mladen Dolar’ın bu çalışması, söylentilerin yalnızca doğruluğu belirsiz haberler değil, aynı zamanda bilgi, iktidar ve toplumsal yapı arasındaki gerilimlerin bir ifadesi olduğunu ileri sürüyor. Söylentiler, resmi bilgi kanallarının dışında dolaşan ama onları sürekli rahatsız eden, güvenilir bilgi rejimlerini sorgulatan bir formdur. ‘Söylentinin Felsefesi: Sokrates’ten Sosyal Medyaya’ (‘Rumors’), söylentiyi, merkezî otoriteyi aşındıran ve bilgi akışını demokratikleştiren bir yapı olarak görüyor. Ancak aynı zamanda bu yapı, dezenformasyon ve kitle manipülasyonu için de güçlü bir araçtır.

Kitap, söylenti kavramını hem tarihsel hem de teorik düzeyde tartışır. Antik mitlerden günümüz politik iklimine kadar uzanan bu analizde, söylentinin sadece içerik değil, biçim ve yayılma tarzı üzerinden de değerlendirilmesi gerektiği savunulur. Lacancı psikanaliz ışığında söylenti, bastırılmış olanın geri dönüşü, arzunun taşıyıcısı ve kolektif bilinçdışının dışavurumu olarak yorumlanır. Söylenti, Dolar’a göre, bilinmeyenin tetiklediği bir dolaşım krizidir.

Sosyal medya çağında söylentilerin gücü daha da artmıştır. Algoritmalarla beslenen bilgi akışı, söylentilerin doğruluktan çok etkileşim yaratma potansiyeline göre değerlendirildiği bir ortam oluşturur. Bu da hakikat-sonrası çağın bir yansımasıdır. Kitap, dedikodunun ötesinde, söylentiyi bilgi-politik bir aygıt olarak konumlandırır. ‘Söylentinin Felsefesi’, bilgiyi kim üretir, nasıl dolaşır ve hangi koşullarda sorgulanır sorularına eleştirel bir perspektifle yaklaşıyor.

  • Künye: Mladen Dolar – Söylentinin Felsefesi: Sokrates’ten Sosyal Medyaya, çeviren: Can Koçak, Axis Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2025

Olivier Reboul – Eğitim Felsefesi (2025)

Olivier Reboul’un bu eseri, eğitimin felsefi temellerini irdeleyen derinlikli bir çalışma. ‘Eğitim Felsefesi’ (‘La Philosophie de l’éducation’), eğitimi yalnızca bilgi aktarımı değil, bireyin akıl yürütme ve özgür düşünme kapasitesini geliştiren bir süreç olarak tanımlıyor. Reboul’e göre eğitim, insanın yalnızca bilen değil, düşünen ve sorumluluk taşıyan bir varlık olmasına katkı sunar.

Kitap, “eğitim nedir?”, “niçin eğitiriz?” ve “nasıl eğitmeliyiz?” gibi temel soruları ele alıyor. Bu bağlamda otorite, disiplin, özgürlük, kültür, değer, bilgi ve anlam kavramları felsefi düzeyde tartışılıyor. Reboul’a göre eğitim, bireyin hem aklını hem de vicdanını geliştirmeyi hedefler. Bu yönüyle pedagojik faaliyet, ahlaki bir sorumluluk taşır.

Yazar, eğitimin ideolojik yönünü de göz ardı etmez. Eğitim sistemi, yalnızca bireyleri biçimlendirmez; aynı zamanda toplumun değerlerini, inançlarını ve ön kabullerini yeniden üretir. Bu nedenle eğitimin eleştirel düşünceyle birlikte yürütülmesi gerekir. İyi bir eğitim, bireyi hazır bilgiyle donatmak yerine soru sormaya, anlamaya ve etkin bir yurttaş olmaya yönlendirmelidir.

Reboul’un eseri, eğitime salt teknik bir etkinlik olarak değil, insanlaşma sürecinin felsefi bir boyutu olarak yaklaşanlar için önemli bir kaynak.

  • Künye: Olivier Reboul – Eğitim Felsefesi, çeviren: Kağan Kahveci, İş Kültür Yayınları, eğitim, 128 sayfa, 2025