Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında (2025)

Gabor Maté’nin bu çalışması, bağımlılığı yalnızca kimyasal bir hastalık değil, insanın duygusal acılarına verilmiş bir yanıt olarak ele alıyor. Vancouver’daki yoksul ve madde bağımlısı hastalarla yıllarca çalışan Maté, klinik deneyimlerini nörobilim ve psikolojiyle harmanlayarak bağımlılığın kökenine iniyor. Ona göre bağımlılıklar, çocuklukta yaşanan travmaların, sevgisizlik ve dışlanmanın yetişkinlikte bıraktığı boşluğu doldurma çabasıdır. Beynin ödül sistemi bu duygusal eksikliklerle yeniden şekilleniyor ve kişi, geçici bir rahatlama uğruna kendine zarar veren davranışlara sığınıyor.

Maté, uyuşturucu bağımlılığını merkez alsa da alışveriş, teknoloji, yeme veya başarı hırsı gibi daha “saygın” bağımlılık biçimlerini de aynı mekanizmanın ürünü olarak tanımlıyor. Böylece bağımlılığı, toplumsal yapının dayattığı yalnızlık, rekabet ve bastırılmış duyguların bir sonucu olarak görmemizi sağlıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar’ (‘In the Realm of Hungry Ghosts: Close Encounters with Addiction’), cezalandırma yerine şefkat temelli bir yaklaşım öneriyor: bağımlıyı suçlamak yerine, onun hikâyesini anlamaya çalışmak.

Maté’nin üslubu hem bilimsel hem derin biçimde insani. Kendi yaşamındaki duygusal boşluklara da değinerek bağımlılığın kişisel boyutunu açık yüreklilikle paylaşıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında’, modern toplumun ruhsal yoksulluğunu gözler önüne seren ve iyileşmenin empatiyle mümkün olabileceğini hatırlatan güçlü bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar, çeviren: Defne Orhun, İletişim Yayınları, psikoloji, 535 sayfa, 2025

Don Barlow – Gaslighting (2025)

Don Barlow’un bu kitabı, narsistik istismar ve gaslighting gibi manipülatif davranışların bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini açıklıyor ve bu tür ilişkilerden kurtulma yollarına odaklanıyor. Yazar, gaslighting’i yani kişinin kendi algısından, hafızasından ve gerçeklik duygusundan şüpheye düşürülmesini, narsistik istismarın en güçlü silahlarından biri olarak tanımlıyor. Bu durumun kurbanlarda özgüven kaybı, yoğun kaygı, sürekli suçluluk ve çaresizlik duygusu yarattığını vurguluyor.

‘Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon’ (‘Gaslighting & Narcissistic Abuse Recovery’), toksik ilişkilerin nasıl fark edileceğini, narsistik kişilik özelliklerinin nasıl tanınacağını ve bu ilişkilerden çıkış sürecinde hangi adımların izlenmesi gerektiğini ele alıyor. Yazar, manipülatif davranışların erken işaretlerine dikkat çekiyor ve kişinin kendini korumayı öğrenmesinin önemini vurguluyor. Özellikle sınır koyma becerisini geliştirmek, duygusal bağımlılıktan kurtulmak ve özgüveni yeniden inşa etmek kitabın merkezinde yer alıyor.

Barlow, iyileşme sürecinde profesyonel destek almanın yanı sıra, bireysel pratiklerle de ilerlemenin mümkün olduğunu belirtiyor. Mindfulness, günlük tutma, destek gruplarıyla bağ kurma ve sağlıklı ilişkiler inşa etme gibi yöntemleri öneriyor. İyileşmenin zaman alan ama mümkün olan bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, gaslighting ve narsistik istismar mağdurları için hem farkındalık kazandırıcı hem de iyileştirici bir rehber olarak öne çıkıyor. Bireyin yeniden kendi sesine kulak vermesi, sağlıklı sınırlar çizmesi ve güvenli ilişkiler kurması için pratik yollar sunuyor.

  • Künye: Don Barlow – Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon, çeviren: Ülkü Parlak, Say Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Pragya Agarwal – Histeri (2025)

Pragya Agarwal’ın bu çalışması, duyguların cinsiyetlendirilmiş bir şekilde algılanmasının tarihsel, kültürel ve bilimsel kökenlerini sorguluyor. Yazar, “kadınların histeriğe yatkın, aşırı duygusal ve irrasyonel olduğu” önyargısının nasıl yüzyıllar boyunca tıp, psikoloji ve toplumsal normlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor.

‘Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü’ (‘Hysterical: Exploding the Myth of Gendered Emotions’) , antik Yunan’da “histeri”nin rahimle ilişkilendirilmesinden başlayarak Orta Çağ’daki cadı avlarına, 19. yüzyılda Freud ve çağdaşlarının teorilerine ve günümüzdeki iş yaşamı, siyaset ve gündelik toplumsal ilişkilerde kadınların duygularının nasıl küçümsendiğine uzanan geniş bir tarihsel çizgi sunuyor. Agarwal, özellikle öfke, üzüntü, korku ve sevinç gibi temel duyguların kadınlar ve erkekler üzerinden farklı şekillerde yorumlandığını ve bu farklılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini gösteriyor.

Bilimsel araştırmalar, sosyolojik incelemeler ve kişisel hikâyeler aracılığıyla Agarwal, duyguların biyolojik açıdan kadın ve erkek arasında belirgin farklar göstermediğini, asıl farklılığın toplumsal beklentiler ve kültürel anlatılarla yaratıldığını vurguluyor. Böylece, duyguların “cinsiyetlendirilmiş” değil, toplumsal olarak inşa edilmiş birer deneyim olduğunu ileri sürüyor.

Kitap, kadınların duygusal deneyimlerini değersizleştiren ataerkil bakışın eleştirisini yaparken aynı zamanda duyguların yeniden düşünülmesi için feminist bir perspektif sunuyor. Agarwal, duyguların güçsüzlük değil, insanı insan yapan temel ve ortak bir zenginlik olduğunu söylüyor.

  • Künye: Pragya Agarwal – Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü, çeviren: Funda Sezer, inceleme, 496 sayfa, 2025

Kolektif – Aptallığın Psikolojisi (2025)

Jean-François Marmion’un hazırladığı bu kitap, farklı yazarların, psikologların, filozofların ve sosyologların katkılarıyla derlenmiş, “aptallık” olgusunu çok yönlü biçimde inceleyen bir kitap olarak öne çıkıyor. ‘Aptallığın Psikolojisi’ (‘Psychologie de la connerie’), gündelik hayatta sıkça karşılaşılan ama kolayca tanımlanamayan bu kavramı tartışıyor.

Marmion ve katkıda bulunan isimler, aptallığın yalnızca bireysel bir eksiklik ya da zekâ yoksunluğu olmadığını, çoğu zaman toplumsal koşullar, güç ilişkileri ve önyargılarla beslendiğini vurguluyor. İnsanların akıl dışı davranışları, yanlış inançları sürdürmeleri, dogmalara bağlanmaları ya da başkalarının etkisiyle hatalı kararlar vermeleri aptallığın çeşitleri olarak ele alınıyor. Bu bağlamda, aptallığın körü körüne otoriteye itaat, sahte uzmanlıkların peşinden gitme, sosyal medyada düşünmeden paylaşılan yanlış bilgiler ve kitle psikolojisiyle birleştiğinde nasıl güç kazandığı gösteriliyor.

Kitapta, aptallığın yalnızca başkalarında değil, herkesin kendi düşünce ve davranışlarında da var olabileceği hatırlatılıyor. İnsan, rasyonel olduğu kadar irrasyonel eğilimler de taşıyor ve aptallık bu çatışmadan doğuyor. Psikanalizden bilişsel psikolojiye, felsefeden mizaha uzanan metinlerde, hem bireysel hem de kolektif ölçekte aptallığın nedenleri, sonuçları ve kaçınılmazlığı tartışılıyor.

‘Aptallığın Psikolojisi’ akademik analiz ile mizahi yaklaşımı harmanlayarak, okuru hem güldürüyor hem düşündürüyor. Kitap, aptallığı küçümseyici bir etiket olarak değil, insan doğasının ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor ve herkesin kendi payına düşen aptalı fark etmesi gerektiğini vurguluyor.

  • Künye: Kolektif – Aptallığın Psikolojisi, hazırlayan: Jean-François Marmion, çeviren: Durmuş Bayram, Doğan Kitap, psikoloji, 320 sayfa, 2025

Bret Lyon, Sheila Rubin – Utancı Sahiplenmek (2025)

Bret Lyon ve Sheila Rubin, Embracing Shame adlı kitaplarında utanç duygusunu yaşamın merkezine alan kapsamlı bir yaklaşım sunuyor. Utanç genellikle saklanmaya, bastırılmaya ya da reddedilmeye çalışılan bir duygu olarak görülüyor. Oysa yazarlar bu duygunun, doğru biçimde anlaşıldığında insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkilerde dönüştürücü bir güç taşıdığını savunuyor.

‘Utancı Sahiplenmek’ (‘Embracing Shame’), utancın kökenlerini ve çocukluk deneyimlerinde nasıl şekillendiğini ele alıyor. Aile, okul ve toplum tarafından dayatılan beklentiler bireyin iç dünyasında kalıcı izler bırakıyor. Lyon ve Rubin, bu süreçte bedenin ve zihnin verdiği tepkileri açıklarken, utancın nasıl bir savunma mekanizmasına dönüştüğünü gösteriyor. Özellikle sessizlik, geri çekilme ve görünmez hale gelme davranışlarının utancın en yaygın dışavurumları arasında yer aldığını belirtiyorlar.

Yazarlar, utancın yalnızca olumsuz değil aynı zamanda iyileştirici bir potansiyel barındırdığını öne çıkarıyor. Utanç, bireyi başkalarının ihtiyaçlarını fark etmeye yönlendiriyor ve empatiyi besleyen bir kaynak haline geliyor. Bu noktada kitap, utançla başa çıkma yollarını değil, onunla barışmayı ve onu bir rehber gibi kullanmayı öneriyor.

Lyon ve Rubin, terapötik uygulamalardan somut örnekler sunarak okura yol gösteriyor. Beden farkındalığı, nefes çalışmaları ve güvenli paylaşım ortamları sayesinde utanç duygusunun dönüştürülebileceğini açıklıyorlar. Bu yöntemler, kişinin kendini olduğu gibi kabul etmesine ve ilişkilerinde daha açık bir iletişim kurmasına yardımcı oluyor.

Sonuç olarak bu kitap, utancı bir zayıflık olarak değil, insanı derinleştiren bir deneyim olarak görmeyi öneriyor. Kitap, kendi kırılganlıklarını kabullenmek isteyenler için iyi bir rehber.

  • Künye: Bret Lyon, Sheila Rubin – Utancı Sahiplenmek, çeviren: Ayşe Nalan Uysal, Okuyanus Yayınları, psikoloji, 280 sayfa, 2025

Des Fitzgerald, Nikolas Rose – Kentsel Beyin (2025)

Des Fitzgerald ve Nikolas Rose’un kaleme aldığı bu kitap, şehir yaşamının zihinsel sağlık üzerindeki etkilerini derinlemesine inceliyor. Yazarlar, modern kentlerin yalnızca ekonomik ve sosyal yapıların değil, aynı zamanda psikolojik deneyimlerin de şekillendiği mekânlar olduğunu öne çıkarıyor. Kentleşme sürecinin insan zihnini nasıl dönüştürdüğünü anlamak için disiplinlerarası bir yaklaşım benimseyen eser, psikiyatri, nörobilim, sosyoloji ve kentsel çalışmalar arasında bir köprü kuruyor.

‘Kentsel Beyin: Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı’ (‘The Urban Brain: Mental Health in the Vital City’), şehirlerin yoğunluğu, kalabalığı ve sürekli değişen yapısının bireylerde stres, kaygı ve depresyon risklerini nasıl artırdığını tartışıyor. Ancak mesele yalnızca olumsuzluklarla sınırlı kalmıyor; şehirlerin sunduğu kültürel çeşitlilik, sosyal bağlantılar ve yenilik potansiyeli de zihinsel sağlık için fırsatlar yaratıyor. Fitzgerald ve Rose, bu ikili yapıyı ele alarak kentin hem tehdit hem de imkân olduğunu gösteriyor.

Yazarlar, “kentsel beyin” kavramını ortaya koyarak, insan zihninin biyolojik bir yapı olmanın ötesinde sosyal ve mekânsal bağlamlarla şekillendiğini savunuyor. Beynin, kentin ritmi, gürültüsü, yoğunluğu ve ilişkisel ağlarıyla birlikte nasıl yeniden biçimlendiği titizlikle analiz ediliyor. Bu yaklaşım, ruh sağlığı politikalarının yalnızca klinik düzeyde değil, kentsel planlama ve sosyal yaşam stratejileriyle birlikte düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

‘Kentsel Beyin’, modern şehirlerde ruh sağlığına dair yeni bir bakış açısı sunarken, kentsel yaşamın zihinsel boyutunu anlamak isteyen okurlar için vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Des Fitzgerald, Nikolas Rose – Kentsel Beyin: Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı, çeviren: Ercan Tugay Akı, Ayrıntı Yayınları, psikoloji, 368 sayfa, 2025

Heather Heying, Bret Weinstein – Bir Avcı-Toplayıcının 21. Yüzyıl Rehberi (2025)

Heather Heying ve Bret Weinstein’ın bu kitabı, insanlığın evrimsel geçmişiyle modern dünyanın yarattığı çelişkileri ele alıyor. Yazarlar, avcı-toplayıcı olarak şekillenmiş biyolojimizin günümüz yaşam tarzıyla uyumsuzluklarını açıklıyor. ‘Bir Avcı-Toplayıcının 21. Yüzyıl Rehberi: Evrim ve Modern Yaşamın Zorlukları’ (‘A Hunter-Gatherer’s Guide to the 21st Century: Evolution and the Challenges of Modern Life’), beslenme, uyku, aile ilişkileri, cinsiyet rolleri, eğitim, teknoloji ve toplumsal düzen gibi temel alanlarda bu uyumsuzlukların nasıl ortaya çıktığını örneklerle tartışıyor.

Heying ve Weinstein, modern toplumda karşılaştığımız birçok sağlık ve davranış sorununu evrimsel bağlamda yorumluyor. Örneğin, işlenmiş gıdaların yaygınlığı, hareketsiz yaşam biçimi veya yapay ışıklarla bozulan uyku düzeni, binlerce yıl boyunca şekillenmiş biyolojik sistemimizle çelişiyor. Yazarlar, bu uyumsuzlukların bireysel ve toplumsal düzeyde kaygı, depresyon, obezite gibi sonuçlara yol açtığını vurguluyor.

Kitap, çözüm önerilerini de gündeme getiriyor. Evrimsel geçmişimizden öğrenerek, daha doğal beslenme alışkanlıkları edinmek, hareketi günlük yaşama katmak, anlamlı topluluk bağlarını sürdürmek ve doğayla yeniden ilişki kurmak gibi yollar öneriliyor. Yazarlar, modern dünyanın imkânlarını reddetmeden, biyolojik kökenlerimizle uyumlu bir yaşam inşa etmenin mümkün olduğunu savunuyor.

Sonuçta eser, çağımızın sorunlarını yalnızca kültürel veya teknolojik gelişmeler üzerinden değil, evrimsel bir perspektifle kavrayarak, modern hayatın karmaşasında yön bulmaya çalışan okuyucuya pratik ve düşünsel bir rehber sunuyor.

  • Künye: Heather Heying, Bret Weinstein – Bir Avcı-Toplayıcının 21. Yüzyıl Rehberi: Evrim ve Modern Yaşamın Zorlukları, çeviren: Gökçe İnan Yağlı, Pegasus Yayınları, psikoloji, 368 sayfa, 2025

David Robson – Beklenti Etkisi (2025)

David Robson’un bu kitabı, zihnimizin beklentilerinin bedenimizi, algılarımızı ve yaşam deneyimimizi nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Robson, nörobilim, psikoloji ve tıp alanındaki araştırmaları bir araya getirerek düşünce gücünün somut biyolojik etkilerini ortaya koyuyor. ‘Beklenti Etkisi: Düşünce Biçimimiz Zihnimizi Nasıl Değiştirir?’ (‘The Expectation Effect’), beklentilerin sadece ruh halimizi değil, bağışıklık sistemimizi, dayanıklılığımızı, performansımızı ve hatta yaşlanma sürecimizi bile etkileyebildiğini gösteriyor. Yazar, placebo ve nocebo etkileri üzerinden beynin beklentilerle bedensel tepkiler arasında kurduğu güçlü bağı açıklıyor.

Robson, bu etkinin olumsuz yönlerine de dikkat çekiyor. Negatif beklentiler, kişilerin sağlık sorunlarını ağırlaştırabiliyor veya başarı potansiyelini sınırlayabiliyor. Kitapta, bu olumsuz döngüleri kırmak için algı yönetimi, olumlu çerçeveleme ve bilinçli düşünce yeniden yapılandırma gibi yöntemler öneriliyor. Yazar, örnekler üzerinden, insanların kendi hayatlarında küçük beklenti değişiklikleri yaparak büyük sonuçlar elde edebileceğini gösteriyor.

Eserde, spor performansından beslenmeye, uykudan ağrı algısına kadar geniş bir yelpazede beklentinin etkileri inceleniyor. Robson, bilimsel kanıtlarla desteklediği anlatımı sayesinde okuyucuya yalnızca teorik bilgi değil, uygulanabilir stratejiler de sunuyor. Sonuçta kitap, zihnimizdeki beklentilerin farkına varmanın ve onları bilinçli olarak şekillendirmenin, yaşam kalitesini köklü biçimde değiştirebilecek güçlü bir araç olduğunu vurguluyor.

  • Künye: David Robson – Beklenti Etkisi: Düşünce Biçimimiz Zihnimizi Nasıl Değiştirir?, çeviren: Gökçe Çakmak, Domingo Kitap, psikoloji, 388 sayfa, 2025

Eric J. Johnson – Seçim Mimarisi (2025)

Eric J. Johnson, karar verme süreçlerinin yalnızca bireysel tercihlerden ibaret olmadığını, bu tercihlerimizin çoğunlukla nasıl sunulduğuna bağlı olarak şekillendiğini gösteriyor. ‘Seçim Mimarisi: Kararlarımıza Yön Veren Unsurlar’ (‘The Elements of Choice: Why the Way We Decide Matters’), seçimlerimizi etkileyen görünmez tasarım unsurlarını, yani “choice architecture” kavramını ayrıntılı biçimde ele alıyor. Johnson, seçeneklerin sıralanışından kullanılan dile, varsayılan ayarlardan zamanlamaya kadar pek çok unsurun, farkında olmadan kararlarımızı yönlendirdiğini ortaya koyuyor.

Yazar, günlük yaşamdan ekonomi, sağlık, politika ve teknolojiye uzanan geniş bir alanda, karar çerçevesinin nasıl değiştiğini ve bunun sonuçlarını inceliyor. Örneğin, organ bağışı formlarında varsayılan seçeneğin “kabul” olması, bağış oranlarını dramatik biçimde artırıyor. Benzer şekilde, bilgi sunumunun netliği ya da karmaşıklığı, insanların risk algısını ve eylem tercihlerini doğrudan etkiliyor. Johnson, bu örnekler üzerinden, karar ortamını tasarlayanların sorumluluğunu da tartışıyor.

Kitap, bireylerin kendi karar süreçlerini daha bilinçli yönetebilmesi için stratejiler sunuyor. Seçenekleri değerlendirirken bilişsel önyargıları fark etmek, varsayılan ayarların etkisini sorgulamak ve karar anında bilgi kaynaklarını çeşitlendirmek bu stratejilerin başında geliyor. Johnson, doğru tasarlanmış karar ortamlarının yalnızca bireysel mutluluğu değil, toplumsal faydayı da artırabileceğini savunuyor. ‘Seçim Mimarisi’, seçimlerimizin ardındaki görünmez mimarileri anlamak isteyen herkes için rehber niteliğinde bir eser sunuyor.

  • Künye: Eric J. Johnson – Seçim Mimarisi: Kararlarımıza Yön Veren Unsurlar, çeviren: Güneş Turhan, Pegasus Yayınları, psikoloji, 392 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme (2025)

Harry Stack Sullivan, psikiyatrik görüşmeyi sadece bilgi alma süreci olarak değil, hastayla kurulan özel bir insanî etkileşim biçimi olarak tanımlıyor. Görüşme, psikoterapinin temelini oluşturuyor ve yalnızca tanı koymaya değil, tedaviye de hizmet ediyor. Ona göre, hastanın söyledikleri kadar söyleyemedikleri de dikkatle değerlendirilmesi gereken işaretler taşıyor.

‘Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz’ (‘The Psychiatric Interview’), terapistin iletişim biçimi ve yaklaşımının hastayla kurulan ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini detaylandırıyor. Terapist yalnızca dinleyen değil; dikkatle yönlendiren, empatik şekilde yaklaşan, yargılamadan sorular soran aktif bir katılımcı olarak rol alıyor. Bu etkileşim, hastanın kendi iç dünyasını açmasına ve bilinçdışı çatışmalarını ifade etmesine yardımcı oluyor.

Sullivan, özellikle “kişilerarası ilişkiler teorisi” çerçevesinde, bireyin yaşadığı psikopatolojilerin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Psikiyatrik görüşmenin saf bir teknik değil, etik sorumluluk içeren bir süreç olduğuna vurgu yapılıyor. Görüşme boyunca terapistin amacı yalnızca semptomları anlamak değil, hastayı bir bütün olarak tanımak ve değişime alan açacak güvenli bir atmosfer yaratmak oluyor. Sullivan, terapist-hasta ilişkisinde dürüstlük, dikkat ve insanî duyarlılığın önemini merkeze yerleştiriyor. Bu yaklaşım, hem psikiyatrik hem de felsefî bir yön taşıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz, çeviren: Sayat Müller, Kanon Kitap, psikoloji, 260 sayfa, 2025