Michael Morris — Kabile (2026)

Michael Morris’in ‘Kabile’ (‘Tribal’) adlı çalışması, kültürü sabit ulusal özellikler ya da değişmez gelenekler olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, insan davranışını biçimlendiren kabile içgüdülerinin duruma göre etkinleşen ve dönüştürülebilen dinamik yapılar olduğunu savunuyor. Kültürel psikoloji alanındaki araştırmalarını tarih, siyaset, ekonomi, spor ve iş dünyasından örneklerle birleştiren Morris, insanların hangi gruba ait hissettiklerini, kime güveneceklerini ve nasıl işbirliği yapacaklarını belirleyen mekanizmaları inceliyor. Kabileciliği yalnızca kutuplaşmanın kaynağı olarak değil, doğru yönlendirildiğinde toplumsal dayanışmayı ve ortak hareket etmeyi mümkün kılan güçlü bir toplumsal kaynak olarak değerlendiriyor.

Kitabın çıkış noktası, 2002 Dünya Kupası öncesinde Guus Hiddink’in Güney Kore Millî Takımı’nda gerçekleştirdiği dönüşüm. Morris bu örnek üzerinden kültürün değiştirilemez bir kader olmadığını, kurumların, ritüellerin ve gündelik etkileşimlerin yeniden düzenlenmesiyle kolektif davranışların da dönüşebileceğini gösteriyor. Takımın başarısını yalnızca taktik ya da fiziksel hazırlıkla açıklamıyor; oyuncular arasındaki hiyerarşilerin, sembollerin ve sosyal alışkanlıkların bilinçli biçimde yeniden yapılandırılmasının performansı nasıl değiştirdiğini ortaya koyuyor. Böylece kültürün, uygun koşullar oluştuğunda hızla yeniden şekillenebilen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Morris kitabın ilk bölümünde kabileleri harekete geçiren temel etkenleri ele alıyor. Ortak ritimler, paylaşılan tehditler, kutsal kabul edilen değerler ve kolektif deneyimler insanların aynı grubun parçası olduklarını hissetmelerini sağlıyor. Bu süreçler yalnızca geleneksel topluluklarda değil, şirketlerde, siyasi hareketlerde, spor kulüplerinde ve dijital platformlarda da benzer biçimde işliyor. İnsanların grup içinde uyum sağlaması, fedakârlık yapması ve ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmesi bu kültürel tetikleyiciler sayesinde mümkün oluyor.

İkinci bölüm, kabile kimliklerini sürdüren semboller ve anlatılar üzerinde duruyor. Tarih anlatıları, medya, popüler kültür, eğitim, ritüeller ve gündelik alışkanlıklar insanların kimliklerini sürekli yeniden üretiyor. Morris, kültürel sinyallerin bireylerin kararlarını çoğu zaman farkında olmadan etkilediğini; hangi davranışların ödüllendirileceğini, hangi normların benimsenip hangilerinin dışlanacağını belirlediğini gösteriyor. Kültür bu nedenle yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil, her gün yeniden kurulan yaşayan bir yapı hâline geliyor.

Son bölümde ise kültürel değişimin nasıl yayıldığı ve toplumsal kutuplaşmanın nasıl aşılabileceği tartışılıyor. Morris, toksik kabileciliğin dışlayıcı kimlikler, komplo düşünceleri ve karşılıklı güvensizlik ürettiğini kabul ediyor; ancak çözümün kabile duygusunu ortadan kaldırmak olmadığını savunuyor. Bunun yerine farklı gruplar arasında ortak hedefler kuran, kapsayıcı kimlikler geliştiren ve işbirliğini teşvik eden kurumların inşa edilmesini öneriyor. Böylece kitap, evrimsel kökenleri çok eskilere uzanan kabile içgüdülerinin modern toplumlarda hâlâ belirleyici olduğunu, fakat bunların çatışmayı derinleştirmek yerine demokrasi, dayanışma ve ortak yaşamı güçlendirecek biçimde yeniden yönlendirilebileceğini ileri sürerek kültür, psikoloji ve siyaset arasındaki ilişkiye özgün bir bakış sunuyor.

Michael Morris — Kabile: Bizi Ayıran Kültürel İçgüdüler Bir Araya Gelmemizi de Sağlayabilir mi?
Çeviren: Ramazan Kılınç • Domingo Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Albert Moukheiber — Nöromanya (2026)

Albert Moukheiber bu eserinde, son yıllarda büyük ilgi gören nörobilimin kamuoyunda çoğu zaman yanlış yorumlandığını ve insan davranışlarını yalnızca beyne indirgeme eğiliminin hem bilimsel hem de toplumsal açıdan ciddi sorunlar doğurduğunu savunuyor. ‘Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar’ (‘Neuromania: Le vrai du faux sur votre cerveau’), nörobilimin bulgularını reddetmiyor; aksine, araştırmaların gerçekten ne söylediğini anlaşılır biçimde açıklayarak popüler kültürde yaygınlaşan yanlış inanışları sorguluyor. Moukheiber, beynin insan yaşamındaki merkezi önemini kabul ederken, bireyi yalnızca nöronlardan oluşan bir varlık gibi görmenin insan deneyiminin karmaşıklığını göz ardı ettiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, nörobilim ile psikoloji, sosyoloji ve felsefe arasında daha dengeli bir bakış açısı kurmayı amaçlıyor.

Kitap, öncelikle beynin bilim tarihindeki konumunu ve indirgemeci düşüncenin nasıl geliştiğini inceliyor. Kartezyen düalizmden frenolojiye, beynin belirli bölgelerine belirli işlevler yükleyen yaklaşımlardan günümüz beyin görüntüleme tekniklerine kadar uzanan tarihsel süreç değerlendiriliyor. Moukheiber, sağ ve sol beyin ayrımı, “üçlü beyin” modeli ya da beynin bir bilgisayar gibi çalıştığı düşüncesi gibi popüler açıklamaların bilimsel gerçekliği tam olarak yansıtmadığını anlatıyor. Beyin görüntüleme teknolojilerinin önemli bilgiler sunduğunu, ancak bunların neden-sonuç ilişkilerini kesin biçimde ortaya koymadığını ve çoğu zaman kamuoyunda olduğundan daha güçlü kanıtlar gibi sunulduğunu vurguluyor.

İkinci bölümde, nörobilim kavramlarının kişisel gelişim endüstrisi tarafından nasıl araçsallaştırıldığı ele alınıyor. Kişilik testleri, nöroplastisite, çekim yasası, titreşim frekansları ve “istersen başarırsın” anlayışı gibi popüler söylemlerin bilimsel dayanakları sorgulanıyor. Yazar, beynin değişebilir olmasının sınırsız bir dönüşüm potansiyeli anlamına gelmediğini; bireyin biyolojik özellikleri kadar çevresel koşullar, eğitim, ekonomik durum ve toplumsal ilişkiler tarafından da şekillendiğini gösteriyor. Böylece bireyin tüm başarısını ya da başarısızlığını yalnızca kendi zihnine yükleyen yaklaşımların, özellikle tükenmişlik ve suçluluk duygusunu artırabileceğini savunuyor.

Eserin merkezinde, beynin karmaşık işleyişini basit karşıtlıklarla açıklamanın yanlışlığı yer alıyor. Duygu ile mantığın birbirinin zıddı değil, sürekli etkileşim içinde çalışan süreçler olduğu; bilinç olgusunun ise günümüz biliminin hâlâ kesin biçimde açıklayamadığı en önemli problemlerden biri olmaya devam ettiği belirtiliyor. Moukheiber, insan davranışlarını anlamak için beynin tek başına yeterli olmadığını; beden, çevre, kültür ve sosyal ilişkilerin de bilişsel süreçlerin ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor.

Kitabın sonraki bölümlerinde ağrı, psikiyatrik hastalıklar, ilaç tedavileri, bağımlılık ve performans gibi konular ele alınıyor. Yazar, bu alanlarda yalnızca nörolojik açıklamalara dayanmanın eksik kaldığını; biyolojik süreçlerle birlikte psikolojik, toplumsal ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Özellikle bağımlılık ve ruh sağlığı sorunlarının yalnızca beyin kimyasındaki bozukluklarla açıklanmasının hem tedavi süreçlerini hem de bireylerin yaşadığı deneyimleri daralttığını öne sürüyor.

Son bölüm ise nörobilimin siyaset, hukuk ve medya alanındaki kullanımına odaklanıyor. Beyin verileriyle insanların siyasi tercihlerini tahmin etme iddiaları, nörobilim temelli hukuk uygulamaları, çevre sorunlarına yönelik davranışlar ile sahte haberlerin yayılmasında bilişsel önyargıların rolü eleştirel biçimde inceleniyor. Moukheiber, bilimsel bulguların ideolojik ya da ticari amaçlarla abartılmasının toplumsal sonuçlarına dikkat çekiyor ve insanların yalnızca biyolojik varlıklar değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve sosyal bağlamlar içinde yaşayan bireyler olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşımıyla ‘Nöromanya’, nörobilimin sınırlarını ve gücünü aynı anda gösteren, popüler beyin söylemlerini sorgulayan önemli bir eleştirel çalışma olarak öne çıkıyor.

Albert Moukheiber — Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • İrene Kitap
Psikoloji • 224 sayfa • 2026

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler (2026)

Åsa Wikforss, Alternatif Gerçekler adlı eserinde, bilgi ile hakikat arasındaki ilişkinin günümüz toplumunda neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini inceliyor. Sahte haberlerin, komplo teorilerinin, bilim karşıtlığının ve siyasal manipülasyonların yaygınlaştığı bir dönemde, insanların neden doğrulanabilir gerçekleri reddedebildiğini ve bunun demokratik toplumlar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu sorguluyor. ‘Alternatif Gerçekler’ (‘Alternative Facts’), hakikatin yalnızca felsefi bir kavram değil, sağlıklı kamusal yaşamın ve demokratik karar alma süreçlerinin temel koşulu olduğunu savunuyor.

Wikforss, öncelikle bilginin ne olduğu, doğru inancın nasıl oluştuğu ve güvenilir bilgi kaynaklarının neden vazgeçilmez olduğu gibi klasik epistemoloji sorunlarını güncel örneklerle yeniden ele alıyor. İnsanların yalnızca kanıtlara dayanarak değil, kimliklerine, duygularına ve ait oldukları gruplara bağlı olarak da inanç geliştirdiğini gösteriyor. Onaylama yanlılığı, motivasyonlu akıl yürütme ve bilişsel önyargılar gibi psikolojik mekanizmaların, yanlış bilgilerin benimsenmesini nasıl kolaylaştırdığını açıklıyor.

Kitap, dijital iletişim çağında dezenformasyonun işleyişini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Sosyal medya algoritmaları, yankı odaları, sahte haber ağları ve komplo teorileri aracılığıyla yanlış bilgilerin hızla yayılmasının, insanların ortak bir gerçeklik zemini üzerinde buluşmasını zorlaştırdığını ortaya koyuyor. Bilimsel uzlaşının reddedilmesi, uzmanlara duyulan güvensizlik ve kasıtlı bilgi manipülasyonu gibi olguların yalnızca bireysel hata değil, demokratik kurumları zayıflatan ciddi toplumsal sorunlar olduğunu vurguluyor.

Wikforss, yanlış bilginin yalnızca dışarıdan üretilen propagandalarla açıklanamayacağını, insan zihninin doğal eğilimlerinin de bu süreci beslediğini ileri sürüyor. Bu nedenle çözümün yalnızca yanlış bilgileri düzeltmekten ibaret olmadığını; eleştirel düşünmenin, bilimsel okuryazarlığın, medya okuryazarlığının ve güvenilir bilgi kurumlarının güçlendirilmesini gerektirdiğini savunuyor. Hakikate ulaşmanın kusursuz bir süreç olmadığını kabul etmekle birlikte, kanıta dayalı düşünceden vazgeçilmesinin toplumları ortak karar alma yeteneğinden mahrum bırakacağını belirtiyor.

Felsefe, bilişsel psikoloji ve siyaset kuramını bir araya getiren eser, bilgi ile demokrasi arasındaki güçlü bağı görünür kılıyor. Hakikatin yalnızca bireysel bir değer değil, özgür toplumların sürdürülebilmesi için ortak biçimde korunması gereken kamusal bir kaynak olduğunu ortaya koyuyor. ‘Alternatif Gerçekler’, dezenformasyon çağında bilginin nasıl üretildiğini, nasıl çarpıtıldığını ve neden savunulması gerektiğini açıklayan, çağdaş epistemoloji ile güncel toplumsal sorunları buluşturan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler: Bilgi ve Onun Düşmanlarına Dair
Çeviren: Mehmet Gürsel • Diplomat Yayınları
İnceleme • 240 sayfa • 2026

Nicky Hayes — Psikolojinin Kısa Tarihi (2026)

Nicky Hayes, psikolojinin felsefi kökenlerinden günümüzdeki çok disiplinli yapısına kadar uzanan gelişimini anlaşılır ve kronolojik bir çerçevede ele alıyor. Yazar, insan zihnini ve davranışını anlama çabasının yalnızca modern laboratuvarlarda başlamadığını, binlerce yıllık düşünsel bir birikimin ürünü olduğunu gösteriyor. Psikolojinin bilimsel yöntemlerle gelişmesini anlatırken, onu şekillendiren filozofları, bilim insanlarını, kuramları ve toplumsal değişimleri birlikte değerlendiriyor.

‘Psikolojinin Kısa Tarihi’ (‘A Little History of Psychology’), insan doğasına ilişkin ilk soruların Antik Yunan filozoflarıyla başladığını vurguluyor. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi düşünürler, bilginin kaynağı, ruhun yapısı, öğrenme ve ahlak gibi konuları tartışarak psikolojinin temel sorularını ortaya koyuyor. Daha sonraki yüzyıllarda İslam düşünürleri ve Avrupa filozofları da zihin ile beden arasındaki ilişkiyi, algıyı ve bilinci açıklamaya çalışıyor. Hayes, psikolojinin uzun süre felsefenin bir parçası olarak geliştiğini, ancak bilimsel yöntemlerin yaygınlaşmasıyla bağımsız bir disipline dönüştüğünü gösteriyor.

Modern psikolojinin doğuşunda deneysel araştırmalar belirleyici rol oynuyor. Wilhelm Wundt’un ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla birlikte insan zihni sistemli gözlem ve deney yoluyla incelenmeye başlanıyor. Ardından yapısalcılık ve işlevselcilik gibi ilk kuramsal yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Yazar, bu dönemin psikolojiyi spekülatif tartışmalardan uzaklaştırarak gözleme dayalı bir bilim hâline getirdiğini vurguluyor.

Eser, psikolojinin gelişiminde birbirleriyle rekabet eden farklı kuramları dengeli biçimde ele alıyor. Sigmund Freud’un bilinçdışı, çocukluk deneyimleri ve psikanaliz üzerine geliştirdiği fikirlerin psikoloji kadar edebiyatı, sanatı ve kültürü de etkilediği anlatılıyor. Buna karşılık davranışçılar, insan davranışının yalnızca gözlemlenebilir yönlerinin bilimsel olarak incelenebileceğini savunuyor. Pavlov’un koşullanma deneyleri, Watson’ın davranışçılığı ve Skinner’ın pekiştirme kuramı, öğrenme süreçlerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlıyor.

Hayes, daha sonra bilişsel devrimin psikolojide yeni bir dönemi başlattığını gösteriyor. İnsan zihni artık yalnızca uyaranlara tepki veren bir sistem olarak değil; bilgi işleyen, problem çözen, hatırlayan ve karar veren karmaşık bir yapı olarak ele alınıyor. Bellek, dikkat, dil ve düşünme süreçleri üzerine yapılan araştırmalar, bilgisayar bilimleri ve nörobilimle birlikte psikolojinin kapsamını genişletiyor. Böylece zihnin işleyişi davranışın ötesinde ayrıntılı biçimde incelenmeye başlanıyor.

Kitap, gelişim psikolojisi, sosyal psikoloji, kişilik kuramları ve zekâ araştırmaları gibi alanların nasıl ortaya çıktığını da açıklıyor. Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, Lev Vygotsky’nin toplumsal öğrenme yaklaşımı ve Erik Erikson’un yaşam boyu gelişim modeli, insanın farklı yaş dönemlerinde nasıl değiştiğini anlamaya katkı sağlıyor. Howard Gardner’ın çoklu zekâ kuramı ve Robert Sternberg’in zekâya ilişkin çalışmaları ise insan yeteneklerinin tek bir ölçüte indirgenemeyeceğini gösteriyor. Sosyal psikoloji araştırmaları da bireyin davranışlarının toplumsal çevreden ne ölçüde etkilendiğini ortaya koyuyor.

Hayes ayrıca psikolojinin yalnızca laboratuvar araştırmalarından oluşmadığını, kültür, etik ve toplumla sürekli etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor. Psikolojik araştırmaların zaman zaman önyargılardan, cinsiyet kalıplarından ve kültürel sınırlılıklardan etkilendiğini; buna karşılık disiplinin bu eksiklerini eleştirerek daha kapsayıcı yaklaşımlar geliştirdiğini belirtiyor. Günümüzde psikoloji, biyoloji, genetik, nörobilim ve yapay zekâ gibi alanlarla iş birliği içinde insan davranışını çok yönlü biçimde açıklamaya çalışıyor.

‘Psikolojinin Kısa Tarihi’, insan zihnini anlama çabasının iki bin yılı aşan serüvenini açık ve akıcı bir dille özetliyor. Nicky Hayes, psikolojinin yalnızca kuramlar tarihini değil, aynı zamanda insanın kendini tanıma girişiminin tarihini de anlatıyor. Kitap, farklı düşünce ekollerini karşılaştırarak psikolojinin bugün ulaştığı noktayı tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor ve insan davranışını anlamaya yönelik bu sürekli arayışın neden hem bilim hem de kültür açısından büyük önem taşıdığını gösteriyor.

Nicky Hayes — Psikolojinin Kısa Tarihi: Tek Bir Psikoloji ve Tek Tip Bir Psikolog Yoktur
Çeviren: Çağatay Ünaltay • Alfa Yayınları
Psikoloji • 400 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış (2026)

Jon Roozenbeek ve Sander van der Linden’in bu kitabı, yanlış bilgilerin nasıl ortaya çıktığını, neden bu kadar hızlı yayıldığını ve insanların bu bilgilere neden inandığını irdeliyor. Yazarlar, mezenformasyonu yalnızca dijital çağın bir sorunu olarak görmüyor; köklerini insan zihninin evrimsel gelişiminde, sosyal ilişkilerinde ve karar alma mekanizmalarında arıyor. İnsanların dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları zihinsel kestirme yolların çoğu zaman faydalı olduğunu, ancak bazı koşullarda hatalı yargılara da yol açabildiğini gösteriyor. Böylece yanlış bilgiye inanmanın yalnızca cehaletle açıklanamayacağını, bunun insan psikolojisinin işleyişiyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

‘Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi’ (‘The Psychology of Misinformation’), doğruluk ile yanlışlık arasındaki sınırın çoğu zaman düşünüldüğü kadar net olmadığını vurguluyor. Bir bilginin tamamen sahte olabileceği gibi, gerçek unsurlar içerirken bağlamından koparılması nedeniyle yanıltıcı hale de gelebileceğini anlatıyor. Bu nedenle yazarlar, bireylerin yalnızca bilginin içeriğine değil, üretildiği koşullara, kaynağına ve dolaşıma sokulma biçimine de dikkat etmesi gerektiğini savunuyor. Sosyal medya platformlarının çalışma mantığı, dikkat ekonomisi ve algoritmaların etkisi de bu çerçevede ele alınıyor. Dijital ortamların duygusal ve çarpıcı içerikleri öne çıkarmasının, yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırdığını gösteriyor.

Eserde insanların yanlış bilgileri paylaşma nedenleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Pek çok kişinin kötü niyetle hareket etmediği, aksine çevresine faydalı olmak ya da önemli gördüğü bir bilgiyi duyurmak istediği belirtiliyor. Ancak aidiyet duygusu, grup kimliği, politik kutuplaşma ve doğrulama yanlılığı gibi etkenler, bireylerin hatalı içerikleri sorgulamadan benimsemesine yol açabiliyor. Yazarlar, insanların çoğu zaman gerçeği aramaktan çok mevcut inançlarını korumaya yöneldiğini ve bu durumun bilgi kirliliğini artırdığını açıklıyor. Böylece mezenformasyonun yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir mesele olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, sorunu teşhis etmekle yetinmemesi. Roozenbeek ve van der Linden, yanlış bilgiye karşı geliştirilen bilimsel yöntemleri de değerlendiriyor. Özellikle aşılama teorisi ve önceden çürütme stratejileri sayesinde bireylerin manipülasyon tekniklerini daha erken fark edebileceğini anlatıyor. Amaç, insanları her bilgiye kuşkuyla yaklaşan bireyler haline getirmek değil; kanıtları daha dikkatli değerlendiren, kaynakları sorgulayan ve eleştirel düşünmeyi alışkanlık haline getiren bir bakış açısı geliştirmek. Psikoloji, iletişim çalışmaları ve davranış bilimlerini bir araya getiren eser, bilgi kirliliğinin giderek arttığı günümüzde mezenformasyonun nasıl işlediğini açıklayan önemli bir kaynak niteliği taşıyor ve alanında öne çıkan çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor.

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 232 sayfa • 2026

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar (2026)

Vanessa M. Reiser’in bu kitabı, manipülatif ve benmerkezci özellikler taşıyan kişilerle kurulan ilişkilerin nasıl şekillendiğini ve bu ilişkilerin birey üzerinde bıraktığı etkileri inceliyor. Yazar, narsisizmi yalnızca klinik bir tanı olarak ele almıyor; gündelik yaşamda farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilen davranış örüntülerini de değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde okur, karşısındaki kişinin etiketlenmesine odaklanmak yerine ilişkinin sağlıksız yönlerini tanımaya yöneliyor. Reiser, özellikle romantik ilişkilerde görülen duygusal manipülasyonların zaman içinde nasıl normalleşebildiğini gösterirken, bireyin kendi deneyimini daha net anlamasına yardımcı oluyor.

Kitabın merkezinde narsisistik istismar döngüsü yer alıyor. Yazar, ilişkinin ilk aşamasında yoğun ilgi, hayranlık ve idealizasyonun öne çıktığını anlatıyor. Bu dönemde kişi kendisini özel, değerli ve anlaşılmış hissediyor. Ancak zamanla eleştiri, küçümseme, değersizleştirme ve kontrol davranışları belirginleşiyor. Manipülatif partner, karşısındaki kişinin özgüvenini aşındırırken onun gerçeklik algısını da sarsıyor. Reiser, suçluluk duygusu yaratma, duygusal geri çekilme, çarpıtma ve belirsizlik üretme gibi yöntemlerin mağdur üzerinde güçlü etkiler bıraktığını açıklıyor. Böylece ilişkinin neden dışarıdan göründüğü kadar kolay sonlandırılamadığını ortaya koyuyor.

‘Narsisistik İstismar’ın (‘Narcissistic Abuse’) önemli bölümlerinden biri ayrılık sonrasına odaklanıyor. Yazar, ilişkinin bitmesinin her zaman duygusal özgürleşme anlamına gelmediğini vurguluyor. Ayrılığın ardından özlem, kafa karışıklığı, pişmanlık, yalnızlık ve kimlik kaybı gibi duyguların ortaya çıkabildiğini belirtiyor. İstismar gören kişinin çoğu zaman yaşadıklarını sorguladığını, hatta kendisini suçlayabildiğini ifade ediyor. Bu nedenle iyileşme sürecinin yalnızca ilişkiyi sonlandırmaktan ibaret olmadığını, kişinin kendi değer duygusunu yeniden inşa etmesini gerektirdiğini savunuyor. Travmatik bağların çözülmesi ve duygusal bağımlılığın anlaşılması bu sürecin temel parçalarını oluşturuyor.

Reiser, iyileşmenin merkezine sınır koyma becerisini yerleştiriyor. Okuru sürekli olarak kendi ihtiyaçlarını, sorumluluklarını ve ilişki içindeki tutumlarını değerlendirmeye çağırıyor. Sağlıklı ilişkilerin karşılıklılık, saygı ve güven üzerine kurulduğunu hatırlatırken, kişinin kendi sezgilerine yeniden güvenmeyi öğrenmesinin önemini vurguluyor. Kitap boyunca amaç birilerini şeytanlaştırmak ya da her sorunlu ilişkiyi narsisizmle açıklamak değil. Bunun yerine zararlı davranış örüntülerini tanımayı, güvenli çıkış yolları geliştirmeyi ve duygusal iyileşme için gerekli adımları atmayı öğretiyor. Bu yönüyle eser, narsisistik istismar kavramını geniş bir çerçevede ele alırken farkındalık, özsaygı ve psikolojik dayanıklılık üzerine güçlü bir rehber sunuyor. Alanında dikkat çeken çalışmalardan biri olarak, özellikle duygusal manipülasyonun etkilerini anlamak ve sağlıklı sınırlar geliştirmek isteyen okurlar için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar: Toksik ve Manipülatif Kişileri Tespit Etmeniz, Onlardan Kaçınmanız ve İyileşmeniz için Bir Rehber
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Kolektif Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri (2026)

Hürrem Gür’ün ‘Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri’ adlı bu çalışması, insanın kendini tanıma sürecini Carl Gustav Jung’un arketip kuramı üzerinden ele alırken, psikolojiyi yalnızca teorik bir alan olarak değil, kültürel hafızayla iç içe geçmiş canlı bir deneyim olarak yorumluyor. Kitap, bireyleşmeyi kişinin kendi iç dünyasında bastırdığı, unuttuğu ya da tanımaktan kaçındığı yönlerle yüzleşme süreci olarak değerlendiriyor. Gölge, persona, anima-animus ve benlik gibi Jungcu kavramlar, yalnızca akademik açıklamalarla değil; mitoloji, sanat, gündelik hayat ve özellikle Anadolu halk masalları üzerinden somutlaştırılıyor. Böylece bireyin ruhsal yolculuğu, kolektif bilinçdışının kültürel imgeleriyle birlikte okunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Anadolu masallarını yalnızca folklorik anlatılar olarak değil, insan ruhunun dönüşüm haritaları olarak değerlendirmesi. Hürrem Gür, masallardaki kahramanları, yolculukları, sınavları ve karanlık figürleri Jungcu bireyleşme sürecinin sembolik uğrakları şeklinde yorumluyor. Bu yaklaşım, Anadolu insanının kolektif deneyimlerini psikolojik bir derinlik içinde yeniden düşünmeye imkân tanıyor. Kitap, Batı merkezli psikoloji literatürünün çoğu zaman ihmal ettiği yerel kültürel kaynakları merkeze alarak, bireyin kendini anlama çabasını kendi coğrafyasının anlatılarıyla ilişkilendiriyor.

Metnin öne çıkan başka bir yönü ise akademik yoğunluk ile anlaşılır anlatım arasında kurduğu denge oluyor. Jung psikolojisinin karmaşık kavramları sade bir dille aktarılırken içerik yüzeyselleştirilmiyor. Bu nedenle eser hem Jung düşüncesine yeni yaklaşan okurlara hem de arketip kuramını daha derinlikli biçimde kavramak isteyenlere hitap ediyor. Kavramların basitleştirilmesine rağmen düşünsel derinliğin koruyan kitap, insanın kendi iç karanlığıyla, bastırılmış yönleriyle ve dönüşüm ihtimaliyle yüzleşmesini teşvik ederken, bireyleşmeyi yalnızca psikolojik değil, kültürel ve varoluşsal bir olgunlaşma süreci olarak ele alıyor.

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri: Peri Masalları Sembolizmi Işığında Anadolu Türk Halkının Tekamül Yolculuğu
• Minotor Kitap
Psikoloji • 288 sayfa • 2026

Anna Machin — Neden Severiz (2026)

Sevginin yalnızca romantik bir duygu değil, biyolojik, psikolojik ve kültürel boyutları olan karmaşık bir sistem olduğunu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma. Anna Machin, sevginin rastlantısal ya da tamamen özgür bir deneyim olmadığını; evrimsel süreçler içinde şekillenmiş, insan türünün hayatta kalmasını ve iş birliğini mümkün kılan bir bağlanma mekanizması olduğunu savunuyor.

‘Neden Severiz’de (‘Why We Love’) sevgi, yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı kalmayıp dostluk, aile bağları, ebeveynlik, hatta insanın hayvanlarla ve inanç sistemleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden ele alınıyor. Bu geniş perspektif, sevginin insan yaşamının her alanına yayılan temel bir örgütleyici güç olduğunu gösteriyor. Machin, nörobilim ve biyoloji verilerini kullanarak sevginin hormonlar, sinir sistemi ve beyin yapılarıyla nasıl bağlantılı olduğunu açıklarken, aynı zamanda toplumsal ve kültürel faktörlerin bu deneyimi nasıl biçimlendirdiğini de inceliyor.

Eserde sevginin iki yönlü doğası özellikle vurgulanıyor. Bir yandan bağ kurma, iyileşme ve dayanışma sağlayan güçlü bir kaynak olarak öne çıkarken; diğer yandan bağımlılık, kıskançlık ve hatta şiddet gibi karanlık sonuçlara da zemin hazırlayabildiği gösteriliyor. Bu yönüyle sevgi, idealize edilmiş bir duygu olmaktan çıkarılıp, hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyeller taşıyan bir olgu olarak değerlendiriliyor.

Machin’in temel iddialarından biri, insan ilişkilerinin kalitesinin yaşamın merkezinde yer aldığı. Sevgi, yalnızca bireysel mutluluğu değil, fiziksel ve zihinsel sağlığı da doğrudan etkileyen bir unsur olarak konumlandırılıyor. Bu nedenle kitap, sevginin doğasını anlamanın, daha sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurmanın anahtarı olduğunu savunuyor.

Sonuç olarak eser, sevginin gizemini romantik anlatıların ötesine taşıyarak bilimsel bir çerçevede yeniden düşünmeye davet ediyor. Hem evrimsel kökenleri hem de günümüz ilişkilerindeki yansımalarıyla sevgi, insan olmanın temel bir koşulu olarak ele alınıyor ve okura, en yakın bağlarını daha bilinçli biçimde değerlendirme imkânı sunuyor.

Anna Machin — Neden Severiz: En Yakın İlişkilerimizin Ardındaki Yeni Bilim
Çeviren: Tuna Sena Kara • Nova Kitap
Bilim • 320 sayfa • 2026

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi (2026)

İnsanın “haklı olma” arzusuna nasıl bağımlı hale geldiğini sorgulayan felsefi ve psikolojik bir çözümleme. Lammert Kamphuis, farklı fikirlerle karşılaşıldığında ortaya çıkan savunma refleksinin yalnızca düşünsel değil, kimliksel bir tepki olduğunu gösteriyor. İnsan zihni belirsizlikten kaçıyor, tutarlılık ve aidiyet hissi arıyor, bu yüzden haklı olma duygusuna sarılıyor. Ancak bu ihtiyaç, bireyin yeni olasılıkları görmesini zorlaştırıyor ve onu kendi düşünsel sınırları içine hapsediyor.

‘Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi’de (‘Verslaafd aan je eigen gelijk’) öne çıkan kavramlardan biri olan allodoksafobi, yani karşıt görüşlerden duyulan korku, bu kapanmanın merkezinde yer alıyor. Bu korku, dünyayı siyah ve beyaz karşıtlıklar üzerinden algılamaya yol açıyor, gri alanları görünmez kılıyor. Böylece birey yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan bir çevrede kalıyor, farklı sesleri tehdit olarak algılıyor. Kamphuis, bu durumun özellikle günümüzün kutuplaşmış toplumsal yapısında daha da keskinleştiğini vurguluyor.

Yazar, bu zihinsel katılığı aşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Haklı olma ihtiyacını gevşetmenin, belirsizlikle yaşamayı kabul etmenin ve farklı bakış açılarına açık olmanın hem bireysel hem toplumsal düzeyde dönüştürücü bir etkisi olduğunu gösteriyor. Kitap, düşünmenin yalnızca savunmak değil, anlamaya yönelmek olduğunu hatırlatıyor ve okuru daha esnek, daha çoğulcu bir zihinsel tutuma doğru davet ediyor.

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi
Çeviren: Gül Özlen • Say Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026