Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji (2026)

Lukas Maher bu kitabında son yıllarda yaygınlaşan popüler psikoloji dilini mercek altına alıyor. “Trigger” (tetikleyici), “travma”, “toksik ilişki”, “narsist”, “gaslighting” gibi kavramların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesiyle birlikte, ruh sağlığı alanında ciddi bir kavram enflasyonu yaşandığını savunuyor. Maher’e göre bu kavramlar bütünüyle yanlış değil; ancak bağlamından koparıldığında hem bireyleri hem de toplumsal ilişkileri yanlış yönlendirebiliyor.

‘Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı’ (‘Trigger, Trauma, toxisch: Die 45 größten Mental-Health-Irrtümer. Ein Psychotherapeut klärt auf’), 45 yaygın yanılgıyı tek tek ele alıyor. Örneğin her rahatsız edici deneyimin “travma” olarak adlandırılamayacağını, travmanın klinik ve özgül bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde her zor ilişkinin “toksik” olmadığına, her benmerkezci davranışın “narsisizm” tanısı gerektirmediğine dikkat çekiyor. Böylece psikiyatrik ve psikolojik terimlerin gündelik dilde aşırı genişletilmesinin yarattığı bulanıklığı gösteriyor.

Maher ayrıca “tetiklenme” kavramının nasıl genelleştirildiğini inceliyor. Ona göre rahatsızlık, incinme ya da öfke gibi duygular insan olmanın parçası; her olumsuz duygu patolojik bir durum olarak kodlandığında dayanıklılık kapasitesi zayıflayabiliyor. Bu noktada kitap, ruh sağlığı farkındalığı ile aşırı hassasiyet kültürü arasındaki ince çizgiyi tartışıyor.

Eserin bir diğer önemli boyutu, kimlik ve terapi kültürünü eleştirmesi. Sürekli kendini analiz etme, etiketleme ve kategorize etme eğiliminin, kişisel gelişimi desteklemek yerine kimi zaman katı bir öz-anlatı oluşturduğunu savunuyor. Psikolojik kavramların sosyal medyada ahlaki silah haline gelmesi, özellikle ilişkilerde hızlı teşhis ve damgalamaya yol açabiliyor.

Maher’in temel mesajı, ruh sağlığı bilgisini küçümsemek değil; onu daha dikkatli, bağlamsal ve bilimsel bir zemine oturtmak. Kitap, ruh sağlığı söyleminin faydalarını inkâr etmiyor; fakat kavramların gevşek ve popüler kullanımlarının hem gerçek klinik sorunları gölgeleyebileceğini hem de sıradan insani deneyimleri patolojikleştirebileceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağımızın terapi kültürüne eleştirel ama yapıcı bir katkı sunuyor.

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Keith Humphreys — Bağımlılık (2026)

Keith Humphreys’in bu kitabı, bağımlılığı yalnızca biyolojik bir hastalık ya da bireysel irade sorunu olarak değil, biyolojik, psikolojik, toplumsal ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir olgu olarak ele alıyor. Humphreys, bağımlılık tartışmalarında sıkça karşı karşıya getirilen “hastalık modeli” ile “ahlaki zayıflık” yaklaşımını aşıyor ve bağımlılığı insan davranışlarının karmaşık bir biçimi olarak konumlandırıyor. Kitap, bağımlılığın tek bir nedene indirgenemeyeceğini, hem beyin süreçleri hem de sosyal çevre üzerinden şekillendiğini vurguluyor.

Eserde bağımlılık, bireyin içinde bulunduğu sosyal bağlamdan koparılarak açıklanmıyor. Yoksulluk, travma, dışlanma, yalnızlık, kültürel normlar ve politikalar, bağımlılığın oluşumunda belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Humphreys, bağımlılığı yalnızca madde kullanımıyla sınırlı görmüyor; davranışsal bağımlılıkları da aynı çerçevede değerlendiriyor. Tedavi yaklaşımlarını biyomedikal, psikososyal ve topluluk temelli modeller üzerinden tartışıyor ve tek tip çözüm anlayışının yetersizliğini gösteriyor.

‘Bağımlılık Kısa Bir Giriş’ (‘Addiction: A Very Short Introduction’), bağımlılık politikalarını da eleştirel biçimde inceliyor. Ceza odaklı yaklaşımların sorunu çözmediğini, damgalama ve dışlamanın bağımlılığı daha da derinleştirdiğini savunuyor. Bunun yerine destek, dayanışma ve toplumsal entegrasyon temelli modelleri öne çıkarıyor. Humphreys, bağımlılığı bireysel bir kusur değil, toplumsal bir sorun olarak konumlandırıyor ve çözümün de bireysel değil, kolektif düzeyde üretilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, bağımlılığı anlamaya yönelik sade ama derinlikli bir çerçeve sunuyor.

Keith Humphreys — Bağımlılık: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Selim Karlıtekin • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 136 sayfa • 2026

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi (2026)

Marc Lewis’ın bu kitabı, bağımlılığı hastalık modeliyle açıklayan baskın yaklaşımı eleştiriyor ve bağımlılığı öğrenme, alışkanlık ve beyin esnekliği süreçleri üzerinden yeniden tanımlıyor. Lewis, bağımlılığı patolojik bir bozukluk olarak değil, güçlü arzuların ve tekrar eden davranış kalıplarının zaman içinde beyinde kurduğu nörobiyolojik değişimin sonucu olarak açıklıyor. Bu yaklaşım, bağımlılığı onarılamaz bir hastalık değil, değişebilir bir süreç olarak konumlandırıyor.

‘Bağımlılığın Biyolojisi’ (‘The Biology of Desire’), dopamin sisteminin yalnızca haz üretmediğini, asıl olarak motivasyon, yönelim ve öğrenme mekanizmasını şekillendirdiğini gösteriyor. Bağımlılık, bu sistemin tekrar yoluyla güçlenen bağlantılar kurmasıyla ortaya çıkıyor. Beyin, belirli davranışlara ve maddelere yönelmeyi öğreniyor, bu yönelim zamanla otomatikleşiyor. Lewis, bu süreci “derin öğrenme” modeliyle açıklıyor ve bağımlılığı, güçlü arzuların sinirsel alışkanlıklara dönüşmesi olarak yorumluyor.

Eserde irade, özgürlük ve sorumluluk kavramları da yeniden düşünülüyor. Bağımlı birey pasif bir hasta olarak değil, öğrenmiş, koşullanmış ve değişme kapasitesi olan bir özne olarak ele alınıyor. Değişim, baskı ve damgalamayla değil, yeni anlam bağları, yeni alışkanlıklar ve yeni yönelimler kurmakla mümkün oluyor.

Kitap, bağımlılığı yalnızca tıbbi bir sorun olarak değil, psikolojik, toplumsal ve kültürel bir süreç olarak ele alıyor. Bu yönüyle çalışma, bağımlılık alanında hâkim olan hastalık söylemini sorgulayan, insanın değişebilirliğini ve nöroplastisite kapasitesini merkeze alan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi: Bağımlılık Neden Hastalık Değildir?
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Say Yayınları
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi (2026)

Murray Stein ve Elena Caramazza’nın birlikte kaleme aldığı bu eser, Jungcu psikolojiyi yalnızca klinik bir yaklaşım olarak değil, insanın varoluşsal sorunlarını anlamaya yönelik bütünlüklü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi’ (‘Temporality, Shame, and the Problem of Evil in Jungian Psychology: An Exchange of Ideas’), iki düşünür arasında gelişen entelektüel bir diyalog biçiminde kurgulanıyor ve zamansallık, utanç ve kötülük problemini analitik psikoloji ekseninde derinlemesine tartışıyor. Metin, Jungcu kuramın simgesel, arketipsel ve varoluşsal boyutlarını çağdaş dünyanın anlam kriziyle ilişkilendirerek yeniden yorumluyor.

Eserin merkezinde zamansallık (temporality) kavramı yer alıyor. İnsan deneyimi, doğrusal bir zaman akışı olarak değil, çok katmanlı ve farklı zaman kiplerinin iç içe geçtiği bir yapı olarak ele alınıyor. Stein’in geliştirdiği “dört zamansallık tarzı” yaklaşımı, insanın geçmiş, şimdi, gelecek ve eşzamanlılık düzlemlerinde nasıl varlık kurduğunu analiz ediyor. Bu çerçevede utanç, yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, zamanla kurulan ilişkinin bozulmasıyla ortaya çıkan derin bir varoluşsal deneyim olarak yorumlanıyor. Utanç, benliğin sürekliliğini zedeleyen, kimlik algısını kıran ve öznenin kendisiyle ilişkisini yaralayan bir ruhsal yapı olarak ele alınıyor.

Kitapta eşzamanlılık (senkronisite), zamansal kopuş ile bütünlük arasında kurulan bir köprü olarak düşünülüyor. Nedensellik merkezli modern zaman anlayışının ötesine geçilerek, anlamın sadece neden-sonuç ilişkisiyle değil, simgesel ve arketipsel bağlarla kurulduğu gösteriliyor. Böylece insan deneyimi, mekanik zaman algısından çıkarılıp anlam, sembol ve bilinçdışı süreçlerle birlikte ele alınıyor.

Eserin ikinci ana ekseni kötülük problemi. Stein ve Caramazza, Jung ve Erich Neumann üzerinden kötülüğü ahlaki bir sapma olarak değil, insan psişesinin karanlık, bastırılmış ve gölge boyutlarının kaçınılmaz bir parçası olarak yorumluyor. Kötülük, bireysel patolojinin ötesinde, kolektif bilinçdışı, tarihsel travmalar ve kuşaklararası aktarım süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, kötülüğü dışsallaştıran modern düşünceyi eleştiriyor ve insanın karanlık yönleriyle yüzleşmesini etik bir zorunluluk olarak konumlandırıyor.

Kitap, Jungcu psikolojinin sıkça eleştirildiği “metafizik” boyutunu savunmacı bir şekilde değil, varoluşsal derinlik üzerinden yeniden kuruyor. Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi, Jung’un özgünlüğü verdiği cevaplardan çok, sorduğu soruların yakıcılığında görülüyor. Zamansallık, kötülük, mit, sembol, utanç ve anlam kaybı gibi temalar, modern insanın ruhsal krizleriyle doğrudan ilişkilendiriliyor. Jungcu yaklaşım, modern dünyada anlamın çözülmesine karşı bir içsel bütünlük arayışı olarak okunuyor.

Kitap aynı zamanda modern uygarlığın anlam kaybı, yabancılaşma ve ruhsal çözülme sorunlarına Jungcu perspektiften yanıtlar üretmeye çalışıyor. Müzik, metafizik, mitoloji ve bilinçdışı imgeler aracılığıyla insanın kendisiyle ve tarihiyle yeniden bağ kurma imkânları tartışılıyor. Stein ve Caramazza’nın diyaloğu, Jungcu psikolojiyi kapalı bir doktrin olarak değil, yaşayan, tartışan ve dönüşen bir düşünce alanı olarak sunuyor.

Bu yönüyle eser, Jungcu psikolojide zamansallık, utanç ve kötülük kavramlarını yalnızca teorik düzeyde değil, insanın varoluşsal deneyimi içinde konumlandıran bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Kitap, Jungcu düşüncenin modern dünyada neden hâlâ anlamlı olduğunu, insanın anlam, etik ve ruhsal bütünlük arayışına nasıl katkı sunduğunu gösteren derinlikli bir düşünsel çerçeve kuruyor.

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi
Çeviren: Erdem Tilci • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 152 sayfa • 2026

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi (2026)

Alain Sauteraud’un bu kitabı, yas deneyimini yalnızca bir kayıp tepkisi olarak değil, insanın varoluşunu yeniden kurma süreci olarak ele alıyor. Yazar, ölümü izleyen dönemi psikolojik bir boşluk, yön kaybı ve kimlik kırılması üzerinden okuyor. Yas, burada sadece acı değil, anlamın çözülmesi ve yeniden örgütlenmesi süreci olarak görülüyor. Kayıp, bireyin zaman algısını, ilişkilerini ve benlik anlatısını dönüştürüyor, kişi dünyayla bağını yeniden kurmaya çalışıyor.

Eserde yas, evrensel ve katı aşamalarla açıklanmıyor; her yas deneyiminin özgünlüğü vurgulanıyor. Sauteraud, suçluluk, öfke, inkâr, özlem ve çaresizlik gibi duyguları patolojik tepkiler olarak değil, insan olmanın doğal parçaları olarak yorumluyor. Yas süreci doğrusal bir iyileşme çizgisi gibi ilerlemiyor, inişli çıkışlı, kırılgan ve süreksiz bir iç yolculuk olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım, bireyin acıyı bastırmak yerine anlamlandırmasına alan açıyor.

‘Yas Psikolojisi’ (‘Vivre après ta mort’), yas psikolojisini klinik tanımların ötesine taşıyor ve onu varoluşsal bir deneyim olarak konumlandırıyor. Sauteraud, yasın insanı hem kırılganlaştırdığını hem de daha duyarlı ve dikkatli bir varoluşa açtığını gösteriyor. Yas, bu çerçevede yalnızca geçmişteki bir kayba değil, geleceğe dair kurulan anlamlara da dokunuyor. Birey, kayıpla birlikte dünyaya bakışını, değerlerini ve yaşam yönünü yeniden düşünmeye başlıyor. Bu yönüyle eser, modern psikoloji literatüründe yasın insani, etik ve varoluşsal boyutlarını birlikte düşünen önemli bir kaynak ve alanında temel bir düşünsel referans niteliği taşıyor. Kitap, yasın insan hayatındaki dönüştürücü gücünü kavramak isteyenler için güçlü bir düşünsel zemin sunuyor. Bu yaklaşım, yasın insanı daha derin, daha bilinçli ve daha sorumlu bir yaşama taşıdığını gösterir.

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi: Sevilen Bir Yakının Ölümüyle Baş Etmek
Çeviren: Z. Hazal Louze • İletişim Yayınları
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Haru Yamada — Kiku (2025)

Haru Yamada’nın bu kitabı, dinlemeyi yalnızca işitsel bir beceri olarak değil, kültürel, ilişkisel ve etik bir pratik olarak ele alıyor. Yamada’ya göre dinlemek, sesi algılamaktan çok daha fazlasını içeriyor; insanın karşısındakini, bağlamı ve kendisini aynı anda fark ettiği çok katmanlı bir yön bulma becerisi sunuyor. Kitap, dinlemeyi dünyada kaybolmamak için kullanılan bir “insan navigasyon sistemi” olarak düşünmeye davet ediyor.

Kitabın giriş yazısında anlatılan kişisel deneyimler –yanlış durakta inmek, bir yabancının yardımıyla yolu bulmak, Tokyo’daki tren melodileri– dinlemenin hayatın akışını nasıl yönlendirdiğini somutlaştırıyor. Yamada, Japonca “Kiku” (聴く) karakterinin kulak ve “on dört kalp” birleşiminden oluşmasına dikkat çekerek, gerçek dinlemenin yalnızca kulakla değil, çoklu bir duygusal ve zihinsel açıklıkla gerçekleştiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, dinlemenin görsel, bedensel, kültürel ve duygusal boyutlarını birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Kitap boyunca dinlemenin yüzeydeki sözcüklerle sınırlı kalmadığı, dilin “derin yapısını”, yani ilişkisel niyetleri, duygusal enerjileri ve kültürel kodları açığa çıkardığı gösteriliyor. Yamada, dinleyenin pasif bir alıcı olmadığını; hangi sese yanıt verileceğine, nasıl bir mesafe kurulacağına ve dinlemeye devam edip etmemenin anlamına aktif olarak karar verdiğini savunuyor. Bu nedenle dinleme, hem kendini tanıma hem de başkalarıyla ilişki kurma biçimi olarak ele alınıyor.

‘Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı’ (‘KIKU: Japanese Art of Listening’), her bölümde Japon yazı karakterlerinden yola çıkan kavramsal çerçeveler ve gündelik hayata uygulanabilir pratiklerle, dinleme zekâsının geliştirilebilir bir yetkinlik olduğunu ileri sürüyor. Gürültü, yanlış bilgi ve hız çağında kitap, daha iyi konuşmaktan önce daha iyi dinlemenin etik ve insani bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

Haru Yamada — Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı
Çeviren: Şafak Tahmaz • Say Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2025

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi (2026)

Selin Melikler’in ‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’ adlı kitabı, deliliği tıbbi ya da patolojik bir sapma olarak değil, düşünce ve sanat tarihinde trajik bir deneyim olarak ele alan eleştirel bir inceleme sunuyor. Melikler, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan temel metinleri merkeze alarak, deliliğin akıl karşısında bastırılan bir “eksiklik” değil, modern öznenin sınırlarını açığa çıkaran kurucu bir deneyim olduğunu tartışıyor.

Kitap, Nietzsche’nin trajedi, Dionysosçu taşkınlık ve aklın sınırları üzerine düşüncelerini, Foucault’nun deliliğin tarihine ilişkin çözümlemeleriyle birlikte okuyor. Bu iki düşünür arasında kurulan hat, deliliğin dışlanma, sessizleştirilme ve denetim altına alınma süreçlerini görünür kılarken, aynı zamanda deliliğin düşünceyi sarsan ve dönüştüren gücünü de öne çıkarıyor. Delilik, burada modern rasyonalitenin karanlık karşıtı olarak değil, onun kırılganlığını ifşa eden bir eşik deneyimi olarak konumlanıyor.

Melikler, felsefi metinlerle yetinmeyip çağdaş trajik sanatın güçlü örneklerinden Lars von Trier sinemasını da tartışmaya dahil ediyor. Von Trier’in filmleri, deliliğin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını güncel imgeler üzerinden düşünmek için bir alan açıyor. Böylece delilik, tarihsel bir kavram olmanın ötesinde, bugün hâlâ süren bir deneyim olarak ele alınıyor.

‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’, deliliği aklın dışında tutan açıklamalara karşı, onu düşüncenin merkezine yerleştiren bir okuma öneriyor. Kitap, felsefe, sanat ve eleştirel teoriyle ilgilenen okurlar için deliliğin neden hâlâ vazgeçilmez bir sorgulama alanı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi
• Agora Kitaplığı
Felsefe • 176 sayfa • 2026

Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır (2025)

Joseph Murphy bu kitabında, zihnin bilinçli ve bilinçaltı katmanlarının insan yaşamını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Ona göre insanın yaşadığı deneyimler, büyük ölçüde zihninde taşıdığı inançlar ve düşünce kalıplarıyla şekilleniyor. Zihin yasaları evrensel biçimde işliyor ve kişi bu yasaları fark ederek kullandığında yaşamında belirgin değişimler yaratabiliyor.

‘Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır’ (‘How to Use the Laws of the Mind’), bilinçli zihnin seçim yapan, düşünen yön olduğunu; bilinçaltının ise bu düşünceleri sorgulamadan kabul edip uygulayan bir güç olarak çalıştığını söylüyor. Murphy, tekrar edilen düşüncelerin ve duyguların bilinçaltına yerleştiğini, bunun da davranışlara ve sonuçlara dönüştüğünü vurguluyor. Bu nedenle olumlama, imgelem ve dua gibi yöntemlerin bilinçaltıyla iletişim kurmanın yolları olduğunu açıklıyor.

Yazar, korku, suçluluk ve olumsuz inançların zihinsel yasaları yanlış yönde çalıştırdığını ifade ediyor. Zihnin korkuya değil güvene odaklandığında daha uyumlu sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sağlık, ilişkiler ve maddi yaşam alanlarında yaşanan pek çok sorunun kökeninde zihinsel çatışmalar bulunduğunu örneklerle anlatıyor.

Murphy ayrıca dini ve spiritüel metinleri simgesel bir dille yorumluyor. Bu metinlerin zihnin işleyişine dair evrensel ilkeleri anlattığını söylüyor. Kitap, zihni bilinçli biçimde kullanmanın bireye hem içsel denge hem de dış dünyada başarı kazandırdığını savunuyor. Bu yönüyle eser, modern kişisel gelişim düşüncesinin temel taşlarından biri sayılıyor.

  • Künye: Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır, çeviren: İbrahim Şener, Salon Yayınları, psikoloji, 208 sayfa, 2025

Anders Hansen – Güçlü Beyin (2025)

Anders Hansen, bu kitabında modern insanın tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, depresyon ve kronik stresle kurduğu ilişkiyi beyin biyolojisi üzerinden açıklıyor. Zihinsel sorunların yalnızca psikolojik ya da iradeyle ilgili olmadığını, büyük ölçüde hareketsiz yaşamla bağlantılı olduğunu savunuyor. Hansen’e göre beyin, evrimsel olarak hareket etmek üzere biçimleniyor ve bu beklenti karşılanmadığında zihinsel denge bozuluyor.

‘Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi’ (‘Hjärnstark: Hur motion och träning stärker din hjärna’) , düzenli egzersizin hafıza, odaklanma, yaratıcılık ve duygusal dayanıklılık üzerindeki etkilerini güncel nörobilim araştırmalarıyla ortaya koyuyor. Sudoku, bulmaca ya da zihinsel takviyelerle kıyaslandığında hareketin çok daha güçlü bir “beyin jimnastiği” sağladığını gösteriyor. Yürüyüş, koşu ya da basit fiziksel aktiviteler sırasında beynin yeni hücreler ürettiğini, bağlantılarını güçlendirdiğini ve stres hormonlarını düzenlediğini anlatıyor.

Hansen, DEHB ve depresyon gibi durumlarda egzersizin neden bu kadar etkili olduğunu da açıklıyor. Hareket, beynin ödül sistemini doğal biçimde uyarıyor, kaygıyı azaltıyor ve zihinsel berraklığı artırıyor. Bu etki, kısa vadeli bir rahatlamadan ibaret kalmıyor; düzenli tekrarlandığında kalıcı bir zihinsel dönüşüm sağlıyor.

‘Güçlü Beyin’, iyi hissetmenin karmaşık yöntemlerde değil, bedeni harekete geçirmekte yattığını savunuyor. Kitap, zihinsel sağlığı yeniden düşünmek açısından önemli bir yerde duruyor ve okuru ilk adımı atmaya çağırıyor.

  • Künye: Anders Hansen – Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi, çeviren: Aylin Ünal, Nova Kitap, bilim, 232 sayfa, 2025