Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi (2026)

Murray Stein ve Elena Caramazza’nın birlikte kaleme aldığı bu eser, Jungcu psikolojiyi yalnızca klinik bir yaklaşım olarak değil, insanın varoluşsal sorunlarını anlamaya yönelik bütünlüklü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi’ (‘Temporality, Shame, and the Problem of Evil in Jungian Psychology: An Exchange of Ideas’), iki düşünür arasında gelişen entelektüel bir diyalog biçiminde kurgulanıyor ve zamansallık, utanç ve kötülük problemini analitik psikoloji ekseninde derinlemesine tartışıyor. Metin, Jungcu kuramın simgesel, arketipsel ve varoluşsal boyutlarını çağdaş dünyanın anlam kriziyle ilişkilendirerek yeniden yorumluyor.

Eserin merkezinde zamansallık (temporality) kavramı yer alıyor. İnsan deneyimi, doğrusal bir zaman akışı olarak değil, çok katmanlı ve farklı zaman kiplerinin iç içe geçtiği bir yapı olarak ele alınıyor. Stein’in geliştirdiği “dört zamansallık tarzı” yaklaşımı, insanın geçmiş, şimdi, gelecek ve eşzamanlılık düzlemlerinde nasıl varlık kurduğunu analiz ediyor. Bu çerçevede utanç, yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, zamanla kurulan ilişkinin bozulmasıyla ortaya çıkan derin bir varoluşsal deneyim olarak yorumlanıyor. Utanç, benliğin sürekliliğini zedeleyen, kimlik algısını kıran ve öznenin kendisiyle ilişkisini yaralayan bir ruhsal yapı olarak ele alınıyor.

Kitapta eşzamanlılık (senkronisite), zamansal kopuş ile bütünlük arasında kurulan bir köprü olarak düşünülüyor. Nedensellik merkezli modern zaman anlayışının ötesine geçilerek, anlamın sadece neden-sonuç ilişkisiyle değil, simgesel ve arketipsel bağlarla kurulduğu gösteriliyor. Böylece insan deneyimi, mekanik zaman algısından çıkarılıp anlam, sembol ve bilinçdışı süreçlerle birlikte ele alınıyor.

Eserin ikinci ana ekseni kötülük problemi. Stein ve Caramazza, Jung ve Erich Neumann üzerinden kötülüğü ahlaki bir sapma olarak değil, insan psişesinin karanlık, bastırılmış ve gölge boyutlarının kaçınılmaz bir parçası olarak yorumluyor. Kötülük, bireysel patolojinin ötesinde, kolektif bilinçdışı, tarihsel travmalar ve kuşaklararası aktarım süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, kötülüğü dışsallaştıran modern düşünceyi eleştiriyor ve insanın karanlık yönleriyle yüzleşmesini etik bir zorunluluk olarak konumlandırıyor.

Kitap, Jungcu psikolojinin sıkça eleştirildiği “metafizik” boyutunu savunmacı bir şekilde değil, varoluşsal derinlik üzerinden yeniden kuruyor. Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi, Jung’un özgünlüğü verdiği cevaplardan çok, sorduğu soruların yakıcılığında görülüyor. Zamansallık, kötülük, mit, sembol, utanç ve anlam kaybı gibi temalar, modern insanın ruhsal krizleriyle doğrudan ilişkilendiriliyor. Jungcu yaklaşım, modern dünyada anlamın çözülmesine karşı bir içsel bütünlük arayışı olarak okunuyor.

Kitap aynı zamanda modern uygarlığın anlam kaybı, yabancılaşma ve ruhsal çözülme sorunlarına Jungcu perspektiften yanıtlar üretmeye çalışıyor. Müzik, metafizik, mitoloji ve bilinçdışı imgeler aracılığıyla insanın kendisiyle ve tarihiyle yeniden bağ kurma imkânları tartışılıyor. Stein ve Caramazza’nın diyaloğu, Jungcu psikolojiyi kapalı bir doktrin olarak değil, yaşayan, tartışan ve dönüşen bir düşünce alanı olarak sunuyor.

Bu yönüyle eser, Jungcu psikolojide zamansallık, utanç ve kötülük kavramlarını yalnızca teorik düzeyde değil, insanın varoluşsal deneyimi içinde konumlandıran bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Kitap, Jungcu düşüncenin modern dünyada neden hâlâ anlamlı olduğunu, insanın anlam, etik ve ruhsal bütünlük arayışına nasıl katkı sunduğunu gösteren derinlikli bir düşünsel çerçeve kuruyor.

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi
Çeviren: Erdem Tilci • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 152 sayfa • 2026

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi (2026)

Alain Sauteraud’un bu kitabı, yas deneyimini yalnızca bir kayıp tepkisi olarak değil, insanın varoluşunu yeniden kurma süreci olarak ele alıyor. Yazar, ölümü izleyen dönemi psikolojik bir boşluk, yön kaybı ve kimlik kırılması üzerinden okuyor. Yas, burada sadece acı değil, anlamın çözülmesi ve yeniden örgütlenmesi süreci olarak görülüyor. Kayıp, bireyin zaman algısını, ilişkilerini ve benlik anlatısını dönüştürüyor, kişi dünyayla bağını yeniden kurmaya çalışıyor.

Eserde yas, evrensel ve katı aşamalarla açıklanmıyor; her yas deneyiminin özgünlüğü vurgulanıyor. Sauteraud, suçluluk, öfke, inkâr, özlem ve çaresizlik gibi duyguları patolojik tepkiler olarak değil, insan olmanın doğal parçaları olarak yorumluyor. Yas süreci doğrusal bir iyileşme çizgisi gibi ilerlemiyor, inişli çıkışlı, kırılgan ve süreksiz bir iç yolculuk olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım, bireyin acıyı bastırmak yerine anlamlandırmasına alan açıyor.

‘Yas Psikolojisi’ (‘Vivre après ta mort’), yas psikolojisini klinik tanımların ötesine taşıyor ve onu varoluşsal bir deneyim olarak konumlandırıyor. Sauteraud, yasın insanı hem kırılganlaştırdığını hem de daha duyarlı ve dikkatli bir varoluşa açtığını gösteriyor. Yas, bu çerçevede yalnızca geçmişteki bir kayba değil, geleceğe dair kurulan anlamlara da dokunuyor. Birey, kayıpla birlikte dünyaya bakışını, değerlerini ve yaşam yönünü yeniden düşünmeye başlıyor. Bu yönüyle eser, modern psikoloji literatüründe yasın insani, etik ve varoluşsal boyutlarını birlikte düşünen önemli bir kaynak ve alanında temel bir düşünsel referans niteliği taşıyor. Kitap, yasın insan hayatındaki dönüştürücü gücünü kavramak isteyenler için güçlü bir düşünsel zemin sunuyor. Bu yaklaşım, yasın insanı daha derin, daha bilinçli ve daha sorumlu bir yaşama taşıdığını gösterir.

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi: Sevilen Bir Yakının Ölümüyle Baş Etmek
Çeviren: Z. Hazal Louze • İletişim Yayınları
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Haru Yamada — Kiku (2025)

Haru Yamada’nın bu kitabı, dinlemeyi yalnızca işitsel bir beceri olarak değil, kültürel, ilişkisel ve etik bir pratik olarak ele alıyor. Yamada’ya göre dinlemek, sesi algılamaktan çok daha fazlasını içeriyor; insanın karşısındakini, bağlamı ve kendisini aynı anda fark ettiği çok katmanlı bir yön bulma becerisi sunuyor. Kitap, dinlemeyi dünyada kaybolmamak için kullanılan bir “insan navigasyon sistemi” olarak düşünmeye davet ediyor.

Kitabın giriş yazısında anlatılan kişisel deneyimler –yanlış durakta inmek, bir yabancının yardımıyla yolu bulmak, Tokyo’daki tren melodileri– dinlemenin hayatın akışını nasıl yönlendirdiğini somutlaştırıyor. Yamada, Japonca “Kiku” (聴く) karakterinin kulak ve “on dört kalp” birleşiminden oluşmasına dikkat çekerek, gerçek dinlemenin yalnızca kulakla değil, çoklu bir duygusal ve zihinsel açıklıkla gerçekleştiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, dinlemenin görsel, bedensel, kültürel ve duygusal boyutlarını birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Kitap boyunca dinlemenin yüzeydeki sözcüklerle sınırlı kalmadığı, dilin “derin yapısını”, yani ilişkisel niyetleri, duygusal enerjileri ve kültürel kodları açığa çıkardığı gösteriliyor. Yamada, dinleyenin pasif bir alıcı olmadığını; hangi sese yanıt verileceğine, nasıl bir mesafe kurulacağına ve dinlemeye devam edip etmemenin anlamına aktif olarak karar verdiğini savunuyor. Bu nedenle dinleme, hem kendini tanıma hem de başkalarıyla ilişki kurma biçimi olarak ele alınıyor.

‘Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı’ (‘KIKU: Japanese Art of Listening’), her bölümde Japon yazı karakterlerinden yola çıkan kavramsal çerçeveler ve gündelik hayata uygulanabilir pratiklerle, dinleme zekâsının geliştirilebilir bir yetkinlik olduğunu ileri sürüyor. Gürültü, yanlış bilgi ve hız çağında kitap, daha iyi konuşmaktan önce daha iyi dinlemenin etik ve insani bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

Haru Yamada — Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı
Çeviren: Şafak Tahmaz • Say Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2025

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi (2026)

Selin Melikler’in ‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’ adlı kitabı, deliliği tıbbi ya da patolojik bir sapma olarak değil, düşünce ve sanat tarihinde trajik bir deneyim olarak ele alan eleştirel bir inceleme sunuyor. Melikler, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan temel metinleri merkeze alarak, deliliğin akıl karşısında bastırılan bir “eksiklik” değil, modern öznenin sınırlarını açığa çıkaran kurucu bir deneyim olduğunu tartışıyor.

Kitap, Nietzsche’nin trajedi, Dionysosçu taşkınlık ve aklın sınırları üzerine düşüncelerini, Foucault’nun deliliğin tarihine ilişkin çözümlemeleriyle birlikte okuyor. Bu iki düşünür arasında kurulan hat, deliliğin dışlanma, sessizleştirilme ve denetim altına alınma süreçlerini görünür kılarken, aynı zamanda deliliğin düşünceyi sarsan ve dönüştüren gücünü de öne çıkarıyor. Delilik, burada modern rasyonalitenin karanlık karşıtı olarak değil, onun kırılganlığını ifşa eden bir eşik deneyimi olarak konumlanıyor.

Melikler, felsefi metinlerle yetinmeyip çağdaş trajik sanatın güçlü örneklerinden Lars von Trier sinemasını da tartışmaya dahil ediyor. Von Trier’in filmleri, deliliğin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını güncel imgeler üzerinden düşünmek için bir alan açıyor. Böylece delilik, tarihsel bir kavram olmanın ötesinde, bugün hâlâ süren bir deneyim olarak ele alınıyor.

‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’, deliliği aklın dışında tutan açıklamalara karşı, onu düşüncenin merkezine yerleştiren bir okuma öneriyor. Kitap, felsefe, sanat ve eleştirel teoriyle ilgilenen okurlar için deliliğin neden hâlâ vazgeçilmez bir sorgulama alanı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi
• Agora Kitaplığı
Felsefe • 176 sayfa • 2026

Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır (2025)

Joseph Murphy bu kitabında, zihnin bilinçli ve bilinçaltı katmanlarının insan yaşamını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Ona göre insanın yaşadığı deneyimler, büyük ölçüde zihninde taşıdığı inançlar ve düşünce kalıplarıyla şekilleniyor. Zihin yasaları evrensel biçimde işliyor ve kişi bu yasaları fark ederek kullandığında yaşamında belirgin değişimler yaratabiliyor.

‘Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır’ (‘How to Use the Laws of the Mind’), bilinçli zihnin seçim yapan, düşünen yön olduğunu; bilinçaltının ise bu düşünceleri sorgulamadan kabul edip uygulayan bir güç olarak çalıştığını söylüyor. Murphy, tekrar edilen düşüncelerin ve duyguların bilinçaltına yerleştiğini, bunun da davranışlara ve sonuçlara dönüştüğünü vurguluyor. Bu nedenle olumlama, imgelem ve dua gibi yöntemlerin bilinçaltıyla iletişim kurmanın yolları olduğunu açıklıyor.

Yazar, korku, suçluluk ve olumsuz inançların zihinsel yasaları yanlış yönde çalıştırdığını ifade ediyor. Zihnin korkuya değil güvene odaklandığında daha uyumlu sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sağlık, ilişkiler ve maddi yaşam alanlarında yaşanan pek çok sorunun kökeninde zihinsel çatışmalar bulunduğunu örneklerle anlatıyor.

Murphy ayrıca dini ve spiritüel metinleri simgesel bir dille yorumluyor. Bu metinlerin zihnin işleyişine dair evrensel ilkeleri anlattığını söylüyor. Kitap, zihni bilinçli biçimde kullanmanın bireye hem içsel denge hem de dış dünyada başarı kazandırdığını savunuyor. Bu yönüyle eser, modern kişisel gelişim düşüncesinin temel taşlarından biri sayılıyor.

  • Künye: Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır, çeviren: İbrahim Şener, Salon Yayınları, psikoloji, 208 sayfa, 2025

Anders Hansen – Güçlü Beyin (2025)

Anders Hansen, bu kitabında modern insanın tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, depresyon ve kronik stresle kurduğu ilişkiyi beyin biyolojisi üzerinden açıklıyor. Zihinsel sorunların yalnızca psikolojik ya da iradeyle ilgili olmadığını, büyük ölçüde hareketsiz yaşamla bağlantılı olduğunu savunuyor. Hansen’e göre beyin, evrimsel olarak hareket etmek üzere biçimleniyor ve bu beklenti karşılanmadığında zihinsel denge bozuluyor.

‘Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi’ (‘Hjärnstark: Hur motion och träning stärker din hjärna’) , düzenli egzersizin hafıza, odaklanma, yaratıcılık ve duygusal dayanıklılık üzerindeki etkilerini güncel nörobilim araştırmalarıyla ortaya koyuyor. Sudoku, bulmaca ya da zihinsel takviyelerle kıyaslandığında hareketin çok daha güçlü bir “beyin jimnastiği” sağladığını gösteriyor. Yürüyüş, koşu ya da basit fiziksel aktiviteler sırasında beynin yeni hücreler ürettiğini, bağlantılarını güçlendirdiğini ve stres hormonlarını düzenlediğini anlatıyor.

Hansen, DEHB ve depresyon gibi durumlarda egzersizin neden bu kadar etkili olduğunu da açıklıyor. Hareket, beynin ödül sistemini doğal biçimde uyarıyor, kaygıyı azaltıyor ve zihinsel berraklığı artırıyor. Bu etki, kısa vadeli bir rahatlamadan ibaret kalmıyor; düzenli tekrarlandığında kalıcı bir zihinsel dönüşüm sağlıyor.

‘Güçlü Beyin’, iyi hissetmenin karmaşık yöntemlerde değil, bedeni harekete geçirmekte yattığını savunuyor. Kitap, zihinsel sağlığı yeniden düşünmek açısından önemli bir yerde duruyor ve okuru ilk adımı atmaya çağırıyor.

  • Künye: Anders Hansen – Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi, çeviren: Aylin Ünal, Nova Kitap, bilim, 232 sayfa, 2025

Ferhat Jak İçöz – Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik (2025)

Ferhat Jak İçöz’ün ‘Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik’ adlı kitabı, varoluşçu psikoterapinin temel kavramlarını Türkiye’nin kültürel ve toplumsal gerçekliği içinde yeniden düşünmeye davet eden bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Varoluşçu yaklaşımın insanın anlam arayışı, özgürlükle gelen sorumluluk, ölüm ve hiçlik gibi sınır deneyimleri üzerine kurulu yapısını yalnızca kuramsal bir çerçeve olarak değil, terapötik ilişkide canlı biçimde işleyen bir süreç olarak ele alıyor.

Kitap, felsefi arka planı sade bir dille anlatırken, bu kavramların seans odasında nasıl somutlaştığını — danışanın deneyimini fenomenolojik olarak takip etmekten terapötik diyaloğun nasıl kurulduğuna, zorlayıcı duygularla çalışmaktan vaka formülasyonu oluşturmaya kadar — uygulamaya dönük araçlarla gösteriyor. Böylece varoluşçu düşüncenin soyut kavramları, klinik pratikte elle tutulur bir karşılık kazanıyor.

İçöz’ün çalışması, Türkiye’deki ruh sağlığı alanının hızla çeşitlenen ihtiyaçlarına yanıt veren bir rehber niteliğinde. Hem terapistler hem psikoloji öğrencileri hem de varoluşsal sorularla ilgilenen okurlar için, insanın dünyaya “atılmışlığı”, ilişkilerdeki kırılganlığı, seçimlerin ağırlığı ve anlam üretme çabasını birlikte düşünmeye imkân veren kapsamlı bir kaynak.

‘Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik’, varoluşçu psikoterapiyi ülkemiz bağlamında erişilebilir kılmasıyla, Türkiye’deki psikoterapi literatürüne önemli bir katkı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Ferhat Jak İçöz – Anlam, Cesaret, Ölüm, Hiçlik, Epsilon Yayıncılık, psikoloji, 464 sayfa, 2025

Anthony Storr – Müzik ve Zihin (2025)

Anthony Storr, bu kitabında müziğin insan zihnindeki kökenini ve işlevini araştırıyor. Müzik üretme ve müzikten haz alma kapasitesinin biyolojik bir lüks değil, insan deneyiminin temel unsuru olduğunu savunuyor. Storr, müziğin duyguları ifade etme biçimimizi derinleştirdiğini, zaman algımızı düzenlediğini ve kişilerarası bağları güçlendirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, müziğin yalnızca estetik bir etkinlik olmadığını, bilişsel süreçleri ve benlik deneyimini şekillendiren bir yapı oluşturduğunu düşündürüyor.

Yazar, müziğin konuşmanın bir türevi olarak değil, kendi başına gelişen bağımsız bir iletişim sistemi olduğunu vurguluyor. Müziğin ritim, tekrar ve yapı yoluyla zihinsel düzen yarattığını, kaotik duyguları bütünleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Storr, yaratıcılık ile psişik bütünlük arasındaki ilişkiyi değerlendirerek müziğin içsel dünyayı dengede tuttuğunu öne sürüyor. Bu çerçeve, müziğin hem bireysel iyilik halini hem de kolektif uyumu desteklediğini gösteriyor.

‘Müzik ve Zihin’ (‘Music and the Mind’), antropolojiden psikolojiye uzanan geniş bir alanı birleştirerek müziğin insan türünün gelişiminde neden merkezi bir rol oynadığını açıklıyor. Storr’un müziği zihinsel sağlık, bilinç ve toplumsal yaşam bağlamında yorumlaması, eseri alanında önemli kılıyor. Kitap, müziğin biyolojik, kültürel ve duygusal boyutlarını bütünleyen yaklaşımıyla modern müzik psikolojisinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kitap, müziğin insan zihnindeki yerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Anthony Storr – Müzik ve Zihin, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, psikoloji, 312 sayfa, 2025

Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları (2025)

Dasha Kiper bu eserinde, demansın yalnızca bilişsel bir hastalık olmadığını, kişinin gerçeklik algısını, benlik hissini ve ilişkiler kurma biçimini kökten dönüştüren bir yolculuk olduğunu anlatıyor. Yazar, nörobilimsel verilerle kişisel bakım hikayelerini birleştiriyor ve hastalar ile bakım verenler arasındaki görünmez sınırların nasıl yeniden çiziliyor olduğunu gösteriyor. Demanslı bireylerin davranışlarının iradi bir tercih değil, değişen beyin işlevlerinin doğal sonucu olduğunu vurguluyor.

Kiper, bakım verenlerin sevgi, sabır, öfke ve suçluluk arasında gidip gelen karmaşık bir ruh halinde yaşadığını aktarıyor. Empati kurma çabasının çoğu zaman mantıkla çatışıyor olması, bakım ilişkisini yıpratıyor ve insan zihninin sınırlı duygusal kapasitesini görünür kılıyor. Bu süreçte gerçekliğe uyum sağlama zorunluluğu, bakım verenleri sürekli bir iç sorgulamaya sürüklüyor.

‘Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri’ (‘Travelers to Unimaginable Lands: Stories of Dementia, the Caregiver, and the Human Brain’), demansla yaşamanın bir kayıp hikayesi değil, dönüşen bir varoluş deneyimi olduğunu söylüyor. Kiper, kabullenmenin teslimiyet değil, yeni bir iletişim biçimi geliştirme çabası olduğunu hissettiriyor. Anlatı, hem bilimsel hem insani bir perspektiften, kırılgan hafızaların içinde anlam arıyor ve okuru derin bir farkındalığa çağırıyor.

Yazar, okuyucuya bakım sürecinde kontrol edemediği durumlarla barışmayı öğretiyor ve mükemmel çözüm arayışının yerini anlayışın alması gerektiğini sezdiriyor. Zamanın parçalanıyor olması, dilin çözülüyor gibi görünmesi ve tanıdık yüzlerin yabancılaşıyor hissi yaratması, anlatının merkezinde yer alıyor. Böylece demans, korkutucu bir bilinmezlik değil, dikkatle izleniyor ve anlamlandırılıyor bir iç hareket olarak kavranıyor. Okur, hafıza kaybının ardındaki insan hikayesini görmeye başlıyor ve bu kırılgan yolculuğa daha şefkatli bakıyor.

  • Künye: Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri, çeviren: Zeynep Arık Tozar, Domingo Kitap, psikoloji, 240 sayfa, 2025