Kate Abramson – Gaslighting (2025)

Gaslighting, yalnızca bireyler arası bir manipülasyon biçimi değil; aynı zamanda sosyal ilişkiler, iktidar yapıları ve normatif beklentilerle iç içe geçmiş bir baskı mekanizması olarak işliyor. Abramson bu kavramı yalnızca psikolojik değil, etik ve felsefi bir mesele olarak da ele alıyor. ‘Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı’ (‘A Philosopher Looks at Gaslighting’), gaslighting’in mağduru değil de failine odaklanarak bu eylemin ardında yatan niyetleri, güç ilişkilerini ve toplumsal bağlamları inceliyor. Failin amacı, mağdurun gerçeklik algısını sistematik şekilde bozmak ve kendi algılarını ona dayatmak oluyor.

Gaslighting’in fail tarafından nasıl planlı bir süreç hâline getirildiği ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Bu süreçte kullanılan stratejiler arasında inkâr, alaya alma, abartma ya da önemsizleştirme gibi taktikler yer alıyor. Abramson, bu manipülasyonun sadece bireysel değil, aynı zamanda kültürel olarak da desteklenebileceğini gösteriyor. Özellikle ataerkil toplumlarda kadınların deneyimlerinin daha kolay göz ardı edilmesi, gaslighting’in etkisini artırıyor.

Kitap ayrıca gaslighting’in ahlaki boyutlarını da sorguluyor. Yazar, mağdurun özerkliğini yok eden bu eylemin ciddi bir etik ihlal olduğunu belirtiyor. Gaslighting yalnızca insanın kendiyle olan ilişkisini değil, başkalarıyla olan ilişkilerini de kökten sarsıyor. Abramson, bu yıkıcı manipülasyonu görünür kılarak hem felsefi hem de toplumsal sorumlulukları hatırlatıyor.

  • Künye: Kate Abramson – Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı, çeviren: Ömer Anlatan, Timaş Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Gad Saad – Mutluluk Hakkında Acı Gerçek (2025)

Gad Saad’ın bu kitabı, mutluluğu yakalamanın bilimsel, felsefi ve kişisel yollarını sorguluyor. ‘Mutluluk Hakkında Acı Gerçek: İyi Yaşamın 8 Sırrı’ (‘The Saad Truth About Happiness: 8 Secrets for Leading the Good Life’) , mutluluğun sadece bireysel hislerden ibaret olmadığını, evrimsel psikoloji ve mantık temelli düşünceyle de şekillendiğini savunuyor. Kitap, hayatın anlamını bulmak ve tatmin edici bir yaşam sürmek isteyen okurlara sekiz temel ilke sunuyor.

Saad, mutluluğun biyolojik bir temele sahip olduğunu belirtiyor ve bireylerin doğal eğilimlerini bastırmak yerine onlarla uyumlu yaşamasının daha kalıcı bir tatmin sağladığını söylüyor. Özgürlük, bireysellik ve akıl yürütme gibi temel değerlerin, insanın içsel huzurunu beslediğini vurguluyor. Sosyal baskılara, siyasi dogmalara ya da duygusal manipülasyonlara karşı direnmenin, mutluluğun önündeki büyük engelleri kaldırdığını öne sürüyor.

Kitap boyunca Saad, mizahın, entelektüel dürüstlüğün, minnettarlığın ve cesaretin mutluluğa olan katkısını örneklerle açıklıyor. Gerçek bir yaşam memnuniyetinin, zorluklarla başa çıkma becerisini geliştirmekten ve yaşamla sahici bir ilişki kurmaktan geçtiğini ifade ediyor. Ayrıca kendini tanımanın, neyin peşinde koşulması gerektiğini anlamak açısından hayati bir adım olduğunu belirtiyor.

‘Mutluluk Hakkında Acı Gerçek’, popüler bilim ile kişisel gelişimi harmanlayan bir dille yazılmış. Okura sadece mutlu olmayı değil, nasıl daha bilinçli ve dirençli yaşanacağını da anlatıyor. Gad Saad, hem akademik donanımıyla hem de mizahi üslubuyla, mutluluğun evrensel değil, kişisel bir keşif olduğunu düşündürüyor.

  • Künye: Gad Saad – Mutluluk Hakkında Acı Gerçek: İyi Yaşamın 8 Sırrı, çeviren: Barış Tayfun, Okuyanus Yayınları, psikoloji, 296 sayfa, 2025

Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı (2025)

Arthur Schopenhauer’un bu eseri, bireyin gündelik yaşamında karşılaştığı sıkıntılara ve beklentilere karşı nasıl daha huzurlu bir varoluş inşa edebileceğini felsefi bir sadelikle anlatıyor. ‘Mutlu Olma Sanatı’ (‘Die Kunst, glücklich zu sein’), mutluluğun ulaşılması gereken büyük ve istisnai bir şey değil, daha çok acıdan kaçınma ve beklentileri azaltma çabasıyla şekillenen bir yaşam durumu olduğunu savunuyor.

Kitapta Schopenhauer, insanın doğasında doyumsuzluk ve kıyas yapma eğilimi bulunduğunu belirtiyor. Bu eğilim mutluluğu sürekli erteleyen ve ulaşılamaz kılan bir yanılgıya yol açıyor. Ona göre insan, dış koşullardan ziyade iç dünyasında huzur aramalı. Beklentileri azaltmak, sahip olunanları takdir etmek ve başkalarının hayatıyla kendisininki arasında karşılaştırmalardan kaçınmak bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Schopenhauer, geçici hazzın peşinde koşmanın insanı daha derin bir boşluğa sürüklediğini söylüyor. Kalıcı bir içsel denge, haz peşinde koşmaktan çok sıkıntı ve acıyı azaltmaya odaklanmakla oluşuyor. Bu da kişinin yaşamındaki küçük sevinçleri, huzurlu anları ve sade alışkanlıkları yüceltmesiyle mümkün oluyor. Ona göre mutluluk, çoğu zaman “başımıza kötü bir şey gelmemesi” hâlidir; yani olumsuzluklardan korunmak bir tür mutluluktur.

Yazar, bu kısa ama etkili metninde, yaşama karşı tutumun ne denli belirleyici olduğunu gösteriyor. Mutluluk sanatı, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, iç dünyamıza yönelerek, düşünce ve tutumlarımızı dönüştürmeyi öneriyor. Bu yönüyle eser, hem bireysel dinginlik arayışında olanlara hem de yaşamı daha sade, bilinçli ve huzurlu sürdürmek isteyenlere yol gösterici bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı, çeviren: Mehmet Barış Albayrak, Sel Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2025

Kolektif – Erken Çocuklukta Okuryazarlık Deneyimi (2025)

Ev, bir çocuğun dünyayı ilk deneyimlediği, alışkanlıklarının kök saldığı temel mekânı oluşturuyor. Fransız düşünür Gaston Bachelard’ın da belirttiği gibi, ev yalnızca barınak değil, aynı zamanda çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminde belirleyici bir evren olarak işlev görüyor. Bu kitap, erken çocukluk döneminde okuryazarlık deneyimlerine odaklanırken, ev ortamının çocuğun gelişimindeki etkisini disiplinler arası bir perspektifle ele alıyor. Evde kurulan etkileşimler, yürütülen faaliyetler ve edinilen deneyimler, yalnızca öğrenme sürecini değil, aynı zamanda çocuğun yaşamla kurduğu ilişkiyi de şekillendiriyor.

Yazarlar, erken okuryazarlığı dar bir eğitim süreci olarak tanımlamanın ötesine geçiyor. Bunun yerine, çocukların yaşadığı ev ortamlarının zenginliğini, ebeveynlerle kurulan ilişkileri ve günlük hayatın içindeki rutinleri merkeze alarak daha kapsayıcı bir anlayış geliştiriyor. Okuryazarlık, yalnızca kitapla kurulan bir ilişki değil, aynı zamanda konuşma, dinleme, gözlemleme ve hayal etme gibi pek çok becerinin geliştiği bir kültürel alan olarak görülüyor. Bu açıdan bakıldığında, evde geçirilen her an, çocuğun öğrenme potansiyeline katkı sunan birer gelişim fırsatı olarak değerlendiriliyor.

Kitap, erken okuryazarlık deneyimlerinin akademik başarıdan sosyal-duygusal gelişime, dil becerilerinden iletişim yeteneklerine kadar geniş bir yelpazede nasıl etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Ailelerin ve eğitimcilerin çocukların gelişimine nasıl katkı sunabileceğine dair somut öneriler sunarken, aynı zamanda toplumsal sorumluluk bilincini de besliyor. Bilimsel verilere dayalı bu kapsamlı kaynak, çocuklara bilgi ve deneyim zenginliği kazandırmak isteyen herkes için yol gösterici bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Erken Çocuklukta Okuryazarlık Deneyimi, derleyen: A. Beyza Ateş, Koç Üniversitesi Yayınları, eğitim, 216 sayfa, 2025

Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu (2025)

Stefanie Stahl’ın bu kitabı, ilişkilerde yaşanan kararsızlık, kaçınma ve bağlanma sorunlarını psikolojik bir zeminde analiz ediyor. “Jein” – yani “hem evet hem hayır” – kelimesiyle tanımlanan bu durum, bireylerin sevgi ve yakınlık arzusuyla, özgürlük ve kontrol kaybı korkusu arasında sıkışıp kalmalarını ifade eder. Stahl, bu çelişkili duyguların ardında yatan bağlanma türlerini ortaya koyuyor ve okuyucuya bu döngüleri kırmak için pratik çözümler sunuyor.

‘Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi’ (‘Jein!: Bindungsängste erkennen und bewältigen. Hilfe für Betroffene und deren Partner’), erken çocukluk deneyimlerinin bireyin bağlanma biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlatırken, özellikle güvenli, kaçıngan ve kaygılı bağlanma tarzlarının ilişkilerdeki yansımalarını örneklerle açıklar. Bağlanma korkusuna sahip bireylerin sıklıkla yakınlıktan kaçınmak, mesafe koymak ya da partnerine karşı aşırı eleştirel olmak gibi davranışlar sergilediğini belirtiyor. Ancak bu davranışlar altında yatan temel motivasyonun, reddedilme ve kendini kaybetme korkusu olduğunu vurguluyor.

Stahl, yalnızca bu sorunu yaşayan bireylere değil, onların partnerlerine de rehberlik ediyor. Empati geliştirmeyi, kişisel sınırları tanımayı ve sağlıklı iletişim yollarını öğretmeyi amaçlıyor. Terapötik egzersizler ve öz-farkındalık çalışmalarıyla okuyucunun kendi duygusal kalıplarını tanımasına ve değiştirmesine yardımcı oluyor. Kitap boyunca “içsel çocuk” kavramı öne çıkıyor; bireyin geçmişten taşıdığı duygusal yaraların bugünkü ilişkilerini nasıl etkilediği gösteriliyor.

Kitap, yalnızca ilişkilerde yaşanan zorluklara çözüm sunmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi hedefler. Bağlanma korkusunu aşmak isteyen herkes için güçlü, anlaşılır ve umut verici bir yol haritasıdır.

  • Künye: Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi, çeviren: Ceyda Aydın, İletişim Yayınları, psikoloji, 248 sayfa, 2025

James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi (2025)

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, can sıkıntısını basit bir boş zaman duygusu olarak değil, insan zihninin işleyişine dair derin bir ipucu olarak ele alıyor. James Danckert ve John D. Eastwood, sıkılmanın aslında zihinsel bir alarm sistemi gibi çalıştığını savunurlar. Sıkıldığımızda beynimiz, içinde bulunduğumuz durumun anlamlı olmadığını ve dikkatimizin başka bir yöne yönelmesi gerektiğini bildirir. Bu bağlamda sıkıntı, pasif bir durgunluk değil, değişim arzusunun belirtisidir.

Yazarlar, can sıkıntısının yalnızca ruh haline dair bir mesele olmadığını, aynı zamanda dikkat, öz düzenleme, motivasyon ve hedef belirleme gibi temel zihinsel becerilerle yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Kimi insanlar bu durumu daha yoğun yaşarken kimileri sıkıntıyı üretkenliğe dönüştürmeyi başarır. Bu fark, bireylerin dikkat odaklarını ne kadar etkin yönettikleriyle doğrudan bağlantılıdır.

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?’ (‘Out of My Skull: The Psychology of Boredom’), can sıkıntısının olumsuzlukları kadar potansiyel faydalarına da dikkat çeker. Sıkılmak, bazen yaratıcılığın ve içsel keşfin kapılarını aralayabilir. Ancak sıkıntı kronikleştiğinde, depresyon, kaygı ve riskli davranışlarla ilişki kurmaya başlar. Özellikle dijital çağda, dikkat dağınıklığı ve sürekli uyarılma hâli, sıkıntıya tahammül sınırlarımızı düşürmüş; anlam arayışımızı sığlaştırmıştır.

Danckert ve Eastwood, sıkıntıya karşı savaşmak yerine onu anlamaya çalışmamız gerektiğini söylüyorlar. Zihnimiz bir yere ait olmadığını hissettiğinde, bu boşluğu dinlemek, bizi daha derin hedeflere yönlendirebilir. ‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, sıkıntının ne olduğunu, neden ortaya çıktığını ve onunla sağlıklı yollarla nasıl baş edilebileceğimizi anlamak isteyen herkes için bilimsel ve düşündürücü bir rehber.

  • Künye: James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?, çeviren: Cansen Mavituna, Metropolis Kitap, psikoloji, 248 sayfa, 2025

Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi (2025)

Cemal Dindar’ın bu eseri, Urfa’da psikiyatrist olarak görev yaptığı dönemdeki deneyimlerinden ve yerel fotoğrafçı Mahmut Okkaş’ın objektifinden yansıyan öykülerden ilham alarak, bölgede “deli” olarak damgalanmış bireylerin yaşamlarına odaklanıyor. Kitap, bu insanları salt birer vaka olarak değil, derin insani yönleriyle ele alarak, toplumsal önyargıları sorgulamaya ve deliliği bireysel bir trajediden ziyade toplumsal bir olgu olarak görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, okuyucuyu akıl sağlığına dair yaygın kabulleri yeniden düşünmeye sevk ederken, bireyin yalnızlığı ve toplumsal dışlanmışlık gibi evrensel temaları da işliyor.

Eser, delilik kavramının sadece psikolojik bir durum olmadığını, aynı zamanda güçlü bir sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamı olduğunu ortaya koyuyor. Cemal Dindar, yerel tarih ve kültürle kurduğu güçlü bağ sayesinde, Urfa’nın toplumsal dokusu içinde “deliliğin” nasıl anlamlandırıldığını, bu bireylerin toplumla etkileşimlerini ve maruz kaldıkları ötekileştirmeyi detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu sayede, okuyucu, belirli bir coğrafyanın kültürel kodları üzerinden, insan ruhunun kırılganlığına ve toplumsal algının delilik üzerindeki etkisine dair derinlemesine bir anlayış geliştiriyor.

‘Yuvasız Kuşlar Gibi’, toplumsal belleğin inşası ve ötekileştirmenin sonuçları üzerine düşündüren, resimli bir “sivil tarih” sunuyor. Kitap, hem akademik hem de genel okuyucular için, insan ruhunun karmaşıklığına, toplumsal normların birey üzerindeki etkisine ve tarihin unuttuğu seslere dair zengin bir yolculuk vaat ediyor. Cemal Dindar’ın bu eseri, deliliğin yalnızca bir teşhis olmadığını, aynı zamanda insan deneyiminin bir parçası olarak, toplumsal vicdanı harekete geçirmesi gereken bir mesele olduğunu ifade ediyor.

  • Künye: Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi: “Deliliğin Resimli Sivil Tarihi”, Alfa Yayınları, psikoloji, 216 sayfa, 2025

Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi (2025)

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun ‘Irk Psikolojisi’ adlı kitabı, sosyal psikolojinin henüz yeni geliştiği 1940’lı yılların Türkiye’sinde ırk, kimlik ve grup aidiyeti gibi kavramlara bilimsel bir perspektiften yaklaşan öncü bir çalışmadır. Kitap, ırkın biyolojik bir kategori olmaktan ziyade, sosyal ve psikolojik süreçlerle inşa edilmiş bir kavram olduğunu savunuyor. Şerif, bireylerin kendi ırksal veya etnik gruplarına karşı geliştirdiği tutumları, önyargıları ve diğer gruplara yönelik ayrımcı davranışları sosyal öğrenme teorisi ve grup normları üzerinden açıklamaya çalışır. Dönemin ideolojik tartışmalarına rağmen, bilimsel metodolojiye vurgu yaparak objektif bir analiz sunmayı hedefler.

Kitap, ırkın kalıtsal özelliklerle açıklanamayacağını, aksine sosyal çevrenin ve kültürel etkileşimlerin bireylerin ve grupların ırk algılarını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Şerif, ırkçılığın temellerinde psikolojik mekanizmaların yattığını, örneğin dış grup düşmanlığının ve iç grup dayanışmasının, bireylerin kendi gruplarına duydukları bağlılık ve diğer gruplara karşı önyargıları nasıl beslediğini inceler. Bu bağlamda, stereotiplerin oluşumu, grup içi ve gruplar arası çatışmaların dinamikleri ve bu çatışmaların psikolojik sonuçları üzerinde durulur.

Şerif, ırkçılığın ve önyargıların azaltılması için eğitim ve toplumsal farkındalığın önemini vurgular. Bireylerin farklı ırksal veya etnik gruplardan insanlarla doğrudan ve eşit koşullarda etkileşim kurmasının, önyargıları kırabileceğini ve hoşgörüyü artırabileceğini öne sürer. Kitap, sosyal psikolojinin temel ilkelerini kullanarak, ırk sorununa bilimsel bir çözüm bulma arayışındadır ve bu alandaki ilk kapsamlı Türkçe eserlerden biri olmasıyla dikkat çeker.

Eser, özellikle II. Dünya Savaşı döneminde dünya genelinde yükselen ırkçı ideolojilere karşı bilimsel bir duruş sergiler. Muzaffer Şerif, ırkın insan davranışlarını belirleyen doğuştan gelen bir faktör olmadığını, bunun yerine sosyal ve kültürel faktörlerin etkili olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu, o dönem için oldukça cesur ve ilerici bir bakış açısıdır.

‘Irk Psikolojisi’, sadece Türkiye’deki sosyal psikoloji literatürüne değil, aynı zamanda toplumsal tartışmalara da önemli bir katkı sunmuştur. Muzaffer Şerif’in bu erken dönem çalışması, onun ileride uluslararası alanda sosyal psikolojinin kurucu figürlerinden biri olacağının da bir göstergesidir. Kitap, ırk ve etnisite üzerine güncel tartışmalar için hala değerli bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi, Telemak Kitap, psikoloji, 236 sayfa, 2025

Jean-Charles Bouchoux – Narsist Sapkınlar (2025)

Jean-Charles Bouchoux’nun ‘Narsist Sapkınlar’ (‘Les pervers narcissiques’) adlı kitabı, narsisistik kişilik bozukluğunun özel bir türü olan “maddesel narsisizm” kavramını derinlemesine inceliyor. Bouchoux, bu tür narsisist bireylerin temel özelliklerini, davranış biçimlerini, ilişkilerindeki dinamikleri ve mağdurları üzerindeki psikolojik etkilerini detaylı bir şekilde ele alıyor. Kitap, maddesel narsisistlerin başkalarını manipüle etmek, kontrol etmek ve kendi çıkarlarını ön planda tutmak için kullandıkları çeşitli taktikleri örneklerle açıklıyor. Bu taktikler arasında yalan söyleme, suçlama, küçümseme, duygusal şantaj, değersizleştirme ve başkalarının zayıf noktalarını acımasızca kullanma gibi davranışlar yer alıyor. Bouchoux, bu bireylerin genellikle dışarıya karşı çekici, karizmatik ve başarılı bir imaj çizdiklerini ancak özel ilişkilerinde son derece yıkıcı ve istismarcı olabildiklerini vurguluyor.

Kitap, narsisistlerin iç dünyalarını anlamaya çalışıyor. Bouchoux, bu bireylerin derinlerde büyük bir özgüven eksikliği, değersizlik hissi ve yoğun bir kıskançlık duygusu barındırdıklarını öne sürüyor. Başkalarını sömürme ve kontrol etme ihtiyaçlarının, bu derin psikolojik yaraları örtbas etme ve kendilerini güçlü hissetme çabasından kaynaklandığını belirtiyor. Yazar, maddesel narsisistlerin empati yeteneklerinin çok sınırlı olduğunu ve başkalarının duygularını anlamakta veya bunlara değer vermekte zorlandıklarını ifade ediyor. İlişkilerinde sürekli bir güç mücadelesi içinde olduklarını ve partnerlerini kendi egolarını tatmin etmek için bir araç olarak gördüklerini anlatıyor.

Çalışma, bu tür istismarcı ilişkilerin mağdurları için önemli bir rehber niteliği taşıyor. Bouchoux, mağdurların yaşadığı kafa karışıklığını, suçluluk duygusunu, özgüven kaybını ve psikolojik travmayı anlamalarına yardımcı oluyor. Kitap, bu tür toksik ilişkileri tanıma, sınır koyma ve kendilerini koruma stratejileri hakkında pratik bilgiler sunuyor. Ayrıca, mağdurların iyileşme süreçlerinde başvurabilecekleri terapi yöntemleri ve destek sistemleri hakkında da yol gösteriyor. Bouchoux, narsisizmle başa çıkmanın zorlu bir süreç olduğunu ancak mağdurların kendi sağlıklarını ve mutluluklarını önceliğe alarak bu döngüden çıkabileceklerini umut verici bir şekilde ifade ediyor. Kitap, bu konudaki farkındalığı artırmayı ve hem mağdurlara hem de profesyonellere değerli bir bakış açısı sunmayı amaçlıyor.

  • Künye: Jean-Charles Bouchoux – Narsist Sapkınlar: Kimdirler?, Neler Yaparlar?, Onlardan Nasıl Kaçılır?, çeviren: Ceylan Özçapkın, Say Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Otto Rank – Psikoloji ve Ruh (2025)

Otto Rank’ın bu çalışması, ruh ile psikoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen temel bir çalışmadır. ‘Psikoloji ve Ruh’ (‘Seelenglaube und Psychologie. Eine prinzipielle Untersuchung über Ursprung, Entwicklung und Wesen des Seelischen’), ruhsal olanın kökenlerini, gelişimini ve özünü anlamaya yönelik prensipli bir soruşturma yürütür. Psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte ruh kavramının geçirdiği dönüşümleri ve bu iki alan arasındaki potansiyel çatışma noktalarını ele alır. Rank’a göre, ilkel insanın ruh inançları, ölüm korkusu ve yaşamı anlamlandırma çabasıyla yakından ilişkilidir. Bu inançlar, ritüeller, mitler ve dinsel pratikler aracılığıyla toplumsal olarak paylaşılır ve bireyin psikolojik yapısını şekillendirir.

Kitapta, psikolojinin bilimselleşme süreciyle birlikte ruh kavramının nasıl nesneleştirildiği ve incelenmeye çalışıldığı tartışılır. Rank, geleneksel ruh anlayışının psikolojik teorilerdeki yerini sorgular ve ruhsal olanın sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, motivasyonlarını ve davranışlarını derinden etkileyen psikolojik bir gerçeklik olduğunu savunur. Ruh ve beden arasındaki dualizm eleştirilirken, psikolojik süreçlerin ruhsal deneyimlerle nasıl iç içe geçtiği vurgulanır. Rank, bireysel psikolojinin gelişiminde ruh inançlarının oynadığı rolü, özellikle çocukluk dönemi deneyimleri ve kültürel etkileşimler bağlamında analiz eder. Ruhsal kavramların, bireyin kimlik oluşumu, değer yargıları ve anlam arayışı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenir.

Rank, psikolojinin ruh inancından tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini, zira insan deneyiminin temelinde ruhsal bir boyutun var olduğunu ileri sürer. Ancak, bu ruhsal boyutun dinsel dogmalarla sınırlı olmadığını, bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunur. Kitap, ruh inancı ve psikoloji arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Rank, her iki alanın da insan doğasını ve deneyimini anlamak için farklı perspektifler sunduğunu ve bu perspektiflerin birbirini tamamlayabileceğini öne sürer. Sonuç olarak, eser, ruhsal olanın psikolojik anlamını ve psikolojinin ruh inancıyla olan kaçınılmaz bağını derinlemesine keşfeden önemli bir çalışmadır.

  • Künye: Otto Rank – Psikoloji ve Ruh, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025