Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları (2026)

Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı çalışması, akıl hastalığının yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kurgu olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, deliliğin tarihsel serüveni ile psikiyatrinin bir disiplin olarak kendine yer açma çabasını iç içe ele alarak, bu iki alanın birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, “deli”nin toplum içindeki konumu sürekli yeniden tanımlanıyor. Bir yandan geleneksel anlayışların etkisi sürerken, diğer yandan modern tıbbın yükselişiyle birlikte delilik giderek denetlenmesi, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi gereken bir alan haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; aynı zamanda devletin toplumu düzenleme ve kontrol etme biçimleriyle yakından ilişkili bir süreç olarak ele alınıyor.

Kitap, bu değişimi somut mekânlar üzerinden de izliyor. Süleymaniye Bimarhanesi’nden Toptaşı’na ve oradan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne uzanan hat, deliliğe yönelik yaklaşımın kurumsal dönüşümünü gözler önüne seriyor. Bu kurumlar, yalnızca tedavi merkezleri değil; aynı zamanda modernleşmenin ve disiplin altına almanın araçları olarak işlev görüyor.

Bu süreçte Louis Mongeri ve Mazhar Osman gibi isimler üzerinden psikiyatrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan gelişimi de takip ediliyor. Bu figürler, hem modern tıbbın temsilcileri hem de devletin sağlık politikalarının taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, deliliğin tarihini anlatırken aslında modernleşmenin, tıbbileşmenin ve devletin birey üzerindeki etkisinin de hikâyesini kuruyor. Akıl hastalığına yönelik yaklaşımların değişimi, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplum sağlığı, nüfus politikaları ve “sağlıklı birey” idealini nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunuyor.

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ortak Yayını
Tarih • 288 sayfa • 2026

Anders Hansen — Kablolu Zihinler (2026)

Anders Hansen’in bu eseri, insan beyninin evrimsel yapısıyla modern dijital dünyanın hız ve yoğunluğu arasındaki uyumsuzluğu merkeze alan çarpıcı bir analiz sunuyor. Hansen’e göre insan beyni, yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı koşullara uyum sağlayacak şekilde geliştiği için, günümüzün sürekli uyarana maruz bırakan ekran temelli yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor. Bu uyumsuzluk, stres, dikkat dağınıklığı ve kaygı gibi sorunların temel nedenlerinden biri haline geliyor.

‘Kablolu Zihinler’ (‘Skärmhjärnan’), özellikle akıllı telefonlar ve sosyal medyanın beyin üzerindeki etkilerini bilimsel verilerle açıklıyor. Sürekli bildirimler, hızlı içerik akışı ve kesintisiz bilgi bombardımanı, beynin ödül sistemini tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor. Bu durum, odaklanma süresinin kısalmasına ve derin düşünme becerisinin zayıflamasına yol açıyor. Hansen, insanların ekran karşısında geçirdiği sürenin artmasının, zihinsel yorgunluğu ve tükenmişliği de beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, dijital yaşam tarzının ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Hansen, özellikle gençler arasında artan depresyon ve anksiyete vakalarını, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriyor. Sürekli karşılaştırma, onay arayışı ve kaçırma korkusu (FOMO), bireylerin kendilik algısını zedeliyor ve psikolojik baskıyı artırıyor. Böylece teknoloji, hayatı kolaylaştırırken aynı zamanda görünmez bir stres kaynağına dönüşüyor.

Hansen, bu tabloya rağmen tamamen karamsar bir yaklaşım benimsemiyor. Kitapta, beynin ihtiyaçlarına daha uygun bir yaşam tarzı geliştirmek için pratik öneriler de sunuluyor. Fiziksel hareketin artırılması, doğayla temas, ekran süresinin sınırlandırılması ve kesintisiz odaklanma anlarının yaratılması, zihinsel dengeyi yeniden kurmanın yolları arasında gösteriliyor.

Sonuç olarak kitap, modern insanın dijital dünyayla kurduğu ilişkinin bedelini görünür kılıyor. Kitap, teknolojiyi tamamen reddetmeden, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın gerekliliğini vurguluyor ve beynimizin biyolojik sınırlarını dikkate alarak daha sağlıklı bir yaşam mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağımızın görünmez ama derin etkiler yaratan zihinsel krizini anlamak için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

Anders Hansen — Kablolu Zihinler: Beynimiz Kimlerin Elinde?
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Bilim • 176 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Brian Klaas — Fluke (2026)

Brian Klaas’ın bu çalışması, hayatın sandığımızdan çok daha büyük ölçüde rastlantılar ve öngörülemez küçük olaylar tarafından şekillendiğini anlatıyor. Klaas, bireysel kararların ve önemsiz gibi görünen anların, uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurduğunu göstererek determinist bakış açılarını sorguluyor. Ona göre dünya, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden ziyade karmaşık ve kaotik bir yapı içinde ilerliyor; bu yüzden hiçbir olay tamamen önemsiz kalmıyor.

‘Fluke’, kaos teorisi ve olasılık düşüncesi üzerinden, küçük bir tesadüfün bile nasıl büyük tarihsel kırılmalara yol açabildiğini örneklerle açıklıyor. Klaas, bireylerin hayatındaki karşılaşmalar, kaçırılan fırsatlar ya da tesadüfi seçimlerin, yalnızca kişisel kaderi değil, toplumsal ve politik süreçleri de etkilediğini vurguluyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık anlatılarının çoğu zaman geriye dönük olarak anlamlandırıldığını, oysa gerçekte bu süreçlerin büyük ölçüde rastlantısal olduğunu ortaya koyuyor.

Eser, aynı zamanda insanın kendi etkisini küçümseme eğilimine karşı bir argüman geliştiriyor. Klaas, her eylemin görünmeyen zincirler yarattığını ve bu zincirlerin beklenmedik sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle bireysel seçimler, düşünüldüğünden çok daha fazla önem taşıyor. Kitap, okuru hem alçakgönüllü olmaya hem de yaptığı küçük eylemlerin değerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak çalışma, dünyayı kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir sistem olarak görme alışkanlığını kırıyor. Rastlantının gücünü merkeze alarak, hem bireysel yaşamı hem de tarihsel süreçleri yeniden yorumluyor ve bu yönüyle modern düşüncede önemli bir tartışma açıyor.

Brian Klaas — Fluke: Şans, Kaos ve Hayatın Gizli Mantığı
Çeviren: Elif Kayurtar • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 372 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi (2026)

Bu çalışma, suç olgusunu yalnızca hukuki bir ihlal olarak değil, insan psikolojisinin derin ve çoğu zaman geri döndürülemez boyutlarıyla ele alıyor. Jean-Michel Labadie, cezaevi ortamındaki bireylerle yürüttüğü uzun soluklu klinik çalışmalardan hareketle, suç davranışının ardındaki zihinsel süreçleri, bireyin iç dünyası ile toplumsal koşullar arasındaki etkileşim üzerinden anlamaya çalışıyor. Suçluyu sadece bir “vaka” olarak etiketlemek yerine onun çocukluğu, narsisistik yaralanmaları ve yasa ile kurduğu sorunlu ruhsal bağ̆ arasındaki görünmez ilintiyi araştırıyor.

‘Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları’ (‘Psychologie du crime: Logiques de l’irréparable’), suçun tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, travma, bastırılmış dürtüler, kişilik yapılanmaları ve çevresel etkilerin birlikte işlediğini savunuyor. Labadie’ye göre suç, çoğu zaman ani bir sapma değil; uzun süreli bir içsel gerilimin, kırılmanın ya da çözülmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda bireyin geçmiş deneyimleri, özellikle de çocukluk dönemi, suç davranışının oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor.

Eserde “onarılmaz olanın mantığı” kavramı merkezi bir yer tutuyor. Bu kavram, bazı suçların yalnızca sonuçları itibarıyla değil, failin psikolojik dünyasında yarattığı geri dönüşsüz kırılmalar açısından da anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Suç eylemi, hem kurban hem de fail için kalıcı izler bırakan bir eşik deneyimi olarak değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca suçluluğun bilinçli hesaplamalarla sınırlı olmadığını; bilinçdışı süreçlerin, duygusal taşkınlıkların ve kontrol kaybının önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu durum, suçun rasyonel seçim modelleriyle tam olarak açıklanamayacağını gösteriyor.

Genel olarak eser, suçun psikolojik boyutunu derinlemesine ele alarak, bireysel patolojiler ile toplumsal koşullar arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle kitap, suçu anlamaya yönelik indirgemeci yaklaşımlara karşı daha bütüncül ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları
Çeviren: Ayşe Meral • Albaraka Yayınları
Psikanaliz • 408 sayfa • 2026

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak (2026)

Bu eser, modern yaşamın kaygı, hız ve belirsizlikle şekillenen atmosferinde insanın “büyülenme” duygusunu nasıl yeniden keşfedebileceğini anlatıyor. Katherine May, gündelik hayatın sıradan görünen anlarında saklı olan anlam ve hayret duygusunu görünür kılmaya çalışıyor.

‘Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak’ (‘Enchantment: Awakening Wonder in an Anxious Age’), büyülenmeyi doğaüstü ya da mistik bir deneyim olarak değil, dünyayla kurulan dikkatli ve duyarlı bir ilişkinin sonucu olarak ele alıyor. May’e göre modern insan, sürekli üretken olma baskısı ve dijital yoğunluk nedeniyle çevresiyle kurduğu derin bağı zayıflatıyor. Bu kopuş hem duygusal tükenmişliği hem de varoluşsal boşluk hissini artırıyor. Büyülenme ise bu kopuşa karşı bir direnç biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Yazar, doğayla temas, ritüeller, sanat, yalnızlık ve yavaşlama gibi pratikler aracılığıyla insanın yeniden “hissetme kapasitesini” güçlendirebileceğini savunuyor. Özellikle mevsimlerin döngüsü, suyla temas, karanlık ve sessizlik gibi deneyimler, insanı dünyayla daha derin bir bağ kurmaya davet ediyor. Bu deneyimler, kontrol etme isteğinden vazgeçip belirsizliği kabul etmeyi de içeriyor.

Kitapta büyülenme, kaçış ya da romantik bir hayal olarak değil; aksine gerçeklikle daha yoğun bir temas kurma biçimi olarak tanımlanıyor. May, kaygı çağında anlam bulmanın yolunun daha fazla hızlanmak değil, aksine yavaşlayarak dikkat kesilmek olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, bireyin hem iç dünyasıyla hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor.

Genel olarak eser, modern hayatın yarattığı yabancılaşmaya karşı, duyarlılığı, merakı ve hayret duygusunu yeniden canlandırmayı öneren bir düşünsel rehber niteliğinde. Bu yönüyle kitap, psikolojik dayanıklılık ve varoluşsal anlam arayışı açısından önemli bir katkı sunuyor.

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Antre Kitap
Psikoloji • 168 sayfa • 2026

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler (2026)

Bu kitap ruhsal sıkıntıları yalnızca bireysel veya biyolojik bir sorun olarak gören yaklaşımları eleştirerek, ruh sağlığını toplumsal bağlam içinde anlamaya çalışan disiplinlerarası bir çalışma sunuyor. Editörlüğünü Jerry Tew’ün yaptığı ‘Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler’ (‘Social Perspectives in Mental Health’), ruhsal sorunların ortaya çıkışı ve iyileşme süreçlerinin bireyin yaşadığı sosyal ilişkiler, güç yapıları ve toplumsal deneyimlerle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Kitapta temel olarak “sosyal model” yaklaşımı geliştiriliyor. Bu yaklaşıma göre ruhsal sıkıntılar yalnızca biyolojik hastalıklar olarak görülmemeli; yoksulluk, eşitsizlik, travma, ayrımcılık ve güç ilişkileri gibi toplumsal etkenler de bu deneyimlerin oluşumunda önemli rol oynuyor. Bu nedenle ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin yalnızca klinik tedaviye odaklanması yeterli görülmüyor; bireyin yaşadığı sosyal çevreyi, ilişkileri ve toplumsal koşulları da dikkate alan bütüncül bir yaklaşım öneriliyor.

Eserde farklı yazarlar tarafından kaleme alınan bölümler, ruh sağlığını çeşitli toplumsal perspektiflerden inceliyor. Kullanıcı deneyimlerine dayanan yaklaşımlar, eleştirel psikiyatri tartışmaları ve sosyal sermaye kavramı üzerinden yapılan analizler ruhsal sıkıntıların sosyal boyutlarını görünür kılıyor. Ayrıca çocukluk travmaları, cinsel istismar gibi deneyimlerin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, toplumsal eşitsizliklerin kadınlar ve etnik azınlıklar üzerindeki sonuçları ve LGBT+ bireylerin yaşadığı damgalama süreçleri de ele alınıyor. Bu çerçevede kitap, ruhsal sıkıntının yalnızca bireysel bir durum değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin bir sonucu olabileceğini gösteriyor.

Kitabın önemli bir teması da “iyileşme” kavramını yeniden düşünmek. İyileşme yalnızca semptomların ortadan kalkması olarak değil, bireyin toplumsal yaşam içinde yeniden güç kazanması ve anlamlı bir hayat kurabilmesi olarak ele alınıyor. Bu nedenle dayanışma ağları, toplumsal katılım ve sosyal destek mekanizmaları ruh sağlığı çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Son bölümde ise bu sosyal perspektiflerin ruh sağlığı uygulamalarına nasıl yansıtılabileceği tartışılıyor ve daha kapsayıcı, güçlendirici bir ruh sağlığı yaklaşımı için teorik ve pratik bir çerçeve öneriliyor.

Genel olarak eser, ruh sağlığını yalnızca tıbbi bir mesele olarak değil, toplumsal ilişkiler, eşitsizlikler ve güç yapılarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alan önemli bir sosyal bilim katkısı sunuyor. Bu yönüyle kitap, özellikle sosyal hizmet, psikoloji ve psikiyatri alanlarında çalışanlar için ruhsal sıkıntıları anlamada alternatif ve eleştirel bir perspektif ortaya koyuyor.

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler
Editör: Jerry Tew
Çeviren: Durdu Baran Çiftci, Betül Kübra Doğan Karataş • Nika Yayınevi
Psikoloji • 238 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Claude Béata — Kedi Psikolojisi (2026)

Claude Béata’nın bu çalışması, kedilerin davranışlarını ve ruhsal dünyasını veteriner psikiyatrisi perspektifinden ele alıyor. Uzun yıllardır hayvan davranışları üzerine çalışan Béata, klinik deneyimlerini ve güncel bilimsel araştırmaları bir araya getirerek kedilerin psikolojisini anlamaya çalışıyor. ‘Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?’ (‘La folie des chats’), insanların çoğu zaman kedilerin davranışlarını yalnızca içgüdüsel refleksler olarak gördüğünü, oysa bu davranışların karmaşık bir duygusal ve bilişsel dünyaya dayandığını gösteriyor. Bu yaklaşım kedilere yönelik bakışı değiştiriyor ve onları yalnızca evcil hayvanlar olarak değil, özgün bir psikolojik yapıya sahip canlılar olarak düşünmeyi sağlıyor. Claude Béata böylece kedi davranışlarını açıklarken çevre koşullarının, insanlarla kurulan ilişkilerin ve stresin hayvanların ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Kitapta yer alan örnek vakalar bu yaklaşımı somut hâle getiriyor. Béata, barınaklarda yaşayan ve depresyon belirtileri gösteren kedileri, sahiplerinden ayrıldığında yoğun kaygı yaşayan Tabatha’yı ve davranışlarında keskin dalgalanmalar görülen Nugatin’i anlatıyor. Ayrıca Melly adlı kedinin yaşadığı ve şizofreniye benzetilen davranış bozukluğu gibi dikkat çekici örnekler üzerinden kedilerin ruhsal sorunlarını tartışıyor. Bu hikâyeler yalnızca ilginç vakalar sunmuyor; aynı zamanda kedilerin stres, yalnızlık ve çevresel değişimlere nasıl tepki verdiğini açıklıyor. Yazar bu örneklerle okuyucuyu kedilerin zihinsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor ve onların davranışlarını daha dikkatli gözlemlemeye teşvik ediyor.

Béata kitabın genelinde kedilerin ruhsal ve fiziksel sağlığının birbirinden ayrılmaz olduğunu vurguluyor. Kedilerin yaşadığı çevre, günlük rutinler ve insanlarla kurdukları bağlar onların psikolojik dengesini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle yazar kedilerin ihtiyaçlarını anlamanın yalnızca davranış sorunlarını çözmek için değil, onların refahını korumak için de gerekli olduğunu söylüyor. Bilimsel araştırmalar ile klinik gözlemleri birleştiren bu çalışma, kedilerin psikolojisini anlaşılır biçimde açıklayan önemli bir rehber sunuyor. Bu yönüyle Kitap, kedilerin davranışlarını daha iyi anlamak ve onların sağlığını korumak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Claude Béata — Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • Doğan Kitap
Psikoloji • 240 sayfa • 2026