Christophe André — Teselliler (2026)

Bu çalışma, insan hayatının kaçınılmaz kırılmaları karşısında tesellinin ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden vazgeçilmez olduğunu çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Christophe André, yas, kayıp, hastalık ve gündelik hayal kırıklıkları gibi deneyimlerin insanı nasıl sarstığını gösterirken, tesellinin bu sarsıntılar karşısında bir “iyileşme alanı” açtığını söylüyor.

‘Teselliler’ (‘Consolations’), öncelikle tesellinin doğasını sorguluyor: Teselli her derde çare olmuyor, çoğu zaman kırılgan, sınırlı ve yavaş işleyen bir süreç olarak ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu sınırlılığı içinde anlam kazanıyor; basitlik, samimiyet ve özen, tesellinin en güçlü unsurları olarak öne çıkıyor. André, acının büyüklüğü arttıkça tesellinin de zamana yayıldığını ve dalgalı bir süreç izlediğini vurguluyor.

Ardından yıkım ve umutsuzluk başlığı altında, insanın kaçınılmaz kaderleri—acı çekmek, yaşlanmak ve ölmek—üzerinden teselli ihtiyacının neden evrensel olduğunu tartışıyor. Büyük travmalar kadar gündelik sıkıntıların da insanı yıprattığını, bu yüzden tesellinin sadece büyük felaketler için değil, sıradan hayatın yükü için de gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitabın önemli bir bölümü, “bizi ne teselli eder?” sorusuna ayrılıyor. Dünya ile yeniden bağ kurmak, başkalarıyla ilişki geliştirmek ve kişinin kendi iç dünyasıyla temas etmesi, tesellinin üç temel yolu olarak ele alınıyor. Bunun yanında bir başkasını teselli etmenin incelikleri de detaylandırılıyor: doğru zamanlama, sade sözler, beden dili ve sabır gibi unsurların belirleyici olduğu gösteriliyor.

Sonraki bölümlerde teselli, daha geniş bir varoluşsal çerçeveye yerleştiriliyor. Doğa, sanat, yazı, yürüyüş, meditasyon ve hatta inanç gibi farklı kaynakların insanı nasıl yatıştırdığı inceleniyor. Ancak André, bu alanlarda da yanıltıcı ya da yüzeysel teselli biçimlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtiyor.

Kitap, tesellinin yalnızca acıyı hafifletmekle kalmadığını, aynı zamanda insanı dönüştürebileceğini ileri sürerek sonlanıyor. Travma sonrası gelişim, kırılganlığın kabulü ve başkalarıyla kurulan bağların güçlenmesi, bu sürecin olası kazanımları olarak öne çıkıyor. Böylece eser, teselliyi bir zayıflık değil, insan olmanın temel bir yetisi ve birlikte yaşamanın vazgeçilmez bir biçimi olarak yeniden tanımlıyor.

Christophe André — Teselliler: Yas, Kayıp ve Acı Karşısında Ayakta Kalabilmek
Çeviren: Lale Arslan Özcan • Say Yayınları
Psikoloji • 296 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak (2026)

Judson Brewer’ın bu eseri, açlıkla değil alışkanlıklarla yönlendirilen yeme davranışlarını çözümlemeye odaklanıyor. Brewer, insanların çoğu zaman fiziksel açlıktan ziyade stres, sıkıntı ya da ödül arayışıyla yemek yediğini vurguluyor ve bu davranışların beynin ödül sistemine dayalı otomatik döngüler tarafından şekillendiğini gösteriyor.

Kitabın merkezinde “alışkanlık döngüsü” yer alıyor: tetikleyici, davranış ve ödül. Brewer, bu döngünün özellikle duygusal yeme davranışında nasıl işlediğini açıklıyor. Örneğin stres bir tetikleyici oluyor, kişi yemek yiyor ve kısa süreli rahatlama bir ödül gibi algılanıyor. Bu tekrarlandıkça beyin bu davranışı öğreniyor ve otomatik hale getiriyor. Böylece açlık hissi olmasa bile yeme isteği ortaya çıkıyor.

‘Yeme Döngüsünü Kırmak’ (‘Hunger Habits’), bu döngüyü kırmanın yolunun irade gücünden değil, farkındalıktan geçtiğini savunuyor. Mindfulness temelli yaklaşım sayesinde kişi, yeme dürtüsünü bastırmak yerine onu gözlemlemeyi öğreniyor. Bu gözlem süreci, dürtünün doğasını anlamayı ve onunla otomatik şekilde hareket etmeden ilişki kurmayı mümkün kılıyor. Böylece davranış ile tepki arasına bilinçli bir boşluk yerleşiyor.

Kitapta sunulan 21 günlük uygulama planı, okuyucunun kendi yeme alışkanlıklarını adım adım fark etmesini sağlıyor. Bu süreçte tetikleyiciler tanımlanıyor, duygularla yeme arasındaki bağ çözülüyor ve alternatif tepkiler geliştiriliyor. Brewer, bu yöntemle yeme davranışının bir zorunluluk olmaktan çıkıp bilinçli bir tercihe dönüşebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak eser, yeme alışkanlıklarını değiştirmeyi bir disiplin meselesi değil, bir farkındalık pratiği olarak ele alıyor. Nörobilim ve psikolojiyi bir araya getirerek, bireyin kendi davranış kalıplarını anlamasını ve dönüştürmesini sağlayan pratik bir yol haritası sunuyor.

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak: Aç Olmadığım Halde Neden Yemek İstiyorum?
Çeviren: Alp Levi • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 356 sayfa • 2026

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları (2026)

Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı çalışması, akıl hastalığının yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kurgu olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, deliliğin tarihsel serüveni ile psikiyatrinin bir disiplin olarak kendine yer açma çabasını iç içe ele alarak, bu iki alanın birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, “deli”nin toplum içindeki konumu sürekli yeniden tanımlanıyor. Bir yandan geleneksel anlayışların etkisi sürerken, diğer yandan modern tıbbın yükselişiyle birlikte delilik giderek denetlenmesi, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi gereken bir alan haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; aynı zamanda devletin toplumu düzenleme ve kontrol etme biçimleriyle yakından ilişkili bir süreç olarak ele alınıyor.

Kitap, bu değişimi somut mekânlar üzerinden de izliyor. Süleymaniye Bimarhanesi’nden Toptaşı’na ve oradan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne uzanan hat, deliliğe yönelik yaklaşımın kurumsal dönüşümünü gözler önüne seriyor. Bu kurumlar, yalnızca tedavi merkezleri değil; aynı zamanda modernleşmenin ve disiplin altına almanın araçları olarak işlev görüyor.

Bu süreçte Louis Mongeri ve Mazhar Osman gibi isimler üzerinden psikiyatrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan gelişimi de takip ediliyor. Bu figürler, hem modern tıbbın temsilcileri hem de devletin sağlık politikalarının taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, deliliğin tarihini anlatırken aslında modernleşmenin, tıbbileşmenin ve devletin birey üzerindeki etkisinin de hikâyesini kuruyor. Akıl hastalığına yönelik yaklaşımların değişimi, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplum sağlığı, nüfus politikaları ve “sağlıklı birey” idealini nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunuyor.

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ortak Yayını
Tarih • 288 sayfa • 2026

Anders Hansen — Kablolu Zihinler (2026)

Anders Hansen’in bu eseri, insan beyninin evrimsel yapısıyla modern dijital dünyanın hız ve yoğunluğu arasındaki uyumsuzluğu merkeze alan çarpıcı bir analiz sunuyor. Hansen’e göre insan beyni, yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı koşullara uyum sağlayacak şekilde geliştiği için, günümüzün sürekli uyarana maruz bırakan ekran temelli yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor. Bu uyumsuzluk, stres, dikkat dağınıklığı ve kaygı gibi sorunların temel nedenlerinden biri haline geliyor.

‘Kablolu Zihinler’ (‘Skärmhjärnan’), özellikle akıllı telefonlar ve sosyal medyanın beyin üzerindeki etkilerini bilimsel verilerle açıklıyor. Sürekli bildirimler, hızlı içerik akışı ve kesintisiz bilgi bombardımanı, beynin ödül sistemini tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor. Bu durum, odaklanma süresinin kısalmasına ve derin düşünme becerisinin zayıflamasına yol açıyor. Hansen, insanların ekran karşısında geçirdiği sürenin artmasının, zihinsel yorgunluğu ve tükenmişliği de beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, dijital yaşam tarzının ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Hansen, özellikle gençler arasında artan depresyon ve anksiyete vakalarını, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriyor. Sürekli karşılaştırma, onay arayışı ve kaçırma korkusu (FOMO), bireylerin kendilik algısını zedeliyor ve psikolojik baskıyı artırıyor. Böylece teknoloji, hayatı kolaylaştırırken aynı zamanda görünmez bir stres kaynağına dönüşüyor.

Hansen, bu tabloya rağmen tamamen karamsar bir yaklaşım benimsemiyor. Kitapta, beynin ihtiyaçlarına daha uygun bir yaşam tarzı geliştirmek için pratik öneriler de sunuluyor. Fiziksel hareketin artırılması, doğayla temas, ekran süresinin sınırlandırılması ve kesintisiz odaklanma anlarının yaratılması, zihinsel dengeyi yeniden kurmanın yolları arasında gösteriliyor.

Sonuç olarak kitap, modern insanın dijital dünyayla kurduğu ilişkinin bedelini görünür kılıyor. Kitap, teknolojiyi tamamen reddetmeden, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın gerekliliğini vurguluyor ve beynimizin biyolojik sınırlarını dikkate alarak daha sağlıklı bir yaşam mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağımızın görünmez ama derin etkiler yaratan zihinsel krizini anlamak için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

Anders Hansen — Kablolu Zihinler: Beynimiz Kimlerin Elinde?
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Bilim • 176 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Brian Klaas — Fluke (2026)

Brian Klaas’ın bu çalışması, hayatın sandığımızdan çok daha büyük ölçüde rastlantılar ve öngörülemez küçük olaylar tarafından şekillendiğini anlatıyor. Klaas, bireysel kararların ve önemsiz gibi görünen anların, uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurduğunu göstererek determinist bakış açılarını sorguluyor. Ona göre dünya, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden ziyade karmaşık ve kaotik bir yapı içinde ilerliyor; bu yüzden hiçbir olay tamamen önemsiz kalmıyor.

‘Fluke’, kaos teorisi ve olasılık düşüncesi üzerinden, küçük bir tesadüfün bile nasıl büyük tarihsel kırılmalara yol açabildiğini örneklerle açıklıyor. Klaas, bireylerin hayatındaki karşılaşmalar, kaçırılan fırsatlar ya da tesadüfi seçimlerin, yalnızca kişisel kaderi değil, toplumsal ve politik süreçleri de etkilediğini vurguluyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık anlatılarının çoğu zaman geriye dönük olarak anlamlandırıldığını, oysa gerçekte bu süreçlerin büyük ölçüde rastlantısal olduğunu ortaya koyuyor.

Eser, aynı zamanda insanın kendi etkisini küçümseme eğilimine karşı bir argüman geliştiriyor. Klaas, her eylemin görünmeyen zincirler yarattığını ve bu zincirlerin beklenmedik sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle bireysel seçimler, düşünüldüğünden çok daha fazla önem taşıyor. Kitap, okuru hem alçakgönüllü olmaya hem de yaptığı küçük eylemlerin değerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak çalışma, dünyayı kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir sistem olarak görme alışkanlığını kırıyor. Rastlantının gücünü merkeze alarak, hem bireysel yaşamı hem de tarihsel süreçleri yeniden yorumluyor ve bu yönüyle modern düşüncede önemli bir tartışma açıyor.

Brian Klaas — Fluke: Şans, Kaos ve Hayatın Gizli Mantığı
Çeviren: Elif Kayurtar • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 372 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026