Émile Zola – Germinal (2010)

Émile Zola 1885’te yayımlanan ve Fransız edebiyatının en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilen ‘Germinal’ romanında, Kuzey Fransa’daki maden işçilerinin grevini hikâye ediyor.

Göçebe bir işçi olan romanın başkahramanı Etienne Lantier’nin yaşadıkları etrafında dönen kurgu, neredeyse sadece gündelik gıdalarını temin edebilmek için insanlık dışı, akıl almaz koşullarda çalışan işçilerin dünyasına iniyor.

Çalışkan ve narin bir genç olarak karşımıza çıkan Lantier ile arkadaşları, kısa bir süre sonra buradaki inanılmaz koşullara isyan edecek, bu isyan da uzlaşmaya yanaşmayan büyük bir greve dönüşecektir.

Montsou’da gerçekleşen grev, daha insanca yaşanacak bir dünyanın tohumlarını atacaktır.

  • Künye: Émile Zola – Germinal, çeviren: Bertan Onaran, İş Kültür Yayınları, roman, 556 sayfa

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski – Öteki (2010)

‘Öteki’, dünya edebiyatının önde gelen isimlerinden Dostoyevski’nin, kişilik bölünmesini hikâye ettiği öncü romanlarından biri.

Romanın başkahramanı Yakov Petroviç Goladkin’in evhamlı kişiliği, bir yolculuk esnasında parçalanacaktır.

Goladkin günün birinde, kendisinin tıpatıp aynısı olan, kendisi gibi paltosunu, şapkasını çıkarmadan yatağın kenarına oturan esrarlı bir “öteki” Goladkin’le karşı karşıya gelir.

Bu durum, kahramanımızın olmasından en çok korktuğu, öte yandan da olacağını en çok sezdiği kötü olaylardan biridir.

Dostoyevski kendine has tarzıyla, ikili bir hayat sürmeye adeta mahkûm edilmiş Goladkin’in, yaşadığı çelişkileri ve normalleşme çabalarını anlatıyor.

  • Künye: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski – Öteki, çeviren: Tansu Akgün, İş Kültür Yayınları, roman, 188 sayfa

Jodi Picoult – Abra Kadabra (2010)

Jodi Picoult ‘Abra Kadabra’da, annesinden koparılan Delia Hopkins’in yaşadıkları ekseninde, iyi ebevyn kimdir sorusunun yanıtını arıyor.

Babasıyla yaşayan Hopkins, annesinin öldüğüne inandırılmıştır.

Fakat bu, şimdilerde genç bir kadın olmuş kahramanımıza pek inandırıcı gelmez.

Kısa süre sonra Hopkins, annesinin ölmediğini, küçük bir kızken babası tarafından ondan koparıldığını öğrenir.

Çok geçmeden annenin de ortaya çıkması, Hopkins’in ebeveynlerinden hangisini seçeceği konusunda kararsızlık yaşamasına neden olur.

Karşısında, kızı için bütün hayatını değiştiren ve alkolik bir anneden onu koparan baba ile bir anne olarak üzerine düşenleri çok sonradan fark eden ve af dilemeye hazır anne vardır.

  • Künye: Jodi Picoult – Abra Kadabra, çeviren: Serkan Göktaş, April Yayıncılık, roman, 493 sayfa

Knut Hamsun – Dünya Nimeti (2010)

Knut Hamsun ‘Dünya Nimeti’nde, bir göçmen olan Ishak ve eşi Inger’in, acımasız doğaya karşı verdikleri mücadeleyle çorak toprakları verimli bir vahaya çevirmelerini hikâye ediyor.

Ishak ve Inger’in, işlenmemiş bir toprak parçası dışında, hiçbir şeyleri yoktur.

Yoksulluk içinde tükenmekte olan ailenin tek seçeneği, yüzlerini toprağa dönmeleridir.

Modern uygarlığın beraberinde getirdiği rahatlığı ve yozlaşmayı hicveden roman, insanın hayatta kalabilmek için başvurduğu zorlu yolları, doğanın başlarda oldukça acımasızken daha sonra bereketiyle insanlara nasıl kol kanat gerdiğini anlatıyor.

‘Dünya Nimeti’, Knut Hamsun’dan insana ve doğaya bir methiye olarak da okunabilir.

Behçet Necatigil’in muhteşem çevirisiyle.

  • Künye: Knut Hamsun – Dünya Nimeti, çeviren: Behçet Necatigil, Timaş Yayınları, roman, 397 sayfa

Stefan Zweig – Clarissa (2010)

‘Clarissa’, ünlü edebiyatçı Stefan Zweig’ın ölmeden önce üzerinde çalıştığı son eser. X

Yazar burada, Avusturyalı bir subayın kızı olan Clarissa Schuhmeister’in hayatı ekseninde, 20. yüzyılın başlangıcından, Avrupa’yı etkisine alan Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verişine kadar geçen süreyi tasvir ediyor.

Roman, gençlik dönemlerinde mutlu bir evlilik yapan ve ardından çocuk sahibi olan Clarissa’nın, yaşadığı coğrafyayı alt üst eden savaşla ilişkisini, bu olumsuz durumun onun karakterini nasıl şekillendirdiğini yetkin bir üslupla resmediyor.

Zweig’ın 1942’deki intiharıyla yarım bıraktığı ‘Clarissa’, yazarın yayıncısı Knut Beck tarafından tamamlanmış.

  • Künye: Stefan Zweig – Clarissa, çeviren: Gülperi Sert ve Serpil Yalçın, Can Yayınları, roman, 184 sayfa

Maxime Rovere – Spinoza Tayfası (2020)

 

Maxime Rovere’nin bu dikkat çekici romanı, Benedictus Spinoza’nın yaşamını merkeze alarak büyük dönüşümlerin yaşandığı 17. yüzyıl Avrupa’sını anlatıyor.

Şahane bir dönem romanı olarak okunabilecek eser, modern akıl ve özgürlük anlayışının ortaya çıktığı bir dönem olarak tanımlanan 17. yüzyılda Spinoza’nın etkileşim içinde bulunduğu, kendisinin çığır açan fikirlerine beşiklik eden bu dünyanın dört dörtlük bir haritasını çıkarıyor.

Döneme renk veren fikirler ve tartışmalarla ilerleyen roman, Spinoza’nın kişisel dünyasına yakından bakmakla yetinmiyor, aynı zamanda Spinoza’yı derinden etkilemiş anatomistlerin, şairlerin, aktivistlerin, Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerini de canlı bir şekilde tasvir ediyor.

Kitabın yazarı Maxime Rovere, Spinoza üzerine yaptığı özgün çalışmalarla, özellikle de mektuplarını çevirmesiyle biliniyor.

Bu durum, romanın yetkinliğini de açıklayan hususlardan.

  • Künye: Maxime Rovere – Spinoza Tayfası, çeviren: Osman Senemoğlu, Kolektif Kitap, roman, 496 sayfa, 2020

İvan Aleksandroviç Gonçarov – Oblomov (2010)

“‘Ben niye böyleyim?’ diye sordu Oblomov ağlamamak için kendini zor tutarak ve başını yeniden yorganın altına gömdü, ‘Hak mı bu?'”

Rus edebiyatının önde gelen kalemlerinden İvan Aleksandroviç Gonçarov’un ‘Oblomov’u, yüzyıllardır edebiyatseverleri etkileyen nadide eserlerdendir, bir klasiktir.

Elimizdeki baskıyı nitelikli kılan hususlardan biri, ilk defa Rusçadan çevirilerek okurlara sunuluyor olması.

Romanın merkezinde, otuzlu yaşlarının başında, orta boylu ve hoş görünümlü olmasının yanı sıra, yüzünde neredeyse hiçbir ifadenin bulunmadığı, silik ve görüp görebileceğiniz en tembel karakter Oblomov yer alır.

Oblomov’un uyuşukluğunun, hayata dair bezginliğinin neden olduğu lanetin, lezzetli bir tarzla tasvir edildiği roman, edebiyat dünyasına en sıra dışı karakterlerden birini kazandırıyor.

  • Künye: İvan Aleksandroviç Gonçarov – Oblomov, çeviren: Sabri Gürses, Everest Yayınları, roman, 598 sayfa

Necip Mahfuz – Serap (2010)

Arap edebiyatının önde gelen isimlerinden, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz ‘Serap’ romanında, gerçek dünyaya dâhil olmaktan korkan, annesinin koruyucu kanatları altında büyümüş başkahramanı Kâmil Ru’ba’nın yaşadıklarını hikâye ediyor.

Psikolojik yönleriyle öne çıkan romanda, genç adam Ru’ba ile annesi arasında sevgiyle nefret arasında gidip gelen bir ilişki vardır.

Kendisini neredeyse tüm dünyadan yalıtan Ru’ba, hayatını adeta kapana kıstırılmış gibi yaşamaktadır.

Bu esnada karşısına çıkan Rabab adlı kadın, kahramanımızı aşkın sınavından geçirecektir.

Fakat, genç adamı hiç bilmediği muazzam duygularla tanıştıran aşk bile, yazık ki onu, düştüğü dipsiz kuyudan çıkaramayacaktır.

  • Künye: Necip Mahfuz – Serap, çeviren: Işıl Alatlı, Hit Kitap, roman, 320 sayfa

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Savaş ve Barış (2010)

Tolstoy, dev eseri ‘Savaş ve Barış’ta, bilindiği gibi Napoleon’un Rusya’yı işgal edişini hikâye ediyor. Roman, bu işgali çok yönlü ve yetkin bir üslupla işlemesi kadar, Rus toplumuna dair ayrıntılı ve mükemmel gözlemler barındırmasıyla da dikkat çekiyor.

Rostov ve Bolkonik ailelerinin kaderleri etrafında 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Rus toplumunun bir tablosunu çizen yazar, diğer yandan da 1800’lerin Rusya askeri tarihini anlatıyor.

Prens Andrey Bolkonski, Nataşa Rostov, Piyer Bezuhov, Anatoliy Kuragin ve Yelena Kuragin gibi, hepsi birbirinden canlı ve çarpıcı şekilde tasvir edilmiş karakterler arasındaki karmaşık ilişkiler, Napoleon’un işgaliyle başa çıkmaya çalışan bir ülkenin mücadelesi ekseninde hikâye ediliyor.

Dünya edebiyatının bu dev isminin dev romanı, Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet’in muhteşem çevirileriyle Türkçede.

  • Künye: Lev Nikolayeviç Tolstoy – Savaş ve Barış, çeviren: Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet, Can Yayınları, roman, 2 Cilt, 1704 sayfa

Tansu Salman – Galaterra (2010)

Tansu Salman, ‘Galaterra’da, Büyük İskender’in ölümünden sonra hızla yol alan Galyalıların Orta Avrupa’dan Anadolu’ya uzanan hikâyesini anlatıyor.

Büyük İskender’in ölümüyle beraber, iktidar kavgaları başlamıştır.

Bu savaşlar, büyük imparatorluğu yok olmaya doğru götürürken, Orta Avrupa’da Kelt asıllı Galyalılar, Makedonya ve Anadolu’daki otorite boşluğunu fırsat bilerek Doğu’ya doğru büyük bir göç hareketine başlar.

Bu göç sonrasında, Galyalılar’ın Makedonya ve Trakya’yı işgal edişleri, M. Ö. 278 yılında boğazları geçerek Küçük Asya’ya gelişleri ve nihayet, Anadolu’da Galatya adını verdikleri bir bölgede yurt edinmeleri, romanın omurgasını oluşturuyor.

  • Künye: F. Tansu Salman – Galaterra: Galya’dan Galatya’ya, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, roman, 228 sayfa