Howard S. Becker – Kanıt (2021)

Sosyal bilim araştırmalarının nasıl yapılması gerektiği konusunda eşsiz bir kaynak.

Howard Becker’in uzun yıllarını emeklerinin ürünü olan bu kitabı, bir araştırma yapma ve anlama kılavuzu olduğu kadar, gündelik hayatımızın hakikatini aramada bize rehberlik edecek türden bir eser.

“Hakikat sonrası” bir çağda yaşadığımıza dair pervasız iddiaların yükselişi ve bunların yalnızca bilimi değil aynı zamanda demokrasiyi ve ortak insanlığımızı itibardan düşürmesi karşısında kitabın zamanlaması tek kelimeyle muhteşem.

‘Kanıt’, sosyal bilim araştırmasının nasıl yapılması gerektiğine dair incelikli bir değerlendirme ve Becker burada, veri toplarken ve bu veriyi kanıta dönüştürürken yöntemin pratik yönlerine dair düşünmenin önemini gösteriyor.

Çalışma, sahte haberlerin ve aşı karşıtı retoriğin hâkim olduğu günümüz dünyasında bu ve benzeri konular hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini gösteren, tam da bu dönemde çıkmasıyla çok önemli.

Becker’e göre, sosyal bilimciler, verilerinin, öne sürdükleri fikirleri için kanıt olarak ne kadar kullanışlı oldukları konusundaki soruları yeterince ciddiye almamaktadırlar.

‘Kanıt’, pek çok örnekten yola çıkarak, hiçbir veri toplama yönteminin tümüyle güvenilir bir bilgi üretmeyeceğini, bu nedenle araştırma işinin büyük bir kısmının hatalardan kurtulmak olduğunu güçlü bir şekilde vurguluyor.

Okurlar Becker’in bu son kılavuz kitabının her türden sosyal bilimci için kullanışlı bir araç sunduğunu görecekler.

  • Künye: Howard S. Becker – Kanıt, çeviren: Şerife Geniş, Nika Yayınevi, sosyoloji, 368 sayfa, 2021

Michel Foucault – Kliniğin Doğuşu (2021)

Tıbbın amacı hastalığa çare bulmak değil, hastayı sağlıklı tutmaktır.

Michel Foucault, 18. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlayan bu geleneğin özne ve öznelliği nasıl adım adım bertaraf ettiğini gözler önüne seriyor.

Foucault bu kitabında 18. yüzyılda başlayan bir devrimi ele alıyor: Tıbbın amacı artık hastalığa çare bulmak değil, hastayı sağlıklı tutmaktır.

Galen’den o devre dek gelmiş süreklilikler yeni çağın eşiğinde ufalanıp, yeni bir düzene yer açar.

Fransız Devrimi’yle hız kazanan bu dönüşüm hastalıktan ne anlaşıldığını, semptomların nasıl okunacağını ve en önemlisi de yaşamla ölümün farkını yeniden şekillendirdi.

Doktorun gözünün gördükleri öne çıkmaya başlar; modernler bu yeni klinik bakışı patolojik anatomiyle bir araya getirerek yaşamı yeni gözlerle görmeye başlar.

Foucault’nun hocası Canguilhem’i takiple kaleme aldığı bu kavram tarihi çalışmasıyla insanın hakikatinin dönüşümüne ışık tutuyor.

  • Künye: Michel Foucault – Kliniğin Doğuşu: Tıbbi Bakışın Arkeolojisi, çeviren: İnci Uysal, Dergah Yayınları, antropoloji, 279 sayfa, 2021

Joel Andreas – Haklarını Yitirenler (2021)

Mao döneminde işçiler, iş güvenceli kadrolu güvenceli işlere sahipti, hatta çalıştıkları fabrikalarda pay sahibiydi.

Bugünse Çin, dünyanın en büyük emek sömürücülerinden biridir.

Joel Andreas’ın bu özgün çalışması, dünya çapındaki en uzun süreli endüstriyel yurttaşlık deneyiminin yükseliş ve düşüşünü kayıt altına alıyor.

1949’da iktidarı ele geçiren Çin Komünist Partisi sınıfsal eşitlik sağlamak amacıyla iktisadi, kültürel ve siyasal sermayeyi hedef alan bir dizi kampanya başlattı ve 1949 devrimini takip eden onyıllarda, Çinli işçiler iş güvenceli kadrolu çalışma ve fabrikalarda meşru paydaşlık anlamına gelen bir “endüstriyel yurttaşlık” elde ettiler.

1990’ların ortalarından itibaren sürekli kadrolu çalışma sisteminden büyük ölçüde esnek, güvencesiz çalışmaya dayalı bir sisteme geçilmesiyle birlikte, Çin’de endüstriyel yurttaşlık radikal bir değişime uğradı.

Bu komünist projenin başarısızlığının sebeplerini anlamak için nüfusun yönetildiği temel mekân olan işyerindeki hiyerarşik yapılara odaklanan ve araştırmasını o dönemde fabrikalarda çalışmış kişilerle yaptığı görüşmelere dayandıran Andreas, dünya çapındaki en uzun süreli endüstriyel yurttaşlık deneyiminin yükseliş ve düşüşünü kayıt altına alıyor.

Bunun Çin Komünist Partisi açısından ne anlama geldiğini, işçiler arasında nasıl yankı bulduğunu, Maocu dönem boyunca ne yönde gelişim gösterdiğini ve 1990’lardaki yapısal reformun işçilerin yoğun muhalefetine rağmen hangi yollardan uygulandığını belgeleriyle ve tanıklıklarla ortaya koyuyor.

‘Haklarını Yitirenler’, Çin’in yirminci yüzyılda giriştiği sosyalist deneylerin tarihine, mirasına ve geleceğine ilgi duyanların okuması gereken bir çalışma.

  • Künye: Joel Andreas – Haklarını Yitirenler: Çin’de Endüstriyel Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Onurcan Ülker, Koç Üniversitesi Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2021

Pierre Bourdieu ve Roger Chartier – Sosyolog ve Tarihçi (2021)

Sosyolog Pierre Bourdieu ve tarihçi Roger Chartier, kendi disiplinlerini ve toplumdaki rollerini karşı karşıya getiriyor.

Kitap, Bourdieu’nün temel kavramları ile sosyoloji, tarih, felsefe gibi farklı disiplinler hakkındaki görüşlerine ışık tutmasıyla önemli.

Fransız tarihçi Chartier 1988’de France Culture’de bir radyo programı sunar.

Programın adı teklifsiz, apaçık konuşma anlamında “À voix nue” deyimidir.

Bourdieu bu programa beş kez konuk olur ve ‘Sosyolog ve Tarihçi’ de bu program kayıtlarının beş başlık altında derlenmesinden ortaya çıkar.

Chartier’nin eser için kaleme aldığı önsöz ile Birol Çaymaz’ın sunuş yazısıyla ‘Sosyolog ve Tarihçi’, Bourdieu’nün alan, habitus gibi kavramlarını ve sosyoloji, tarih, felsefe gibi farklı disiplinler hakkındaki görüşlerini aydınlatmasıyla çok önemli.

  • Künye: Pierre Bourdieu ve Roger Chartier – Sosyolog ve Tarihçi, çeviren: Zuhal Emirosmanoğlu, Vakıfbank Kültür Yayınları, sosyoloji, 112 sayfa, 2021

Linda Barış – Türkiye’de Ermeni Okulları ve Ermeni Kimliği (2021)

Türkleştirme politikalarının baskın olduğu Ermeni okullarındaki eğitim sistemi Ermeni kimliğinde nasıl karmaşalar yarattı?

Linda Barış, Ermeni okullarındaki öğrencilerin Tarih derslerindeki kitaplarda anlatılan hain Ermenileri okuduklarında neler yaşadığını ortaya koyuyor.

Kitapta, Ermeni okullarında eğitimin nasıl olduğu, derslerin nasıl işlendiği, öğretmenlerin ne şekilde görevlendirildiği, maaşlarını nereden aldıkları, müfredatın öğrencilerin etnik kimlikleri üzerindeki etkilerinin ne olduğu, öğrencilerin okullara kayıt yaptırabilmek için

Ermeni olduklarını nasıl ispatladıkları ve bunun gibi pek çok önemli konu aydınlatılıyor.

Türkiye’deki Ermeni okullarının, Ermeni kimliğinin oluşumuna nasıl bir etkide bulunduğunu anlamak açısından büyük önem arz eden Barış’ın çalışması, aynı zamanda öğrenci, öğretmen ve okul müdürleriyle yapılan görüşmelerle de zenginleşmiş.

  • Künye: Linda Barış – Türkiye’de Ermeni Okulları ve Ermeni Kimliği, İletişim Yayınları, sosyoloji, 288 sayfa, 2021

George Ritzer – Sosyolojiye Giriş (2021)

Sosyolojiye unutulmaz katkılarda bulunmuş bir isimden usta işi bir sosyolojiye giriş çalışması.

‘Toplumun McDonaldlaştırılması’ kitabıyla çığır açmış George Ritzer, yıllara yayılan sosyoloji çalışmalarını öğrenciler ve bu alana meraklı olanlar için ustalıkla bir araya getiriyor.

Toplumsal dünyamız baş döndürücü bir hızla değişiyor.

Değişim dalgası hem sosyoloji disiplinini hem de sosyoloji ile yeni tanışan genç kuşakları etkiliyor.

Bugünün öğrencileri, bir önceki kuşaklara oranla bilgiye çok daha çabuk erişebiliyorlar.

Fakat sosyolojik perspektifi yaşantılarına uygulama konusunda enformasyon çağının getirdiği kimi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar.

Bir yandan kendi belirledikleri koşullarda sosyolojik bilgiyle ilişki kurmak bir yandan da teorinin günlük yaşamlarını anlamlandırmada nasıl bir rol üstlendiğini deneyimlemek istiyorlar.

Bir başka ifadeyle, sosyolojiye giriş derslerinin hayatlarında neye karşılık geldiğinin (hayatlarına nasıl dokunduğunun) gösterilmesini arzu ediyorlar. Böylesine zorlu ama bir o kadar keyifli bir uğraşı, sosyolojinin en çok bilinen düşünürlerinden biri olan Ritzer’den daha iyi kim gerçekleştirebilir ki?

Ritzer, hem klasik sosyoloji kavramlarına ve teorilerine ışık tutuyor hem de günümüzün en can alıcı toplumsal gündemlerinden küreselleşme, tüketim kültürü ve internet başlıklarını odağına alıyor.

Karmaşık sosyolojik olguları, güncel örnekler ışığında titizlikle inceliyor.

İçinde yaşadığımız dünya ile sınıfta öğrenilenler arasında köprü kuran yazar, öğrencileri sosyoloji şemsiyesinin altında eşsiz bir diyaloğa çağırıyor.

Yalnızca teorileri ve düşünürleri aktarmakla kalmıyor; onlardan yola çıkarak toplumu ve toplumsal değişimi anlamaya davet ediyor.

Ritzer’in sosyoloji tahayyülü uluslararası siyasetten kültürel çatışmalara uzanan farklı disiplinlerden yararlanıyor.

Toplumsal cinsiyet faktörünü, sosyalleşme pratiklerini, örgütlenme biçimlerini, sapma ve suçu, dini inanışların sosyolojik kökenlerini, toplumsal tabakalaşmayı ve çok daha fazlasını anlamayı ve sorgulamayı hedefleyen bir perspektif sunuyor.

Yazar bu perspektife uygun bir biçimde kitabını dizayn ederek her bölümde öğrenme hedeflerine, konu özetlerine, anahtar terimlere, araştırma verilerine ve tablolara yer veriyor.

Bir yandan her bir konu başlığında temel çerçeveyi analitik bir biçimde aktarırken, bir yandan sosyolojik bilgiyi, kişisel ve toplumsal tecrübelerimizden hareketle açıklayarak konu başlıklarını anlaşılır kılıyor.

Tüm bu özellikleriyle ‘Sosyolojiye Giriş’ yalnızca sosyoloji öğrencilerine değil, dünyayı anlamak ve sorgulamak isteyen herkese hitap ediyor.

  • Künye: George Ritzer – Sosyolojiye Giriş, çeviren: Taylan Banguoğlu, Ayrıntı Yayınları, sosyoloji, 672 sayfa, 2021

Kolektif – Sosyolojinin Öncüleri (2021)

Alman Sosyoloji Cemiyeti’nin 19-22 Ekim 1910’da Frankfurt’ta düzenlenen ilk kongresindeki konuşma ve tartışmalardan harika bir seçki.

Burada Weber’den Tönnies’e, Simmel’den Sombart’a daha sonra sosyolojide birer ekol haline gelecek isimlerin makaleleri yer alıyor.

Almanya’da sosyolojinin hem epistemolojik hem de örgütsel olarak tesis edilmesi için bu kongre bir eşik oluşturur.

Ren nehrinin öte yanında doğmuş bu pozitivist icadın Durkheim ve öğrencileri elinde kat ettiği mesafe 20. yüzyıl başında inkâr edilemez bir atılım teşkil ediyordu.

Georg Simmel, Ferdinand Tönnies, Max Weber, Werner Sombart, Ernst Troeltsch ve Hermann Kantorowicz gibi felsefe, hukuk, ilahiyat gibi alanlardan gelen büyük isimlerin bu sunuşları sosyolojinin katılaşmamış, ufku açık günlerinden bir hatıra olmanın ötesinde, sosyolojinin çağdaş krizlerini aşmak için yürünmemiş yollara işaret fişekleri bırakıyor.

  • Künye: Kolektif – Sosyolojinin Öncüleri: Alman Sosyoloji Cemiyeti’nin İlk Kongresi (1910), çeviren: Özgüç Orhan, Dergah Yayınları, sosyoloji, 302 sayfa, 2021

Kamran Elend – Kimliği Terennüm Etmek (2021)

Erivan radyosu Kürtçe yayını, özellikle Türkiye Kürtleri arasında birleştirici ve değiştirici bir rol oynadı.

Radyonun ortaya çıkışı ve etkilerini derinlemesine izleyen Kamran Elend, radyonun doğuştan gelen “Kürt olma” olgusundan “Kürt olma” bilincine geçilmesini sağladığını belirtiyor.

Kürt kimliğiyle Erivan Radyosu arasındaki güçlü ilişkiyi ele alan çalışma, Sovyetler’de yaşayan ve azınlık olan Kürtlerin Erivan Radyosu Kürtçe Servisi aracılığıyla Sovyetler dışındaki Kürtlere, özellikle de Türkiye’deki Kürtlere nasıl ulaştıklarını, Türkiye’deki Kürtlerin kendi sınırları dışında ama yine kendi dillerindeki bir dünyayla nasıl tanıştıklarını anlatıyor.

Bunu yaparken, belleğinde Erivan Radyosu’yla ilgili anıları olan kişilerle yaptığı görüşmelerden yararlanan Elend, sözlü tarihin değerini bir kez daha hatırlatıyor.

“Radyo”yu başlı başına ele almayı da ihmal etmeyen Elend, Sovyet Kürtlerini, dönemin siyasi koşullarını, radyonun insanlar için ne ifade ettiğini de anlatısına ekliyor.

  • Künye: Kamran Elend – Kimliği Terennüm Etmek: Erivan Radyosu Kürtçe Yayını, İletişim Yayınları, sosyoloji, 232 sayfa, 2021

Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi (2021)

Yeni iletişim teknolojilerinin toplumu birbirine daha da yakınlaştıracağı öngörülmüştü.

Oysa ortaya bağımsız ve bağlantısız bir iletişim çıktı.

Hüseyin Köse de bu çalışmasında, bugünün enformasyon bolluğunun paradoksal olarak nasıl muazzam bir anlam boşluğu yarattığını sosyolojik bakışla ele alıyor.

Medya, özellikle de yeni iletişim teknolojileriyle biçimlenmiş ilişki ortamı yapayalnız sosyalliğimizin üreticisi, yansıtıcısı ve yayıcısı haline geldi son birkaç yıldır.

İletişimsel ilişkilerimizin toplumsal boyutunu daha da tahkim edeceği söylenen yeni teknolojiler, sonunda birbirinden kopuk anlam/empati halkalarından müteşekkil devasa boşluklar, bağlamsız ve bağlantısız zincirler yarattı.

Adeta, Sokrat’ın kehaneti birdenbire gerçek oluverdi.

Malum, filozof çağlar öncesinden yeni bulunan yazının kullanılmasına kuşkuyla yaklaşarak şöyle diyordu:

“Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar (…) Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin de cahili olacaklar…”

Ne kadar da isabetli bir öngörü gerçekten.

Bilhassa da 2000 ve sonrası doğumlular için.

Zira görece olarak bir sonraki kuşakla birlikte en fazla onlar aşırı enformasyon bolluğuna koşut bir biçimde bilgi meşgulü ama anlam malulü bir uygarlığın içine doğmuş oldular.

Son beş on yıldan bu yana ise, yaşam herkes için hiç olmadığı ölçüde dijitalleşti, gerçeklik de aksine bir o kadar okunaksız ve akışkan hale geldi.

İşte Köse de, yaşanan bu büyük dönüşümün birey ve toplum üzerinde ne gibi etkiler aldığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi: Medya ve İletişim Sosyolojisi Odağında Eleştirel Okumalar, Kalkedon Yayınları, medya, 342 sayfa, 2021

Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi (2021)

Yeni iletişim teknolojilerinin toplumu birbirine daha da yakınlaştıracağı öngörülmüştü.

Oysa ortaya bağımsız ve bağlantısız bir iletişim çıktı.

Hüseyin Köse de bu çalışmasında, bugünün enformasyon bolluğunun paradoksal olarak nasıl muazzam bir anlam boşluğu yarattığını sosyolojik bakışla ele alıyor.

Medya, özellikle de yeni iletişim teknolojileriyle biçimlenmiş ilişki ortamı yapayalnız sosyalliğimizin üreticisi, yansıtıcısı ve yayıcısı haline geldi son birkaç yıldır.

İletişimsel ilişkilerimizin toplumsal boyutunu daha da tahkim edeceği söylenen yeni teknolojiler, sonunda birbirinden kopuk anlam/empati halkalarından müteşekkil devasa boşluklar, bağlamsız ve bağlantısız zincirler yarattı.

Adeta, Sokrat’ın kehaneti birdenbire gerçek oluverdi.

Malum, filozof çağlar öncesinden yeni bulunan yazının kullanılmasına kuşkuyla yaklaşarak şöyle diyordu:

“Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar (…) Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin de cahili olacaklar…”

Ne kadar da isabetli bir öngörü gerçekten.

Bilhassa da 2000 ve sonrası doğumlular için.

Zira görece olarak bir sonraki kuşakla birlikte en fazla onlar aşırı enformasyon bolluğuna koşut bir biçimde bilgi meşgulü ama anlam malulü bir uygarlığın içine doğmuş oldular.

Son beş on yıldan bu yana ise, yaşam herkes için hiç olmadığı ölçüde dijitalleşti, gerçeklik de aksine bir o kadar okunaksız ve akışkan hale geldi.

İşte Köse de, yaşanan bu büyük dönüşümün birey ve toplum üzerinde ne gibi etkiler aldığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Künye: Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi: Medya ve İletişim Sosyolojisi Odağında Eleştirel Okumalar, Kalkedon Yayınları, medya, 342 sayfa, 2021