Tolga Gürakar — Türkiye ve İran (2026)

‘Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim’, Osmanlı/Türkiye ile İran’ın modernleşme deneyimlerini karşılaştırmalı bir tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alıyor. Tolga Gürakar, iki toplumun gelenek, devlet yapısı, din-siyaset ilişkileri ve sınıfsal dönüşümleri üzerinden farklı modernleşme yolları geliştirdiğini gösteriyor. Osmanlı’da merkezi devletin sürekliliği ve Sünni ulemanın devlet içindeki kurumsal konumu laiklik, bürokratik kapasite ve kurumsal devamlılık gibi olguları şekillendirirken; İran’da Şii ulemanın görece bağımsızlığı ve merkezi otoriteyle kurduğu gerilimli ilişki, siyasal meşruiyet krizlerini ve toplumsal muhalefetin dinamiklerini belirleyen başlıca etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.

Kitap, İran ve Türkiye’yi yalnızca coğrafi komşular olarak değil, tarih boyunca birbirini etkileyen siyasal ve toplumsal süreçlerin parçası olan iki ülke olarak ele alıyor. Safevilerden Kaçarlar ve Pehleviler dönemine uzanan İran tarihi ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin dönüşümü birlikte inceleniyor. Bu süreçte devlet-toplum ilişkileri, bürokratik kurumların gelişimi, ideolojik yönelimler ve sınıfsal yapılar arasındaki etkileşimler analiz ediliyor. Gürakar, modernleşmenin yalnızca kurumların veya ideolojilerin değişimiyle açıklanamayacağını; ekonomik yapılar, sınıf mücadeleleri ve toplumsal krizlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Eserin merkezinde devrimlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu yer alıyor. Gürakar’a göre devrimler ani kopuşlar ya da basit rejim değişiklikleri değildir; uzun tarihsel süreçlerde biriken siyasal, toplumsal ve ekonomik gerilimlerin sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerdir. Bu nedenle Türkiye ve İran’daki devrimsel kırılmalar, tarihsel süreklilikler ile kriz dönemlerinin kesişiminde anlaşılabilir. Kitap, mezhep veya etnisite gibi tek boyutlu açıklamaların ötesine geçerek, dinî kurumların siyaset ve ekonomiyle kurduğu ilişkileri ve sınıfsal çelişkileri merkeze alıyor.

Bu yaklaşım, günümüz İran’ındaki toplumsal hareketleri ve Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha geniş bir tarihsel bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Gürakar, ulusal tarihlerimizi birbirinden yalıtılmış anlatılar olarak değil, karşılıklı etkileşimler ve uluslararası bağlam içinde şekillenen süreçler olarak ele alıyor. Böylece kitap, hem İran’ın bugünkü siyasal krizlerini hem de Türkiye’nin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen okurlar için uzun dönemli ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 420 sayfa • 2026

Chip Colwell — Ne Çok Eşya (2026)

Chip Colwell’in bu çalışması, insanların nesnelerle kurduğu ilişkinin tarihini ve bu ilişkinin uygarlığın gelişimindeki rolünü anlatıyor. Arkeolog ve antropolog Chip Colwell, insanların yalnızca araç üreten bir tür olmadığını, aynı zamanda nesnelere anlam yükleyen bir kültür yarattığını söylüyor. Colwell’e göre insanlık tarihi, taş aletlerden modern teknolojilere kadar uzanan uzun bir maddi kültür hikâyesi sunuyor. İnsanlar çevrelerindeki dünyayı anlamak, ihtiyaçlarını karşılamak ve kimliklerini ifade etmek için nesneler üretiyor. Bu süreçte araçlar yalnızca pratik işlevler görmüyor; aynı zamanda sembolik değerler taşıyan kültürel nesnelere dönüşüyor.

‘Ne Çok Eşya’ (‘So Much Stuff’), arkeolojik bulgular ve antropolojik araştırmalar üzerinden insanlığın maddi dünyasının nasıl genişlediğini açıklıyor. İlk taş aletlerin ortaya çıkışı insanların doğayla kurduğu ilişkinin dönüşmeye başladığını gösteriyor. Zamanla tarım araçları, seramikler, silahlar ve günlük eşyalar ortaya çıkıyor ve bu nesneler toplumların ekonomik ve sosyal yapısını şekillendiriyor. Colwell bu gelişmelerin yalnızca teknolojik ilerleme olmadığını, aynı zamanda insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini değiştirdiğini vurguluyor. Nesneler aracılığıyla insanlar statülerini gösteriyor, inançlarını ifade ediyor ve toplumsal ilişkilerini düzenliyor.

Colwell kitabın ilerleyen bölümlerinde modern çağda ortaya çıkan tüketim kültürünü ve nesnelerin aşırı çoğalmasını tartışıyor. Sanayi üretimi ve küresel ekonomi sayesinde insanlar tarihte hiç olmadığı kadar çok eşya üretiyor ve tüketiyor. Ancak Colwell bu durumun yeni sorular doğurduğunu söylüyor: İnsanların nesnelerle kurduğu ilişki ne anlama geliyor ve bu ilişki çevre ile toplum üzerinde nasıl etkiler yaratıyor? Yazar bu sorular üzerinden maddi kültürün geçmişten bugüne uzanan dönüşümünü değerlendiriyor. Bu nedenle kitap, insanların araç üretme yeteneğinin nasıl kültürel anlamlar yarattığını ve modern dünyanın nesnelerle dolu yapısını anlamaya yardımcı olan önemli bir çalışma.

Chip Colwell — Ne Çok Eşya: İnsan Türünün Aletleri Keşfetmesi, Anlamı İcat Etmesi ve Hep Daha Fazla Şey Üretmesi
Çeviren: Ayşe Müge Çavdar • İş Kültür Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi (2026)

Paul Christopher Anderson’ın bu kitabı, Amerikan İç Savaşı’nın nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını kısa fakat bütünlüklü bir anlatı içinde açıklıyor. Anderson, savaşın kökenlerini Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan itibaren büyüyen ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrılıklar içinde değerlendiriyor. Özellikle kölelik meselesi Kuzey ve Güney eyaletleri arasında derin bir gerilim yaratmıştı. Kuzey’de sanayi ve ücretli emek düzeni güç kazanırken Güney ekonomisi büyük ölçüde köle emeğine dayanan plantasyon sistemi üzerine kurulmuştu. Bu farklı ekonomik yapıların siyasal temsil ve eyalet hakları tartışmalarıyla birleşmesi giderek sertleşen bir kriz doğuruyordu. Anderson, Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinin ardından Güney eyaletlerinin Birlik’ten ayrıldığını ve Konfederasyon’u kurduğunu anlatarak savaşın patlak verdiği süreci açıklıyor.

‘Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi’ (‘A Short History of the American Civil War’) savaşın askerî gelişimini de ana hatlarıyla takip ediyor. Anderson, savaşın ilk yıllarında Güney ordularının önemli başarılar kazandığını, ancak Kuzey’in daha büyük nüfus, sanayi kapasitesi ve lojistik gücü sayesinde zamanla üstünlüğü ele geçirdiğini anlatıyor. Gettysburg ve Vicksburg gibi dönüm noktası sayılan muharebeler savaşın gidişatını değiştirdi. Aynı süreçte Abraham Lincoln köleliği kaldırmayı hedefleyen politikalar geliştirdi ve 1863’te yayımlanan Özgürlük Bildirgesi savaşın siyasal anlamını genişletti. Böylece çatışma yalnızca Birliği koruma mücadelesi olmaktan çıkıp ve köleliğin sona erdirilmesiyle bağlantılı bir dönüşüm sürecine dönüştü.

Anderson kitabın son bölümünde savaşın sonuçlarını ve uzun vadeli etkilerini değerlendiriyor. 1865’te Konfederasyon’un yenilgisiyle Birlik yeniden kuruldu ve kölelik anayasal olarak kaldırıldı. Ancak savaşın ardından gelen Yeniden Yapılanma dönemi Güney toplumunda derin siyasi ve sosyal sorunlar yarattı. Irk eşitliği meselesi ve federal otoritenin rolü üzerine tartışmalar uzun süre devam etti. Anderson bütün bu gelişmeleri açık ve kronolojik bir anlatı içinde sunarak Amerikan İç Savaşı’nın hem askerî hem de toplumsal boyutlarını anlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle eser, savaşın nedenlerini ve sonuçlarını kısa fakat kapsamlı biçimde öğrenmek isteyen okurlar için önemli bir giriş çalışması olarak öne çıkıyor.

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi
Çeviren: Turgay Sivrikaya • İletişim Yayınları
Tarih • 343 sayfa • 2026

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi (2026)

Nicolas Grimal’in bu eseri, Antik Mısır tarihini en eski dönemlerden Roma egemenliğine kadar kronolojik ve bütüncül bir çerçevede ele alıyor. Grimal, Nil vadisinin coğrafyasının Mısır uygarlığının oluşumunda belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. Nil’in düzenli taşkınları tarımı mümkün kıldı ve bu verimli ortam erken yerleşimlerin gelişmesini sağladı.

Yazar, hanedanlık öncesi dönemden başlayarak siyasi birlik sürecinin nasıl oluştuğunu anlatıyor. Yukarı ve Aşağı Mısır’ın birleşmesiyle birlikte firavun merkezli güçlü bir devlet yapısı ortaya çıkıyor. Bu dönem aynı zamanda yazının, bürokrasinin ve dinsel kurumların kurumsallaşmaya başladığı bir aşamayı temsil ediyor. Grimal, bu sürecin yalnızca siyasi bir birleşme olmadığını, aynı zamanda ortak bir kültürel kimliğin oluşmasını sağladığını gösteriyor.

‘Antik Mısır Tarihi’ (‘Histoire de l’Égypte Ancienne’), Eski Krallık döneminde piramitlerin inşa edildiği güçlü merkezi devletin yükselişini inceliyor. Firavunların tanrısal otoritesi siyasal düzenin temelini oluşturuyor ve devlet büyük mimari projelerle gücünü görünür kılıyor. Ancak zamanla merkezi otorite zayıflıyor ve Birinci Ara Dönem adı verilen siyasi parçalanma süreci ortaya çıkıyor. Grimal bu kırılmanın ardından Orta Krallık döneminde yeniden güçlü bir devletin kurulduğunu anlatıyor. Bu dönemde idari reformlar, edebiyatın gelişmesi ve bölgesel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi dikkat çekiyor. Daha sonra Yeni Krallık döneminde Mısır büyük bir imparatorluk hâline geliyor. Özellikle III. Thutmose, Akhenaton ve II. Ramses gibi hükümdarların dönemlerinde askeri seferler, diplomasi ve dinî reformlar Mısır tarihinin yönünü değiştiriyor.

Grimal eserin son bölümlerinde Mısır’ın giderek artan dış baskılarla karşılaştığını anlatıyor. Yeni Krallık’ın sonrasında Libyalılar, Nubyalılar, Asurlular ve Persler gibi güçler Mısır üzerinde hâkimiyet kuruyor. Daha sonra Büyük İskender’in fethiyle birlikte Helenistik dönem başlıyor ve Ptolemaios hanedanı Mısır’ı yönetiyor. Bu süreçte Yunan ve Mısır kültürleri iç içe geçiyor. Sonunda Roma egemenliğiyle birlikte firavunluk geleneği sona eriyor. Nicolas Grimal, bütün bu dönemleri siyasi tarih, din, sanat ve toplum yapısını birlikte ele alarak anlatıyor. Bu nedenle eser Antik Mısır tarihini kapsamlı biçimde açıklayan temel çalışmalar arasında yer alıyor ve alanın en önemli başvuru kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor.

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi
Çeviren: Özcan Doğan • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 762 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da (2026)

Jean Bottéro’nun bu kitabı, insanlık tarihinin bilinen en eski dini geleneklerinden biri olan Mezopotamya inanç dünyasını anlaşılır ve bütüncül bir şekilde ele alıyor. Bottéro, Sümer, Akad, Babil ve Asur toplumlarının bıraktığı çivi yazılı metinleri inceleyerek bu uygarlıkların tanrılarla kurduğu ilişkiyi, ritüellerini ve kozmoloji anlayışını yeniden kuruyor.

‘En Eski Din Mezopotamya’da’ (‘La plus vieille religion. En Mésopotamie’), Mezopotamya dininin soyut bir teoloji değil, günlük hayatla iç içe geçmiş pratik bir dünya görüşü olduğunu gösteriyor. İnsanlar tanrıları evrenin mutlak efendileri olarak görüyor; doğa olaylarını, siyasi kaderi ve toplumsal düzeni onların iradesiyle açıklıyor. Tanrılar insanlara benzeyen karakterlere sahip varlıklar olarak tasvir ediliyor: öfkelenebiliyor, lütuf gösterebiliyor ve bazen de birbirleriyle çatışabiliyor. Bu nedenle din, insanın tanrıları yatıştırma ve onların desteğini kazanma çabası etrafında şekilleniyor.

Bottéro’ya göre Mezopotamya’da ibadet esas olarak tapınak merkezli bir sistem içinde işliyor. Rahipler, kurbanlar, dualar, kehanet uygulamaları ve büyüsel ritüeller aracılığıyla tanrılarla iletişim kuruyor. Kehanet özellikle önemli bir rol oynuyor; çünkü insanlar geleceği öğrenerek tanrısal iradeyi anlamaya çalışıyor. Karaciğer falı gibi yöntemler, bu dünyanın düşünce yapısını anlamak için önemli ipuçları sunuyor.

Kitap aynı zamanda Mezopotamya mitolojisini ve yaratılış anlatılarını da inceliyor. Evrenin oluşumu, tanrıların kökeni ve insanın yaratılışı gibi konular, mitler aracılığıyla açıklanıyor. İnsan, tanrılara hizmet etmek için yaratılmış bir varlık olarak görülüyor; bu nedenle toplum düzeni de kozmik düzenin bir uzantısı sayılıyor.

Bottéro’nun çalışması, Mezopotamya dininin yalnızca eski bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda daha sonraki Yakın Doğu dinleri ve düşünce gelenekleri üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını gösteriyor. Bu yönüyle kitap, din tarihinin en eski ve en etkili kültürel miraslarından birinin nasıl işlediğini anlamak için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da
Çeviren: Erkan Ataçay • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 352 sayfa • 2026

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri (2026)

‘Dersim Kırımı Envanteri’, 1937-1938’de Dersim’de yaşanan ve resmî anlatının “isyan”, yerel hafızanın ise “Tertele” dediği büyük yıkımı, sloganların ve soyut genellemelerin ötesine taşıyor. Bülent Bilmez ve Cemal Taş, bu çalışmada hem kavramsal hem de olgusal bir zemin kurmayı hedefliyor; yaşananları tartışmalı adlandırmaların sisinden çıkarıp somut verilerle görünür kılıyor.

Kitabın giriş bölümü, “Dersim”, “Dersim ’38”, “isyan”, “katliam”, “soykırım” ve özellikle tercih edilen adlandırmayla “kırım” kavramlarını titizlikle tartışıyor. Böylece mesele yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, aynı zamanda bir adlandırma ve anlamlandırma sorunu olarak ele alınıyor. 1921’den 1947’ye uzanan geniş bir tarihsel arka plan içinde, yasal düzenlemeler, hazırlık süreci ve sonrasındaki uygulamalar makro ölçekte analiz ediliyor. Bu çerçeve, olayları tekil bir patlama anı değil, uzun erimli bir devlet politikası bağlamında okumaya imkân veriyor.

Ancak kitabın asıl özgünlüğü, “mikro tarih” yaklaşımında ortaya çıkıyor. Dokuz örnek vaka ve mekân üzerinden yürütülen envanter çalışması, büyük anlatının içine sıkışmış bireysel hikâyeleri açığa çıkarıyor. Derê Pulemuriye (Pülümür deresi), Derê Remedani (Ramazanköy), Dero Xori (Tosniye) ve Golê Çetu (Mamekiye) bunlardan birkaçı. Tanıklıklar, ağıtlar, arşiv belgeleri, eski ve güncel görseller, isimleri belirlenebilen mağdurlar ve resmî görevliler bir araya getiriliyor. Böylece travma, anonim bir istatistik olmaktan çıkıp isim, yüz ve mekân kazanıyor.

Bu çalışma, kesin hüküm dağıtan bir metin olmaktan ziyade, güvenilir ve denetlenebilir bilgi üretmeyi amaçlayan bir “pilot” envanter niteliği taşıyor. Amaç, Dersim ’38 üzerine yürütülen tartışmaları sağlam verilere dayandırmak ve gelecekte genişletilecek kapsamlı bir belgeleme projesinin temelini atmak.

Sonuçta ‘Dersim Kırımı Envanteri’, tarihle yüzleşme çağrısını soyut bir etik talep olarak bırakmıyor; somut bilgiye dayalı bir hafıza inşası. Hesaplaşma ve onarıcı adalet arayışına katkı sunmayı hedefleyen bu çalışma, Dersim üzerine yürütülen literatürde belgeye dayalı yaklaşımı güçlendirmesi bakımından önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri: Dokuz Örnek Vaka ve Mekân
• İletişim Yayınları
Tarih • 350 sayfa • 2026

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri (2026)

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şeyin somut örneği olan Traudl Junge bu anı kitabında genç yaşta Adolf Hitler’in özel sekreteri olarak geçirdiği yılları ve savaşın son günlerine kadar süren tanıklığını anlatıyor. 22 yaşında, siyasetten uzak, kariyer arayışında ve balerin olmayı hayal eden genç bir kadınken Führer’in yakın çevresine girdi. Kitap, onun bu görevi nasıl sıradan bir iş olarak gördüğünü ve rejimin suçlarını kavramadan gündelik bir büro hayatı sürdürdüğünü gösteriyor.

Anlatının en çarpıcı bölümü, Berlin’deki Führerbunker’de geçen son haftalar. Kızıl Ordu kente yaklaşırken içeride daralan bir dünya tasvir ediliyor: çöken bir rejim, sadakatini koruyan dar bir çevre ve gerçeklikten kopmuş bir lider portresi çiziliyor. Junge, Hitler’in vasiyetini dikte ettirdiği ana, Eva Braun’la evliliğine ve intiharına doğrudan tanıklık ediyor. Bu sahneler, tarihsel bir çöküşün içeriden gözlemi niteliği taşıyor.

‘Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl’ (‘Bis zur letzten Stunde: Hitlers Sekretärin erzählt ihr Leben’) yalnızca olayları aktarmıyor; aynı zamanda suç, sorumluluk ve körlük üzerine bir iç hesaplaşma sunuyor. Junge, savaş sonrası yıllarda rejimin işlediği suçların kapsamını öğrendikçe duyduğu utancı ve “bilmemek” ile “bilmek istememek” arasındaki farkı sorguluyor. Kendini ideolojik bir fanatikten ziyade apolitik ve naif biri olarak tanımlasa da bu tutumun ahlaki sonuçlarından kaçamıyor.

Kitabın orijinal adında geçen “Son saate kadar” ifadesi, hem Hitler’in son anlarına hem de Junge’nin geç fark ettiği yüzleşmeye işaret ediyor. Eser, Nazi Almanyası’nın merkezine içeriden bakış sağlaması bakımından tarihsel değer taşıyor; aynı zamanda totaliter rejimlerde sıradan bireylerin nasıl sistemin parçası hâline gelebildiğini göstermesi açısından önemli bir tanıklık sunuyor.

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl (Melissa Müller’in Katkılarıyla)
Çeviren: Vedat Çorlu • Alfa Yayınları
Anı • 272 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026