Geoffrey Parker — İmparator Şarlken (2026)

Geoffrey Parker’ın bu kitabı, Kutsal Roma İmparatoru V. Karl’ın (Şarlken) yaşamını yalnızca bir hükümdarın biyografisi olarak değil, erken modern dünyanın şekillenişini belirleyen siyasal, askerî ve küresel dönüşümler bağlamında inceliyor. Parker, Felemenkçe, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Latince ve İspanyolca birincil kaynaklara dayanarak Şarlken’in kararlarını, kişiliğini ve imparatorluğunu yeniden değerlendiriyor.

‘İmparator Şarlken’ (‘Emperor: A New Life of Charles V’), Şarlken’in Habsburg hanedanı içindeki çocukluğundan başlayarak Avrupa’nın en geniş hanedan mirasını nasıl devraldığını anlatıyor. Burgonya, Kastilya, Aragon, Napoli, Sicilya, Aşağı Ülkeler ve Amerika’daki İspanyol topraklarını kapsayan bu mirasın, onu tarihin ilk transatlantik hükümdarlarından birine dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin merkezinde, farklı hukuk sistemlerine, dillere ve siyasal geleneklere sahip böylesine geniş bir imparatorluğun nasıl yönetildiği sorusu yer alıyor. Parker, Şarlken’in sürekli seyahat ederek yerel elitlerle uzlaşmaya çalıştığını, mali kaynak yaratmaya uğraştığını ve imparatorluğu yalnızca askerî güçle değil, diplomasi ile bürokrasi sayesinde ayakta tuttuğunu vurguluyor.

Kitap, Şarlken’in saltanatını belirleyen büyük mücadelelere de odaklanıyor. Fransa Kralı I. François ile rekabeti, Kanuni Sultan Süleyman yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu’yla mücadelesi ve Protestan Reformu’nun yarattığı dinî bölünmeler, hükümdarın aynı anda birçok cephede siyaset yürütmek zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

Parker, biyografiyi yalnızca siyasal olaylarla sınırlamıyor. Şarlken’in sağlık sorunlarını, gut hastalığını, çalışma alışkanlıklarını, ailesiyle ilişkilerini ve kişisel karakterini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Böylece imparatorun başarılarının yanında tereddütlerini, zayıflıklarını ve insani yönlerini de görünür hâle getiriyor.

Kitap, Amerika kıtasındaki fetihlerin ve sömürgeleşmenin imparatorluk üzerindeki etkisini de inceliyor. Yeni Dünya’dan gelen değerli madenlerin Habsburg gücünü desteklediğini, ancak bitmek bilmeyen savaşların yarattığı mali yükü bütünüyle karşılayamadığını gösteriyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, Şarlken’in başarı ve başarısızlıklarını yalnızca kişisel özellikleriyle açıklamaması olarak öne çıkıyor. Parker, hükümdarın kararlarını iletişim güçlükleri, mali krizler ve uluslararası dengelerle birlikte değerlendirerek bireysel liderlikle tarihsel koşullar arasındaki ilişkiyi irdeliyor.

Sonuçta kitap, Şarlken’in yaşamı üzerinden erken modern Avrupa’nın dönüşümünü, Habsburg dünya imparatorluğunun işleyişini ve ilk transatlantik siyasal düzenin oluşumunu kapsamlı biçimde açıklıyor. Geoffrey Parker, ayrıntılı arşiv araştırmalarına dayanan bu biyografiyle Şarlken’i, modern dünyanın şekillenmesinde belirleyici rol oynayan karmaşık bir hükümdar olarak yeniden yorumluyor.

Geoffrey Parker — İmparator Şarlken
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Biyografi • 784 sayfa • 2026

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları (2026)

Kevin B. Anderson’ın bu çalışması, Karl Marx’ın yaşamının son yıllarında geliştirdiği düşünceleri merkeze alarak, onun siyasal ve toplumsal kuramının sanıldığından çok daha açık, çoğulcu ve evrensel bir nitelik taşıdığını savunuyor. Anderson, Marx’ın son dönem notları, mektupları ve etnoloji araştırmalarını inceleyerek, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet, ulusal kurtuluş hareketleri ve yerli toplulukların ortak mülkiyet biçimlerine ilişkin değerlendirmelerinin klasik Marksizm yorumlarını önemli ölçüde genişlettiğini gösteriyor.

‘Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları’ (‘The Late Marxs Revolutionary Roads’), Marx’ın düşüncesinin yalnızca Avrupa sanayi kapitalizmine odaklanan tek çizgili bir tarih anlayışına indirgenemeyeceğini ileri sürüyor. Özellikle 1870’lerden itibaren Marx, Avrupa dışındaki toplumları daha yakından incelemeye başlıyor; farklı tarihsel gelişim yollarının mümkün olabileceğini kabul ederek kapitalizmin evrensel ve zorunlu bir aşama olduğu fikrini sorguluyor. Anderson’a göre bu dönüşüm, Marx’ın teorisini daha esnek ve çok merkezli hâle getiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri sömürgecilik eleştirisine ayrılıyor. Marx’ın Hindistan, Cezayir, Endonezya ve Rusya gibi bölgeler üzerine yaptığı değerlendirmeler incelenirken, emperyalizmin yalnızca ekonomik sömürü değil, aynı zamanda toplumsal yapıları, kültürleri ve yerel üretim biçimlerini tahrip eden bir egemenlik sistemi olduğu vurgulanıyor. Marx’ın geç dönem yazılarında sömürgeleştirilen halkların direniş mücadelelerine önceki dönemlere göre daha güçlü destek verdiği gösteriliyor.

Anderson ayrıca ulusal kurtuluş hareketlerinin Marx açısından taşıdığı önemi ele alıyor. Özellikle İrlanda ve Polonya örnekleri üzerinden, ulusal kurtuluş hareketlerinin yalnızca siyasal bir sorun olmadığı; sınıf ilişkileri ve devrimci dönüşüm açısından da belirleyici olduğu savunuluyor. Marx, ezilen ulusların özgürlüğünü işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiriyor.

Kitabın özgün katkılarından biri, Marx’ın toplumsal cinsiyet konusuna ilişkin geç dönem ilgisini incelemesi. Marx’ın antropolog Lewis Henry Morgan başta olmak üzere çeşitli etnoloji araştırmalarından çıkardığı notlar üzerinden aile yapıları, kadınların toplumsal konumu ve akrabalık sistemleri ele alınıyor. Anderson, Marx’ın kadınların ezilmesini tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde değerlendirdiğini, bu nedenle cinsiyet eşitsizliğinin de kapitalizmden daha eski tarihsel köklere sahip olduğunu fark ettiğini ileri sürüyor.

Bir diğer temel konu ise yerli toplulukların ortak mülkiyet sistemleri. Marx, Rus köy komünleri (mir), Hindistan’daki köy yapıları ve diğer komünal üretim biçimlerini incelerken, bu yapıların kapitalizmin dışında farklı gelişme yolları sunabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Anderson’a göre Marx, yaşamının son döneminde devrimin yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarında gerçekleşeceği düşüncesinden uzaklaşarak, ortak mülkiyet geleneklerini koruyan toplumların da sosyalist dönüşüm için özgün olanaklar taşıyabileceğini kabul ediyor.

Kitap, Marx’ın etnoloji defterlerine de geniş yer veriyor. Morgan, Henry Sumner Maine, John Budd Phear ve Maksim Kovalevsky gibi araştırmacılardan yaptığı kapsamlı okumalar, Marx’ın Avrupa dışındaki toplumsal örgütlenmeleri anlamaya yönelik yoğun ilgisini ortaya koyuyor. Anderson, bu notların Marx’ın tarih anlayışını yeniden şekillendirdiğini ve onu doğrusal ilerleme fikrinden uzaklaştırdığını savunuyor.

Sonuç olarak kitap, Marx’ın son dönem düşüncesini sömürgecilik, ulusal kurtuluş, toplumsal cinsiyet ve yerli komünal toplumlar ekseninde yeniden değerlendiren kapsamlı bir çalışmadır. Anderson, Marx’ın olgunluk döneminde geliştirdiği fikirlerin Avrupa merkezci, tek çizgili ve ekonomik determinizme dayalı yorumların ötesine geçtiğini göstererek, onun farklı tarihsel deneyimleri ve ezilen toplulukların mücadelelerini dikkate alan çok yönlü bir devrim teorisi geliştirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Marx’ın geç dönem düşüncesini yeniden okumak ve çağdaş postkolonyal, feminist ve küresel tarih tartışmalarıyla ilişkilendirmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları: Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Siyaset • 290 sayfa • 2026

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu (2026)

Barış Alp Özden’in bu çalışması, Türkiye işçi sınıfının ortaya çıkışını yalnızca sanayileşme ya da ekonomik dönüşüm üzerinden değil, gündelik yaşam, kültürel pratikler ve kolektif mücadele deneyimleri üzerinden yeniden değerlendiriyor. Eser, işçi sınıfının devlet politikalarının pasif bir ürünü olduğu ve haklarını yukarıdan verilen düzenlemelerle kazandığı yönündeki yerleşik tarih anlatısını sorgulayarak, işçilerin kendi siyasal ve toplumsal varlıklarını nasıl inşa ettiklerini gösteriyor.

‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’ (‘Working Class Formation in Turkey’), İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1961’deki Saraçhane Mitingi’ne uzanan dönemi, Türkiye işçi hareketinin biçimlenme evresi olarak ele alıyor. Bu süreçte işçiler yalnızca fabrikalarda üretimin parçası değil; ortak deneyimler, dayanışma ağları ve mücadele pratikleri geliştiren toplumsal bir sınıf hâline geliyor. Böylece 1960’lardan sonra güç kazanacak sendikal ve siyasal hareketlerin kültürel ve örgütsel temellerinin bu dönemde atıldığı ortaya konuyor.

Özden’in yaklaşımının ayırt edici yönü, işçi sınıfını yalnızca işyeri üzerinden okumaması. İşçi mahalleleri, konut koşulları, sokaklar, kahvehaneler, sinema salonları, futbol tribünleri ve diğer gündelik yaşam mekânları, sınıf kimliğinin oluştuğu alanlar olarak inceleniyor. Fabrika kayıtlarının yanı sıra ulusal basın, sendika yayınları ve farklı arşiv kaynaklarından yararlanılarak işçilerin çalışma hayatı ile gündelik kültürü arasındaki bağ görünür kılınıyor.

Çalışma, grev hakkının henüz tanınmadığı yıllardaki emek mücadelelerine de özel önem veriyor. Resmî olarak grev kabul edilmeyen iş bırakmalar, toplu direnişler, işyeri anlaşmazlıkları ve farklı protesto biçimleri, işçilerin hak arama iradesinin ve kolektif örgütlenme deneyiminin göstergeleri olarak değerlendiriliyor. Böylece işçi hareketinin yalnızca yasal sendikal faaliyetlerden ibaret olmadığı, gündelik direniş pratikleriyle de şekillendiği ortaya konuyor.

Kitap aynı zamanda sınıf bilincinin ekonomik koşulların otomatik sonucu olmadığını savunuyor. Ortak çalışma deneyimleri, mahalle yaşamı, dil, kültür, dayanışma ilişkileri ve siyasal mücadeleler, işçi sınıfının kendisini ayrı bir toplumsal özne olarak kurmasında belirleyici rol oynuyor. Bu bakımdan eser, sınıf oluşumunu ekonomik olduğu kadar kültürel ve siyasal bir süreç olarak ele alıyor.

Sonuç olarak ‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’, Türkiye işçi sınıfının tarihini gecikmiş bir modernleşme anlatısının ötesine taşıyarak, emekçilerin gündelik yaşam içinde geliştirdikleri dayanışma, mücadele ve örgütlenme biçimlerini merkeze alan kapsamlı bir inceleme. Çalışma, 1960’lar sonrasında güçlenecek işçi hareketinin tarihsel ve kültürel köklerini anlamak isteyenler için önemli bir başvuru niteliğinde.

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu: Çalışma, Kültür, Gündelik Yaşamın Siyaseti, 1946-1962
• Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Kolektif — Modern Savaş Tarihi (2026)

Charles Townshend editörlüğünde hazırlanan ‘Modern Savaş Tarihi’ (‘The Oxford History of Modern War’), modern savaşın yalnızca orduların çatışmasından ibaret olmadığını; devletlerin, toplumların, ekonomilerin ve siyasal düzenlerin dönüşümünü belirleyen tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Alanın önde gelen tarihçilerinin katkılarıyla hazırlanan eser, savaş tarihini teknik ayrıntılarla sınırlamadan, modern dünyanın oluşumuyla birlikte ele alıyor. Kitabın temel sorusu, savaşın yüzyıllar boyunca nasıl değiştiği kadar, bu değişimin toplumları ve siyasal yapıları nasıl dönüştürdüğüdür.

Çalışma, 17. yüzyıldaki “askeri devrim” tartışmalarıyla başlıyor. Daimi orduların kurulması, ateşli silahların yaygınlaşması ve devletlerin savaş yürütme kapasitesinin artması, yalnızca askerî yöntemleri değil, vergi sistemlerini, bürokrasiyi ve merkezi devletin gelişimini de etkiliyor. General J. F. C. Fuller’ın “Tüfek piyadeyi, piyade ise demokratı yarattı” sözü de bu dönüşümün simgesi olarak öne çıkıyor. Kitap, standart silahlara sahip kitlesel piyade ordularının yükselişini, aristokrat süvarilerin üstünlüğünün sona ermesi ve modern toplumun ortaya çıkışıyla ilişkilendiriyor.

Eser, Napoléon Savaşları’yla birlikte savaşın ulusal seferberlik ve kitle orduları dönemine girişini inceliyor. Ardından sömürge savaşları, sanayi devriminin askerî teknolojilere etkisi ve deniz gücünün küresel rekabetteki rolü ele alınıyor. Demiryolları, telgraf, makineli tüfekler ve ağır sanayi, savaşın ölçeğini ve yıkıcılığını kökten değiştiren unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, “topyekûn savaş” kavramına ayrılıyor. Özellikle iki dünya savaşı sırasında cephe ile sivil yaşam arasındaki sınırların giderek ortadan kalktığı, ekonominin, sanayinin ve toplumun tamamının savaşın parçası hâline geldiği gösteriliyor. Hava bombardımanları, propaganda, ekonomik abluka ve teknolojik yenilikler, savaşın yalnızca askerler arasında yaşanan bir mücadele olmaktan çıktığını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş sonrasında ise savaşın niteliği yeniden değişiyor. Kitap; nükleer caydırıcılık, düşük yoğunluklu çatışmalar, gerilla savaşı, terörizm, barışı koruma operasyonları ve yüksek teknolojili silah sistemleri gibi yeni olguları inceliyor. Bilgi teknolojileri, hassas güdümlü silahlar ve hava üstünlüğü, modern savaşın karakterini yeniden şekillendirirken, asimetrik çatışmalar klasik orduların karşı karşıya geldiği savaş modelini sorguluyor.

Sonuç olarak ‘Modern Savaş Tarihi’, savaşın yalnızca askerî stratejilerin değil, siyasal kurumların, ekonomik yapıların, toplumsal ilişkilerin ve teknolojik gelişmelerin ortak ürünü olduğunu gösteriyor. Modern savaşın geçirdiği dönüşümü geniş bir tarihsel perspektifle ele alan eser, askerî tarih ile dünya tarihini birbirinden ayrılmaz iki alan olarak değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı.

Kolektif — Modern Savaş Tarihi
Editör: Charles Townshend
Çeviren: Özkan Akpınar • İş Kültür Yayınları
Tarih • 336 sayfa • 2026

Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası (2026)

Emre Kaymakçı’nın ‘Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453’ adlı çalışması, Girit’in Venedik yönetimi altındaki Orta Çağ tarihini siyasal ve askerî gelişmelerin ötesine taşıyarak adanın idari yapısını, toplumsal hayatını, ekonomisini ve kültürel dönüşümünü birlikte ele alıyor. Çalışmanın temel amacı, Türk tarihçiliğinde uzun süre sınırlı biçimde incelenmiş olan bu dönemi, Venedik arşivlerindeki birincil kaynaklara dayanarak bütünlüklü biçimde ortaya koymak.

Kitap, Girit’in coğrafi konumu ve Venedik hâkimiyetine giden süreci IV. Haçlı Seferi’nin sonuçlarıyla birlikte değerlendiriyor. 1204 sonrasında Venedik için Doğu Akdeniz ticaretinin ve deniz ulaşımının kilit merkezlerinden birine dönüşen ada, yalnızca bir koloni değil, Venedik’in Ege ve Anadolu’daki siyasal ve ticari faaliyetlerini örgütlediği stratejik bir üs hâline geliyor. Venediklilerin adaya yerleşmesiyle birlikte mevcut idari yapı yeniden düzenleniyor; kolonizasyon ve yeni yönetim mekanizmaları Girit’in demografik ve toplumsal dokusunu değiştiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri, Venedik yönetiminin nasıl işlediğini ve buna karşı gelişen direnişleri inceliyor. Dükadan kale yöneticilerine, mali ve adli görevlilerden diğer memurlara kadar uzanan idari örgütlenme ele alınırken, Girit’te art arda ortaya çıkan isyanlar Venedik hâkimiyetinin kırılganlığını gösteriyor. Aziz Stefanos, Skordil ve Melissinos, Khortatzis ve Kallergis isyanlarından 1363-1366’daki Aziz Titus İsyanı’na kadar uzanan mücadeleler, yerel güçlerle Venedik yönetimi arasındaki gerilimin farklı biçimlerini ortaya koyuyor. Savunma sistemi de bu çerçevede değerlendirilerek adanın askerî açıdan nasıl örgütlendiği gösteriliyor.

Girit’in tarihi aynı zamanda Akdeniz’deki güç dengelerinin tarihidir. Kaymakçı, Venedik’in Ceneviz ve Bizans dünyasıyla ilişkilerinin yanı sıra Menteşeoğulları, Aydınoğulları ve Osmanlı Beyliği ile kurduğu ilişkileri özellikle Girit üzerinden izliyor. Ticaret anlaşmaları, diplomatik girişimler ve askerî çatışmalar aracılığıyla ada, Venedik ile Batı Anadolu’daki Türk siyasi oluşumları arasındaki ilişkilerin önemli bir aracısı olarak beliriyor. Kereste, at, peynir gibi ürünlerin ticareti ve Venedik tüccarlarının Batı Anadolu’daki faaliyetleri, Girit’in ekonomik işlevini daha görünür kılıyor.

Kitap, siyasetin ötesine geçerek Venedik Girit’inin toplumsal ve kültürel yapısını da inceliyor. Demografik değişimler, ekonomi ve ticaret, sivil ve dinî mimari, eğitim, kültür ve sanat ile gündelik hayat ayrı başlıklar altında ele alınıyor. Böylece Venedik hâkimiyeti yalnızca yönetici elitlerin kararları üzerinden değil, adada yaşayan insanların toplumsal ilişkilerini ve günlük yaşamlarını dönüştüren uzun süreli bir süreç olarak resmediliyor.

Çalışmanın özgün yönlerinden biri de kaynak kullanımında ortaya çıkıyor. Kaymakçı, Venedik Devlet Arşivi’ndeki Duca di Candia ve Notai di Candia belgelerinin yanı sıra dönemin kroniklerinden yararlanıyor. Orta Çağ Latincesi, Yunanca ve İtalyanca kaynaklarla çalışabilmek için dil ve paleografya eğitimi alan yazarın Venedik’te gerçekleştirdiği arşiv araştırmaları, daha önce ikincil kaynaklara dayalı olarak parçalı biçimde bilinen birçok gelişmenin yeniden değerlendirilmesini sağlıyor.

Sonuç olarak kitap, Venedik’in Girit’teki yönetimini yalnızca bir sömürgecilik veya fetih tarihi olarak değil; idare, isyan, ticaret, diplomasi, demografi ve kültürün birbirini etkilediği çok katmanlı bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Aynı zamanda Girit’i Venedik ile Bizans ve Batı Anadolu’daki Türk siyasi güçleri arasındaki ilişkilerin merkezlerinden biri olarak konumlandırarak, Osmanlı’nın 1669’daki fethinden önce adanın taşıdığı stratejik önemi daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 288 sayfa • 2026

Elsa Richardson — Gurultular (2026)

Elsa Richardson’ın bu çalışması, mide ve bağırsakları yalnızca biyolojik organlar olarak değil, insanların bedenlerini, duygularını ve kendilerini anlama biçimlerinin tarihine açılan bir pencere olarak ele alıyor. Karnın guruldaması, şişkinlik, açlık ve sindirim gibi gündelik deneyimlerden yola çıkan Richardson, “bağırsak-beyin bağlantısı” olarak bugün bilimsel ve popüler kültürel bir ilgi alanına dönüşen düşüncenin aslında çok daha eski köklere sahip olduğunu gösteriyor.

‘Gurultular’ (‘Rumbles’) Antik Yunan’dan başlayarak farklı dönemlerde insanların karın ile zihinsel ve duygusal yaşam arasında nasıl ilişkiler kurduğunu izliyor. Antik tıp ve felsefede beden ile ruh arasındaki sınırların bugünkü kadar kesin olmadığını gösteren Richardson, sindirim sisteminin yalnızca besinleri işleyen pasif bir mekanizma olarak görülmediğini; ruh hali, düşünce, karakter ve davranış üzerinde etkili olabilecek bir merkez olarak düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Bu anlayış, yüzyıllar boyunca farklı tıbbi, dini ve felsefi yorumlarla değişime uğradı.

Orta Çağ ve erken modern dönemde karın, bedenin kontrol edilmesi ve disipline edilmesiyle ilgili tartışmaların da merkezinde yer alıyor. Dini metinlerde oruç ve perhiz, yalnızca bedensel ihtiyaçların sınırlandırılması değil, iradenin ve ahlaki özdenetimin sınanması olarak görülüyor. Simyacılar ve hekimler ise sindirim süreçlerini insanın doğası ve sağlığı hakkında bilgi veren karmaşık mekanizmalar olarak araştırıyor. Böylece karın, hem günah ve arzuların hem de sağlık ve yaşamın kaynağı olarak farklı anlamlar kazanıyor.

Richardson özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda bedenin toplumsal düzenle ilişkisine dikkat çekiyor. Fransa’dan Viktorya dönemi Britanyası’na uzanan süreçte görgü kuralları, beslenme tavsiyeleri ve tıbbi bilgiler, insanlara bedenlerinin seslerini nasıl kontrol etmeleri gerektiğini öğretiyor. Guruldayan bir karın, gaz veya sindirim sorunları yalnızca fizyolojik bir mesele olmaktan çıkıp utanç, nezaket ve toplumsal kabul sorununa dönüşebiliyor. Karnın “konuşması”, kişinin kamusal alandaki kimliğini bile etkileyebiliyor.

Kitap, bedenin denetimi ile siyasal itiraz arasındaki ilişkiyi de ele alıyor. Açlık grevi yapan süfrajetler, bedeni yalnızca disipline edilmesi gereken bir nesne olmaktan çıkararak politik bir mücadele aracına dönüştürüyor. Edward dönemi vücut geliştiricilerinin bedenlerini biçimlendirme çabaları ise güç, irade ve erkeklik ideallerinin sindirim ve beslenme pratikleriyle nasıl birleştiğini gösteriyor. Böylece karın, toplumsal normlara uymanın olduğu kadar onlara direnmenin de bir alanı hâline geliyor.

Richardson’ın dikkat çektiği bir başka boyut, mikrobiyolojinin gelişmesiyle bağırsaklara bakışın değişmesi. Görünmeyen mikroorganizmaların keşfi, insan bedeninin kendi sınırları içinde kapalı ve bağımsız bir bütün olduğu düşüncesini sarsıyor. Bağırsaklar, insan ile mikroorganizmalar arasında sürekli bir etkileşim alanı olarak yeniden düşünülmeye başlanıyor. Modern dönemde bunun devamı olarak bağırsakların ruh hali, davranış ve zihinsel süreçlerle ilişkisi yeniden gündeme geliyor.

Sonuçta ‘Gurultular’, sindirim sisteminin tarihini anlatırken aslında insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin tarihini yazıyor. Açlık, haz, utanç, disiplin, sağlık, hastalık, çalışma ve isyan gibi deneyimlerin karınla kurduğu bağlantıyı gösteren Richardson, beden ile zihnin birbirinden kesin biçimde ayrılabileceği fikrini sorguluyor. Kitabın temel sorusu da burada beliriyor: Karnımız yalnızca bedenimizin bir parçası mı, yoksa nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve yaşadığımızı belirleyen ortaklarımızdan biri mi?

Elsa Richardson — Gurultular: Mide ve Bağırsakların Tuhaf Tarihi
Çeviren: Hasan Can Utku • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi (2026)

Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.

Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.

İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.

Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.

Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026

Bernard Lecomte — KGB Tarihi (2026)

Bernard Lecomte’un bu kitabı, Sovyetler Birliği’nin gizli servisini yalnızca bir istihbarat örgütü olarak değil, rejimin kuruluşundan çöküşüne kadar Sovyet devletinin işleyişinde merkezi rol oynayan bir iktidar aygıtı olarak ele alıyor. 7 Aralık 1917’de Çeka adıyla kurulan teşkilatın GPU, OGPU, NKVD, MGB ve nihayet KGB gibi farklı adlar altında geçirdiği dönüşümü izleyen Lecomte, bu kurumların değişen biçimlerine rağmen korudukları temel işlevleri ortaya koyuyor.

Kitabın başlangıç noktası, Feliks Dzerjinski’nin kurduğu Çeka’nın devrim sonrasındaki şiddet mekanizması. Gizli polis, karşıdevrimle mücadele etmenin yanı sıra rejimin toplumsal denetimini sağlayan bir araca dönüşür. Stalin döneminde bu işlev daha da genişler; tasfiyeler, tutuklamalar, infazlar ve sürgünler aracılığıyla devlet şiddeti sistematikleşir. Lecomte, gizli servisin yalnızca emirleri uygulayan bir kurum olmadığını, Sovyet iktidarının korunmasında aktif bir siyasal aktör hâline geldiğini gösteriyor.

‘KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi’ (‘KGB: La véritable histoire des services secrets’) daha sonra, Sovyet istihbaratının yurtdışındaki faaliyetlerine yöneliyor. İngiltere’de etkili olan Cambridge Beşlisi, Nazi Almanyası’na karşı çalışan Kızıl Orkestra ve Amerika’nın nükleer silah programına ilişkin bilgilerin Sovyetlere aktarılması gibi örnekler üzerinden KGB’nin casusluk ağlarının kapsamı ele alınıyor. Böylece Sovyet istihbaratının yalnızca askerî bilgi toplamadığı; bilim, teknoloji, diplomasi ve Batı toplumları hakkında bilgi edinmeyi de stratejik bir faaliyet olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Stalin sonrasında gizli servisin niteliği değişse de rejim üzerindeki etkisi sona ermiyor. Lavrentiy Beriya’nın yükselişi ve tasfiyesi, KGB’nin iktidar mücadelelerindeki konumunu gösteren önemli örneklerden biri. Yuri Andropov döneminde ise muhalifler, entelektüeller ve rejim karşıtları üzerindeki baskı yeni yöntemlerle sürdürülüyor. Dinleme, gözetleme, propaganda ve dezenformasyon, doğrudan fiziksel şiddetin yanı sıra toplumu kontrol etmenin araçları hâline geliyor.

Soğuk Savaş bölümünde KGB ile CIA arasındaki mücadele öne çıkıyor. Lecomte, istihbarat savaşını yalnızca ajanların karşılıklı operasyonları olarak değil, teknoloji, ekonomik bilgi ve askerî kapasite yarışının bir parçası olarak ele alıyor. Batı teknolojisinin Sovyetler tarafından sistematik biçimde elde edilmeye çalışılması ve “Farewell” vakası, bu rekabetin boyutlarını gösteriyor.

Kitabın son bölümleri KGB’nin Sovyet sisteminin çözülüşü karşısındaki rolüne odaklanıyor. KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov’un Gorbaçov’a karşı 1991 darbe girişimindeki rolü, teşkilatın yalnızca rejimin güvenlik aygıtı değil, rejimin geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir siyasal güç olduğunu ortaya koyuyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla KGB ortadan kalksa da kurumun kadroları, yöntemleri ve zihniyeti bütünüyle kaybolmuyor; teşkilatın mirası FSB aracılığıyla yeni Rusya’ya aktarılıyor.

Sonuç olarak Lecomte, KGB tarihini casusluk hikâyelerinin toplamı olmaktan çıkarıp Sovyet iktidarının yetmiş yıllık anatomisi olarak sunuyor. Şiddet, gözetleme, istihbarat, propaganda, dezenformasyon ve teknoloji transferi gibi farklı araçların aynı devlet mantığı içinde nasıl birleştiğini gösteren kitap, KGB’nin yalnızca Sovyet geçmişini değil, bu mirasın çağdaş Rusya’daki devamlılığını anlamaya yönelik bir çerçeve de sunuyor.

Bernard Lecomte — KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi
Çeviren: Ayşen Sarı • Kronik Kitap
Tarih • 264 sayfa • 2026

 

Augustinus — Roma’nın Düşüşü (2026)

MS 410’da Vizigot Kralı Alaricus’un Roma’yı yağmalaması, yalnızca büyük bir askerî yenilgi değil, Roma’nın “ebedî” olduğu inancını da sarsan tarihsel bir kırılma yarattı. Bu olayın ardından birçok pagan, felaketin sorumluluğunu geleneksel Roma tanrılarının terk edilmesine ve Hristiyanlığın devletin hâkim dini hâline gelmesine bağladı. Augustinus, ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri’ (‘De Civitate Dei I–III’) adlı dev eserini bu suçlamalara cevap vermek amacıyla kaleme aldı. İlk üç kitaptan oluşan eser hem Hristiyanlığın savunusunu hem de Batı tarih ve siyaset düşüncesini derinden etkileyecek kapsamlı bir tarih felsefesinin başlangıcını oluşturur.

İlk kitap, Roma’nın yağmalanmasının Hristiyanlığın sonucu olduğu iddiasını reddediyor. Augustinus, istila sırasında birçok insanın kiliselere sığınarak canını kurtarabildiğini hatırlatarak Hristiyanlığın merhamet anlayışının barbarlar üzerinde bile etkili olduğunu ileri sürüyor. Savaşlarda masumlarla suçluların birlikte acı çekmesinin ilahi adaletle çelişmediğini, dünyevi felaketlerin hem inananlar hem de inanmayanlar için bir sınanma ve ahlaki arınma vesilesi olabileceğini savunuyor. Böylece gerçek güvenliğin hiçbir zaman dünyevi güçlerde değil, Tanrı’ya yönelişte bulunduğunu vurguluyor.

İkinci kitapta Augustinus, Roma’nın eski tanrılarını terk ettiği için çöktüğü iddiasını tarihsel örneklerle sorguluyor. Roma’nın Hristiyanlıktan çok önce de iç savaşlar, istilalar, salgınlar ve siyasal krizler yaşadığını göstererek bu felaketlerin pagan tanrıları tarafından engellenemediğini ileri sürüyor. Böylece Roma’nın yükselişini ya da gerileyişini yalnızca din değiştirmeyle açıklayan anlayışın tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını savunuyor.

Üçüncü kitap ise Roma tarihine daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor. Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde yaşanan sayısız savaş, kıtlık, toplumsal çatışma ve doğal afet örnekleri üzerinden, dünyevi devletlerin hiçbir zaman kalıcı huzur sağlayamadığını gösteriyor. Augustinus’a göre insanlar Roma’nın geçmişini idealize etmekte, oysa tarih sürekli acılar, iktidar mücadeleleri ve geçici başarılarla örülmektedir. Bu nedenle hiçbir siyasal düzen mutlak güvenlik veya ebedî mutluluk vaat edemez.

Bu üç kitap boyunca Augustinus, Roma’nın çöküşünü yalnızca siyasî bir olay olarak değerlendirmez; onu insanlık tarihinin anlamı üzerine daha kapsamlı bir sorgulamanın başlangıç noktası hâline getirir. Pagan dinini, klasik Roma erdem anlayışını ve dünyevi iktidar idealini eleştirirken, gerçek yurttaşlığın ve kalıcı aidiyetin Tanrı’nın Şehri’nde bulunduğunu savunuyor. Böylece tarih, siyaset ve teolojiyi ortak bir düşünce çerçevesinde birleştirerek daha sonra ayrıntılı biçimde geliştireceği “Tanrı’nın Şehri” ile “Dünya Şehri” ayrımının temellerini atıyor.

Augustinus — Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri
Çeviren: Yunus Emre Ceren • Kronik Kitap
Tarih • 176 sayfa • 2026

Kolektif — Meşgul Şehir (2026)

Daniel-Joseph MacArthur-Seal ve Gizem Tongo editörlüğünde hazırlanan ‘Meşgul Şehir’, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri’nin işgali altındaki İstanbul’u yalnızca diplomatik müzakereler, askerî gelişmeler ve resmî siyaset üzerinden değil; gündelik yaşamın ritmi, toplumsal ilişkiler ve kültürel etkileşimler üzerinden yeniden değerlendiriyor. İşgal yıllarını tek merkezli bir siyasal anlatının dışına taşıyan eser, farklı toplulukların, kurumların ve bireylerin aynı kentte kurduğu karmaşık ilişkileri görünür kılıyor.

Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık, Yunanistan, Ermenistan, Rusya ve başka ülkelerin arşivlerinden derlenen, önemli bir bölümü ilk kez yayımlanan resmî belgeler; dönemin basını, fotoğrafları ve diğer görsel malzemeleriyle birlikte kullanılarak İstanbul’da eş zamanlı biçimde işleyen çok katmanlı iktidar ağları inceleniyor. Böylece işgal altındaki kent, yalnızca büyük siyasi aktörlerin değil, gündelik hayatın içinde yer alan unutulmuş kişilerin, toplumsal hareketlerin ve yerel dinamiklerin gözünden de okunuyor.

Claire Le Bras, Lerna Ekmekçioğlu, Erol Ülker, Artemis Papatheodorou, Ceren Abi ve Ekaterina Aygün’ün katkılarıyla hazırlanan makaleler; kronoloji ve katalog bölümleriyle desteklenerek 1918-1923 arasındaki İstanbul’u etnik, sınıfsal ve toplumsal çeşitliliği içinde ele alıyor. ‘Meşgul Şehir’, işgal dönemini tek boyutlu bir tarih anlatısı yerine farklı deneyimlerin, çatışmaların ve karşılaşmaların iç içe geçtiği çoğul bir kent tarihi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kolektif — Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918–1923
Editör: Daniel-Joseph MacArthur-Seal, Gizem Tongo • İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları
Tarih • 273 sayfa • 2026