Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları (2026)

Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı çalışması, akıl hastalığının yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kurgu olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, deliliğin tarihsel serüveni ile psikiyatrinin bir disiplin olarak kendine yer açma çabasını iç içe ele alarak, bu iki alanın birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, “deli”nin toplum içindeki konumu sürekli yeniden tanımlanıyor. Bir yandan geleneksel anlayışların etkisi sürerken, diğer yandan modern tıbbın yükselişiyle birlikte delilik giderek denetlenmesi, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi gereken bir alan haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; aynı zamanda devletin toplumu düzenleme ve kontrol etme biçimleriyle yakından ilişkili bir süreç olarak ele alınıyor.

Kitap, bu değişimi somut mekânlar üzerinden de izliyor. Süleymaniye Bimarhanesi’nden Toptaşı’na ve oradan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne uzanan hat, deliliğe yönelik yaklaşımın kurumsal dönüşümünü gözler önüne seriyor. Bu kurumlar, yalnızca tedavi merkezleri değil; aynı zamanda modernleşmenin ve disiplin altına almanın araçları olarak işlev görüyor.

Bu süreçte Louis Mongeri ve Mazhar Osman gibi isimler üzerinden psikiyatrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan gelişimi de takip ediliyor. Bu figürler, hem modern tıbbın temsilcileri hem de devletin sağlık politikalarının taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, deliliğin tarihini anlatırken aslında modernleşmenin, tıbbileşmenin ve devletin birey üzerindeki etkisinin de hikâyesini kuruyor. Akıl hastalığına yönelik yaklaşımların değişimi, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplum sağlığı, nüfus politikaları ve “sağlıklı birey” idealini nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunuyor.

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ortak Yayını
Tarih • 288 sayfa • 2026

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı (2026)

Mariarosa Dalla Costa’nın derlediği bu çalışma, kadın bedeninin modern tıp ve kapitalist ataerki tarafından nasıl denetim altına alındığını, özellikle histerektomi örneği üzerinden tartışıyor. Kitap, tıbbın tarafsız bir alan olmadığı; aksine tarihsel, ideolojik ve toplumsal güç ilişkileriyle şekillendiği gözler önüne seriyor.

Eserde, histerektominin yalnızca tıbbi bir zorunluluk değil, çoğu zaman kadınların bedenlerini kontrol etmenin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Giriş bölümünde vurgulandığı gibi, 19. yüzyıldan itibaren rahim ve diğer üreme organlarına yönelik cerrahi müdahaleler, çoğu durumda gerçek patolojilerden bağımsız biçimde uygulandı. Bu müdahaleler, kadın davranışlarını disipline etmek, erkek egemen korkuları yatıştırmak ve toplumsal normlara uymayan kadınları “düzeltmek” amacıyla meşrulaştırıldı.

‘Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği’ (‘Gynocide: Hysterectomy, Capitalist Patriarchy and the Medical Abuse of Women’), bu tıbbi pratikleri daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirerek, Orta Çağ’daki cadı avlarıyla modern tıp arasında süreklilik kuruyor. Kadınların şifacılık bilgisine el konulması, onların bilgi üretiminden dışlanması ve bedenlerinin denetim altına alınması, kapitalist patriyarkanın kurucu süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece kadın bedeni, “eksik” ve “sorunlu” olarak kodlanarak sürekli müdahale edilmesi gereken bir nesneye indirgeniyor.

Farklı disiplinlerden katkılar içeren eser, hukuki, psikolojik ve etik boyutları da tartışıyor. Histerektominin fiziksel sonuçlarının yanı sıra, kadınların kimliği, beden bütünlüğü ve varoluş algısı üzerindeki etkileri de ele alınıyor. Modernitenin bireysel haklar ve beden dokunulmazlığı gibi ilkelerinin, söz konusu kadınlar olduğunda nasıl aşındığı sorgulanıyor.

Kitap, kadın bedenine yönelik tıbbi müdahaleleri eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilimi bütünüyle reddetmeden, onun içindeki ataerkil ve ideolojik yapıların açığa çıkarılması gerektiğini savunuyor; kadınların deneyimlerini merkeze alarak daha adil ve özgürleştirici bir tıp anlayışının imkânını tartışıyor.

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği
Derleyen: Mariarosa Dalla Costa
Editör: Çiğdem Şimşek
Çeviren: Hurinaz Sarı, Akın Sarı • Sümer Yayıncılık
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (2026)

Tarık Zafer Tunaya’nın bu klasikleşmiş yapıtı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini siyaset biliminin imkânlarıyla ele alarak, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü tarihsel bir bütünlük içinde anlatıyor. Kitap, yalnızca kronolojik bir anlatı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu dönüşümün ardındaki düşünsel çatışmaları, farklı ideolojik yönelimleri ve bunların toplumsal karşılıklarını da analiz ediyor.

Tunaya, Batılılaşmayı yüzeysel bir kurum aktarımı olarak değil, devlet yapısından zihniyet dünyasına kadar uzanan köklü bir değişim süreci olarak yorumluyor. Bu çerçevede Osmanlı siyasal düzeninin temel dinamiklerinden başlayarak Lâle Devri’nden Tanzimat’a, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan reform hareketlerini hem siyasal gelişmeler hem de fikir akımları arasındaki etkileşim üzerinden inceliyor.

Eserde Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi başlıca düşünce akımları, yalnızca teorik düzeyde değil; temsilcileri, tarihsel bağlamları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, modern Türkiye’nin siyasal kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından güçlü bir zemin sunuyor.

Tunaya’nın çalışması, karşıt görüşleri birlikte ele alarak okuyucuya çok boyutlu bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle eser, geçmişi açıklamakla kalmayıp bugünü anlamaya da katkı sağlıyor. Türkiye’nin siyasal düşünce tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilen bu kitap, modernleşme sürecini derinlemesine kavramak isteyenler için hâlâ önemini koruyor.

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
• Kronik Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

David Graeber — Korsan Aydınlanma (2026)

David Graeber’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin kökenlerini Avrupa merkezli anlatıların dışına taşıyarak, 18. yüzyılda Madagaskar çevresinde ortaya çıkan korsan toplulukları üzerinden yeniden yorumluyor. Graeber, korsanları yalnızca kaotik ve yasa dışı figürler olarak değil, alternatif toplumsal düzenler kuran aktörler olarak ele alıyor.

‘Korsan Aydınlanma’ (‘Pirate Enlightenment’), efsanevi Libertalia anlatısından yola çıkarak, bunun tamamen kurgu olmadığını, gerçek tarihsel deneyimlerle iç içe geçtiğini öne sürüyor. Özellikle Madagaskar’daki yerel Malgaş topluluklarıyla korsanlar arasında kurulan ilişkiler, yeni ve melez siyasal yapılar doğuruyor. Bu bağlamda Betsimisaraka Konfederasyonu, korsanlar ile yerel halkın etkileşimi sonucu ortaya çıkan özgün bir toplumsal örgütlenme örneği olarak inceleniyor.

Graeber, bu toplulukların ortak mülkiyet, yatay örgütlenme ve doğrudan demokrasi gibi pratikler geliştirdiğini gösteriyor. Korsan gemilerinde ve yerleşimlerinde kararların kolektif biçimde alınması, otoritenin sınırlanması ve eşitlikçi ilişkilerin kurulması, modern özgürlük ve demokrasi fikirlerinin yalnızca Avrupa düşüncesinden doğmadığını ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda antropoloji ile tarih arasında bir köprü kuruyor. Arşiv belgeleri, seyahat anlatıları ve sözlü tarih unsurları bir araya getirilerek, resmi tarihin dışına itilmiş deneyimler görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, Aydınlanma’nın tek merkezli ve doğrusal bir ilerleme hikâyesi olmadığını; farklı coğrafyalarda, farklı topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunuyor.

‘Korsan Aydınlanma’, özgürlük, eşitlik ve siyasal örgütlenme gibi kavramların kökenlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Graeber, korsanların kurduğu bu geçici ama yaratıcı dünyaları inceleyerek, modern politik hayal gücünün sandığımızdan çok daha geniş ve çoğul bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

David Graeber — Korsan Aydınlanma, (Yahut) Gerçek Libertalia
Çeviren: Nilüfer Şen Çakar • Everest Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu (2026)

Vladimir Hamed-Troyansky’nin bu çalışması, 19. yüzyıl ortalarından I. Dünya Savaşı’na uzanan dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na yönelen kitlesel göçleri merkeze alarak, geç Osmanlı tarihini yeniden yorumluyor. Kitap, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirlerin deneyimleri üzerinden, göçün yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri tetikleyen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin temel iddialarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun modern anlamda bir “mülteci rejimi”ni, uluslararası kurumların ortaya çıkışından çok önce geliştirmiş olması. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yapıların henüz mevcut olmadığı bir dönemde Osmanlı yönetimi, muhacirlerin iskânı, korunması ve topluma entegre edilmesi konusunda kapsamlı politikalar oluşturdu. Bu durum, devletin sorumluluklarına ve mültecilerin haklarına dair erken bir çerçeve sundu.

‘Muhacirler İmparatorluğu’ (‘Empire of Refugees’), yaklaşık bir milyon Kuzey Kafkasyalı Müslümanın imparatorluk topraklarına yerleştirilmesinin çok yönlü etkilerini inceliyor. Bir yandan bu göçler, tarımın genişlemesi ve yeni yerleşimlerin kurulmasıyla bölgesel ekonomileri canlandırıyor; diğer yandan ise toprak paylaşımı ve kaynak kullanımı üzerinden gerilimleri artırıyor. Bu süreç, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da zemin hazırlıyor.

Hamed-Troyansky, göç olgusunu yalnızca devlet politikaları üzerinden değil, muhacirlerin kendi deneyimleri üzerinden de ele alıyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yaklaşımları birleştirerek, yerinden edilmenin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini görünür kılıyor. Böylece göç, yalnızca sayısal bir hareket değil; kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesi olarak resmediliyor.

Eser ayrıca, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki sınırların bu kitlesel hareketlilikle nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Göç, yalnızca demografik yapıyı değil, aynı zamanda jeopolitik dengeleri de değiştiriyor. Bu bağlamda kitap, modern Ortadoğu’daki mülteci yerleştirme pratiklerinin tarihsel kökenlerini izleyerek, günümüz göç krizlerini anlamak için güçlü bir tarihsel perspektif sunuyor.

‘Muhacirler İmparatorluğu’, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir “muhacirler imparatorluğu” olarak kavramsallaştırarak, göçün tarihsel rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Hem arşivsel derinliği hem de çok katmanlı analiziyle, mültecilik tarihine ve Osmanlı çalışmalarına önemli bir katkı sağlıyor.

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar
Çeviren: Renan Akman • İletişim Yayınları
Tarih • 416 sayfa • 2026

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi (2026)

Martin J. Dougherty’nin bu kitabı, Antik Roma’nın mitolojik dünyasını kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçevede ele alarak, bir uygarlığın kendini nasıl anlamlandırdığını gözler önüne seriyor. Eser, yalnızca tanrılar ve kahramanlar hakkında hikâyeler anlatmakla kalmıyor; bu anlatıların Roma toplumunun değerleri, siyaseti ve kültürel hafızasıyla nasıl iç içe geçtiğini açıklıyor.

Kitapta Roma panteonunun merkezinde yer alan Jüpiter, Neptün, Plüton, Minerva, Venüs ve Mars gibi tanrılar aracılığıyla evrenin düzeni, güç ilişkileri ve insan hayatının anlamı sorgulanıyor. Bunun yanı sıra Vulkanus ve Vesta gibi figürler, gündelik yaşamın ve kutsal ritüellerin mitolojik temellerini ortaya koyuyor. Kaderi temsil eden Parcae ise insan hayatının kaçınılmaz sınırlarını simgeliyor.

‘Roma Mitolojisi’ (‘Roman Myths’), Roma’nın kuruluş mitlerine özel bir önem veriyor. Romulus ve Remus efsanesi ile Aeneas’ın yolculuğu, Roma kimliğinin nasıl şekillendiğini gösteren temel anlatılar olarak ele alınıyor. Bu hikâyelerde tarih ile mit iç içe geçiyor; tanrıların müdahaleleri, kehanetler ve semboller, Roma’nın geçmişini yalnızca olaylar dizisi olmaktan çıkararak kutsal bir anlatıya dönüştürüyor.

Kitap aynı zamanda Cupid ve Psyche’nin aşk hikâyesi ve Herkül’ün görevleri gibi ünlü mitleri yeniden ele alarak, bu anlatıların evrensel temalarını ortaya koyuyor. Aşk, güç, fedakârlık ve kader gibi kavramlar, mitler aracılığıyla hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlam kazanıyor.

Dougherty’nin çalışmasının önemli katkılarından biri, Roma mitolojisinin kökenlerini ve dönüşümünü göstermesi. Yunan mitolojisinden devralınan unsurların Roma düşüncesi içinde nasıl yeniden yorumlandığı, imparatorluk ideolojisi ve dini pratiklerle nasıl bütünleştiği detaylı biçimde inceleniyor. Bu süreç, mitolojinin sabit bir yapı değil, sürekli değişen ve yeniden şekillenen bir anlatı olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap, Antik Roma’nın inanç sistemini, sembollerini ve anlatılarını bir araya getirerek, mitolojinin bir uygarlığın kendini ifade etme biçimi olduğunu gösteriyor. Hem tarih hem de mitin kesişiminde yer alan bu eser, Roma’nın kültürel mirasını anlamak isteyenler için kapsamlı ve açıklayıcı bir rehber niteliği taşıyor.

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi
Çeviren: Bahar Çetiner • Kronik Kitap
Mitoloji • 224 sayfa • 2026

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık (2026)

Arnold J. Toynbee’nin bu eseri, insanlık tarihinin uzun akışı içinde savaşın uygarlıklar üzerindeki belirleyici rolünü sorgulayan güçlü bir tarihsel analiz sunuyor. Toynbee, son altı bin yıllık süreçte çöken uygarlıkları incelediğinde, bu yıkımların ardında en doğrudan ve belirleyici etkenin savaş olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre savaş, yalnızca dışsal bir tehdit değil, toplumların iç yapısını kemiren ve onları kendi içlerinden çökerten bir süreç olarak işliyor.

‘Savaş ve Uygarlık’ta (‘War and Civilization’) militarizm, uygarlıkların gelişimini destekleyen bir unsur olarak değil, onları yıkıma sürükleyen bir sapma olarak ele alınıyor. Toynbee, Sparta’nın katı askerî düzeninden Asur İmparatorluğu’nun yıkıcı savaş makinesine kadar uzanan örneklerle, savaşın toplumları nasıl tek boyutlu hale getirdiğini gösteriyor. Aynı şekilde Şarlman ve Timur gibi figürler üzerinden, fetihlerin kısa vadeli başarılar sağlasa da uzun vadede toplumsal çözülmeye yol açtığını ortaya koyuyor.

Toynbee’nin temel tezlerinden biri, zaferin yarattığı sarhoşluğun galip toplumlar için en az yenilgi kadar tehlikeli olduğu yönünde. Savaşın kazananları, elde ettikleri başarıyı mutlaklaştırarak eleştirel düşünceyi ve ahlaki dengeyi yitiriyor; bu durum da zamanla içsel bir çöküşü beraberinde getiriyor. “Kurtarıcı” figürlere duyulan kör bağlılık ise toplumları rasyonel ve etik temellerden uzaklaştırarak daha derin krizlere sürüklüyor.

Eserde ayrıca askerî teknolojinin gelişimi de eleştirel bir bakışla değerlendiriliyor. Toynbee’ye göre bu ilerleme, genellikle sanıldığı gibi uygarlığın yükselişini değil, aksine onun çözülüşünü hızlandıran bir göstergedir. Artan yıkım kapasitesi, insanlığın kendi kendini yok etme riskini büyütüyor ve savaşın sonuçlarını daha geri dönülmez hale getiriyor.

Sonuç olarak kitap, savaşın kaçınılmaz bir kader olmadığını, aksine insanlığın yanlış yönelimlerinin bir ürünü olduğunu vurguluyor. Toynbee, dünya savaşlarının yarattığı yıkımdan hareketle, insanlığı militarist düşünceden uzaklaşmaya ve daha kapsayıcı, gönüllü bir dünya barışı fikrine yönelmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca geçmişi açıklayan bir tarih kitabı değil, aynı zamanda modern toplumlara ahlaki ve politik bir uyarı niteliği taşıyor.

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık
Çeviren: Harun Tuncer • Kronik Kitap
Tarih • 160 sayfa • 2026

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler (2026)

Umut Güner’in ‘Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi’ adlı çalışması, Osmanlı aydınlarının Amerika Birleşik Devletleri’ni nasıl düşündüğünü doğrudan kendi metinleri üzerinden görünür kılan bir düşünce atlası. Eser, 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına uzanan gazete ve dergi yazılarını bir araya getirerek, “Yeni Dünya”nın Osmanlı zihnindeki karşılığını tek bir imgeye indirgemeden, çok katmanlı bir biçimde yeniden kuruyor.

Kitapta Amerika, yalnızca uzak bir coğrafya olarak değil, Osmanlı entelektüellerinin modernleşme arayışlarını sınadıkları bir düşünsel alan olarak beliriyor. Demokrasi, hukuk düzeni, din–devlet ilişkileri, toplumsal yapı ve ekonomik gelişme gibi meseleler, Amerika örneği üzerinden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda Amerika kimi metinlerde ilerlemenin ve refahın simgesi olarak öne çıkarken, kimi yazılarda temkinle yaklaşılması gereken bir model ya da eleştirel bir karşılaştırma zemini olarak ele alınıyor.

Kitabın önsözünde Umut Güner, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya dair bakışını homojen bir anlatıya indirgemek yerine, farklı sesleri ve perspektifleri bir arada sunmayı amaçladığını vurguluyor. Yazarların ideolojik konumları, eğitimleri ve yazdıkları yayın organlarının çizgisi, Amerika tasavvurunun çeşitlenmesinde belirleyici oluyor. Böylece ortaya çıkan tablo, tek yönlü bir hayranlık ya da reddiyeden ziyade, sürekli değişen ve tartışılan bir düşünsel alanı yansıtıyor.

Eser aynı zamanda bilgi dolaşımının izini sürüyor. Başlangıçta Avrupa kaynaklı haberler ve seyyah anlatıları üzerinden şekillenen Amerika algısı, zamanla doğrudan Amerikan kaynaklarının artmasıyla daha somut ve ayrıntılı bir hale geliyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde gündeme gelen Wilson İlkeleri gibi gelişmeler, Osmanlı basınında Amerika’ya yönelik ilgiyi yoğunlaştırarak bu imgeyi daha da belirginleştiriyor.

Derlemede yer alan metinler, siyaset, hukuk, toplum, kültür ve gündelik yaşam gibi farklı alanlara yayılıyor ve her biri dönemin zihniyet dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor. Günümüz Türkçesine aktarılarak sunulan bu yazılar, yalnızca tarihsel bir belge niteliği taşımıyor; aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin nasıl küresel bir düşünce akışı içinde şekillendiğini de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya bakışını bir merak nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu bir düşünme biçimi ve karşılaştırma aracı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap hem Osmanlı basın tarihine hem de küresel entelektüel etkileşimlere ışık tutan, araştırmalar için güçlü bir başlangıç zemini oluşturuyor.

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 295 sayfa • 2026

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar (2026)

Robert Gildea’nın bu kitabı, 19. yüzyıl Avrupa tarihini yalnızca diplomasi ve devletler üzerinden değil, sokaklarda, meydanlarda ve sınırların ötesine taşan mücadeleler üzerinden yeniden kuruyor. Gildea, modern Avrupa’nın oluşumunu belirleyen sürecin, büyük ölçüde sıradan insanların katıldığı ayaklanmalar, devrimler ve kolektif hareketler aracılığıyla şekillendiğini gösteriyor.

‘Barikatlar ve Sınırlar’ (‘Barricades and Borders’), Fransız Devrimi sonrası dönemi başlangıç alarak Restorasyon sürecini, 1830 ve 1848 devrimlerini ve ulusal birlik mücadelelerini bütünlüklü bir anlatı içinde ele alıyor. Bu süreçte barikatlar, yalnızca fiziksel direniş noktaları değil, aynı zamanda yeni bir siyasal hayal gücünün sembolleri haline geldi. Bir şehirde ortaya çıkan isyanın, başka coğrafyalarda yankı bulması; fikirlerin, sloganların ve mücadele biçimlerinin sınırları aşarak dolaşıma girmesi, Avrupa’nın ortak bir siyasal deneyim alanına dönüşmesine katkı sağladı.

Gildea’ya göre bu yüzyılın tarihi, yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi olarak okunmalı. Gönüllü birlikler, gizli örgütler, sürgün ağları ve ulusötesi dayanışmalar, kıtanın farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez hatlar kurdu. Bu bağlar sayesinde özgürlük, ulus ve halk egemenliği gibi kavramlar, imparatorluk sınırlarını aşarak yayıldı ve farklı toplumlarda yeni anlamlar kazandı.

Eser, ulus-devletlerin ortaya çıkışını da bu mücadeleler bağlamında değerlendiriyor. Ulusal birlik süreçleri, yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan projeler değil; aynı zamanda aşağıdan gelen baskılar, direnişler ve beklentilerle şekillendi. Bu yönüyle kitap, modern Avrupa’nın siyasi yapısının, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan ama uzun vadede derin etkiler bırakan kolektif eylemlerden doğduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak ‘Barikatlar ve Sınırlar’, 19. yüzyıl Avrupa’sını durağan bir ilerleme hikâyesi olarak değil, sınırları aşan hareketlerin, risklerin ve çatışmaların iç içe geçtiği dinamik bir süreç olarak anlatıyor. Bu yaklaşım, modern siyasal dünyanın kökenlerini anlamak için güçlü ve canlı bir perspektif sunuyor.

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar: Avrupa, 1800-1914
Çeviren: S. Erdem Türközü • Fol Kitap
Tarih • 816 sayfa • 2026